31 Ekim 2013 Perşembe

Kabak süsleme ve yeme sanatı

Eveeet, yine bir Halloween yani Cadılar Bayramı geldi çattı. Duyan da ezelden beridir kutluyoruz bu bayramı sanır ama işin doğrusu Amerikan filmleri ve geçen yıllarda ödümü patlatan mahalleli çocuklarla deneyimlerim dışında, ben yaşamım boyunca bu cadılar bayramıyla pek haşır neşir olmadım. Ama dönüp dolanıp bu konuda yazıyorum, demek ki içimde bir yerlerde, gizli kalmış ve itilmiş bir özenti söz konusu. Ayol evet özeniyorum; rengarenk kostümlere bürüneyim, mahalle sokaklarında treat or trick edeyim isterdim ama "tevellüt kaç teyze?" diye sorarlar diye çekiniyorum. Ba"ğğğğ"zı şeyler çocukken güzel. Ya da çoluğa çocuğa karışıp "çocuk istedi, kıramadım" diye yalan atabilecekseniz, yine güzel. İkisinin arasında olmuyor. Olursa da şu şekil oluyor, elaleme madara oluyorsunuz.

Bu sene, 2011'in Cadılar Bayramı'nda başıma gelen hadise tekrarlanmasın diye hazırlıklı davranıp iki üç paket karışık şekerleme aldım. Aslında dediğim gibi; bizimki gibi zengin ve çocuk-odaklı, dolayısıyla "aman çocuğu oyalayalım ve aynı zamanda komşulara hava atalım da nasıl yaparsak yapalım" mottosuyla hareket eden mahalleler dışında, Almanya'da Cadılar Bayramı kutlanmıyor. Ama sanki son yıllarda balkabağı üretimi ve tüketimi arttı ve heryerde üstüste yığılmış duran balkabaklarını değerlendirme amacıyla insanlar ne yapacaklarını bilemez hale geldiler. Mesela hemen yanda komşularımın balkabaklı sanatsal çalışmalarından bir kuple görüyorsunuz, bu vahşi bakışlı arkadaşlar dünden beri geri dönüşüm konteynırımızın üstünü şenlendiriyor. Sevimliler evet, geceleri de içindeki ufak mumları yakıyor, mahallelinin yüreğini hop hop hoplatıyoruz.

Kabakların dışını oyduk, baş ucumuza koyduk. Evet. Peki içini ne yaptık? Tabii ki değerlendirdik, afiyetle mideye indirdik. Sevgili Ayşe'nin annesinin pek kıymetli "kirece yatırılmış balkabağı reçeli"ni yapamadık, balkabağı tatlısını da yapmaya üşendik amma ve lakin hoşunuza gideceğini düşündüğüm (çünkü benim okurum tontondur, ağzının tadına düşkündür, yeni tarifler denemeye bayılır, di mi kuzucuklarım?) iki balkabağı yemek tarifi ile sofralarımızı şenlendirdik. Tabii ki sevgi paylaşmaktır diyor ve bu ulvi bayramımızı kutlayarak hemen tariflere geçiyorum.

İlk tarifimiz; koca bir tencere yapıp, ilk üç tabağını parmaklarınızı yalayarak, son iki tabağını yine mi çorba yaaa diyerek hafif bıkkınlıkla, son iki tabağı da dökülmesin yazık diyerek zorla yiyeceğiniz "Balkabağı Çorbası". Küçük boy (1kg) bir balkabağını dış kabuğunu soyarak küp küp doğruyoruz. Azıcık balkabağı çekirdeği yağında (bulamazsanız saf zeytinyağı da olur) 1-2 adet soğanı pembeleştiriyor ve balkabağı küplerini ekliyor ve 10dk. kadar yumuşayıp kırmızılaşıncaya dek pişiriyoruz. 700ml. (mesela maggi) hazır sebze suyuna tuz ve karabiber ekleyip kaynatıyor, içine 150gr. şekersiz krema (ya da light sahne) ve birazcık taze zencefil katıyor ve bu karışımı kabaklara ekliyoruz. Ateşten alıp blendırda çorba kıvamına gelene dek eziyoruz. Tabaklara koyduktan sonra üzerine hafif zeytinyağında çevirdiğiniz kabak çekirdeklerini ekleyebilirsiniz. Çorba çok fazla olduysa (ki mutlaka oluyor) derindondurucuya atıp 2 ay içinde azar azar da tüketebilirsiniz.

İkinci tarifimiz; özellikle süt veren anneler ve yavruları için ideal bir tarif olan "Füme somonlu balkabaklı spagetti". Somon fümeyi mini mini kesiyor, içine az zeytinyağında pembeleştirdiğimiz (ya da daha hafif bir opsiyon olarak fırınladığımız) minik balkabağı küplerini ekliyor, azıcık kaşar ya da parmesan peynirle zenginleştiriyor, istersek biraz sebze suyu (ya da üstteki çorbadan bir iki kaşık), azıcık zencefil ekliyor ve spagettimizin üstünü şenlendiriyoruz. En tepeye de yeşillik babında maydonoz atabilirsiniz. Bu karışım ayrıca kişte ve lazanyada da çok güzel oluyor.

Balkabağının tam mevsimi; etinden sütünden, içinden dışından, bol bol yararlanalım. Afiyette kalın!

29 Ekim 2013 Salı

Nice 90'lara

Cumhuriyetle yönetilmiyor olsaydık, hala birilerinin tebaa'sı olsaydık yani; hala yerimizde hatta mehter marşı eşliğinde yürüyor olacaktık. Başımızda aile içi evliliklerle hasta adama çevirdiği, taht sevdasının kardeş katli yapabilecek denli delirttiği, padişahım sen çok yaşa'larla pohpohlanmış, dünyadan haber olmayan birileri olmaya devam etseydi; biz de koyun koyun demokrasiden, düşünce ve özgürlüğünden bi haber, rengarenk kumaşlara bürünerek yaşayıp gidecektik. Osmanlı belki daha hala yaşıyor olacaktı ama kim bilir kimin uşağı, kimin sömürgesi, kimin radyoaktif çöplüğü olacaktı..

Evet daha önümüzde çok uzun bir yol var; demokrasi nedir bilmiyoruz, düşünce, haber alma ve söyleme özgürlüğümüz yok denecek kadar kısıtlı, birbirimizi yani "ötekilerle biz'i" bir arada görmeye tahammülümüz yok, hala türkün türkten başka dostu yok diyecek kadar kıt görüşlü ve dini politikaya sokacak kadar kurnazız, kadınlarımızı cinsel obje ya da evinde oturan çocuk doğuran köşe yastığından farklı görmüyoruz, hurafelerle dini dogmalarla doldurulmuş muhafazakar bir toplumuz, biraz okuyan düşünenimiz, kendini öyle kısıtlanmış hissediyor ki, ilk fırsatta soluğu başka ülkede almaya çalşıyor, beyin göçü almış başını yürümüş..

Ama bu cumhuriyet 90 senedir bize az buçuk insan olmayı, eşitliği ve çağdaşlığı da öğretti ya! Sesimizi çıkarmayı, koyun gibi meleşip beklememeyi gösterdi ya! Nice yıllara Türkiye Cumhuriyeti, nice özgür, eşit, çağdaş, laik yıllara!

Buraya kolay gelmedik ve bu noktadan kayıp düşmek de çok kolay; bunu asla unutmayalım!

25 Ekim 2013 Cuma

Kötü alışkanlıklar

Dünyanın en politik kocasına sahibim. "Sevmediğim huylarımı söylesene bana" dedim, "Yok ki, herşeyinle seviyorum seni" dedi. Güzel. Ama bu öyle kadınların ara sıra, mütemadiyen de muayyen dönemler öncesi, kocalarına hiç yoktan kavga çıkarabilmek için attıkları bir olta değildi. Dişimde ıspanak kalınca beni uyarabilecek derece yüksek gönüllü kocamdan özeleştiri yapabilmem için yardım istemiştim. Hoş ben kötü huylarımın az çok ayırdındayım da, yine de insan ara sıra kendini tartıya koyup şöyle bir yoklamalı, yeni kötü huylar edinmiş miyim falan.. "Sen seni bil, sen seni!" bazında. Lakin adamcağız bebeklikten "psikologla yaşama 101" dersini almış, anadan. Karısının attığı yemi yutar mı? Yutmaz. Güzel. Saçı yok ama sosyal zekası da olan bir erkekle evliyim, şans işte.

Ama dedim ya, kötü huylarımı az çok biliyorum. Mesela çocukluktan beri tırnaklarımın kenarındaki etleri yerim, ama tırnak değil bak, bu önemli! İlkokuldayken kendisi 100 kilo olup tırnak dışında herşeyi yediği aşikar olan öğretmenimiz tüm sınıfın ortasında bana "Ceren, tüm sınıfın tırnaklarını kesip önüne koyucam, hepsini ye!" demiş ve midemi alt üst etmiş amma ve lakin bu huyumdan vazgeçirememişti beni. Çünkü tırnak değil, et o et. Hangisi daha iğrenç bilmiyorum, o ayrı..

Bir diğer kötü alışkanlığım; bazı şeyleri gereğinden fazla takıyorum kafama. "Amaaağn salla gitsin" diyemiyorum, halbuki desem hayatım çok kolaylaşacak. Bir söz verdiysem mesela, illa ki yerine getirmem lazım. Hem de zamanında, öyle geç kalmış işler hiç yapılmasın daha iyi.. Ama bu da beni bazen gereksiz yere strese sokuyor. Mesela bu sıra doktoraya taktım kafayı. Çocuk olalıberi zaten ara verdim ama bu çocuk "zor çocuk" çıktı, biraz meşakatli büyüyecek anlaşılan. Elalem "kır dizini otur, evinin kadını, çocuklarının anası ol" düsturunu belirlerken, ben yarış atı gibi üstelik birkaç kulvarda birden koşturup duruyorum. Neden? Kadın kısmısı fazla okumamalı arkadaş.. Okuyunca böyle oluyoruz işte, çocuk da yaparım kariyer de.. Nah yaparsın bu devirde. Afrikalılar "bir çocuğu büyütmek için bir köy dolusu insan gerekir" diye boşuna söylememişler. Biz çekirdek aile, anca çekirdek çitleye çitleye.. Bunu kafaya taktım, 6 aylıkken dönerim diyordum sahalara, şimdi 1 yaşındayken dönerim diyorum, eminim o zaman da 2 mi olsa, yuvaya mı başlasa falan derken bir bakmışım ev hanımı oluvermişim. Çok da korkuyorum ayol ev hanımlığından. Anam doktor çıkmış, boynuz kulağı geçer diye büyüttüler beni, en az bir doktora lazım. Aman annemin de üstüne ata ata dertlerimi, kadını gerdim. Tüm psikopatolojimin altında "anne efekti" aramamak lazım. Kadının ne suçu var, okumuş ev kadını olmamış, bana ne imkanlar sunabilmiş yazık.

Yine de okumuş ailenin çocuğu olmak zor. Onlar beklemese de çevre bekliyor. Diplomayı alıp, çerçeveletip, otomobil galerisi falan açıp (yenge'ağnım cerenin oto galerisi mesela) duvarına mı asarım ne yaparım bilinmez.. İşte bu kafaya takma ve tükenene dek kendini zorlama hali benim en kötü huyum. Oysa "amaaaağn salla gitsin" diyebilip evimin hanımı, çocuklarımın anası olsam.. Kocama börekler açsam, adam obez olsa..

Hiç düşündünüz mü, mesela bu mesleğinizi seçmemiş olsaydınız, diyelim hayat tozpembe olsaydı, geçim derdi falan olmasaydı, norveç fiyordlarında güle oynaya, somonları mideye indirerek yaşayıp gitseydik mesela, ne olmak isterdiniz? Bi düşünün..

Ben mesela bahçevan olmak isterdim. Çok hoşlanıyorum bahçede toprakla belene belene çalışmaktan, belim tutulsun, üstüm çamur olsun bayılıyorum. Hele çiçekler açınca..

Kime sorsam bu soruyu; beyaz yakalıların hepsi elleriyle çalışmak özleminde, emektarlarsa daha çok okuyup "büyük adam" olmaya sevdalı.. İlginç di mi?

Yine Woolf krizim tuttu, konudan konuya atlıyorum. Yazmayı özlemişim galiba.. Kötü alışkanlıklara dönersek; kaynanam "herkesin bir bağımlılığa ihtiyacı var bu hayatta" der. Kadın haklı. Kimimiz fazla yiyoruz, kimimiz alışverişe vurmuş haldeyiz, kimimiz don değiştirir gibi sevgili değiştiriyoruz, kimimiz sigara-alkol-pot üçgeninde keyfteyiz, kimimiz aşırı çalışma girdabına kapılmışız, kimimiz aşkta kaybettim nasılsa diye sallıyoruz zarları, kimimiz başkasının hayatını kendi hayatımızdan önemli buluyoruz, kimimiz kediye (kedilere, daha çok kedilerlerlerlere) sardırmış, kimimiz de kendine sardırmış haldeyiz.. Amaaaaağn sallayın gitsin..

24 Ekim 2013 Perşembe

Şükretmek

Bu sıra evde baykuş beslediğimiz için, geceleri uyuyamıyoruz. Gündüz de hoşaf gibiyim, bloga yazamaz kadar sulanmış beynim. Yine de doğa içinde yaptığım yürüyüşlere devam ediyorum. İnsan yürürken ne çok düşünüyor. Ayaklarımla düşünüyorum ben de, Maalouf..! Devamlı şükür kavramı üzerinde düşünüyorum. Tanrıya inananlar için, tanrıya bize sundukları için teşekkür etmek. İnanmayanlar için, hayatın bu kadar anlamsızlığı arasında tutunacak güzel birşeylere sahip veya vakıf olduğumuz için sevinmek. Şükür, şükran, teşekkür..

Pollyannacılıktan pek hazzetmem ama pozitif psikoloji denen ve son 10 yılda iyice hortlayan bilim dalına inanırım. Kanseri bile yendirtiyor adama diyorlar. Umut ve şükür.. Ama ilk aşama farkına varmak ve kabullenmek yine de.

Kış kapıda ama kestane de çıkmak üzere. Etrafta koşturan sincaplar (bu memlekette orman değil ağaç dahi kolay kolay kesilemediği için sincap denen bir canlı türü var evet, heryer sincap kaynıyor) ve ben, bu sıra en çok buna şükrediyoruz..

13 Ekim 2013 Pazar

Kabullenmek

Hıristiyanların çok güzel ve anlamlı bulduğum bir duaları vardır. Derler ki; "Tanrım; bana değiştirebileceğim şeyleri değiştirmek için cesaret, değiştiremeyeceğim şeyleri kabullenmek için sabır ve bu ikisi arasındaki farkı bilebilmek için de akıl ver". Sanırım bu sıra benim sık sık bu duayı etmem gerekiyor, ta ki beni zorlayan bir takım yaşam koşulları değişene ya da ben bu koşullarla yaşamayı öğrenene dek.

Ben akılcı ve aşırı mantıklı bir insanım. Tüm olaylarda neden sonuç ilişkisini kurmam, olayı bilimsel bir mantık düzeyine oturtmam gerekir. O nedenle, çoğu zaman akılcılıktan uzak, sadece inançlı olan insanları anlayamam. Birşeye inanmam için, elle tutulur ve gözle görülür olması gerekir. Mış, muş ile yola çıkmam, illa ki denenmiş ve kanıtlarla ispat edilmiş olmalı bu şeyler. Din inancım bile bu şekildedir, inanmam için önce mantıklı bir temele dayandırmam gerekir. Bu nedenle de dini bir çok dogmayı kolayca gözardı eder, aslında hiçbir dini uygulamaya uymayan bir tanrıya inanır ve o tanrıya dua ederim. O benim için tek ve tüm dinleri kuşatan, eklektik ve bütünsel tanrıdır.

Fakat şu son 15 gündür yaşadıklarım, bana bazı sonuçların "nedensiz" olabileceğini ve bilimsel bir mantık düzeyinin bu şeyler için işlemeyebileceğini gösterip duruyor. Kabullenemiyorum çünkü aklım almıyor nedensellik yaklaşımına aykırı sonuçları. Bir sonuç ortaya çıkıyorsa, bir nedeni de olmalıdır diyorum ve her geçen gün, her geçen hafta, her geçen ay elimdeki tüm nedenleri tek tek yere çalsa da, hani siz sosyal bilimcilerin "açıklanamayan hata" dedikleri olay gibi elimde açıklanamaz bir E değeri kalsa da, yine de aklım almıyor.. Nasıl bir sonuç sadece kendiliğinden, nedensiz yere yaşanabilir?!

Neden-sonuç ilişkisi kuramamak, dolayısıyla olayların doğasını değiştirememek beni kahrediyor. Kabullenebilmek işte bu noktada devreye girmeli ama yapamıyorum. Oysa herkesin dediği bir; bunun bilinen bir nedeni yok, bu sonuç senden ya da yaptıklarından kaynaklanmıyor, "bu böyledir" diyip geçmelisin, kabullenmelisin. Başka türlü başa çıkamazsın, neden neden diye aklını kaçırırsın..

Mükemmelliyetçi değilim. İstediğim sadece optimum bir rahatlık, sağlık, mutluluk ve huzur hali..

9 Ekim 2013 Çarşamba

Mutlu olmayı başarmak

Bugün biricik ananemin 40'ı, hava buz gibi ve karanlık, nefret ettiğim ve bu memlekette bir geldi mi bir daha gitmeyen mevsim (kış) yaklaşıyor, gözüm gibi baktığım orkidelerimden birisi kurumaya yüz tuttu, çocuk sahibi olmak tahminimizden zor çıktığı için eşim de ben de tükenme noktasındayız, bel ve elde tendon ağrısından hareket edemez haldeyim, kızımda laktoz intoleransı olabilme olasılığına karşı doktorun önerisiyle en sevdiğim sütten ve 5 çayı için atıştırdığım aburcuburdan oldum ve daha binlerce mutsuzluk nedeni sayabilirim. Ama; herşeye rağmen mutlu olmayı başarmak lazım, hayata sadece bir kez geliyoruz. O da bir göz açıp kapayana dek geçiveriyor..

Bu sabah doğada uzuuuun bir yürüyüş yaptım çünkü yaşadığım kente SOMbahar gelmiş! Hani bizim Bolu ve Mezitler yöresinde de yaşanan, pastırma yazı dönemine denk gelen, batıda "indian summer" denen o rengarenk mevsim. Bu sene gelişini tam yakaladığım için çok sevinçliyim, çünkü geçen senelerde bu mevsimde genellikle Türkiye'de oluyor ve bu çok sevdiğim mevsimi ancak ortalarında, yapraklar sarıdan kahverengiye dönmeye başladığında yakalayabiliyordum. Hemen makinamı kaptım ve evin köşebaşındaki "yanan ağaç"tan başlayarak gördüğüm güzellikleri tek tek fotoğrafladım.


Kış tepeden aşağıya doğru geliyormuş, bu fotoğrafta bunu anladım! Hani derler ya kavak yaprağını yukardan dökerse kış uzun olur, aşağıdan dökerse kısa olur diye. Bu kavak ağacı değil ama yukardan sararan yapraklara bakarsak sanki bu kış da geçen kış gibi upuzun ve bıktırıcı olacak. Kıştan nefret ediyorum. Sadece ilk kar yağışını, heryerin bembeyaz oluşunu seviyorum. Ona da 3 gün tahammül edebiliyorum. Devamlı üşümek, kalın kalın giyinmek, düşmemek için yollarda hantal hantal yürümek, erkenden kararan hava, kısacık günler.. Üff içim karardı, hiç hazır değilim bu kışa, nasıl geçecek bilmiyorum. Yapraklar hala varken sorun değil de, yapraklar bir kez dökülüp doğa gri renge bürününce bende de şalter atıyor resmen. Üstelik bu ülkede doğa griye öyle çabuk bürünüyor ve o kadar ağır geçiyor ki kış! Hiç gelmese keşke..

Ya da şöyle bir evimiz olsa.. Sevgili J. sarmaşık sinek yapar dedi, sivrisineklerin bir numaralı tercihiyim zaten. Olmadı bu! Burada Amerika'daki cadılar bayramı kutlanmıyor ama bu mevsimde yapılan benzer bir adet var; evin girişine bal kabağı koymak. Süs kabakları da oluyor bazen irili ufaklı, o capcanlı kavuniçi çok hoşuma gidiyor. Sincaplar etrafta koşturuyor, ağızlarında koca koca at kestaneleri. Tüm yaz ve sonbaharda etraftan topladıklarıyla kışı geçirecekler. İnsan bazen uykuya yatan doğa ve hayvanlara bakınca, "keşke biz de koca bir kileri baştan aşağı yemek doldursak, battaniyeleri üstümüze çekip tüm kış boyu uyusak" diyor.

Bu evin önündeki sapsarı ve bembeyaz kasımpatları da çok hoşuma gitti. Tam bir renk cümbüşü olmuş. Ev sahibesi belli ki çiçek seven bir insan; evin her köşesinde rengarenk çiçekler vardı, ben de bol bol fotoğraflarını çektim.

 

Ama asıl günüme güneş gibi açan, en üstte gördüğünüz o kavuniçi şaheser. Burda bir tarlaya ekmişler, rengarenk. Artık kurumaya, bozulmaya yüz tutmuş, arasından en tazesini seçip koparttım. Tabii 30 Euro cent'imi de tarlanın girişindeki kutuya attım, bizde olsa o kutuya para atılmadığı gibi, kutuyu da söker götürürler, di mi? Atmayabilirdim de çünkü ne kontrol eden var, ne de açıkcası çürümeye yüz tutmuş çiçeklere para isteyen.. Ama bu karanlık günde bana mutluluk verdi ya bu tarla, 30 cent'ten çok daha değerli bence..

7 Ekim 2013 Pazartesi

Ederin kaç, Münevver?

Gazetelerde bugün çıkan Münevver'in değeri 37.486 TL yazısı sinirlerimi hoplattı. Münevver'i unutmuş olabilirsiniz, çünkü ne ilk ne de son genç kız cinayetiydi. Ama eli baltalı katilini, parçalara ayrılan vücudunu hatırlatsam olaylar hemen hatırınıza gelir. Kızcağız 18 yaşındaymış öldürüldüğünde.. Bu haberler değil de, bugün "bilirkişi" raporunda yer alan, Münevver yaşasaydı şu şu olurdu şeklindeki öngörüler şaşırttı beni. 18 yaşında bir kızın tüm hayatı öngörülmüş, okulunu bitirince ailesine getireceği maddi faydadan tutun, yapacağı çocuk sayısı, öleceği yaş; hepsi Türk ortalamasına göre tesbit edilmiş ve ailenin açtığı tazminata karşılık, bilirkişi "Etse etse 37.486 TL eder bu kız" demiş..

Münevver yaşasaydı belki bu bilirkişinin dediği gibi bir üniversitede okuyacak, belki mezun olacak, belki iki çocuk yapacak, belki bir işe girip 28 sene çalışıp emekli olacak ve 65 yaşıda ölecekti. Çünkü ülkemizde ortalama bir kadının yaşamı bu şekilde geçiyormuş. Ama belki de Münevver bir üniversiteden mezun olduktan sonra, okuduğu kitaplar, izlediği filmler, yediği içtiği takip ettikleri sayesinde çok başka bir insan olacaktı, olamaz mıydı? Belki dünyayı gezecekti Münevver, belki bir yardım kuruluşunda tek kuruş almadan çalışacaktı, belki "bu dünyaya çocuk yapılmaz" diye düşünecek, iki kedi sahibi olacaktı? Belki sağlıklı beslenecek, kendine dikkat edecek, spor yapacak ve 90 yaşına dek yaşayacaktı? Bilirkişi bunları öngörmemiş Münevver için. Öngörse ne kadar ederdi acaba?

6 Ekim 2013 Pazar

Deniz kenarındaki ev

Çok hırslı, eşyaya bağımlılık sorunu olan; yani şunum olsun, bunum olsun diyen biri olmadım hiç. Çok şükür hali vakti yerinde bir ailenin tek çocuğu olarak rahat büyüdüm ama ailem hiç bir zaman her dediğimi yerine getirmedi, beklemeyi ve birşeyleri kazanmayı öğrettiler bana. İhtiyacım olmadığı halde sırf moda olduğu için almak istediklerimi ne tamamen kısıtladılar ne de her isteğimi koşulsuz aldılar. Genellikle çok istediğim ama çok gereksiz ve de anlamsız bir şey olduğunda, bunu harçlıklarımı biriktirerek kendim almamı sağlamayı ya da doğum günü veya özel bir günde ödül olarak vermeyi tercih ettiler. Doğru da ettiler çünkü dünyanın binbir türlü hali var; zenginlik, mal mülk daim olamayabilir ve rahatlığa alışan insan biraz eli sıkıştığında sudan çıkmış balığa dönebiliyor. Oysa ben cebinde az para olması, o parayı ekonomik bir şekilde kullanmak nedir öğrendim, biliyorum. Allah bir kıtlık verdiğinde hayatta kalmak ve yine de halime şükredebilmek için, bunu öğrenmek gerekiyor. Sadece kıtlıkta da değil, bence insanın genel olarak tüketim çılgınlığına kapılmadan ama eli darda da kalmadan, ara sıra kendi için birkaç gereksiz ve anlamsız ama mutlu eden harcamayı yaparak yaşamayı öğrenmesi gerekiyor.

Elim sıkıdır aslında.. Bir kazağı, bir pantolonu, bir ayakkabıyı orası burası delinene kadar giyerim bazen. Ama yenisine para harcamamak değil derdim. O eskiyen elbiselerdeki hatıralar, kumaştaki yumuşaklık ve rahatlık, yıllar içinde değişen modaya meydan okuyarak çevremdekilerin "aa nerden aldın, çok güzel!" demesi, beni bu eşyalara bağlıyor. Ananem bazen cebime harçlık sokuşturmaya kalkar, "koca kız oldum anane" diyip kabul etmediğimde de bana "zengin evin fakir kızı gibi, ne bu böyle!" diye çıkışırdı. Bense kendimi tüketim çağının eşyaya bağlı bir garip insanı olarak görüyorum.

Ama bir hayalim var, hatta evleneliberi hayalim"iz" oldu. Deniz ya da denizsiz Almanya'da yaşamaya başladığımdan beri nehir kenarında, bahçeli bir ev sahibi olmak. Öyle kocaman bir ev değil, küçücük, fıçıcık, içi dolu turşucuk. Hani pembe panjurlu, ya da ben pembeyi sevmediğim için, belki yeşil panjurlu, bahçesinde kendi çiçeklerimi yetiştirebileceğim, bisikleti öylesine çimenlere atıp eve koşabileceğim, aydınlık, sakin, huzur dolu bir evceğiz işte.. Ananemle dedemin Ege'nin o küçük sahil kasabasında, falezlere kurulu, 180 derece deniz gören, bahçesinde önce dedemin, sonra eniştemin ve babamın, sonra benim diktiğim ağaç ve çiçeklerin olduğu, bembeyaz ve ışıkla dolu evleri gibi.

Hemen olsun istemiyorum bu dileğim, çalışıp kazanalım ki keyfine varalım. Belki yaşlılığımızda bahçesinde karşılıklı birer kahve içeriz eşimle, belki torunlarımız bisikletlerini öylece bırakıp çimenlere, içerde mis gibi kokan üzümlü kurabiyeyle süte koşarlar. Annemle babamın Bursa'daki evleri gibi; kocaman bir bahçe, bahçede minderler, illa ki yasemin kokusu olsun istiyorum. Annem gibi sardunyalar dikeyim, babam gibi bahçeden elma toplayıp getireyim.

Almanya'da kalırsak, belki nehir sesiyle uyanırız sabahları. Nehrin kenarına kurulu evin illa ki bir ulu kestane ağacı olmalı. Ve ağacın kalın bir dalından aşağıya sarkan bir salıncak. Buradaki evler gibi ve benim çocukluğumda bu evlerden bihaberken çizdiğim ev resimlerindeki gibi, çatısı üçgen olmalı. İki oda, bir salon yeter. İlla ki iki de banyo ve kocaman bir mutfak ama! Nehirde kağıt gemiler yüzdürmeliyiz belki torunlarla, yaz gelince kitabımı alıp (ve de yakın gözlüğümü) bahçesinde saatler geçirmeliyim - ta ki buraya özgü, her akşam aniden bastıran ve aniden bitiveren yaz yağmurları boşalana dek.

Böyle bir hayalim var işte..