31 Aralık 2014 Çarşamba

2014'ü de devirdik

Dün 2008'den bir şarap açarken eşim "ooo eski ve kaliteli bir şarap" diyince kendime geldim. Ay 2008 ne zaman tarihten bir sayfa oldu, daha dün gibi! Zaman ne kadar hızlı geçiyor! Neden böyle oluyor? Fiziksel bir açıklaması var mı (çocukken zaman yavaş geçer çünkü mesela 1 saniye 10 senelik hayatta baya geniş bir oran tutar ama 35 senelik hayatta bu orançok daha daralmıştır diyen de var), yoksa hayat bir an mı, yoksa o an da şu an mı? 2000'den beri ben zamanı kovalayamıyorum artık, sanki ışık hızıyla benden kaçıyor! Ne tuhaf.

2014 zorlu ve/ama yine de güzel bir yıl oldu, ama umarım 2015 daha fazla güzellikle gelir ve geçer.. Bu sene de kendim, ailem ve sevdiklerim için sağlık, iç huzuru, mutluluk ve iyi, doğru yolları görebilme ve seçebilme temel dileğim. Gerisinin teferruat olduğunu geçen yıllar öğretti sağolsunlar.

Haydi bakalım 2015; topyekün kırmızı donları giydik, seni heyecanla bekliyoruz.

Biraz da şüphe içindeyiz tabii; ya hepimiz 2015'i beklerken 2014-S geliverirse :P OY! Olmadı değil bu da tarihte, biliyorsunuz ;) (Evet reklam aldım (ayıptır söylemesi romantik beleşçi eşim son modeline geçince eski telefonunu bana verdi de yeni yıl hediyesi niyetine, bu yaşımdan sonra ilk defa bir akıllı telefon kullanıcısı oldum (evet, TVde izlemiyorum ben, biraz tuhaf biriyim biliyorum (evet 2015 bana akıl fikir ihsan eylesin (evet beşli parantez açtım, şimdi de kapayacağım kapanabiliyorsa))))).

Kıssadan hamiş; haydi hepimize Mutlu Yıllar.
Başka da bir vukuat yok. Dağılın şimdi.

24 Aralık 2014 Çarşamba

Noel öncesi intiharları

Bugün Noel; hıristiyan alemi için çok özel bir dönem. Tüm hıristiyan arkadaşlarımın noelini kutluyorum. Fakat sadece dini inancı olan kesim için değil, seküler olsa da herkes için; aile içine dönme, sevilenlerle bir araya gelme, kendini bir yere ait hissetme, güven hissi gibi çağrışımlar yapıyor noel. Tam da bu nedenle, aynı zamanda da yılın en fazla intihar vakasının görüldüğü dönemi.

Blogda yazmıştım daha önce, burada trenlerin önüne atlıyor insanlar. Özellikle son yıllarda noel döneminde o kadar sık yaşanır oldu ki bu, tren istasyonlarında özel güvenlik görev almaya başladı. Daha önce de bahsetmiştim, bazı insanlar için birinin ölmesi değil, tren seferlerinin aksaması baya sıkıntı yaratıyor diye.. Acı tabii. Hemen işte soğuk ve ruhsuz Avrupa demeyelim, bizde olsa bizde de herkes "aa nasıl olmuş, kan var mı kan" diye diye, acımaktansa meraktan olay yerine koşar.. (Yalan mı, köprüden atlayacak olana "sıkıyorsa atla" diye tempo tutan bir millet değil miyiz?) Her toplumun psikozu farklı.

Dün yine biri atladı trenin önüne. Atladı diyorum çünkü ben de trendeydim, pek hoş olmadı bizler için de. Evet geç de kaldık ve homurdananlar çoktu ama benim için daha çok "zavallı insan" faktörü geçerliydi. Noel ruhu denen o süslü ışıltılı, sevgi dolu ve kutlamalı, bol hediyeli, yemeli içmeli, sohbetli muhabbetli sofralar ve aile ocakları herkes için geçerli değil işte. Kimi herşeyini kaybedebiliyor bir hastalık ve şanssızlık nedeniyle ve sonra bir de üstüne ailesini de kaybediyor. Eş çocukları alıp gidiyor, bırakıyor adamı yapayalnız. En acısı da o zaten. Olmaz demeyelim. Olabiliyor. Bize de olabilir.. Öyle umutsuz kalabiliriz ki hayatta, belki de bir trenin önüne atlamak tek çıkışmış gibi gözükebilir. Yargılamamak lazım.

Bir de bu vesileyle, sokakta bazen yalpalayan birini görüp "pis sarhoş" derken, aslında onun belki de beyin kanaması geçiren normal bir insan, birinin babası, birinin evladı olabileceğini de düşünmek lazım.

22 Aralık 2014 Pazartesi

İyi müzik

İşe arabayla da gitsem, trenle de gitsem yol 1 saat sürüyor. İstanbul'dan biraz da bu nedenle taşınmamış mıydım ben diye düşünürken yakalıyorum kendimi.. Halbuki İstanbul'daki son işime yürüyerek gidip gelebilme lüksüm bile vardı. Yolda çok sıkılıyorum. Arabayla gittiğimde otobanda normalde basıp gitme şansım olsa da (burda otobanda hız sınırı yok ve ben de 160'ı gördüm birkaç defa, tabii yalnızken) sabah otobanda trafik oluyor ve dakikalarca durmak, kalkmak ya da 50 ile tıntın gitmek gerekiyor ve çok sıkılıyorum. Trafikte geçen zamana değil de durmaya sinirleniyorum. Bir yere gidememek, öyle amaçsızca durmak.. Trenle gitmek de ayrı bir sıkıntı. Dönüş kolay çünkü rapor yazıyor oluyorum ve zaman hızla geçiyor ama gidiş hem aşırı kalabalık ve oturacak yer yok, hem de yapacak iş yok, öyle bön bön etrafındaki insanların suratına bak, onlar da sana baksın (neyse ki burda "ne bakıyon lan?" kavgası olmuyor, yaşasın evropa medeniyeti, yaşasın bön bön surata bakabilme özgürlüğü). E geriye ne kalıyor: Müzik. Aka: Ruhun gıdası.

Müziksiz yaşayamayanlardanım. Aklımda bir iki şarkı birbirini kovalar olur genellikle. Ciddi konsantrasyon gereken bir iş içinde değilsem, illa ki bir müzik tınısı ararım çalışırken, iş yaparken, hobilerle, sporla uğraşırken. Müzik olmalı. Olmalı da.. Ne olmalı işte o sorun bu sıra.

Ezelden beridir dinleyip de sıkılmadığım iki üç grup var. Bunlardan biri ColdPlay, biri Muse, bir diğeri hmmm aklıma gelemedi. Ben böyleyimdir zaten, en sevdiğin yazar, en sevdiğin sanat eseri, en sevdiğin film de, kal gelir bana.. O kadar çok ki, birini söylesem diğerinin hatırı kalır. Öyle söyleyemem birden. Düşünceler, düşünceler.. O nedenle en sevdiğim müziği de söyleyemem ama anladınız tarzı. Biraz daha senfonik, biraz daha düşünsel, biraz daha karışık seviyorum. Hoş klasik müzik de severek dinlerim, konserlere giderim, zaman ayırırım. Radyo da severim, yeni birşeyler çıkmış mı merak ederim. Caz severim, elektronik severim. Ama son zamanlarda bir türlü sevemiyorum hiç bir grubu, şarkıyı.. Ya bariz bazılarını kafam kaldırmıyor, bazılarını da çok basit buluyorum. Sanki biraz kassam ben bile besteler güftelerim yahu. Çocuk büyütürken insana zaten bir beste güfte gücü geliyor soldan soldan.. Her ebeveyn bir masalcı, bir şarkıcı, bir doktor, bir öğretmen, bir şaklaban, bir beslenme uzmanı, bir psikolog, bir terzi, bir mekanik ucundan azıcık, yalan mı?

Bana birşeyler önerin, çok yozlaştım müzik konusunda. "Belli yaştan sonra" klasiklerine eklenmesin bu da ;)

19 Aralık 2014 Cuma

Seni seviyorum diyebilmek

BaĞzı adamcağızların asla söyleyemediği bir cümledir bu; seni seviyorum! Sanki erkekliklerinden birşeyler eksilecek. Ne ayıp. İnsan sevdiğine sevdiğini söylemeli, sevgi söylendiğinde artar, katlanarak çoğalır birşey.

Kocamla birbirimize günde 5-10 kez deriz, bazen gece uykumda konuşurken bile diyormuşum. Bu yazıyı da ondan yazıyorum, dün uykumda yürümüş, salonun ortasına gelmiş, kocama "seni seviyorum bey" demiş geri dönüp gitmiş yatmışım. Hatırlamıyorum tabii ki. Ama bir sarhoş, bir de uykuda yürüyen doğruyu söyler derler..

Bizim kıza da çok diyorum, o ağladıkça, tepindikçe, içimden saydır saydır, dışımdan sakince "seni seviyoruuum". Belki duya duya imana gelir, halime acır falan diye.. "Benim hala umudum var.." be Mazhar.. Ama dün baktım ben seni seviyorum dedikçe o da diyor! Aman ne tatlıymış çocuktan duymak bunu. Bey kızmasın ama daha tatlıymış.

Ben arkadaşlarıma da derim, seni seviyorum.. Ayol seviyorum yahu, ille bedensel temas hali, aşk böcük hissiyatı gerekmiyor, seni seviyorum arkadaşım diyorum. Niye demeyeyim ki? Zaten üç beş kişiyiz şunun şurasında, sevdiğime söylerim, ne olacak. Zamanında bu nedenle biraz ağzım yandı, bazı erkek kısmısı bu kız-erkek arkadaşlığı işini pek algılayamayabiliyor, o açıdan dikkat etmek lazımdır. Yalnız kız arkadaşlara da diyorum seni seviyorum beh! diye.. Hayır biseksüel değilim, rahat olunuz.

Ben mesela şekerlemeleri de sever, yemeden önce bir öpücük kondururum. Valla. Bazen ulen ne güzel elmasın be, seni seviyorum kerata dediğim olur, kimse yoksa bir de öpücük konduruveriyorum yanağına. Eşya da olsa bir canı var (yok mu? dersiniz, dünyanın bir kısmı buna inanıyor halbuki?)

Lakin seni seviyorum diyemediklerim de vardır elbette. Bunların bir kısmı hakikaten sevmediklerim tabii ama birkaç kişi de var ki (onlar kendilerini bilirler) bir utanırım, bir söyleyemem. Lakin severim beh, çok severim!

18 Aralık 2014 Perşembe

Çocukluğumun ıspanaklı pideleri

Bu sıra Bal'ın yücegönüllülükle paylaştığı diyetini uygulamaya çalıştım. Söylenene göre hakikaten acaip bir diyetmiş, tutanın elinde kalıyormuş. Fakat diyet öyle acaip ki; ismi 5 günlük detoks diyeti ama bence adını zengin diyeti koysalarmış! Yaban mersininden quinoa'ya (yine Prof.Google'a sormam gerekti yazımını bak) zencefilden keten tohumuna, yok yok! Bal'a sordum, Türkiye'de bu malzemeler kolayca bulunuyor mu, fiyatları cep yakmıyor mu diye, valla arayan buluyor dedi haklı olarak.. Neyse ki yaşadığım ülkede keten tohumudur, quinoadır, yaban mersinidir fazla cep yakmıyor ama bizde kolayca bulunan bazı kurubakliyat ve özellikle de kara turp gibi yerel tadlar burda çok yabani. Neyse diyetin malzemelerini temin edicem diye koştururken, komik bir şekilde vermem gereken kiloyu verdim valla! Belki de amaç buydu bilemiyorum ama tam yaban mersinini temin ediyorum, mor lahana ararken mersinler bozuluyor, tam mor lahanayı buluyorum ıspanak küflenmiş falan amaaaan valla bu iş benlik değilmiş. Ama tüm malzemeleri temin ettim, başladım. Valla o yeşil içeceği bile yaptım, içiyorum. Bal 5 günde "incicik" oldum dedi. Ama harfi harfine uymuş. Peki ben ne yaptım.. 2 gün uyguladım. O kadar acıktım ki, gözüm döndü. 1kg ıspanaktan yapılacak o yeşil içeceğin yerine, ıspanaklı börek yaptım. Afiyetle yedik! İçine ayıptır söylemesi bol kaşar ve havuç da ekledim. Bir de kekik, hem de Datça'dan dağ kekiği.. Çağatay Abi'nin ruhu şad olsun. Nasıl güzel oldu, gelin size de yapayım. Velhasıl ıspanak işi böyle hazin bir şekilde bitti. Lakin bu vesileyle aklıma şu anım geldi:

Ben çocukken, çekirdek ailemizde ara sıra pazar günleri yaptığımız bir adetimiz vardı. Annem sabah erkenden kalkar ıspanaklı pide için "iç" hazırlar, sonra biz babamla taş fırına gider bu içi fırıncıya verir, haftalık alışverişi falan yapıp 1 saat sonra fırına geri döner ve üzerinde buharı tüten pideleri alır, arabaya atar, kokusunu içimize çeke çeke eve döner, pazar kahvaltısı niyetine çay ya da ayran eşliğinde yerdik. O pidelerin tadını artık hiç bir yerde bulamıyorum. Tabii ki bir nedeni taş fırınların azalması, kullanılan malzemenin yozlaşması, kimyasal katkılar ama bir diğer nedeni de büyümek.

Bildiğim kadarıyla annemin hazırladığı içte ıspanak, tereyağı, tuz kara ve tatlı kırmızı biber, belki biraz kaşar ve yumurta oluyordu (ve belki yemeyen çocuğa yönelik bazı "gizli ve büyüsem de açıklanamayacak sırlar" da katılıyor olabilir). Yani malzemesi öyle özel bir şey değil ama tabii mutlaka buna anne elinin tadı da katılıyordu ve pek tabii kimsenin hazırladığı iç anneminki gibi olmuyor. Fakat yıllar sonra ailecek nostalji yapıp pazar günü bir fırına ıspanaklı pide yaptırmış ve aynı tadı da alamamış olmamızın da acı hatırası hepimizin aklında. Yani o günlere özgü başka birşeyler vardı, belki havada, belki suda..

Çocukluğumun ıspanaklı pidelerini çok özlüyorum. Çocukluğumun her anı güzel geçmedi tabii ki (hangimizinki geçti ki) ama genel anlamda mutluydum, huzurluydum. Bazı okul dönemleriyle ilgili, biraz da hastalıklarla falan alakalı zorlu ve mutsuz dönemlerim oldu, o nedenle çocukluğuma geri dönmek istemem ama yine de güzel günlerdi.. Özellikle ıspanaklı pideli pazar günleri.

15 Aralık 2014 Pazartesi

Öfkeli kesim


Her blogger gibi ben de iki üç ayda bir nefret içerikli tuhaf mesajlar alıyorum. Bu beni üzmediği ve sinirlendirmediği gibi, çok da eğlendiriyor çünkü demek ki yazılarım birilerinin yayıp durduğu totosunu rahatsız ediyor, kendilerini hayatlarının ve inançlarının gerçekliği konusunda şüpheye düşürüyor ve en primer savunma mekanizması saldırı olduğu için, karşı atağa geçiyor ve "benim fikrim en doğrusudur, senin gibi düşünmeye başlarsam belki tüm evren ellerimin arasından kayıp gidecek, korkuyorum" diye bağırıyorlar. Az gelişmiş insan psikolojisi; bin dinle, bir konuş yerine fikirlerini medeni bir şekilde ifade etmek ve karşı tarafın argümanlarını düşünmek yerine, direkt alayım elime sopayı, bağırayım, çağırayım.. Sadece gazete haberleri altına yapılan ünlü yorumlarda değil, belgesellerde de çok izliyoruz, primat memeliler arasında görülen benzer davranışları.

Üstelik bu saldırgan okurların TAMAMI isimsiz, gizli kimlik ya da bağlantısı olmayan rumuzlara sahipler. Daha kendi kimliğinden emin olamayan, kimlik bunalımı yaşayan, göründüğü gibi olmayan, olduğu gibi görünmeyen insanı, biz neden ciddiye alalım? Çoğu yazar gibi ben de gizli kimlikle bırakılan yorumları yayınlamıyorum, cevap vermiyorum, daha önce de belirtmiştim. Eğer, iletişirken insan yerine konulmak istiyorsanız, robot olmadığınızı kanıtlayın, yanlış mı?

Yazımın konusu bu kimliksiz ve saldırgan yorumcular değil ama bana şimdi bahsedeceğim konuyu ele almayı hatırlattığı için, önce ona bir dokundurmak istedim. Düşünmeye davet..

Ele almak istediğim; hani toplumumuzda bazı "kesim"ler var, bölüne bölüne bir hal olduğumuz, birbirimize düşman kesildiğimiz, "biz ve ötekiler" anlayışından bir türlü global kimliğe kavuşamadığımız için böyle "kesim kesim kesildik" ya.. Ha işte, bana göre aslında kimin ne olduğu önemli değil, isteyen totosunu açar, isteyen başını bağlar, isteyen hem totosunu açar hem başını bağlar, bence bunlar rüştünü kanıtlayan insan için kişisel kararlardır. Ama bir "kesim" var ki, işte ben onu kabul edemiyorum, sevmiyorum: Öfkeli Kesim.

Ne yazık ki, okuyan insan (okullu ya da alaylı, bence fark etmez) sadece "öğrenmez", aynı zamanda ufkunu genişletir, farklı "düşünmeyi" ve kendi inanç, düşünce ya da örf ve hatta etik doğrularından farklı uygulama ve düşünceler olduğunu görür, bunlarla bir arada barış içinde yaşamayı içselleştirir. Bu demektir ki, ben böyle düşünüyorum ya da uyguluyorum çünkü şunu şunu şunu okudum, yaşadım, deneyimledim, öğrendim. Sen de farklı bir yolda yürüyorsun, farklı inançlara ve uygulamalara sahipsin. Ama yollarımız kesiştiğinde, senin ayağına çelme takmak değil, kibarsa sana yol vermek ya da kibarca selam verip önünden geçip gitmek, benim görevimdir. Çünkü, sen de benim kadar yaşama hakkına sahipsin, seçtiğin bir yolda hürce yürüme hakkına sahipsin.

Fakat bu öfkeli kesim ne yapıyor? Sen benim inancıma katılmıyor musun, sapkınsın. Sen farklı mı düşünüyorsun, benim atama küfrettin. Sen neden benim gibi görünmüyorsun, sen neden benim kadar cefa çekmiyorsun, sen neden benden önde duruyorsun, sen neden, neden neden..? ÇÜNKÜ; hayatta kimse eşit şartlara sahip değil ve bazı insanlar diğerlerinden daha kolay elde ediyor bazı şeyleri ve bazı diğer insanlar daha zorlanıyor ama onların da başka başka yönlerde avantajları olabiliyor. AMA insanoğlu Habil ile Kabil'den bu yana "eşitlik" konusunda bir arpa boyu yol katedemedi ve Kabil hala ve aynı derecede öfkeli.

Öfkelenmek suç mu? Hayır. Öfke, bir duygudur. Beyin kimyasalları, hormonal düzey, koşullar.. Ama öfkenin dışavurumu benim derdim. Öfkelendiğini anlayamamak, kontrol edememek. Öfkesinin efendisi olmak yerine (ki bu yerinde kullanılırsa harikalar yaratan inanılmaz yaratıcı da bir duygudur), öfkenin kölesi olmak. Sağa sola saldırmak. ananemin değimiyle "estirmek". Çünkü, doğrudur; öfkeyle "kalkıldığında", zararla oturulur. Önemli olan, öfkeyle "oturmayı" başarabilmek. Öfke yönetimi konusunda bir sürü kitap var, alın okuyun. Ha pardon, önce "başkasının fikirleri"ni anlama sanatı konusunda okumak gerekecek. Ondan da önce sanırım insan ilişkilerinde saygı, genel adab-ı muhaşeret kanunları, 3 yaş üstü çocuklar için "toplumda nasıl davranılır" gibi kaynaklara da bir el atılması şart. Daha ileri okumalar olarak da "kimlik bunalımı, sosyal fobi ve kişilik sorunlarının aşılması"nı da öneririm.

Sosyolojik kapıdan bakarsak; ne yazık ki öfkeli kesimin marjinallikten saparak, giderek öfkeli çoğunluğa dönüştüğünü izlemekteyim. Özellikle bazı muhafazakar dayatma ve akımların yarattığı bastırılmış kimlikler eninde sonunda öfkeli kesime dönüşüyor, dönüşecektir. Yıllarca ezilmenin öfkesi, ancak kendi patolojik düşünceleriyle paralel güçlerin öne çıkması ile, ses ve beden kazandı. Fakat bu "ses ve öfke"nin, karşı yönden gelen artçı öfke dalgalarıyla birlikte ortalığı yıkıp yakması, ne yazık ki, beklenen bir kontra tepki olacaktır.

Öngörüyoruz ama bu dev dalgaların önünde sadece gözlerimiz dalgaya kitlenmiş, bekliyoruz. Toplumsal örgütlerin umursamazlığı ve hatta kışkırtıcılığına inat, her insan kendi içinde başlamalıdır öfke yönetimine. Bir çocuğa davranır gibi; yanlış davranışa tepki vermeden (çünkü cezanın artık bir işe yaramadığı aşikardır), doğru davranışı ödüllendirerek. Öfkeye karşı öfke yerine, sana bir adımla gelene, sen iki adımla giderek..

Öğretmeye değil, anlamaya çalışarak.

13 Aralık 2014 Cumartesi

Birlikte kartlaşmak

Sağolsun Jardzy, başlattığı bloggerlar arası yılbaşı kartı değiş tokuşu ile bu yaşımdan sonra beni heni heLecanlara sevketti. 35'inden sonra hala azılabiliyor değil mi, teneşir hadisesi 41'den itibaren geçerli? Ona güvenerek yola çıktım. İlk gün 210 okurdan sadece 3 kişi kart istedi diye hezimete uğrasam da, sonraki gün hedefim olan 10 kart sahibini bulmuş da aşmıştı bile. Gittim bir 10 kart daha aldım, 8'i daha sahibini buldu. E yeter de artar bile, bu yaştan sonra bu derece sosyallik bünyeye zarar verebilir.

"Kartlaşmak" güzelmiş be dostlar. Kiminiz adresimi istemişsiniz cevaben (bazınız email ya da bloguna link vermeyi ya da email adresini yazmayı da akıl edebilmiş, vermeyenler heralde benim gibi heLecan yaptı diye düşündüm) sağolun var olun. Kiminizi yıllardır tanıyorum, kiminizi sadece rumuz'en tanıyorum (bu vesileyle isimlerinizi de öğrendim, hohoyt, gizem gizem nereye kadar..) Birbirimize bir yamuğumuz olursa artık kozlarımızı reel dünyada da paylaşırız, gelir birbir evimizde 3 ay falan misafir olur sonra da içtiği kahve fincanını dahi yıkamadan gideriz falan diye umuyorum. Velhasıl gizemli ya da gizemsiz, iyi ki varsınız. Kart istemeyenlere de selam ederim, bu seneye dek ben de pek sıcak bakmıyordum ama kanıma girdiler, iyi de ettiler. Seneye sizi de bekliyoruz birlikte kartlaşma festivaline.

Güzelmiş. Daha kart gelmedi ama gidip birsürü kart seçmek, şu şuna olur, bu buna gider, bu kedi sevmez köpek olsun, buna yeşil gitmez falan derken bir heyecan yaptım. adresini yazan tüm dostlara ve hatta daha önce hiç yorum bırakmadan takip ettiğini söyleyip romantik bir şekilde kız arkadaşına kart rica edene bile yolladım. Alın hayrını görün. Ben çok mutlu oldum, siz de olun.

Kısaca, bahisler kapanmıştır! Elimde iki kart daha var aslında, son dakika illa ki bana da yolla diyen çıkarsa (köprüden önceki son çıkış illa ki olsun şu hayatta) yollarım. Umarım hiç biri kaybolmaz, hepsi ellerinize ulaşır.. Bu da böyle bir neşe oldu hepimize.. Yıl bitiyor ayol!?

9 Aralık 2014 Salı

Eşime Millennium Falcon'u neden almadım

Eşim hıristiyan, ben müslüman olduğumuz için her iki dinin bayramlarını da kutluyoruz. Noel onun için çok özel bir dönem, burada daha önce bahsetmiştim neler yaptığımızdan. Henüz ağacımızı almadık ama ben her sene canlı ağaç kesme konusunda mızırdandığım için, şimdiden kesilecek ağaç yerine dikilecek iki fidemizi aldık. Takvimler de hazır tabii ki, bu sene 3 kişilik. Her sabah heyecan içinde açıyoruz minik paketleri, seviniyoruz. Mumluğu da bu sene satın almak yerine kızımla ikimiz kendi ellerimizle hazırladık, berbat oldu ama bizim oldu işte.. Sıra geldi en berbat işe; hediyeleri seçmek, almak.. Berbat diyorum çünkü ben hediyeleşmek konusunda inanılmaz yeteneksizim. Ne hediye almayı severim, ne de bana hediye verilmesini. Burda anlatmıştım nedenlerini, tekrar etmeyeyim. Lakin en güzel (ve aynı zamanda en berbat, çünkü ruhsuz) hediye bence para yahu, ama istenmiyor da, verilemiyor da (ayıp). 

Onun yerine biz bir süredir böyle özel günlerde birkaç opsiyonlu listeler hazırlıyor ve birbirimize sunuyoruz. İyi fikir evet, alan memnun veren memnun, hatta listeyi elektronik ortamda hazırlayıp nerden alınacağına dair link falan da koyuyoruz. Bir de paketi açarken şaşırmış gibi yapıp sevinince de tam oluyor. Evet.

Bu sene eşim benden 3 opsiyon istedi, bunlardan biri de Lego'nun Star Wars özel serisinden Millennium Falcon uzay gemisi. Eşim 34 yaşında evet. Kendisi Lego konusunda dehadır ve evimizde sanırım 200kg civarında Lego parçası var. Hatta 1,5 yaşındaki kızıma doğum günü değil seyran değil, öyle gidip alakasız zamanlarda aldığımız Lego'lar kendi kilosunu ve boyutlarını çoktan aştı. Elalemin içinde gümüşleri olan vitrini olur, bizim salonda uzay gemileri, tanklar, uçaklar durur. Eşim Legolrıyla oynarken, yere dağılmış 10.000 parça arasında ufacık bir parçanın nerde olduğunu 2 dakikada falan bulabilme yeteneğine sahip. Aslında gerçekten tuhaf bu ama görsel tasarım uzmanı olduğu için, biraz da mesleki deformasyon diyelim.. Velhasıl; Lego eşim için önemli. 

Bu sene aslında listedeki diğer seçenekleri almak bence daha mantıklıydı, gerçekten ihtiyacı(mız) olan bazı şeyler vardı ama "evli ve rutin" olmamak adına ve de Noel'de herkesin biraz çocuk olmaya ihtiyacı olduğunu düşünerek, evet bir delilik edip M.F'ı almaya karar verdim. Biraz da "bak, sana bu hediyeyi veriyorum çünkü evli ve çocuklu olsak da hala büyümedik biz, beraber büyüyoruz, hala içimiz çocuk ve hala eğlenceli insanlarız" demek için, kendime kendimi kanıtlamak adına falan da alıyordum. Bir de eşime devamlı Legolarını temizlemesi ve bir yere kaldırması için baskı uyguluyorum yıllardır (ve bi işe de yaramıyor) bu da kendimi tam "anne" gibi hissettiriyor, tüm bunlara tezatlık olsun diye almaya karar verdim. 

Verdim de ne oldu derseniz.. Stokta yokmuş, en yakın 70km uzakta bir kasabada var. Tamam, gözümü kararttım gideceğim. Benzini koca ödüyor nasılsa, atlarım arabaya dedim. Planı yaptım ettim derken.. Bu gece adam beni delirtti. 

Uyuyamıyorum. Neden bilmiyorum uykum kaçtı. Saat 4 şu an. 2'den beri de kocaya sinirliyim. Kendisi tınıyor mu, hayır, horul horul uyuyor. 2'de geldi beni "bu gece uyumamaya karar verdin galiba" diyerek sinirlendirdi. Benim uyumamam, onu da uyutmuyormuş! Neymiş ben yatakta olmazsam uyuyamıyormuş. Yarın çalışacakmış, uyuması lazımmış. Sanki ben sabahtan akşama kadar evde yatıp yuvarlanıyorum (ki bir süredir part-time çalışmaya da başladım full time çocuk büyütmenin yanısıra). Aylardır kulaklıkla yatıyor, kızım gece 100 defa uyandığı için, kendisi uyanmamak adına. Nasılsa anne var, koşuyor ilk gak guk'ta, baba eve ekmek getirir ya, aman o uyusun. Ay sinir bastı yine.

Tüm romantizmi aldı götürdü bu bencilliği. İçimdeki rutin hayata bağlamış anne kılıklı yetişkin de dedi ki "Alma işte Millennium Falcon'u". Alma üstüne de yaz koca bir mektup, noel gecesi açsın okusun neden almadım M.F'u. 

Ayh.

İşin tuhafı ne biliyor musun be blog.. Sabah 0 uykuyla, mor gözlerle kalkıp, bin kaplan gücünde uyanan kızımla tam 12 saat hopla zıpla yuvarlan yapacak olmam değil. bu adamı çok sevdiğim için, gidip 70km öteden o M.F. zımbırtısını alacak olmam. Sırf Noel ağacının altındaki paketi açarken ışıldayan gözlerini görebilmek için.. 

Aşk ne tuhaf bişey be. 

26 Kasım 2014 Çarşamba

Mascarpone, yaktın beni

İtalyanların ünlü Tiramisu tatlısını bilirdim de, bizim memlekette Türk usulü tiramisu labne peyniriyle falan yapıldığı için, içindeki Mascarpone'nin ne menem bir şey olduğunu bilmezdim. Bu tip şeyleri belli yaştan sonra öğrenmek pek hayra alamet olmuyor.

Sabahın köründe spora gitme hevesindeyim (ne hevesi yahu, başka zamanım yok ki..) her kış başı olduğu gibi, vücut direkt ayı moduna girdiği ve uykuya hazırlanma adına metabolizmayı yavaşlattığı için, bir takım kiloların alınmaması mümkün olmuyor (uzun lafın kısası: kilo aldım). Dolayısıyla deli gibi koşuyor, kütür kütür ağırlık indirip kaldırıyor, erenler gibi yoga yapıyor, kelebeklere haset kulaç kulaç yüzüyorum. Spor belli yaştan sonra daha da elzem. Güne bu şekilde başlayınca, kuşluk vakti geldiğinde bir Afrika kabilesinin bir aylık yiyecek stoğunu tüketecek denli acıkıyorum. Açlıktan gözüm dönmüş şekilde eve geldiğimde karşıma bu Mascarpone denen İtalyan mafyasına layık isimli arkadaş çıkıyor. Bizim eve mascarpone bu hafta girdi; ne yalan söyleyeyim, ahir ömrümde eksikliğini hissetmemiş, varlığını bilmemiş yaşar giderdim. Aslında yanlışlıkla girdi. Sızdı diyelim. Sevgili metropol insanı eşim, alışveriş dehası olarak biliyorsunuz mandalina istediğimde portakal, beyaz turp istediğimde kereviz alır gelir (sosis ağacının varlığına inandığından da şüphe etmekteyim). Bu sefer de, üç senedir her hafta aldığın krem peyniri alma sen, değişiklik iyidir de git mascarpone al. Ses etmedim çünkü benim de zihnimde ilk paragraftaki mantık yürütmelerle mascarpone bir nevi labne olarak vuku buluyordu. İyi, labne severim.

Lakin mascaspone nerde labne nerde sevgili Türk Tiramisu Derneği üyeleri.. Mascarpone bildiğiniz Türk kaymağı ile yayık tereyağının karışımı bir blog, kütle, beton küp, ne desem bilemedim. Şok içindeyim. O açlıkla ekmek üzerine sürdüm, üzerine de "Svanjelique" ismini taktığımız kukuman kuşu çifti arkadaşların düğününde bizlere hediye ettikleri mor menekşe reçeli (böyle birşey varmış evet, Fransa'nın parfüm diyarı Grasse'ın yerel tatlarından, violette reçeli)ni yaydım. OH. Peynirle kırmızı reçel yemeyi çok severim, yağ hiç yiyemem reçelle.

Oh oh da, blog şeklinde mideye indi bu kütle. Sindirsen bi türlü, sindiremesen bi türlü. Cırcır olmak olası. 100gr'ında 385 kalori olan mascarpone bir yana, reçel diğer yana, ekmek öbür yana.. Spor yapan insan ne isterse yer derlerse de, inanmayınız. Direkt totoya iniyor.

Mascarpone yemeyiniz.

Kilo aldığımı şu şekilde anlıyorum; yaşlı insanlar bana güzelliğimle ilgili iltifatlarda bulunuyorlar. Malum yaşlıların kilo anlayışı bizden 10kg ilerde.. Kızım da göbeğime ve kollarıma şap şap vurmaya başladı, akustik açıdan lömbür lömbür iyi ses veriyorum sanırım. Eşim de en son "bu halini çok daha fazla tercih ederim" dedi ki, buna sen kafadan 3 kilo yaz zaten. Bir yandan da, "beni sevenler şişman seviyor, neden bu incelik özlemi" de demiyor değilim. Lakin 160 boya 50 kilonun üstü olmuyor arkadaşlar.

3 günlük detoks planlıyorum, hemen bu akşamdan başlanmak üzre (yarına bırakırsam, olur sana çıkmaz ayın son perşembesi..) Katılmak, acımı paylaşmak isteyen?

24 Kasım 2014 Pazartesi

Hissedilen ve yaşanılan ırkçılık

Bir önceki yazımda, yurtdışında yaşadığım halde kendimi gurbette hissetmediğimden bahsetmiştim. Küçük Joe güzel bir terbitte bulunmuş, bu tip "hissetme" konularında genellikle terazinin ağır tarafını çeken psikolojik nedenleri bir tarafa koyarsak, aslında biraz da işin içine sosyal nedenler de katılmalı. Yani insanın kendini iyi hissetmesi, sadece kendi içindeki değerlerden, nöropsikolojik veya hormonal yapıdan değil, bulunduğu sosyal çevreyle etkileşimine de bağlı tabii.

Bazen insan en zor fiziksel şartlarda kendini en mutlu hissedebiliyor. Mesela ben kendimi en mutlu İsrail'deyken, Hindistan'dayken, Malawi'deyken hissetmiştim. Hepsinde ortak olan, zorlu bir çevre içinde, insana kendi kendine meydan okuma ve başardıklarıyla gururlanma "hissi" gelmesinin yanı sıra, genellikle zorlandığın ortamlarda, eğer gözünü açıp bakar ve kendine izin verirsen, ömürlük yoldaşlar da kazanıyorsun. Yani zor zaman dostu denen kişiler oluyor. Sen de daha açıksan, kabul ediyorsan; fiziksel anlamda zor koşullar, sosyal anlamda güçlü ilişkiler doğuruyor.

Tabii bir psikolog olarak, sosyal ilişkilerin de temelinde büyük oranda insanın psikolojik yapısının yattığını düşünüyorum. Buna bir örnek ırkçılık bence. Bol sayıda ülkede yaşadım, farklı kültürel yapılar, fiziksel yapılar, maddi manevi değer ve statüler içinde insan kitlelerinin "biz ve ötekiler" anlayışını gözlemleme şansım oldu. Şöyle diyeyim; ciddi düzeyde yaşanan ve politik temellere dayanan ırkçılık (aynı ortamda yaşayan azınlıklar ya da sayıca birbirine yakın iki farklı din / ırk toplumları) ile bazı hastalıklı akımları (neo naziler vs) bir tarafa koyarsak; günlük yaşamda karşılaşılan, sokaktaki insanın sokaktaki diğer insana karşı gösterdiği ırkçılık ya da ayrımcılık temelinde tamamen yanlış anlamalar, sosyal statü ve değer bazlı çelişkiler, inanç ya da düşünce farklılıkları yatıyor ve bu tür ırkçılıkla mücadele etmek aslında kolay.

Bunun bence iki yolu var; bir: devlet bazında sosyal farkındalık, toplumları kaynaştırma amaçlı, kültürel, sanatsal, spor ağırlıklı sosyal projeler üretmek, desteklemek ve sürdürmek, iki: ırkçılığa maruz kalmamak için bireysel bazda güçlenmek.

Bu ikincisi için hem yurtdışında yaşayan, hem psikolog olan biri olarak birkaç önerim var:

1. Yaşanılan kültürde azınlıklara yönelik sosyal, kültürel program ve bursları araştırın. Kendinizi mümkün olduğunca kültür hakkında bilgilendirin. Özellikle dili öğrenmek, mesleki ve sosyal eğitimler almak, çocuklulara yönelik devlet yardımlarını, öğrencilere yönelik bursları araştırın ve edinin. Maddi açıdan rahat olmak ve yaşanılan kültürle "iletişim" kurabilmek en önemli ilk nokta. Mesela ben genellikle yaşadığım kültürde ilk olarak hemen mesleğime yönelik olarakları ve bursları araştırıyorum. Burs ve yardım almak her anlamda rahatlatıcı. Öğrenci klüpleri, kültür geceleri, çalışıyorsanız "oryantasyon" programları da çok önemli ve mutlaka katılmalısınız.

2. Günlük yaşamda ırkçılığa maruz kaldığınızı hissettiğinizde, bunu size yönelik bir saldırı olarak değil, karşınızdaki kişinin bilgi eksikliği, düşüncesini ifade etmede kültürel farklılığı olarak düşünün. Bu sizi güçlendirecek ve kişiye gerekli cevabı sakin, gerekirse mizaha başvurarak ve ortamı daha fazla germeden vermenizi sağlayacak. Mesela derste ingilizce not aldığımı gören bir Hollandalı (master düzeyinde eğitimli) bana "aaaa latin alfabesini ne hızlı yazıyorsun, notlarını arapça almıyor musun?" demişti ve ben cevaben "ya evet, normalde japonca kullanmayı seviyorum, bence tasarımı çok hoş bir dil ama bugün biraz tembellik yaptım, yorgunum da, latin alfabesi kolayıma geldi" diyip sırıtmıştım. Vay efendim biz üstün Türkleri hala Arap sanıyorlar da, Atatürk'ün dil devriminden haberdar değiller de.. Neden takılayım bunlara? Bazen en iyi mücadele karşınızdaki zorbayı mizahla, zekanızla utandırmak oluyor.

3. Irkçılığa karşı ırkçı olmayın. İşte bu Hollandalıların hepsi böyle, Türk'ün Türkten başka dostu yok, bunların hepsi bizi aşağı görüyor zaten, bu Almanların hepsi çok içer, bu Avustralyalılar zaten hep sığ kafalıdır derseniz, siz ırkçı olursunuz. Bunu yapmayın. Nasıl siz kendinizi Türk olarak değil, insan olarak, bireysel farklılıklarınızla tanıtmak istiyorsanız, onları da bireysel olarak tanımaya çalışın, toplumsal önyargılarla değil. Siz nasıl bakarsanız, o şekilde görürsünüz.

4. Irkçılığın bilgi eksikliği ya da tutum / düşünce / yorum farklılıkları dışında, kasti anlamda yapıldığını, sürekli olduğunu ve sizi rahatsız ettiğini düşünüyorsanız, mutlaka gerekli merciye (okuldaysanız uluslar arası öğrenci servisi, disiplin komitesi), çalışıyorsanız IK ve iş yeri güvenliğine ya da direkt bulunduğunuz ortamdan bağımsız polis veya insan hakları komitelerine (mesela) başvurmak ve şikayet etmekten çekinmeyin. Genellikle bu tip şikayetler çok ciddiye alınır ve gereği yapılır.

21 Kasım 2014 Cuma

Gurbette olmak

Ben durumuma gurbette olmak diyemeyeceğim aslında. Bunun üç nedeni var, ilki 17 yaşımda üniversite için baba ocağından bir ayrıldım, sonrası bence hep gurbet.. İkincisi de uzun süre bir çok şehirde ve ülkede yaşadıktan sonra, son yıllarda Münih'i kendime ev görmeye başladım çünkü sanki havasında suyunda, dağında, kestane ağacında bana Bursa'yı hatırlatan bir şeyler var.. Üçüncüsü de "gurbet" aslında yolun uzaklığını anlatan fiziksel bir terim değil, insanın alıştığı değerlere uzaklığını anlatan psikolojik bir terim, genellikle de alışılan hayat standardının daha düşüğü ile karşılaşıldığında, yokluk hissedildiğinde (sadece fiziksel değil psikolojik ve sosyal anlamda da) yaşanılıyor bence gurbet hissi. O nedenle de Avrupa'nın göbeğinde, teknolojinin, kültürün beşiğinde kendimi "gurbette"ymişim gibi lanse edip acındırmam biraz komik kaçar, yapamıyorum. Ama evet, uzaktayım memleketten. Şehrin göbeğindeki "küçük Türkiye" mahallesine rağmen, özlediğim şeyler oluyor benim de.

Kısır mesela. Kısırı çok severim. Kısırlık bulguru alırsın, 1 br. bulgura 2 br. su ekler, kaynatırsın (bazısı direkt sıcak suyu döker, pişirmez ama benim tarzım böyle..) güzel bir domates salçası, bol limon, yeşil nane, sivri biber, domates, maydonoz, kimyon, sumak azıcık kırmızı biber, tuz ve karabiberi de eklersin. Nar ekşisi de buldun mu (ki işte onu bulmak bir dert burda) tadından yeme de yanında yat, uyu! Ben kısırı illa ki yoğurtla yerim, burda Yunan ya da Bulgar yoğurdu diye alıyorum, en yakın o, yine de tam değil işte. Her yemeğin tadı bir başka olur ya gurbette, belki Türk musluk suyu eksik de ondan.. Kim bilir.. Velhasıl, hazır kısır buldum, içinden nohut taneleri çıktı. Enteresan ama işte fena değildi, yedim. Yanına da avokado, yeşil soğan, domates ve limon karışımı bir salata.. Tatlı niyetine de iki adet ayıcık şeker. Daha ne olsun.. Gurbet elde Türk mutfağı anca bu kadar.

Uçak biletlerini aldık, inşallah 2014 ün son demlerinde ve 2015'in ilk günlerinde Türkiye'deyiz. İnşallah diyorum üzerine basa basa çünkü bebekle hiçbir plan yapamıyorum, şak hasta, şak iptal.. Umarım hastalanmaz (o da biz de) ve gelebiliriz. Özlediğim şeyler var. Özellikle yılbaşında annemin hazırladığı sofra ve babamın özenle kestiği meyve dilimleri. Bizim evde yemek sonrası meyve(LER) yeme alışkanlığı vardır. Babam operatör doktor olmanın getirdiği sorumlulukla meyveleri yıkar, bazısını soyar, tamamını keser, bir meyve tabağı hazırlar ki sanat eseri gibi. Yat geberlik yeriz TV karşısında. Böyle bir aile alışkanlığımız var, şu gudubet kadın duymasın (adını anasım gelmedi şimdi, bildiniz hani et dostu, meyve düşmanı beyaz saçlı buruşuk suratlı asabi kişilik). İşte gurbette olmak biraz bu meyve tabağından da uzak kalmak demek benim için. Kimse bana meyve soyup dilimlemez babam dışında.. Boşuna demedim gurbet benim için baba ocağından ayrılmakla başladı diye..

13 Kasım 2014 Perşembe

Doggie dog world

Yaw bana bi'şey oluyo. Üzerime bir aşırı hassasiyet hali geldi. Dün dakikalarca merhamet ve şefkat sedaları içinde, zengin evlerine yeni moda olan Afrika sümüklüböceğini ev hayvanı olarak beslemek konulu videoyu (içiniz kaldırırsa şuradan izleyebilirsiniz) izledim. İzledim izledim, hislendim. Salya sümük, böcek, n'oluyo ya bana?!

Şimdi bizim memlekette zeytinler kesildi ya, yine beni bir ağlamadır aldı. Annemlerin evi de Bursa'da şehir dışında, bahçeli ev. Karşımızda zeytin tarlaları falan var. Aklıma onlar düştü, o arazi de satılık. Param olsa sırf zeytinler için alırım o araziyi ama param yok. Alan alacak, mis gibi arazi. Tabii ki villa olacak, zeytin yetiştiren mi kaldı artık? Ona ağladım, sonra bizim burdaki evler hep bahçe içinde 2-3 katlı evler, burda kural bu şekilde, yüksek ev yapılmıyor. Büyük ağaçlar var, parklar bahçeler var, parkta tavşanlar, ceylan ve geyikler cirit atıyor! Bir de buna ağladım, neden bizim öz hakiki memleketimizde böyle değil diye..

Velhasıl sonra.. Malum aşure ayı başladı, fasülyeyi fazla kaçırmışım bakliyat iyidir derken. Gavur kocam yemez öyle üçüncü dünya lezzetlerini (ben de onun domuz pastırmasına böğk derim) konu komşu kaynana falan da elf gillerden, versem anlamaz fasülyenin değerini. Kalmış başıma bir kazan aşure (aşure de amma bereketli oluyor, illa ki kazanlık oluyor), yemek atılır mı günah.. Kase kase yiyorum, lakin yediğimin fasülye olduğunu unutuyorum, sağımda bir tümsek elime geliyor, bastırınca ağrıyor falan. Alıyor beni bir dert. Aşağısı kurtarmaz, illa ki kanser olmalı. Baya da havaya giriyorum, tek ayağım çukurda psikolojisindeyim (biraz var serde nevrotiklik, hastalık hastalığı falan, doktor anababanın evladı hali). Vah ben ölünce kızım beni hiiiç hatırlamaz ki.. Daha çok küçük.. Ağla ağla yine.

O esnada aklıma dahiyane bir fikir geliyor; ses kaydı doldurmalı. Terapilerde kullandığım dijital kayıt cihazıma o kadar entellektüel düşünce ve analizden sonra "Ku vak vak vak", "Alouette, gentille alouette", "Brother Jack" türü şarkıları kaydediyorum. Ölücem ya, çocuk uyumazsa babası tek tek çalar artık ananın yerine. Yetmiyor, ona özel bestesi ve güftesi nev-i şahsıma ait birkaç şarkı var; uyanma şarkısı, yatağa gitme şarkısı, oyuncakları toplama şarkısı, bez değiştirme şarkısı falan (içimdeki keşfedilmemiş Nil Karaibrahimgil). Oturup onları da sıralıyorum. Üstüne biraz daha ağlayıp açılıyorum.

Başlığa gelince.. Bizim bahçeli evler arasında oynaşan sincaplardan biri kaldırımın kenarına uzanıvermiş, ölmüş. Bizim kız hemen gördü tabii, "this? this?" diye sordu, ne dersin şimdi.. "Aaa sincap, uyuyoooor" çıkıverdi ağzımdan. Yedi neyse ki "pışşşşş pışşşş" dedi yürüdü gitti. Çocuklar ölüm fikrinden ne uzak.. Ölüm de uzak olsun miniklerden ama yavaş yavaş akılları eren yaşta da anlatmak lazım tabii. Ölüm de hayatın bir hali. Bu sıra çok taktım yine ölüme, ölmeye falan. Hakkımda hayırlısı, bi bildiğim mi var nedir?

"Dog eat dog" diye bir deyim var ya İngilizce'de, yani bu dünya güçlünün zayıfı ezdiği bir dünya anlamına gelir. Ha işte onu ben "doggie dog" (sevimli köpek) olarak anlamaya, bilmeye özellikle inat ediyorum bazen. Özellikle ölüm, çocuk, hayvan, doğa falan işin içine girince, olmuyor beh!

7 Kasım 2014 Cuma

En güzel yaş

Geçen gün, noel dönemi öncesi etrafta beliren şekerlemelere hayır diyemediğim için içimde bir enerji patlaması yaşadığımdan kelli, düşen yaprakların her Pazartesi toplanıp yok edildiği, çamursuz ve düzenli "doğa"da hızlı hızlı yürürken, düşündüğüm konu bu oldu. Şurdan geldim, malum 16 aydır hızlı hızlı yürürken bir de bebek arabası iteliyorum önümde ve her ne kadar somurtkan da olsalar, Avrupalılar bile yine de bebeğe tepki veriyor. Takım elbise içinde bebeğe ce-e yapanından tut, yaz aylarında ayakkabısından ayağını çıkarıp parmaklarını kıvıra kıvıra bebeğe kukla şovu yapanına kadar her cins insan mevcut. Bizdeki gibi elle değil gözle seviliyor neyse ki ama insalar bebeklere olumlu tepkiler veriyorlar genellikle. Bazısı da hiç bakmıyor, bebek görünce yerini değiştiriyor ama bence bu da normal, herkes bebek ve çocuk sevmek zorunda değil; yeter ki dövmesinler, sövmesinler, ırza geçmesinler..

Velhasıl 0-2 yaş insanın en güzel yaşı mı? Bazı istisnai durumları saymazsak, sana yaklaşan herkes sevgiyle yaklaşıyor. Bir sürü gülümseme, sevgi sözcüğü duyuyorsun. Anan baban zaten kulun köpeğin, her istediğin yapılıyor, zaten ihtiyaçların belli. En güzel yaş bu mu yani? Düşününce ı-ıh, osurmak bile bir dert, kıçına bile sahip değilsin, özbenlik diye birşey yok, isteklerin aslında başkalarının senin isteyeceğini düşündükleri şeyler, çoğu ağzına, arkana, eline dayatılan.. Yok almayayım, bebek olmak kötü be.. Belki 5 yaş evet, biraz daha "ben"sin, fiziksel kapasiten falan en azından artıyor ama bu sefer de her önüne gelen kandırabiliyor seni. Balık yemediğin için mesela annen arkadaşlarıyla komplo kurup, herkesle şu diyaloga girebiliyor:
Annen: "ooo ne güzel saçlarınız var, ne yapıyorsunuz da böyle güzel"
Komşu teyze: "balık yiyorum! çok severim balığı o da saçlarımı güzelleştiriyor"
Tesadüfe bak.....

16-23 yaş belki en güzeli. Fiziksel ve bilişsel tuzun kuru, cildin bebek poposu gibi, yumuşacık, gergin. Üstelik 18'den sonra bu güzel cildi ve fiziği bozacak ne varsa hepsini yapabilme özgürlüğün var ve illa ki sonuna kadar uygulayacaksın. Ömürlük dostların çoğunu edindin, belki ilerde eşin olacak adamı buldun, eğitim yaşam boyu sürüyor, onu geçtim ama en azından teorikte pırıl pırılsın. Pratik zamanı.. 23-35 arası pratikte de doruktasın artık, elinden ilgi duyduğun her iş geliyor. Biraz teorikle pratik arasındaki derin uçurumu keşfetmen moralini bozdu, dünyayı değiştirebileceğine olan inancın köreldi, birkaç da derin kazık yedin hiç ummadığın insanlardan ama iyisin yine de, hala umut dolusun. Yalnız 30-40'larda yorulacaksın, ya kariyer, ya çocuk ya da en beteri ve en olası olan çocuk da kariyer de buhranı.. Bu yaşlar Ege'de bir sahil kasabasına göçsem yaşları. Bazısı başarıyor, başaramazsan emekliliğe artık.. 40-55 çocukların büyüdüğü, kariyerinde artık meyveleri alabildiğin, sosyal hayatta kimin kimsenin belli olduğu, yerini yordamını bildiğin ve bilindiğin yaşlar. Öteyandan çıkan sağlık sorunları genelde ciddi oluyor bu yaşta.. Bir de vücut eski vücut değil, yoğun bakıma geçmen gerekiyor. Bir de sen yaşlanırken, bakıyorsun etrafta kütür kütür kızlar, onların yaşı hep düşüyor sanki. Kocayla ilişkin değiştiyse, bu yaşta hak hukuk muhasebeleri ve ayrılan yollar ya da üç maymunu oynamak.. Kocanın üstü açık kırmızı arabası.

55-70, bir önceki dönemde yaşadığın sağlık sorununu atlattıysan, eşi yenilediysen ya da yolları ayırdıysan (ilk ve ikinci koca arasındaysan ya da) spiritüel aydınlanma, dine ve felsefeye merak sarma (ya da bunları aşırıya vardırıp tuhaf bir insana dönme) yaşı. Emeklilikle gelen bol ve özgür zamanı da ne yapacağına karar verememe, sağa sola sarma yaşı da olabilir dikkat etmezsen. Bu yaşta özellikle torunlara bağlanma, çocuk yetiştirme konusunda birdenbire uzman kesilme gibi huylar da çıkıyor ortaya. Kendine iyi baktıysan, kendinle beraber kalmayı seviyorsan, tadından yenmeyen yıllar. 70'ten sonra azıcık duruluyorsun, biraz da belin ve dizin ağrıyor. 85'ten sonra gözlüğünü nereye koyduğunu, dişini yanına alıp almadığını düşünmen gerekiyor, 95'ten sonra genellikle pek birşey düşünmüyorsun. Ama çok yaşlı olmanın da güzel tarafı, hayatı biliyorsun, hiçbirşey seni şaşırtmıyor. İyi yaşlandıysan, çevren için bir şanssın, sevmeye sevilmeye devam..

Bir de bakmışsın, hayat geçivermiş.....

2 Kasım 2014 Pazar

Hıristiyan cenazeleri

Oma yani eşimin ananesi hakkında daha önce yazmıştım. Kendisi bir süredir yaşın getirdiği bilişsel kayıplar nedeniyle sağlığını ve evini yitirmiş, bir bakımevine yerleştirilmişti, onu da anlatmış ve yazımı sağlıklı yaşlanmak kısmet olsun temennisiyle bitirmiştim. Oma'yı 95 yaşına 4 ay kala, geçen hafta Pazar günü kaybettik. Bu Cuma sabahı da cenazesi vardı. Daha önce birkaç hıristiyan cenazesine katılmıştım fakat kaybedilen aileden biri olmayınca, ritüelleri de pek görmemiştim. Bana ilginç geldi, sizinle de paylaşmak istedim. Bir açıdan müslüman cenazelerine çok benziyor, diğer açıdan çok çok farklı..

Öncelikle, vefat eden kişi bu kadar yaşlı olunca ve son bir senedir hızlı adımlarla beklenen ölüme doğru yürüdüğü için yani bizde dendiği gibi "beklenen" ve "sıralı" bir ölüm olduğu için, çok üzüntülü bir cenaze olmadı (müslümanlarda yaşlı dahi olsa yine de baya üzüntülü geçer cenazeler, insanlar yoğun şekilde duygularını ifade ederler). Oma'nın 3 çocuğu, eş/partnerleri, 4 adet torunu ve 3 adet küçük torunu ile aileye yakın 5-6 kişi katıldı cenazeye (müslüman cenazeleri sanki daha kalabalık oluyor, aile dışında tanıyan birçok insan katılıyor, destek oluyor). Herkes siyah giyinmiş ve bazı kişiler bulutlu havaya rağmen güneş gözlükleri takmıştı (bizdeki sosyete cenazeleri dışında pek gözlük takılmaz, siyah da pek giyilmez). Hepimizin ellerinde birer gül vardı ve cenaze töreninin yapıldığı kilise ile mezar da çiçeklerle süslenmişti (müslüman cenazelerinde çiçek olmuyor gözlemlediğim kadarıyla). Önce kilisenin iç mekanında yarım saat süren, rahibin merhumun hayatının kısa bir özetini anlattığı (aile üyelerinden biri yazılı bir özet veriyor, rahip de bunu cemaate anlatıyormuş) ve birkaç dua ve ilahi ile biten bir kısa tören oldu (müslüman cenazelerinde imam ve cemaat birlikte namaz kılar, günler boyu dualar okunur). Tabutun içindeki Oma 5 gün önce vefat ettiği için, tabut kapalıydı (bizde de genellikle kapalı olur, ancak ölünün yüzünü görmek isteyen kişiler abdest alarak ve ölüye dokunmadan ziyaret ederler, erkeklerin ölü kadını ziyareti mümkün olmaz). Bizdeki gibi kefen yerine ailenin sağladığı ölenin bir kıyafeti ile ve yüzünün görüleceği durumda gerekli ölüm makyajının yapıldığı halde tabuta yerleştiriliyormuş (bizde abdest alınır, kefen örtülür). Cenaze genellikle ölümü takip eden 3. ila 10. günler arasında defnediliyor ama bu süre bazı durumlarda 15 güne dek uzatılabiliyormuş (müslümanlar hemen ertesi gün ya da mümkün olan en kısa sürede gömülür). Bu durumda tabii ölüde deformasyon olacağı için makyaj ve özel bazı bakımlar gerekiyor, hatta tırnaklara varıncaya dek ölüyü canlıymış gibi gösterecek denli gelişmiş bir bakım/onarım sanatı sözkonusu (bizde de ölünün yıkanması özel bir tören ve usule göre yapılıyor).

Törenden sonra tabut özel kıyafetli 6 kişi tarafından ve onları takip eden cemaatle birlikte kilisenin bahçesindeki mezarlığa taşındı (müslümanlarda tabut cemaat tarafından taşınır, bu sevap olarak kabul edilir). Mezar düzgün bir dikdörtgen şeklinde kazılmış, toprak görülmeyecek şekilde yeşil halı saha çimiyle kapatılmıştı (müslümanlarda mezar o sırada kazılır ya da hazırsa da topraklı haldedir). Tabut üzerindeki çiçeklerle birlikte 6 kişi tarafından bir tören şeklinde mezara indirildi ve rahip son duaları okudu (müslümanlar gömülme sırasında yüz kabeye bakacak şekilde yan yatırılır, kefenin kenarları ve üstü tahtalarla desteklenir fakat tabutla gömülmez, gömülme hızla yapılır, mezara aile ve tanışlar elleriyle toprak atarlar ve dua okunur). Daha sonra aile üyeleri tek tek (çocuklar, torunlar, küçük torunlar ve tanıdık ve dostlar sırasıyla) mezarın önüne yürüyüp ölüye hoşçakal dediler ve ellerindeki gülleri, mezarın kenarında bulunan mezardan çıkarılmış ve bir kase içine konmuş topraktan bir avucu ve yine bir başka kase içindeki gül yapraklarını mezara doğru attılar. Biz de 1 yaşındaki kızımla aynı şekilde davrandık, hoşçakal büyükbabanne dedik ve kızım da gülleri mezara attı. Tabii onun için eğlenceli bir oyundan başka bir anlamı olmadı ama ölü için anlamı büyüktü.. (müslüman cenazelerinde genellikle çocuklar olmaz, ben ananemin cenazesine kızımla katıldığım için bazıları beni bebek mezara sokulmaz diye uyarmışlardı ama benim için kızımın orada olması önemliydi).

Tüm aile ölüye hoşçakal dedikten sonra rahip ayrılıyor, aile birbirine temennilerini sunuyor ve daha sonra mezardan çıkılıyor (bizde de en son aile mezarda bir süre daha kalır, taziyeleri kabul eder hatta tam mezar çıkışı belediyenin bedava bir de pide ve ayran dağıtma geleneği vardır). Biz ayrıldıktan sonra mezar toprakla örtülüyor ve hemen akabinde seçilen mezar taşı ile mezar üstü bitki dikimi yapılıyor (müslümanlar bunun için 1 sene beklerler çünkü tabut olmadığı için ölünün toprağının oturması seneyi bulabiliyor, tabii siz ertesi gün üzerine çiçek falan dikiyorsunuz ama 1 sene sonunda mezar yapılıyor). 

Cenazeden sonra ölü evinde ya da bir restaurantta yemek oluyor, bizde de ölü evine yemek getirilir, helva yapılır. Burada daha ziyade içkili, pastalı ve bol gülmeli yemekler oluyor. Ölünün yaşı ya da ölüm şekli fazla fark yaratmıyor, insanlar hapır hupur yemek yiyor, sohbet ediyor, içki içiliyor, bazen müzik eşliğinde ölüye ait video ya da fotoğraf sergileri oluyor, konuşmalar yapılıyor, hatıralar anlatılıyor. Bir nevi ölüyü yaşamıyla anıyorlar, kapanış oluyor. Bizde bu biraz daha ağır ve uzun tutuluyor. Hıristiyan cenazelerini bu anlamda daha çok seviyorum, kısa sürüyor ve yaşama odaklı. Fakat aile daha kendi içinde bırakılıyor, bizdeki gibi aşırı derecede gelen giden arayan olmuyor, belki bu anlamda sosyal destek açısından daha yetersiz. Yine de temelde çok benzediğini düşündüm ben cenazelerin. törenlerin. 

Huzur içinde uyu Oma, çok az insana nasip olabilecek uzun ve rahat bir yaşamın oldu, mekanın cennet olsun..

23 Ekim 2014 Perşembe

Yetişkin toplumda çocuk olmak

Bu sabah erken kalktım. Erken kalkan yol alıyor evet. Eşimi arabayla tren istasyonuna bırakıp, şeytana uyup direksiyonu alışveriş merkezi yoluna kırdım. Normalde ben alışveriş merkezlerini sevmem ama hava bir gudubet, sabahtan insanın ruhu sıkılıyor. Yolda 30km hızla(!) direksiyon sallar ve asgari derecede dikkat toparlayabilmiş halde ve azami derecede sıkılma halindeyken aklıma şu geldi: Yaw ben resmen içimdeki çocuk kafasıyla 'yetişkin toplum'da yaşıyorum. 

Şöyle ki; bu yolda 30km hız sınırı var, bence şaka gibi. Eşek şakası. Çünkü yol dümdüz ve 5 adet de trafik lambası var 5km içinde. Neden 30km hız sınırı var, çünkü yolun iki yanında bahçeli evler var ve bu bahçeli evlerin halkı 30km'den hızlı geçen araçların sesinden rahatsız oluyor ve de yerleşim bölgesiyiz biz diye baş kaldırıp 30km sınır hakkını elde ediyorlar. Türkiye'de olsa en başta polis güler kıçıyla. Ama burada hepbirlikte 30km (ben +%10 ile 33 km!) tıngır mıngır esneye esneye gidiyoruz. Ruhum sıkılıyor. 30km araç kullandınız mı bilmiyorum ama insanın dikkati çok dağılıyor, bence zararlı bir hız sınırlandırması bu ama neyse.. İlginç olan, her şöfeeeer kendine hakim, kimse 34km ile gitmiyor ayol. Bizde olsa basar gideriz di mi? Neden? Çünkü radar var, arada sırada, hep değil. Olunca da kocaman yazıyorlar radar var diye.. Yine de herkes kurala uyuyor. Neden? Çünkü ceza var ceza.. 34'le git, öde 100 euro ceza, arttırdıkça o da katlansın. Evropalı böyle eğitiyor işte.. Velhasıl ceza da olsa bizdeki mentalite "çocuk" mentalitesi, bi çaresi bulunur yırtarım mentalitesi. Burda yok. Onun için bunlar yetişkin toplum, biz çocuk toplum..

Yetişkin toplum enteresan birşey. Kurallar var, insanlar kurallara uyuyor. Herşeyin bir kaidesi bir amacı var. Kimse oyun oynamıyor, herkes ciddi. Çocuk toplumda ise herşey şaka gibi, cezalar var ama çocuk bakış açısından, nasılsa bir şekilde bir yufka yüreğe denk gelir yırtarım kafası.. Olmuyor mu? Oluyor. Adam öldürüp 5 senede çıkıyorsun.. 5 sene. Ne ki? 2000 daha dün gibi, 14 sene geçmiş şıp diye.. Nerdeyse 3 kişiyi öldürme süresi (illa ki öldürülesi 3 kişi vardır zaten hepimizin hayatında.. Dürtmeyeyim hadi)

Bir yandan da güzel şey tabii çocuk toplumda yaşamak. Sürprizler var, şanstan çıkan çikolatalar, hediyeler, anlaşılamayan bir dayak, beklenmedik bir terlik totoya.. Her gün bir bilinmezlik. Eğlenceli yani bir anlamda. Ama kafaya takmayacaksınız öyle başlasının yenilen hakkını, haksızlıkları, adaletsizlikleri falan. Çocuk gibi işte, düşünme, geç..

Ne bileyim. 30'la sıkıla bunala giderken, bir elim alnımda bir elim direksiyonda bunları düşündüm sabah sabah..

21 Ekim 2014 Salı

Kulak deliği genişletmek

J.ciğim beden uzuvları serisi başlatmış, çok sevdim, ben de katılıyorum. Kulaktan başlayalım hadi.. Böyle bir moda var gençler arasında. Aslında 20 senedir modaymış ama benim tevellüt eski olduğundan ve kafamın içi de örümcek ağlarıyla bezenmiş bulunduğundan haberim yokmuş. Son 1-2 senedir çok görüyorum kulak deliğini Afrikalının alt dudağı gibi genişleten insanları. Önce ufak bir küpeyle başlanıyormuş, numara numara büyüyormuş ve kocaman bir delik olana dek devam ediliyormuş. 5-6cm çapındaki bir delik için 15-20 sene geçebiliyormuş. Bu yandaki hanım kızımız biraz hızlı genişletmiş ya da ufakken annesi babası buna pek kural sınır koymamış, bilemedim.

Okuduğum bir haberde sosyo ekonomik seviye düştükçe, çocukların kulak deldirme yaşının da düştüğünden bahsediliyordu. Hakikaten, eğitimli orta üst sınıf aileler çocukların kulaklarını sanırım daha geç deldiriyor, 8-9 yaş en azından bekleniyor. Benim kulak deldirme hikayem biraz trajikomik, bademcik ameliyatı sırasında KBB uzmanı "operatör doktor" tarafından delinmiş (havam batsın) lakin bence biraz daha kulak memesi tarafına doğru deleymiş bazı küpeler hiç hoş durmuyor bu milim hatası yüzünden. Ki zaten bana ameliyat olacağımı ameliyat sabahı söyleyen ve benim aklımı oynatacak kadar korkmama vesile olan bir ailem var, ikisi de doktor olan.. O zamanların psikoloji anlayışı biraz terelelliymiş evet.. Bir de ameliyattan çıkışımı hiç unutamıyorum, boğazdan çok kulak ağrısıyla.. Annemin ağır altın küpeleri sallanıyor kulağımda, şoka bakar mısınız. Ama çok ŞİİİİİK evet. Lakin çok uğraştılar kokoş ol(a)madım yine de.. İki minik inci duruyor şu an kulağımda, Filipinlerden 1 euro'ya almıştım, Allah bilir çakmadır ya da Blood Pearl falandır üf. Düşünmek istemedim.

Sonra gittim, Burcukumla el ele tutuşup isyankar ergen kız psikolojisi içinde aleme zırlık olsun diye sol kula iki ekstra delik attırdım. Modası geçti diye artık kullanmıyorum ama ara sıra bakıyorum hala açıklar (belki modası gelir, 80'ler moda oldu, 90'lar yakındır bence..). Onun dışında da kaştır dildir göbektir piercing dövme falan yok bende, çünkü çok terelelli bir moda zevkim var, 2 sene sonra bıkarım, şişmanlarım, gün batımında denizde atlayan yunus olur sana Van Gogh'un ayçiçeği tablosu (beden yaşlanınca tüm dövmelerin sonu bu ayçiçeği zaten) ne uğraşıcam.. Lakin bu kulak esnetme (stretching) işi bana çirkin geldi, contemporary art'tan da hiç anlamıyorum azizim.

Bir kız çocuk sahibiyim, o "teen" olunca bakalım daha ne acaip modalar çıkacak, bu kulak esnetmeyi bildiğin yanağa uygulayan falan var diyor google amca amanın.. Nasıl yemek yenir, su içilir, dişler terminatör gibi ortada. Aklım almadı. Yaşlanmışız.

19 Ekim 2014 Pazar

Beyaz Türk'ün yalnızlığı

Bir önceki yazımda asıl değinmek istediğim ama konunun son derece önemli olan bir başka yönüne takılıp fazla uzattığım için değinemediğim asıl nokta; görünürde herşeye sahipken, yine de mutsuz hissedebilen insanlar aslında.

Mehmet Pişkin'i tanımazdım ama bir iki fotoğrafını görünce tanıyor gibi hissettim. Daha doğrusu onun gibi yaşayan ama onun gibi intihar etmeyen bir çok kişi tanıyoruz hepimiz, çağın insanları bunlar ve doğal olarak ben de bir tane tanıyorum. Sakın ola ki Mek-hmet Pişkin'i yargıladığım sanılmasın, bir klinik psikolog olarak, içinde bulunduğu durumun grip gibi, verem gibi bir hastalık olduğunu biliyor, ona sempati ya da acıma gibi duygular beslemeden bakabiliyor ve "keşke doğru kişiden yardım alabilse ve yaşamına farklı bir yön verip devam edebilseydi" diyorum sadece. Çünkü depresyon ve psikolojik bozukluklar artık tedavisi olan hastalıklar. Onu yargılamadan, bir insanın anısına saygısızlık etmeden yazmayı başarabileceğimi umuyorum, lütfen siz de bu niyetle okuyun.

Benim kişisel olarak tanıdığım "Mehmet" diyelim, bu Mehmet'e çok benzeyen bir insandı (dı çünkü artık hayatımda yeri yok). Başarılı denebilecek beyaz yakalı bir işte 9-5 çalışır, vücudunu korumak adına sporunu yapar, boş zamanında partilere gider, bol sayıda kız arkadaşları olur, bolca içer, haftasonları küçük kaçamaklar için Ege'ye gider, ekonomik ya da toplumsal bir kaygısı, bir sıkıntısı falan olmadan, kendi halinde yaşar gider bir insandı. Hayatı rahattı, çoğu insanın aksine geçindirecek bir ailesi yoktu, çocuk istediği için ayrıldığı uzun süreli ilişkisinden sonra bir çok kadınla günlük ilişkiler yaşar, bitirirdi. Bağlanma problemi vardı ama o kadar çok kadın vardı ki, bu hayatında problem yaratmazdı. Biri gider biri gelirdi nasılsa. Mehmet yakışıklı bir adamdı ve güzel insanların çoğu gibi kendini beğenir, güzelliğin rahatça açtığı kapıların tek bir sivilceyle kapanma riskini aklına dahi getirmeden yaşardı. Hayatımda gördüğüm en şanslı insanlardan biriydi, şeytan tüyü derler ya, işi rast giderdi, mutlaka her alanda avantajlı konumda olurdu. Pek uğraştığını, didindiğini, emek vererek birşeye sahip olduğunu da görmedim "takıldığımız" süre içinde. Tuzu her alanda kuruydu..

Fakat buzdağının dibinde, benim de o sırada göremediğim, onu hayatımdan bir kalemde silip atmamı sağlayan o olay başıma gelmeseydi de asla göremeyeceğim bir başka Mehmet vardı. Asla mutlu olmayan, şükretmeyen, doymayan bir Mehmet. Ve yapayalnızdı. Farkında değildi ama çevresindeki insan sürüleri içinde yapayalnızdı. Ne kimseyi bağlanacak derecede yaklaştırıyordu, ne de ona yaklaşanların samimiyetine güveniyordu. 30 küsür yaşında sevgisiz, yalnız, tükenmişti. Farkında değildi. Değildik. Mehmet intihar etmedi. Ben onu hayatımdan silip attım, ben hayatıma samimi, içten insanlar kattım, oynamayan insanlar. Mehmet gibi olmayanlar. O'nu hayatımdan çıkardıktan sonra ne olduğunu bilmiyorum, ilgilenmiyorum ama değiştiğini sanmıyorum. Yine her gece başka biri, alkolün etkisi olmadan yaşanamayacak yakınlıklar, sözde duygular peşinde günlerini harcayıp bitiriyordur. Çok da umrumda değil doğrusu.. Yaşadığı hayatın ne kadar doyumsuz ve mutsuz olduğunu ancak bunun tam tersini yaşadığım zaman anladım.. Şükrediyorum.

Mehmet ve niceleri, bir çok şeye sahip olan, fazla sorumluluk duymadan rahatça geçirilen bir yaşamın yarattığı "hissedemeyen", "sevgisiz", "doyumsuz" insanlar. Yaftalamıyorum, acımıyorum, hayatlarını bu şekilde yaşamayı aslında seçen onlar. Yalnız bir sürü insan var, kendiyle dopdolu, yaratıcı, emek veren, sevgi veren, samimi bir sürü insan.. Yalnızlık başka birşey, doyumsuzluk ve mutsuzluk bambaşka birşey. Bu iki kavramı birbirine geçirten, karıştırtan ve "yalnızlık"ı sorumlu tutansa beyindeki kimyasal dengesinin altüst olması. Dediğim gibi, tedavisi var onun, yeter ki isteyin ya da biri size bir yol göstersin.

Herşeye sahip olan yine de mutsuz olan insanı yargılamıyorum çünkü görüyorsunuz ben de o noktadaydım bir zamanlar ve yine dediğim gibi, altında neler yatıyor bilemezsiniz. Mutsuzluğunuz ve yalnızlığınızın kaynağı aslında fizyolojik, psikolojik bir sorun olabilir. Fakat görünürde fazla düşünüyormuş gibi görünüp de "düşünemeyen" insanı, "neden?" diye soramayan insanı yargılıyorum. Mutsuzsanız, neden diye sorun kendinize. Bu nedenleri belirleyin, değiştirebilecekleriniz için uğraş verin. Değiştiremeyecekleriniz için yardım alın, kabullenin. Zaman durmuyor, geçiyor. Herşey değişebilir, değiştirilebilir, en kötü, en zor, en katlanılamaz durumlardan bile çıkış vardır. Yeter ki "düşünün"..

18 Ekim 2014 Cumartesi

Medya ve intihar

Gündemde iki intihar var bu sıra. Mehmet Pişkin'in intiharı, Cem Garipoğlu'nun intiharı ve aslında biz edebiyat severler için Nilgün'ünkinin yıldönümünü de sayarsak üç intihar. Birine sempati, diğerine nefret, bir diğerine acıma, ötekine öfke, birine oh olsun, ötekine vahvah yaptığımız, kimini yıllarca aklımızın bir köşesinde taşıyacağımız, kimini haftaya unutacağımız üç insan. Ve bize aynı eylem içinde tüm bu farklı duyguları yaşatan bir medya. Sosyaliyle, asosyaliyle, depresyonuyla, kişilik bozukluğuyla VAR olan, sosyo-politik yaşamın gündeminden insan sürülerini uzaklaştırmak için birebir ilaç: MEDYA.

Üçü de birbirinden farklı görünen ama temelde kendi canını alma fiiline giden üç intihar eylemi, üstelik haklarında yazılıp çizilen ya da kendi haklarında yazıp çizdikleri dışında tanımadığımız üç insan hakkında hepimizin bir duygusu, bir görüşü, bir "illa ki söylemem lazım"ı var. Neden? Çünkü medya bize bunu yaptırıyor; üzerinde düşüneceğimiz gündemler yaratıyor, bozuyor, bizi ellerimizden tutup "düşünmeye" ve "hissetmeye" götürüyor. Yaşasın medya. Öyle mi gerçekten?

İntihar haber yapıldığında, bunun sonuçları yıkıcı olur. İntihar haberleri ayrıntılı ve görüntülü olarak medyada yer aldığında, ölen kişi içselleştirilir. Bazen kahramanlaştırılır, bazen yerin dibine sokulur. Ölen kişinin tüm bunlara yanıt verme olasılığı olmadığından ailesi, sevdikleri okların ucuna getirilir. Suçlu aranır, suçlu bulunur, yasama, yürütme, yargı bir arada halledilir. Bir de ona hayranlık duyan "kopya kediler" türer peşinden. Ona özenip, ben de böyle hissediyorum yahu diye düşünen, o yaptı kahraman oldu, ben de deneyeyim diyen insanlar.. İntiharlar haber yapıldıkça, toplumda takip eden intihar sayısı artar. Bu nedenle Türk Psikoloji Derneği şurada iyi bir bildiri yayınlamış, medyada intiharın "kullanılmaması" konusunda, uzman klinik psikolog olarak ben de aynen katılıyorum. Bu sansür değildir, Türkiye dışındaki bir çok ülkede intihar medya haberi olarak kullanıl(a)maz.

Tanımadığımız insanların depresyon, anksiyete, kişilik bozuklukları, psiko-patolojik hastalıklar, yoğun stres ya da psiko-sosyal sorunlarına vakıf olmadan, onları "katil" ya da "korkak" ya da "sempatik zavallı" ve "cesaretli ve buhranlı entel" olarak görmek ve yaftalamak, medyanın bizi getirdiği nokta bu. Oysa intihar "romantik" bir buhran değildir, bir hastalık sonucunda gerçekleştirilen hastalıklı bir eylemdir. Tıp ve psikoloji biliminin bunca geliştiği bir dönemde, artık depresyon, anksiyete, kişilik sorunları ve fizyollojik sorunların tedavisi vardır, tedavi sürecinde ve sonrasında bu hastalıklarla mücadelede intihar oranları düşmektedir. Nasıl grip olan bir kişiye vitamin al, bağışıklığını güçlendir, şunu bunu yap gibi öneriler veriyor ve onu "iyileştirmeye" çalışıyorsak, psikolojik hastalığı olan kişiye de aynı bakışla, yaftalamadan bakabilmeli ve ihtiyacı olan hizmeti almasını önermeli / sağlamalıyız. Medya'daki intiharlara acımakla, empati kurmakla, şakşaklamakla değil, sosyo-psikolojik, fizyo-patolojik temellere dayalı psikolojik sorunları ve intiharı da hastalık olarak görmeyi başarabilmeli, yargılamadan yaftalamadan ama ciddiye alarak ve mücadele ederek önüne geçmeye çalışmalıyız.

İntihar sempati yaratılacak ya da yargısız infazlarda bulunulacak bir medya olayı değildir. 

16 Ekim 2014 Perşembe

Yapraklar dökülürken doğmak

Ananemin doğduğu yıllarda gün ay belirtilmezmiş doğum cüzdanında. Hatta çocuklar doğar, ölür, yeni doğana ölenin kimliği verilirmiş. Normalmiş. Ananem bu nedenle 2 yaş büyük yazılmış nüfusa, ona kendinden öncedoğan kızçocuğun nüfus cüzdanını vermişler. Geçen 30 Ağustos'ta 88 yaşında vefat ettiğinde, ölüm belgesinde 90'ında vefat ettiği yazıyordu ama aslında 87 yaşındaydı. Çünkü 88'ine de daha 1 ay vardı. Nereden biliyorum,çünkü ananem "yapraklar dökülürken" doğmuştu. Büyük ihtimalle Ekim-Kasım arasında..

Ben ilkbahar doğumluyum, hatta Batı Avrupa için hala kış bile denebilir Mart başına. Bana bahar ayları doğmak için hep güzel gelmiştir. Yepyeni bir doğaya uyanmak gibi. Oysa son yıllarda bakıyorum da, sonbahar doğumlu olmanın başka avantajları var hayatta. Mesela yapraklar dökülür ve etraf hüzne bürünürken, hala kutlayacak bir şey bulabilmek gibi. Baharda zırta pırta kutlama yapmak kolaydır ama sonbaharda insana bir hüzün çöker, bir duygunluk gelir. Eşim mesela Ocak sonu doğumlu, sırf o nedenle Ocak ayı bizim için "çekilir" hale geliyor, sonunda hazırlanılması gereken bir heyecan beklediği için.. Aralık Noel hazırlığı, Ocak yeni yıl ve eşimin doğum günü, Şubat son yıllarda imza attığımız efsanevi tatillerin ayı, Mart benim doğum günüm, zaten sonrası bahar, kurtardık.. Bazen sırf bu nedenle kış depresyonuna girmediğimi, aklımı oynatmadığımı düşünüyorum. O derece ürkütücü benim için kış..

Şu an aynı anda hem donmakta hem de cayır cayır yanmaktayım, ateşim var. Münih'in resmen yarısı hasta, herkes öksürüyor, aksırıyor, bir şekilde birinden kapmışım işte. Uzun zamandır böyle sürünmedim, heryerim kırılıyor. Küçük Joe'nun taze zencefilli, tarçınlı, karanfilli, hibisküslü ve okaliptüs yapraklı güzel bir karışım önerisi var ama yahu okaliptüsü hibisküsü nerden bulayım şimdi, anca zencefili buldum, kaynattım bir taşım.. Sonra yattım, uyumuşum. Eşim ateşime bakmak için uyandırdığında elinde bir dilim tartla geldi. Yeni aldığı ve benim gereksiz diye dalga geçtiğim, şy yandaki elmanın kabuğunu soyan, çekirdeğini çıkaran ve dilimleyen aletle şu üstteki elmalı tartı yapmış. Neden bilmem, kokular, bu nazik insan, hasta olmak falan duygulandırdı beni ve sanki ananemin doğum günü bugünmüş gibi geldi birden. Hem yapraklar dökülüyor, hem de ev yapımı elmalı tart var.. Öyle olsun. İyi ki doğmuşsun ananem..

12 Ekim 2014 Pazar

Çağın insanı

Eşim i-phone'un pilini her gün doldurmak zorunluluğundan ve apple'ın bu soruna bir türlü çözüm getiremediğinden yakınıyorken, "e, bütün gün elinde telefon, vücudunun bir uzantısı gibi kullanıyorsun, pilin bu kadar uzun gitmesi şaşırtıcı" diye düşündüm ben. Pencereyi açıp, başını dışarı uzatıp havaya bakacağı yerde, internetten hava raporuna bakıyor ve ona göre giyiniyor. Tren tarifesine gecikmelere bakıp, ona göre işe gidiyor. Saat başı haberleri okur, dünya politikasına o derece önem verir ama bizim mahallede kurulan mevsimlik sosyal pazarın gününü bırak, var olduğunu dahi bilmez. Emailleri, sosyal medyayı, teknolojiyi ondan sorun ama portakalla mandalinanın arasındaki farkı bilmez, kızının kafasına tokayı takamaz, ben yokken çamaşırları yıkayabilmek için internette gezinmiş, hangi göze ne deterjan konur bilmez. Bu kadar gerçek hayattan uzak yaşıyoruz.

Bense biraz çağdışıyım. Akıllı telefon kullanmıyorum. Günde sadece 1 saat internette dolaşıyorum, sabah ve akşam birer kez emaillerime, facebooka bakıyorum, haberlerin genellikle başlıklarını okurum, merak ettiğim konuları wikipedia'dan okurum. Onun dışında son derece manuel bir hayatım var. Kredi kartı bile kullanmıyorum babam adıma çıkarttığı ekkartını zorlamasa.. Aklım almıyor da demeyeyim, sevmiyorum. Ne gerek var, elimde para varsa alırım, yoksa almam, düz mantık. Yağmur yağıyorsa şemsiyemi alırım, almadıysam ıslanırım, düz mantık. Çağdışıyım.

Ama ben de çağdaşım herkes gibi bencilim. Orada onca insan ölümün eşiğindeyken, artık sırf içim kaldımıyor ve ne desem boş, nasılsa kimse benim gibi düşünmüyor diye haberleri bile izlemiyorum. Benim gibi düşündüğünü bilmediğim ve önemsemediğim onca insan varken, bu sayede hepimiz gücü akılsızlara, kötü niyetlilere verdik, biz de apolitik apolitik ve umursamaz şekilde oturuyoruz. Hayat geçiyor ve kötüler kadar biz umursamazların da elinde ölenlerin kanı var. Ülkede, ülke sınırlarında, dünya genelinde ne saçma sapan bir çağ yaşanıyor. Politika, temel insan haklarının çok önüne geçti artık ama sosyal iletişim çağında bu derece asosyallik, kendine dönüklük, bencillik hepimizde. Hepimiz kendimize odaklı hayatlar sürüyoruz. Bizden ayrı insan topluluklarını zaten artık umursamaz olduk ama yaşadığımız toplum içinde bile ötekileri umursamaz olduk. O kadar kendimize, kendi hayatlarımıza odaklıyız ki..

Belki de doğrusu bu. Hiçbirşeye karışmamak, kendi hayatımıza, basit mutluluklara odaklanmak. Tek bir insanı bile değiştiremeyeceksek sonuçta.. Bari kendi yaşamımızı keyfince yaşamak.. Yukarıdaki yaprakları topladım bu akşam yürüyüş yaparken, yaşamın döngüsü diye düşündüm.

7 Ekim 2014 Salı

Yine geldin SOM bahar!

Kıştan önce son nefes gibisin, SOM bahar!

Anlaşılan bu kış erken gelecek ve zorlu geçecek. Sadece ayva bolluğundan değil, daha şimdiden paltoları ve bereleri giymiş olmamızdan, zaten yaz boyu pek yüzünü göstermeyen güneşi en son ne zaman gördüğümü hatırlayamadığımdan, pastırma yazı denen şu yandaki güzellik de olmasa daha şimdiden tümden delirecek olduğumuzdan anlaşılıyor.

SOM bahar yine geldi, azıcık kalıp yerini bitmek bilmeyen kışa bırakacak. Tüm renkleri ama en çok da maviyle yeşili alıp götürecek, yerine griyi bırakacak. Balkonları temizledik, çiçekler çoktan öldü bile. Son 3 yazdır inatla bu coğrafyada sardunya yetiştirmeye çalışıyorum ya, artık pes ettim. Bir saksı sardunyayı sadece bana eskiden Akdeniz diye bir yerde yaşadığımı hatırlatsın diye, salonun en özel ve güneş alma olasılığı (en azından olasılık, umut) olan yerine koydum. O da inadına çiçek açtı, yapraktan çok kıpkırmızı çiçeği var.. Olsa ne yazar.. Önümüz kış. Uyku. Ölüm.

Kuru yaprakların üzerinde zıplıyorum, hala bisikletle dolaşıyorum, ellerime daha ton ton krem boca etmeme gerek yok ama hafiften başladı soğuğun getirdiği cilt kuruluğu ve çatlamalar. Üzerindeki Norveç bayrağını andıran bayrağa ve reklamlarında karlar içinde gülerek oynayan ultra sarışın çakma Norveçlilere karşın, Neutrogena bir Amerikan markası, biliyor muydunuz?! Norveçle hiçbir ilgisi yok, bildiğin Kaliforniya'da üretiliyor üstelik.. Bir işe de yaramıyor zaten.. Direkt domuz yağı falan boca etmem lazım benim derime, domuz yağı özellikle yanık ve yaralara karşı mucizevidir, onu da biliyor musunuz? Çok gayri-müslim oldu bu post kanaatimce..

Bu sıra biz hep dışarlardayız ya, kendimi bitpazarlarını gezmeye adadım. Birşey aldığım yok da.. Ne acaip şeyler satıyor insanlar bir görseniz.. 60'lardan kalma eşyalar pek "retro" olduğu için moda ve baya pahalıya gidiyor ama bu sıra bir de 80'ler modası var ya, offfff. Bu modayı takip etmeyeceğim, nefret ederim 80'lerden; giyim, saç, müzik, of yani. 90'lar da moda olacak mı acaba yahu, daha dün gibi çocukluğum, ne zaman geçti 25 sene?! 90'lar deyince aklıma pek bir "akım" gelmiyor, sanki özellikle ruhsuz, kişiliksiz ve arada kalmış bir dönemdi o.. Velhasıl bitpazarları sonbaharda çok renkli, çok vatkalı. Tuhaf. Ama şöyle yandaki gibi bir sanat ineği bulsam, alırım.

Bir de Fargo'yu bitirdik, pek şükür. İlk birkaç bölümü pek sarmasa da, ilerleyen bölümlerde kendine hayran bıraktı, şiddetle tavsiye ederim. Coen biraderlerin aynı ismi taşıyan filmi ile bağlantılı (yapımcıları onlar zaten) ve gerçekten yaşanmış bir hikayeden ilham alınmış. Tom Hanks'in oğlu Colin Hanks da temel karakterlerden biri, şaşırdım. Pek boynuz kulağı geçecek gibi durmuyor ama..

Ha en güzeli de, heryer balkabaklarıyla doldu burda, çorbasından tatlısına, böreğinden tavuklu yemeğine, kişinden pizzasına ve bu sene bir ilk olarak bir de tabii ailemizin afacan bireyine yönelik denemelik atıştırmalıklar yapıyoruz. Kendisi pek sıcak bakmıyor "yiyecek" olayına bu dönem ama biz onun yerine de yiyor ve büyüyoruz (enine doğru). Yaşasın balkabağı! Mandalina da çıktı burda, bir de kestane çıktı mı oooooh, sonbahar güzel bile olabilir (ucunda kış olmasa).

5 Ekim 2014 Pazar

Yulaf sütü ve diğer besleyici şeyler

1 haftada 2 kg aldım ve bir çuval çimento ağırlığına yani 0.05 tona ulaştım. Kabus gibi. Ama nedeni aşırı yoğunluk ve yorgunlukla gelen "zaman bulduğun anda, sana en yakın alanda yiyecek ne bulursan ağzına tıkıştır" felsefesinin sonucu. Çevrem o kadar enteresan bir çevre ki, elimi attığımda bulduklarım da bir tuhaf. Misal; yulaf sütü. İyice vejeteryanlığa bağladın diyeceksiniz, alakası yok. Girdiğim bir markette pazarlamacı yeşil gözler'in kurbanı oldum, "hem organik hem de çok sağlıklı, üstelik kampanyada" diye denettirildiğim bir yudum yulaf sütünü, yeşil gözler'in hatrına aldım çıktım. Evde tabii yanında yeşil gözler olmayınca pek de içilesi birşey olmadığını fark ettim ama işte, iş işten geçmiş bulundu. Evde benim dışımda bu tip deneysel yaklaşımlara açık bir başka birey de yok. Dik kafaya, 1 litre yulaf sütünü.. Sıvı ekmek yer gibi birşey, kalori zengini, tabii içince o gün başka birşey yememek gerekiyor adeta.. Lakin olmuyor. Acıkıyorsunuz yine.

Acıkınca ben ben değilim. Şu yandaki "domateli pırasalı kiş"i en son teeee Mart'ta doğum günümde, dilim dilim, pasta niyetine yemiştim ama hala rüyalarıma giriyor. Yoğun ve yorgun kocam yapsa da yesek, bu sıra bu sünger beyinle ben yapsam kesin yanar, yapışır, tuzu yağı az geldiği için lezzeti olmaz. Fotosunu çektim ki, ara sıra dönüp bakayım, hayata dair inancım azaldığında bu kiş bana ilham versin. İlham yanında baya kilo da veriyor tabii, içinde bolca süt kreması, peynir, un ve diğer tüm "beyaz güzel"ler var. Ama pırasalı bak, sırf pırasalı olduğu için size sağlıklı diye satabilirim. Pırasayı çok severim, kerevizi de çok severim, bamyayı hiç sevmem (ordan kurtarayım bari) ve bunların klasik zeytinyağlı yemekleri dışındaki opsiyonlarını denemeyi en çok severim. bana çeşitli tariflerle gelin, ben de oturayım yiyeyim, 0.05 tonu da geçeyim.

İnek hayvan da kalamar değil mi, onun canı yok mu diyeceksiniz. Haklısınız. Fakat ben kalamarı da çok severim. Üstelik ızgarasını da denedim, hiçbir şeye benzemiyor. Böyle cozur cozur kızartacaksınız ki, sağlıklı kalamar "heyvanı" en sağlıksız ve en lezzetli şekline bürünsün. Yanına illa ki bol sarmısaklı yoğurtlu, az kerevizli kalamar mezesiyle, üstüne foşurt diye limonu da sıkarak. Kalamarı löp löp yemek olmaz tabii ki, illa ki domates salatalık biber söğüş, üstüne bolca sirkeye bandırılmış en beyaz ve pufidik Türk ekmeği.. İlla ki. Yoksa fazla sağlıklı olur, yeterince kilo aldırmaz, aman ha! İşte elalem taş devri diyetleriyle, Dukan diyetleriyle, çimen suyu sıkıp içerek, evinde heyvan niyetine kefir mayası besleyerek falan bilinçli şekilde kilo verirken, ben de bu şekilde, yoğunluk ve yorgunluk içinde, adeta kış uykusuna hazırlanan bir ayı heyvanı misali gün be gün semirmekteyim. Biri beni durdursun.

3 Ekim 2014 Cuma

Daha fazla et

Uzun süre vejeteryandım, şimdi de hayvanları mümkün olduğunca az tüketiyorum. Gerçekten de belki ayda bir, o da canım fena halde köfte istediği zaman. Onun da içinde etten çok maydonoz, kekik, havuç oluyor doğrusu. Balık ise çok yerim, hem de çok severim. Vejeteryan olduğum dönemde, annem bana tavuk göğsü tatlısını bolca yedirirdi, içinde et olacağı aklıma bile gelmediği için yerdim. Bu tatlıyı hala da severim ve yerim. Kısacası demek istediğim, vejeteryanken olduğumdan daha bilinçliyim hayvan tüketimi konusunda.. Özellikle o dönemde içinde bulunduğum sosyal ortamdaki herkes neredeyse vejeteryan olduğu ve bu herkesin büyük kısmını da hamburger yerken "yakalamış" bulunduğum düşünülürse, bazı aşırı koyu vejeteryanların samimiyetsizliğine tercih ederim "evet eti seviyorum ve yiyorum" diyen etoburları.. Mesela benim de ağzımın tadı şekerli, o kadar zararlı olduğunu bildiğim halde hamileyken bile bırakmadım şekerli tat sevdamı. Neden bırakayım? 100 sene yaşamışım şeker yemeden ama sağlıklı ya da 60 sene şeker yemiş sağlıksız ama mutlu yaşamışım, sizce geriye dönüp bakınca hangisi daha iyi?

Fakat et bayramına karşıyım. Bunun Kuran'da yazdığını biliyorum, yazmıyor işte demeyeceğim, kendim okudum çünkü. Fakat Kuran'da zaten benim düşünceme aykırı daha birçok şey de yazıyor. Diğer kitaplar da farklı değil. 1000-2000 sene öncesinin toplumlarıyla günümüz toplumu ne kadar uyuşabilir ki? İnanç öyle birşey; sorgulanmadan kabul edilen birşey, yoksa "mantık" veya "etik" derdik. Ama inanç diyoruz, inanmak.. Velhasıl inanç mevzuuna girmeyeceğim. Girdim burda, isterseniz hatırlayabilirsiniz. Sonuçta "kurban" adamak primitif tüm toplumlarda olan, toplum bilinci geliştikçe, insanlar kendi kendilerine düşünmeyi öğrendiğinde olmayan bir "gelenek". Kimse de bana "ama fakirleri sevindirmek için kesiyoruz" demesin, herkes kendi mahallesine, komşusuna "but" götürür, ondan "göğüs" alırken, daha dinlendirilmemiş eti kavurmaya çevirip, gözü döne döne pişirip, patlayana dek yiyip, akşama da ishalle tuvalete yollarken, kimse bana fakir sevindirme, sevap masalı anlatmasın. İçimizde fakir sevindirme hissi varsa, çocuk okutarak, eşya ve eğitim yardımı yaparak da bu hissimizi doyurabiliriz. Ki zaten bilinçli, eğitimli insanlar bunu yapıyor ve sevabın bu işlerin reklamında olmadığını bildiğinden bunu anlatıp durmuyor da.. Ne demiş peygamberimiz, sağ elinle verdiğin yardımı, sol elin bilmeyecek. Medya çağırıp yardım dağıtmak, göze soka soka, fakiri rencide ederek "sevindirmek" sevap değil haram. Neyse işin inanç yanını geçelim.

Et; sebze meyve kadar bol tüketilmesi gereken bir gıda değil. Et yenmediğinde ölünmüyor, kafalar daha az çalışmıyor. Dikkatli ve dengeli beslenen bir vejeteryan, etle beslenen bir kişiden sağlık ve biliş düzeyi açısından daha bile iyi durumda oluyor, bu bilimin kanıtladığı bir gerçek. Sanıyorum toplumdaki et tüketimi ve saldırganlık davranışı arasında da bir korelasyon var fakat şu an bu veriyi kanıtlayacak bir araştırma linki bulup da veremedim, zamansızlıktan. Velhasıl cihat yapmak, insan asıp kesmek, çevrenin doğanın katliyamına azmetmek isteyen pek vejeteryan görmediğim için, bu hipotezin arkasında da duruyorum. Vejeteryanlar genel olarak dünyayı iyiye doğru değiştirmek isteyen, hassas ve duygusal insanlar. Et yemeyince korkulacak bir tip de olunmuyor yani. O nedenle, fakir de olsa zengin de olsa, et tüketimini azaltmanın çok "vah vah"lık birşey olduğunu düşünmüyorum. Kaldı ki, et de bolca bulunan ve bence ederinden çok daha ucuza satılan (bir hayvanın canı o kadar ucuza alınmamalı) birşey, yarım ekmek arası tavuk dönerin ederi, bir paket sigaranın ederinden çok farklı değil yani "eti bulamayan" kesimin sigarayı rahatça bulabilmesine nedense takılmıyoruz hiç.

Velhasıl; et yemezseniz ölmezsiniz. Eti azaltsanız, daha bile uzun yaşarsınız. O nedenle, şu kurban işini artık bırakalım.

30 Eylül 2014 Salı

Üretim çılgınlığı

Bana sorarsanız; insan üretmeli. Üretmek, hayatın bence en önemli anlamlarından biri. Çalışmak, çabalamak, üretmek. Yerinde durmamak, gelişmek, Üretmeden bir yaşam geçirebileceğimi sanmıyorum. Fakat şunu okudum; üretim de tüketim gibi çılgınlık haline gelebilen bir olgu. Yani üretim çağında insana dair eksiklikler, aksaklıklar, mükemmel olmayan huy ve davranışlar göz ardı edilir hale geldi. Bir nevi hümanizm öldü yani, üretmeyen değersiz sayıldı ve etiketlendi. "Tembellik" üretkenliğinin doruğunda hiçbirşey üretmemek diye tanımlanır oldu. Dolayısıyla, insan da ürettiği ölçüde saygı görür, üretmediği / üretemediği zaman itelenir oldu. Sadece yöneticiler çalışanlarına değil, eşler birbirlerine, anne çocuğuna hep bu "üretme" bazında yaklaştı ve kıstas gittikçe yükseldi. Ev hanımı diye bir kıstas olmadı, evde üreten, çalışan oldu. Çocuk, sıkılması üyük kusur olarak düşünülen, sıkılmaması için devamlı eğlendirilen, devamlı kurstan spora koşturulan ve bunun karşılığında iyi notlar ve başarılar üreten bir küçük insan oldu. Oysa insanı kusurlarıyla, eksiklikleriyle, tembellik, aylaklık ve üretmemeyle de sevebilmeli, değerli görebilmeliyiz.
İnsan bir makina değil ki, insan A-B:C değil ki.
İnsan "neden?" sorusunu soran, bazen bu soruya cevap veremeyen bir bilinmezlik evreni..
Tükentim çılgınlığı kadar, üretim de çılgınlık..

23 Eylül 2014 Salı

Görülmesi gereken festivaller

Şehrimizi bir karnaval şehrine çeviren Oktoberfest başladı, daha önce yazmıştım, tekrar etmeyeyim, buradan okuyun nedir ne değildir, cümlemize hayırlı uğurlu olsun. Bu sene tam terelelli haldeyiz; artık benim de bir Dirndl'ım var, hatta 15 aylık kızımın bile bir Dirndl'ı var, tam bir Bavyeralı aileye dönüşmüş bulunuyoruz, işte yanda kanıtı.. Pazar günü gittik, tam tören meydanında yaşayan bir arkadaşın kapı-önünde açılışı izledik, sabah 9-11 arası benim dışımda tüm bay ve bayanlar minimum 2'şer 500ml'lik bira ile yerel tatları götürdüler afiyet olsun / şerefe.. Tam bir esenlik hali mevcuttu ama ilerleyen günlerde, çöpçüler bu 15 gün boyunca çalışmadığı için şehir tam bir çöplüğe dönecek. Yerler kusmuklarla rengarenk olacak, her yerde bira şişeleri, sigara izmaritleri, plastikler, kağıtlar uçuşacak. Neyse ki şehir merkezinde yaşamıyoruz. Oktoberfest süresince Münih'lilerin çoğunun tatile gittiğinden bahsetmiştim sanırım, şehirde sadece turistler oluyor, o nedenle normalde bal dök yala şehir resmen tuvalete dönüyor, berbat.. Yine de güzel. İşte her şey Şirinler Kasabası gibi temiz, düzenli ve örnek olunca, insanlar senede bir 15 gün normal bir dünya şehrinde yaşamanın ne olduğuna vakıf oluyorlar. Al Münih'i ver Eminönü-Laleli yani..

Velhasıl, bu sene de yine bir gün gideceğiz Oktoberfest'e, adet yerini bulsun diye. Aslında eğlenceli bir ortam ama herkes gibi sizin de 2 litre bira içmiş olmanız gerekiyor, yoksa olayın "eğlencesi"ne pek vakıf olmuyorsunuz hatta milletin gevrekliğine dahi gülemiyorsunuz, öyle bir sıkıntı, bezginlik, yorgunluk. E ben de içemiyorum malum, o nedenle 2 senedir pek bir keyfine varamadım Oktoberfest'in. Nirdeeee o eski festivaller mirim.. Geçmiş benden, ya da gelecek gelecek, inşallah seneye!

Lakin, aslında şu ahir-i ömrümde gidip de görmek, katılıp deneyimlemek istediğim iki festival var. İlki Amerika Nevada'daki Burning Man Festival, ikincisi de Almanya Wacken'deki Open Air Heavy Metal Festivali. Evet, karşıtlıkları huzur ve barış içinde bünyemde birleştiriyorum, hem de şu orta yaş krizinin hemen öncesinde, neden olmasın?

Burning Man festivali, hakikaten kült bir sanat festivali. Amerika'nın Nevada çölünde, sadece 1 hafta sürüyor ve Ağustos'un son Pazartesi günü başlıyor. Tabii ki biletler haftalar öncesinden tükeniyor ve oldukça da pahalı ama değer be azizim. Değer vallahi. Sadece sanat değil, bir "kendini gösterme" eylemi de aynı zamanda. Hem katılan sanatçılar, hem izleyiciler için. Aslında festival 1986'dan beri düzenleniyor ama özellikle 2010'dan bu yana oldukça radikal bir değişim gösterdi ve özellikle zengin kesimin ilgisi nedeniyle biraz da şekli şemali değişti. Fazla bahsetmek yersiz olacak, gitmeli, görmeli. Ya da muhteşem videosu için buraya tıklayın lütfen.

Tabii bir kesim de festivalin değişen tadından pek zevk almıyor, Mesela NY times'daki yazı için buraya tıklayın lütfen, Nick Bilton bu festivali "beyaz bir çölde 50.000 kadar yarı çıplak ve kafası dumanlı hipi yerine gösteriş meraklısı milyonerlerin katıldığı dejenere festival" diye tanımlamış - biraz da haklı adam aslında. Okuyun derim, güzel yazılmış.

Wacken festivali ise, Almanya'nın ortasında, kimsenin normal zamanda gidip de görmek zahmetine girmeyeceği bir köyde yapılıyor. Çok hoş bir belgesel videosu var, izlemek için buraya tıklayın lütfen. O belgeselden sonra, Heavy Metal Fan olmasam da, gidip de bu güzel insanların arasına bir karışasım, çamur alanda güreşesim falan geldi yahu. Giyimleri simsiyah, yüzlerindeki makyaj korkunç, ama kendileri ne güzel insanlar yahu bunlar. Festivalde herkes gayet saygılı, bir olay çıksın, kavga edilsin, yok. Enteresan haller yahu. Gidip de deneyimlemek lazım. Daha fazla bilgi için buraya tıklayın lütfen.

22 Eylül 2014 Pazartesi

Die Ahnungslosigkeit

Şu son zamanlardaki hissiyatımın tam anlamını açıklayan kelimeyi buldum sonunda. Die Ahnunslosigkeit; yani Almanca'da olan bitene tamamen yabancı kalma, konu hakkında herhangi bir bilgisi ya da anlayışı bulunmama hali anlamına gelen bir kelime. Almanca'da evet. Ne yazık ki anadilimde değil.. Bazı dillerde olan bazı kelimeler anadilimde olmuyor, anadilimde olan bazı kelimelerse başka dillerde olmuyor. İnsan düşünebilmek için kelimelere ihtiyaç duymuyor demek ki, yoksa başka dillerdeki kelimeler hissettiklerimizi ve düşündüklerimizi "tam hedeften yakalama" başarısını elde edemezlerdi.

Mesela yine Almanca'da sevdiğim bir başka kelime var, bizim dilimizde yok "loş ormanlık arazide yürürken duyulan yalnızlık sessizlik hissi" anlamına gelen Waldeinsamkeit de var, hissederim bolca, illa ki ormanlık alanda olmama da gerek yok. Sonra mesela bir sürü Kyoikumama'lar var bizim kültürde, Japonca'da "çocuğunu akademik başarı için fazlasıyla zorlayan anne" anlamına geliyor bu kelime, yok mu? Son zamanlarda dilimizden düşmeyen İskoç halkının kullandığı tartle kelimesi hele, devamlı başımın derdi, yani "tanıştırıldığın bir kimsenin adını unuttuğun anda yaşadığın tedirginlik hali" yahu, bildiniz mi?

Örnekler çok.. Mesela bizdeki "yakamoz" kelimesinin Almanca'da olmadığını öğrendiğimde baya şok yaşamıştım, yahu bizdeki şarkı sözlerinin yarısında geçer halbuki, İspanyolca corazon (kalp), Fransızca a oublier (unutmak) falan gibi bişeydir bu yakamoz. Almanca'da olmaması, normal tabii, su olsa dolunay olmaz, o olsa illa ki bulutsuz gökyüzü olacak, üçü bir arada zor evet. Yaşadığımız kültürün dili oluşturması, kelimeleri belirlemesi normal. Ama düşüncelerimizin dilinin olmadığını bu basit kelime oyunlarıyla kanıtlamış olmak hoşuma gitti..

21 Eylül 2014 Pazar

Merhametten maraz doğar

İnsanları gözlemliyorum da, fazla merhametli olanlar hep mutsuz şu dünyada. Kendini diğerlerinin önüne koyan, bencillikten uzak, devamlı kendinden birşeyler veren, olmayanı oldurtmaya, yetmeyeni yetirmeye uğraşan, karşılığını alamadan emek veren ve üreten insanlar bugünkü toplumda "hastalıklı" hücreler gibiler. Onlarla ne yapılır bilemiyor vücut / kollektif benlik / sosyo kültürel toplum..

Genellikle kadın oluyor bu merhametliler, genellikle hümanist oluyor, dindar olmasa bile en azından inançlı oluyor. Ya bir iki çocuklu, ya bir iki kedili, köpekli, hiçbiri olmazsa bir çok çiçekli oluyorlar - ki çocuk yetiştirme maceramda bunlar arasında pek (hatta hiç?!?) fark olmadığını da anladım sanki ben.. Genellikle endişeli, uzakları düşünen, toplumun ve dünyanın gidişine duyarlı kimseler oluyorlar. Ve kendileri gibi olsun herkes istiyorlar, herkes birbirine iyi ard niyetsiz yaklaşsın, yardımlaşılsın, gülümsensin.. Herşey doğru ve güzel olsun. Olur mu, olmuyor tabii ki! Olmaz ve olmamalı, dünyanın ve evrenin temelinde kaos, çok seçeneklilik, negatif ve pozitif arasında devamlı bir denge mücadelesi varken, mümkün mü? Hayır. Sonuç: mutsuz oluyorlar.

Merhametten maraz doğuyor çünkü merhamet duyan kişi ister istemez bir güç dengesizliği yaratıyor. Merhamet duyulan kişi, kendini bu dengenin güçsüz tarafı olarak görüyor, kendi yaşamı ve seçenekleri kendi kontrolünden çıkmış ve kendisine merhamet duyan kişi tarafından yönetiliyormuş gibi hissediyor. Oysa herkesin kendi yaşamı, seçenekleri ve bu seçimleri yaparken öğrenecekleri ya da yitirecekleri kendi komtrolünde olmalıdır. Büyük kayıplar yaşamak, evet, istenmez ama yine de öğreticidir, kişiyi şekillendirir. Oysa merhamet gösteren, bu kişiyi "kurtarmak" adına attığı her adımda aslında kişinin kendisini geliştirmesinin önünü kapıyor, genellikle de farkında değil. Zaten dünyadaki kötülüklerin bir kısmı hep "iyi niyet"le başlamaz mı?!

Herkes kendi işine baksa, kimse kimseyi "iyileştirmeye" ya da "geliştirmeye" uğraşmasa. Bir sürü kişisel gelişim kitabı var, kendinden memnun olmayan alır okur. Kaldı ki, pek kendinden memnun olmayan, kendi doğrusunu genel doğru olarak görmeyen de yoktur zaten..