17 Haziran 2014 Salı

Borgen dizisi, ideallik, hayaller falan

House of Cards'tan bahsetmiştim, benim hiç tiryakisi olacağımı düşünemediğim ama deli gibi zevkle izlediğim politik-gerilim dizisi hani. Onu 3 hafta önce bitirdik, tüm dünyayla birlikte artık biz de heyecanla yeni sezonu bekliyoruz (aslında ben bir karar aldım artık tamamen bitmiş dizi izleyeceğim arkadaş, ne bu böyle, en heyecanlı yerde şak diye kesiliyor, bekle 2 sene ki çeksinler tembeller). Yeni dizi(ler) arayışına girdik ve önce bir Fransız dizisine denk geldik, Les Levenants (The Returned) diye, eh fena değildi, onun da yeni sezonunu beklemedeyiz. Oradan bir Danimarka dizisine başladık; Borgen, bu da bir politik dizi ve aslında normal şartlarda iyi bir dizi de... Ama çok pozitif! Evet aşırı pozitif!

Danimarka'da gerçekten sırf iyi niyetli insanlar mı yaşıyor, bunların politik sisteminde hiç mi entrika dönmez (başbakan yanında para olmadığı için hükümete ait kredi kartını kullandı diye hükümet düştü!), herkes mi esenlik içinde ve politik doğruculukla harmanlanmış bir şekilde yaşayıp gider (adam karısından ayrılıp sevgilisiyle evleneceğini ilan ettiği gece kalpten ölür ve sevgilisi de hamile olduğunu öğrenip ben bu eski karıya ve çocuklara haksızlık etmeyeyim diye çocuğu aldırır?). Onu da geçtim, başbakanın hiç mi koruması olmaz, herkes gibi bir evde yaşar, herkes gibi çocuğunu kaldırır kahvaltı ettirir okula yollar, geceleri tek başına sokaklarda gezebilir falan? Şaşırıp şaşırıp duruyorum. Benim beklentime göre, bu dizi ani bir U dönüşü yapmalı, House of Cards'taki gibi başbakan pişip pişip gittikçe ahlaksızlaşmalı, eşler birbirini aldatmalı, hükümet kurtlarla çakallarla kaynamalı, gazetecilik yalancılık ve iftiracılıkla özdeşleşmeli falan. 4 bölüm oldu, böyle numaralar dönmüyor. Ben inançla bekliyorum, eşim bana gülüyor, seni House of Cards bozdu diyor. Hoş beni bozan o dizi değil, beni bozan bizdeki politik sistemin kokuşmuşluğu, medyanın satın alınmışlığı, insan ilişkilerindeki yalan dolan entrikanın normalleştirilmesi. Dolayısıyla House of Cards'taki karakterlerin Yuh Artık! dedirtecek derece çirkefleşmesi bizi germiyor, kötünün zaferine şaşırmıyor, normal şekilde izliyoruz. Ama bu nefis ülke Danimarka dizisi beni sinirlendirdi yahu, bu ne böyle şirinler köyü gibi!?

Yine de insanlar mutsuz, İskandinavya genelinde alkol ve intiharlar yaygın. Hani diyor ki insan herşey iyi gittiği zaman bir durup soluk alır insan ama yok, asıl herşey iyiyken insan en mutsuz galiba? Belki etraftaki herşey mükemmek olunca, insan kendi içine bakıyor ve daralıyor..

İdeallik, mikemmelliyetçilik insanı zorluyor. Ben bunu son birkaç senedir anladım. Habire koşturuyordum, iyi bir kariyer, iyi bir iş, eğitim illa ki en üst düzeyde olacak, evliysen evin temiz, eşin filinta, sen piliç, çocuk varsa eli yüzü hep temiz, akıllı, sağlıklı, yaramazlık yapmayan.. Allahım ne sıkıcı bir hayat! Çok şükür insan bazı olaylardan sonra anlıyor mükemmelliyetçiliğin yanlış olduğunu. Hayallerin peşinden koşmanın, yakalayamasanız bile koşmaya devam etmenin daha önemli olduğunu ve mutluluğun anahtarı olduğunu. Bir çok hayalim var ama artık bunların hiçbiri başarı, kariyer ya da "EN"bilmemne diye tanımlanabilecek hayaller değil. Mesela şu yandaki benim için mutluluğun fotoğrafı olabilir, denize karşı yazmak.. Bilgisayar yerine kağıt kalem olsa daha da iyi. Ya da saçma sapan birşeye karnım ağrıyana dek gülebilmek, doya doya. Bunun için zengin, iyi eğitimli, sağlıklı, şanslı falan olmaya da gerek yok. İnsan kendi yaratıyor bu tip temel mutlulukları ve her şartta geçerli kılıyor isterse. Öyle düşündüm işte akşam akşam.

9 yorum:

  1. Su olumlu dunyada neyin pesinden kosuyoruz ki?
    Ben de paranin degerini abarttigimizi dusunuyorum. Ben de farkli hayaller pesindeyim. Az calisma saati, cok mutluluk. Hayatim is insanlari ile geciyor. Sevdiklerim uzakta. Falan filan. Guzel demissin. Bunu yapmamizi engelleyen ne var?

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Para.. Kariyer.. Geçen gün borsadan kendi isteğiyle ayrılan bir adam hakkında bir belgesel vardı ARTE'de, adam finans uzmanlığının tüm güzelliğini ve pisliğini anlatmış, diyordu ki haftada 100.000 euro kazanıyordum ve bir zamanlar arkadaşlarım olan insanlarla görüştüğümde onların 200 euro daha ucuz olduğu için bir başka seyahat ajentasından tatil aldıklarını dinlemek bana hiçbir şey ifade etmiyordu, artık insanlarla konuşacak konum kalmamıştı.. İşte o noktada bırakmış. Ama finans sektöründe zamanında bırakan öyle az ki.. İlla ki kalp krizini bekliyorlar. Diğer sektörler bu kadar vahşi olmasa da yine de benzer, hele de kadınsan, bir çok alanda at koşturman gerekiyor. Zor..

      Sil
  2. Ne güzel düşğnmüşsün belki de tanrının kötülüğü yaratmasının tek nedeni iyiliği anlamamızdır

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Herşey her an iyi olsa, sıkılırdık evet..

      Sil
  3. Şu fotoğrafa bayıldım, çerçeveletip sık baktığım bir yere mi assam? Bakıp bakıp hayal kurarım.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Evet aynen, gözümün tam önünde dursun! :)

      Sil
  4. o zaman bir dizi önerisi benden gelsin: bronn/broen. bir iskandinav polisiyesi. çok tutunca ingiliz-fransız ve abd-kanada versiyonları da çekildi. 2 sezon. bir bakın derim.

    sevgiler

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. owwww çok mersi, hemen bakacağız. borgen'in son bölümünde ben uyuyakaldım sıkıntıdan ve pozitif politika görmenin kıskançlığından belki de :P

      Sil
  5. Manzara, fotoğraf şahane de o laptop olmamış pek :)
    Bu arada o kadar koşturmak hakkaten gereksiz; ben piliç değilim, eşim de filinta değil; çocuğumuz pasaklı mı olur bilemiyorum ama mutlu olsun isterim, ev de iki kedi olunca pek bal dök-yala olmuyor, kariyer desen bu yaştan sonra köşe yazarı olmam herhalde, ki zaten pek evdiğim köşe yazarı da, gazete de kalmadı ama ne gam... Hiçbir şey mükemmel değil, iyi ki de değil. Yoksa hayat soap opera gibi olurdu, her şey şıkır şıkır ama içi boş.

    YanıtlaSil