29 Ağustos 2013 Perşembe

Meryem Uzerli'nin çocuğu

On senedir Türkiye'den uzakta olduğum için (arada iki sene döndüm aslında ama o zaman da işten çıkıp nerde akşam orda sabah mantığı içinde yuvarlanıp gittiğim bir hayat standardı içindeydim.. kendim magazindim yani.. heyt be günler..) ülkedeki magazinel gündemden pek haberdar değilim. Hoş Türkiye'de yaşarken de magazin cahili biriydim; sağır sultanın bile duyduklarını ben duymaz, görmez, bilmezdim. Dolayısıyla Muhteşem Yüzyıl isimli diziyi de, orda anladığım kadarıyla baş rollerden birinde oynayan Almanya doğumlu Meryem Uzerli'yi de tanımam, bilmem. Ama iç ve dış basını yakından takip eden bir insan olduğum için, son dönemlerde bu kadıncağız üzerinden yapılan ilginç diyalogları da okumadan geçemedim.

Özetle; dizi setinden tükenmişlik sendromu nedeniyle kaçan Uzerli'nin, Ayşe Arman'ın araştırmacı gazetecilik dehası sonucunda meğerse evlilik dışı hamile olduğu ortaya çıktı. Türk sosyal sistemi, örf ve adetler, "kadın" kimliğine ve "anne" kimliğine biçilen roller Batılı kadın Uzerli'nin alışkın olduğu sistemle örtüşmediği için de, Uzerli'nin apar topar memleketi Almanya'ya geri döndüğü ve çocuğunu cesurca bu medeni ülkede doğurup büyüteceği kamu oyuna sunuldu. Tabii şimdi bir kısım insan "evlilik dışı" kelimesine takılırken, bir başka grup insan "aman da ne cesur kadın bak bizim yapamadığımızı yaptı aferin ona" kısmına takıldı kaldı. Herkesin ortak fikri de Almanya'da bu "tek başına çocuk yapma ve büyütme" işinin ne kadar yaygın ve kabul edilebilir olduğu, bu işin bu medeni ülkede ne kadar rahat yapılabileceğiydi..

Lakin ben de aynı medeni ülkede yaşayan, "evlilik içi" bir çocuk yapmış ve büyütmeye çabalıyor olan bir yeni anne olduğum için, Uzerli'nin "medeniyete kaçış" hikayesini bir mutlu son olarak göremiyorum.. Almanya'da kimse kimsenin evlilik içi ya da dışı yaşadığını umursamıyor evet, çünkü burada insanlar sizi toptan umursamıyorlar. Komşunuzu ismen - o da soyadı bazında - tanıyorsanız, sabahları günaydın, akşamları iyi akşamlar'dan ibaret bir sohbetiniz varsa, sosyal bir apartmanda yaşadığınızı düşünebilirsiniz. Bu durumda bırakın evliliği, çocuğu, kimse sizin hayatta olup olmadığınızı dahi pek umursamıyor. Bu iyi midir, kötü müdür; bilmiyorum.. Ben memnunum halimden; kendi seçtiğim arkadaşlarımla görüşerek, kendi işime ve aileme bakarak, fazla da diğerlerini umursamadan yaşayıp gidiyorum. Lakin Almanya'da şöyle bir sistem de söz konusudur; bir kadın anne olduktan sonra 1 seneye yakın annelik izni verilir ve maaşını evinde çocuğuna bakarak alır. Ayrıca çocuk başına bir miktar ek ücret de ödenir. Fakat yine Almanya'da çocuğu büyüyen kadının işe dönmesi aynen Türkiye'deki gibi bir sorundur. Burada çocuklar 3 yaşından itibaren anaokuluna giderler. Anaokulları ücretlidir. Çocuklar 6 yaşında ilkokula başlayana kadar bu ücreti siz karşılarsınız, sonraki eğitim devlet güvencesinde ve ücretsizdir. Fakat okul saatleri öyle tuhaftır ki; mesela sabah 8'de giden çocuk bazen 12 ya da 2'de eve döner. İş çıkışı 5 olan bir kadının bu abuk saatte evde olması ya da çocuğa okul sonrası bakım verecek bir kişi ya da kurumla anlaşması gerekir. Burada büyükanneler de çocuk bakımında bizdeki gibi olmadıkları için, ya da bizdeki gibi sudan ucuza bakıcı bulunmadığı için, çalışan kadının neredeyse tüm maaşı okul dışı bakıma gider. Bu da birçok kadını işe geri dönmek konusunda düşündürür.. Kaldı ki, çalışanların annelik izni süresince maaşlarını ödemekten ve yerlerine gelen elemana da ikinciye maaş ödemekten hiç hoşlanmayan patronlar da açıkcası işyerlerinde kadın bulundurmamak için binbir dereden su getirirler.. Yani Almanya öyle "çocuk da yaparım, kariyer de" cenneti bir ülke değildir.

Uzerli'nin hamileliğine dönersek; bu durum tabii ki sadece kendini ilgilendirir. Çocuğunu ister Türkiye'de doğurur büyütür, ister Almanya'da. Kendini nerede daha az "tükenmiş" hissederse orada çalışır ve yaşar. Hoş Almanya'da öyle Türkiye'deki kadar kolay "ben tükendim arkadaş hadi byee" diyip işten ayrılamazdı, ayrıldıktan sonra da bir daha aynı sektörde kolay kolay iş bulamazdı çünkü burada kanunlar biraz daha sert ama olsun, onu da geçelim.. "Bir çocuğu tek başına büyütmek" kısmına takıldım ben..

Yıllar önce; aşktan ağzım yanmış, ailemin sıcak kanatlarının altına kaçmıştım. O haftasonu "ulen, bu erkek milleti içinde bana uygun akıllı uslu bitane denk gelmeyecek galiba" diye düşünürken, aklıma "aman ilerde çocuk isteği duyarsam, yaparım bitane tek başıma da aslanlar gibi büyütürüm" fikri gelmişti. Bu beni oldukça heyecanlandırmış, her konuda rahatça tartışıp fikirlerini alabildiğim oldukça geniş yürekli insanlar olan anne ve babama bu fikri açmıştım. Bana söyledikleri "zor iş ama sen bilirsin. istediğin buysa biz her koşulda destek oluruz" beni nasıl da şaşırtmış ve rahatlatmıştı.. Şimdi düşününce.. Ancak gülümsüyorum.

O günden bu yana; teeee nerelere gidip şans eseri sevdicekle tanışmam, sonu evlilikle ve bir çocukla biten upuzun ve inişli çıkışlı hikayemiz.. Şimdi düşünüyorum da; arkamda ailemin sosyal desteği, ekonomik özgürlük, okumuş yazmış olmak; tüm bunlar olsa da tek başına çocuk yapmak inanılmaz zorlardı beni.. Ancak şimdi; iki kişi bile bakımına yetişemediğimiz kızımı düşününce "beni Allah korumuş bu düşüncemi gerçekleştirmekten" diyorum. Tek başına çocuk büyütmek çok zor olurdu, çok! Tüm tek ebeveynlere Allah kolaylık ve sabır versin. Dolayısıyla, zavallı Meryem Uzerli de anne olmadan önce umarım "tükenmişlik sendromu"ndan bir an önce çıkar ve güçlü bir kadın olmaya, karar ve sorumluluklarının arkasında durmaya karar verir. Çünkü insanın bir kez çocuğu olunca, artık kendisi büyümek durumunda kalıyor ve artık o "amaaaağn, ne olursa olsun canım" boşvermişliğini, benmerkezci yaşamın keyfini, "kaçıp gitme" özgürlüğünü yaşama lüksünüz kalmıyor..

26 Ağustos 2013 Pazartesi

Yaşlılık

Bu sabah erkenden kalkıp yürüyüşe çıktığımda, yanımdan bisikletleriyle vızır vızır geçen, köpekleriyle hızlı hızlı yürüyen ya da şortları çekip koşuya çıkmış olan bir sürü "yaşlı" görünce "insan ne zaman yaşlanır?" diye sordum kendime.. 80 mi, 70 mi, 50 mi, 35 mi? Saçına ilk ak düştüğünde desek, artık 16-17 yaşındaki gençlerin bile saçlarında beyaz teller olabiliyor.. Demek ki saçlara ak düştüğünde başlamıyor yaşlılık. Yoksa ilk bel ağrısını, ilk boyun tutulmasını hissettiğimizde mi? Ama bilgisayarlı yaşam, klimalı ortamlar, hareketsizlik her yaşta vurabilir insanın belini, boynunu.. Demek ki oramızın buramızın ağrıması da değil. Belki en çok satanlar listesindeki müzikten hoşlanmadığımızda? Ama en hipster gençler bile 70'lerin cover'larını dinlerken.. Yok o da değil o zaman..

Yoksa saçlarını altın kızlar modeli kısacık kestirip, o tüm yaşlıların pek meraklı olduğu krem rengi pantolonu giydiğinde mi başlar yaşlılık? Belki de.. Oysa o bembeyaz, upuzun, pamuk gibi saçların güzelliği.. O türlü kozmetiklerle ve ameliyatlarla gerdirilmemiş, makyajsız, hafif çilli yüzlerdeki yumuşaklık.. O "banyodan sonra bir krem sürerim" cümlesindeki doğallık, temizlik.. Cildin, fazla güneşe çıkmamış, kozmetik yememiş, kendi zamanına uygun yaşlılığı çok güzeldir aslında. Ama cildin yıpranması ya da tazeliği de yaşlılık belirtisi değil artık; ne gençler var kayış gibi suratları ve ne yaşlılar var yumuşacık.. Yaşlılık ciltle de alakalı değil o zaman..

Yaşlılık sanırım ilk defa kendi kendimizi frenlediğimizde, "artık benden geçti" diye düşündüğümüz o ilk anda başlıyor.. Roller coaster'a binmekten ilk defa çekindiğimiz anda, dostlarla felekten bir gece çalmak için dışarıya çıkmak yerine pijamalarla evde oturmayı tercih ettiğimiz anda, dalgalı saçlarımızın dolaşıklığını bahane edip kısacık kestirmeye yeltendiğimiz anda, çocukla çocuk, deliyle deli olamadığımız, etraf ne der diyip doya doya gülemediğimiz ve de ağlayamadığımız, şakaları ciddiye alıp bozulduğumuz, yeni birşeyi denemekten, yeni bir hobi edinmekten, yeni bir yere seyahat etmekten kaçındığımız anda.. Bir de en çok "herşeyi en iyi ben bilirim, o yüzden bunu böyle yap, şunu şöyle yap" diye sağa sola emir/fikir vermeye kalktığımız anda..

Yani bence yaşlılık; saçla, ciltle, fiziksel halle değil de meraksızlıkla, ilgisizlikle, üşengeçlikle, yani kendimize biçtiğimiz rollerle ilişkili..

20 Ağustos 2013 Salı

Yeme sanatı

Pisboğaz değilim ama açıkcası bamya ve et yemekleri dışında sevmediğim yemek yoktur. Hele dünya mutfaklarından çeşitli tatları denemeyi, yeni yeni tarifleri, benim gibi bir başka çılgının yarattığı hiç olmayacak tat kombinasyonlarını pek severim - mesela geçenlerde suretkitabından bir arkadaşım "pötibör bisküviyle beyaz peynir yiyen bir ben miyim?" yazınca koşa koşa markete gidip, malzemeleri tedarik edip, eve gelip bu tuhaf tat kombinasyonunu denemiş ve de pek sevmiştim! Daha önce de bahsettiğim gibi "en sevdiğim yemek" nedir bilmiyorum ve size şimdiye dek yediğim en harika yemekleri anlatmam gerekirse öylece kalıveririm ama sanırım bu genel olarak "en"lerle ilgili problemimden kaynaklanıyor. Yoksa "en" güzel değil ama "çok" güzeller dilimin ucunda.. Mesela elceğizlerimle yaptığım şu üstteki vişneli kekimi denemenizi isterim, tatlı-ekşi, çok güzeldir..

Yemek yapmak ve yemek; doyma ihtiyacının ötesinde, bir sanat da sayılabilir. Özellikle; Michelin Star sahibi restoranların menü içerik ve porsiyon boyutları düşünüldüğünde, bu yemek için değil, bakmak için yaratılmış diye düşünüyor insan. Tat ve koku en önemli duyularımız arasındaysa, neden sanat malzemesi olmasın ki? Mutfakta harikalar yaratan birçok insan - mesela annem de bunlardan biri - yemek pişirmekten ve insanları ağırlamaktan zevk aldıklarını, bunun kendileri için bir hobi, bir rahatlama aracı olduğunu söylerler. Onlar için teröpatikse, tadan için de bir sanat deneyimi olabilir, pek tabii..

Kültürel olarak alışık olmadığımız tat kombinasyonlarına, mesela tatlı-ekşi ya da tatlı-baharatlı yemeklere karşı çoğumuz çekingen davranıyoruz. Mesela, zengini pek bol olan ve tüm bu zenginlerin moda adına para saçmaya ve gösterişe pek meraklı oldukları Bursa'da, yıllardır bir tek sushi restoranı tutunamadı. Çünkü İskender kebap kültüründen gelen, yağlı yağlı ve fazlasıyla pişirilmiş etleri severek yiyen Bursa'lılar sushiye "çiğ balık" diye burun kıvırdılar ve denemeye bile yeltenmediler.. Açılan sushi restoranı bir dönem sushi yanında kebap bile servis ettiyse de (ciddiyim, yaşandı bu resmen) sonunda akıntıya karşı kürek çekmekten vazgeçerek kepenkleri indirdi. Şimdi yerinde oldukça iyi iş yapan bir köfteci var sanırım..

Velhasıl, bana tüm bu "sanat olarak yemek" konusunu düşündüren, demin ağzıma atarken şans eseri şekline dikkat edip şaşırdığım, Munch'ın Çığlık tablosunun "wasabili fıstık versiyonu" (!) oldu.. Hemen fotoğrafını çekip üste ekledim. Yahu "çığlık" değil mi bu fıstık resmen?!? Bu arada Wasabili fıstık benim Uzak Doğu Seyahati'm sırasında keşfettiğim müthiş bir tat. Sushi restoranlarında gördüğünüz o yeşil mucizeyi almış yer fıstığını kaplamışlar. Hem yanıyor hem yiyorsunuz, burnunuzdan geliyor acısı, gözleriniz sulanıyor falan. Bizim Bursa'nın ünlü Çiçek Izgara'sında ev yapımı bir hardal vardır, aynen onun gibi insanın burnunu sızlatıyor. Bu hardalı da öyle her müşteriye çıkarmazlar, ancak sorarsanız içerlerden biryerden azıcık getirirler.. Yolunuz düşerse sorun :)

15 Ağustos 2013 Perşembe

Başlık parası

Suretkitabı'nda pek komik bir link dolanıyor, belki görmüşsünüzdür; başlık parası hesaplayıcı. Bu sayfaya girip yaşınızı, mesleğinizi ve konuyla son derece alakalı birkaç soruyu cevapladıktan sonra, ne kadara "gittiğinizi" öğreniyorsunuz. Tabii ben şimdi bekarmışım gibi girdim bilgileri ve küçük bir büyükbaş fiyatı ettiğimi öğrendim, ki bazı benden daha "taze" arkadaşlar kilolarınca altın değerinde olduklarını görüp pek sevinmişler.. Valla yine büyükbaş etmek iyiymiş, ben beleşe vardım kocaya, zavallı babam bari bir buzağı sahibi olurdu benim yokluğumda (beni aratmazdı..)

Bir arkadaş evlendikten sonra tam 40 kilo aldı ve ikide bir "valla iyi ki evliyim, bu halimle beni hiçbir kadın beğenmezdi, evde kalırdım" falan diyip pizza yanında makarna siparişi vermeye devam ediyor. Evlenince kendini salan'gillerden kendisi.. Bir de çocuk yapmış bulunduğu için "hayattaki misyonumu tamamladım, artık ölsem de zarar olmaz" gibi bir de mantık silsilesi içinde ki, Allah kendisini sopasıyla bir dürtse ve akıl fikir verse iyi olacak.

"Bekarlık, evlilik, çocuklu yaşam; hangisi en güzeli?" derseniz, valla hepsi birbirinden güzel, yeter ki içinde bulunduğunuz halin keyfini çıkartın. Mesela bekarken kendi kendinizin efendisisiniz, kimseye karşı sorumluluğunuz yok. İster para biriktirir kırmızı üstü açık bir spor araba alırsınız, ister tatilden tatile koşarsınız, ister tüm maaşınızı kitaba, müziğe, mojitolara yatırırsınız. Bekarken kendinizle başbaşa, akşam yemeği niyetine kremalı bisküviyi süte banarken, pijamalar içinde romantik komediler seyretme lüksünüz vardır mesela.. Ya da hayatı günlük yaşama, plan program yapmama seçeneğiniz vardır. Bir de sosyalseniz, sevgilinizle ve dostlarınızla güle oynaya, seyahat ederek ve sadece keyif aldığınız şeyleri yaparak harika bir ömür geçirebilirsiniz. Bekarlık güzeldir..

Evlilik de güzeldir; çünkü sevdiğiniz insanla beraber yaşlanma seçeneği biraz daha garantilidir. Evli olmadan da çok güzel bir ilişki yaşanabilir tabii ki. Ama evli olunca bir "rahatlama" hali olduğu da doğru, yani bu insanla ben bir ömür inşa edeceğim, onun ufak tefek sıkıcı huylarına ömür boyu katlanma sözü verdim, artık gönlüm "daha iyi bir ilişki olasılığı"nı merak etmiyor, diyebilirsiniz. Tabii evli olmadan da bunları diyebilirsiniz, gerçek aşk olduktan sonra, bir yüzük ve bir imza aslında çok da önemli değildir.. Evliliğin ya da daha geniş anlamda monogaminin getirdiği ev işlerini bölüşme, geleceğe dair ortak planlar yapma, ortak aktivite ve birbir dostlarınızı çalma hali çok keyiflidir. Ama aynı zamanda bekarlığın sallapati hali bitmiştir, anca biriniz iş seyahatindeyse kendinizin sultanı olma şansınız vardır. Ayrıca sevgiliyken hiç kaldıramayacağınız bazı huyları, evliyken görmezden gelme zarureti de vardır (çünkü klozetin açık bırakılan kapağına her sabah kavga çıkarmamayı, bununla yaşamayı öğrenirsiniz..)

Evli ve çocuklu olmak da güzelmiş, daha acemisiyim ve zorluklarla güzellikler arasında karışık hisler içindeyim ama sonuçta Cemal Süreya'nın dediği gibi "sonra gülüşün geldi aklıma ve dedim ki; yine gelsen, yine severim seni.."

Bence insan bekar, evli ya da çocuklu; medeni hali ne olursa olsun, içinde bulunduğu halin keyfini çıkartmalı. Bazı insanlar bekarken "evde kalmış" psikolojisine, çocuksuzken de "zamanı geldi geçiyor" takıntısına sahip oluyor ve içinde bulundukları halin güzelliklerini göremiyorlar; ne acı.. Oysa her durumun kendine özgü avantajları ve güzellikleri var ve bence hiçbir medeni hal bir diğerinden daha "ideal" yahut "olması gereken" değil.. İnsan sonuçta kendi mutluluğundan kendisi sorumlu ve bazı saçma sosyal baskılara, psikopatik takıntılara "dur" demek ve içinde bulunduğu durumun keyfini çıkarmak da kendi elinde.

14 Ağustos 2013 Çarşamba

Hayatın anlamı

Geçenlerde takip ettiğim blogların en nöro-psikoloji ve felsefeyi harmanlamış olanında, üniversiteden sevgili hocamın güzel bir yazısına denk geldim. Yazının konusu "hayatın anlamı" üzerineydi; tabii bu hepimizin devamlı düşündüğü, çözmeye çalıştığı, bu sorunla uğraşırken bazen hayatı kaçırdığı, bazen kafayı sıyırdığı, bazen de ucundan kıyısından yakalaya-yazdığı bir "çok değişkenli denklem".. Ben de gidip gelip, dolanıp durup, bu konuda yazıyorum ara sıra. Yazdığımdan daha sık da düşünüyorum..

Hayatın anlamı; yukarıda bahsi geçen Paul Thagard'a göre "çalışmak, sevmek ve oyun oynamak"mış. Popüler kültürün "Eat, Pray, Love"ı yerine "Work, Play, Love" yani.. Sevmek kısmına katılıyorum ama "çalışmak" yerine "üretken olmak", "oyun oynamak" yerine de "mizah" konsa bence daha anlamlı olur. Bence tabii. Hayatın anlamını şıp diye bulamamamızın nedeni de zaten anlamın herkese göre değişiyor olması. Bana göre; üretken olmak, sevgi alıp vermek (hatta almaktan çok vermek belki de) ve sahip olunanlara şükretmek ile kanaatkarlık hayatın anlamı..

Bu arada; bugün burada muhteşem bir hava var, 23 derece ve bulutlu. İnsan üzerine ince birşey alıp, dışarıda saatlerce yürümek istiyor. Bu sıra bunu yapabilecek zamana sahibim. İnsanın gerçek zenginliği zamanmış, bunu da son zamanlarda fark ettim.. Saatlerce ve gidecek yeri planlamadan yürümek ne güzel; doğaya bakmak, insanları incelemek, düşünmek. Benim içime resmen bir "emekli" kaçmış yahu, haberim yokmuş.. Bak "ev hanımı" diyemedim yine, görüyorsunuz. Ev hanımlığından korkuyorum. Aslında ev hanımlığı da bir meslek ama ne bileyim, sanki hizmet sektöründe çalışıyormuşsunuz gibi. Hizmet etmek de üretmekten, yani yaratıcı-üreticilikten biraz uzak geliyor bana. Bol kurallı, prosedürlü işler bana göre değil. Tabii hizmet sektörünü aşağıladığım sakın anlaşılmasın, hizmet sektörü olmasa medeniyetler çöker, o ayrı..

Doğaya ve düşünmeye dönecek olursak; Nazım'ın dediği gibi "bir sincap ciddiyetiyle yaşamak" lazım hayatı gerçekten de, "işin gücün yaşamak olmalı, ötesinde birşey beklemeden".. Ya da Bilge Karasu gibi "narla incire gazel" okumalı, tam mevsimiyken.. Kaçırmamalı..

9 Ağustos 2013 Cuma

Komşulara dair hipotezler - IV (ve son)

Bayram Özel - Komşulara dair hipotezler serimin son halkasına geldi sıra.. İlk Bayan Mücevher ve Bay Baharatbahçıvanı'nı anlattım, sonra Bayan Sertadam'ı ve daha sonra Bay Ayakkabı Yapan'dan bahsettim. Son olarak kendisi tam bir roman olan "Bayan Umut Taşı"ndan bahsetmek istiyorum.

Bayan Umut Taşı, tüm komşular gibi 50'li yaşlarında ve alt katımızda yaşıyor. Sarışın, neşeli ve tombul bir kadın. Lise psikoloji kitaplarında geçen Piknik Tip insanın tipik bir örneği. Bayan Umut Taşı boşanmış ya da dul olabilir, emin değilim fakat 14 yaşındaki ergen oğlunu kendisi yetiştiriyor ve çocuğu gözlemlediğim kadarıyla çok da iyi bir iş çıkartıyor. Geçen yıl ufak tefek, çelimsiz, diş telli ve tek tük sivilcesi olan ergen öncesi oğlu Thomas; bu sene yaklaşık 20 cm boy atarak, kırmızı saçlı, kulağında devamlı mp3çaların kordonuyla dolaşan, pantolonu her daim totosundan düşmekle düşmemek arası bir çizgide olan, cool bakışlı bir ergene dönüşse de, hala kapıları açar, yol verir, günaydın'ı, iyi akşamlar'ı dilinden düşürmez. Oldukça terbiyeli ve güzel bir çocuk. Bayan Umut Taşı da güler yüzlü, rahat, sorunsuz, sakin, kendi halinde bir kadın.

Tabii ki Bayan Soğanbaşı bu dediklerime katılmıyor çünkü kendisinin köpeği ile Bayan Umut Taşı'nın kedisi kanlı bıçaklılar ve aynı bahçeyi paylaştıkları için gün aşırı bir hengame yaşanıyor. Kedi önemli bir detay çünkü Bayan Umut Taşı sanırım kedisini oğlundan dahi yakın görüyor ve söyleyemedim ama daha çok seviyor bile olabilir.. Kendisi tam bir kedici kadın ve Bayan Soğanbaşı'na bakılırsa, kendi haline bırakılırsa kırk tane kediye sahip olacak kadınlardan biri.. Bilirsiniz, bazı 40 yaş üstü bekar kadınlar yandaki fotoğraftaki gibi kedilerden vazgeçemezler.. Ya da bir kedi, iki kedi derken, bir bakmışsınız evde kırk kedi oluvermiş.. Kedi işi sakat iş.. Bayan Umut Taşı'nın kedisi de bir garip hayvan zaten. İlle gidip Bayan Soğanbaşı'nın açık balkonundan içeriye dalıp, yatak odasına girip, yatağın tam orta yerine yatma huyu olan "canına susamış" bir kedi.. Neyse, o ayrı bir hikaye..

Bayan Umut Taşı'nın en enteresan tarafı, kaşları.. Çoğunluğu sarışın olan bu ülkede insanlar esmerliğe meraklı oldukları için bu ince sarı kaşlarının tamamını alıp yerine kalemle siyah kaş çiziyorlar. Böyle tuhaf bir moda var bu memlekette.. Tabii Bayan Umut Taşı da bu modayı takip edenlerden ve ben kendisiyle ne zaman konuşsam gözümü kaşlarından alamıyorum. Hani ısrarla bakmamanız gereken biryere bakıp durmanız gibi..

Bayan Umut Taşı tombulluğuyla barışık yaşayan, bahçeye çıkardığı şezlongta bikiniler içinde sere serpe güneşlenen ve yaz ortası bronz bir cilde sahip olabilen kadınlardan. Ayrıca bu sene edindiği 2,5mt çapındaki plastik havuzda da baya bir eğleniyor kendisi. Ruhunda akdeniz esintisi olan bu kadıncağız tabii ki giriş katı olduğu için bahçeye bitişik balkonunda sardunyalar ve hatta üzüm bile yetiştiriyor ve Bay Baharatyetiştiricisi'nden de Bayan Sertadam'ın mini bitkilerinden de çok daha başarılı bu konuda..

Bayan Umut Taşı ile geçen sene çok daha samimiydik çünkü bodrumda duran ve ortak kullandığımız çamaşır makinasında dönüşümlü olarak ya ben bir don unuturdum, o getirirdi ya da o bir sütyen unuturdu ben götürürdüm. Bu sene biz kocamla çağ atlayıp kendi çamaşır makinamıza kavuşalı beri artık daha az görüşüyoruz.. Ama seviyorum Bayan Umut Taşı'nı.. Memleketimdeki komşuluk ilişkilerini hatırlatan tipte bir kadın olduğu için belki de.. SON.

Komşulara dair hipotezler - III

Daha önceki postunda Bayan Mücevher ve Bay Baharatbahçıvanı'ndan ve Bayan Sertadam'dan bahsettim, sıra geldi Bay Ayakkabı Yapan'a (aynı isimde bir de klasik müzik bestekarı vardır, bilirsiniz).

Bay Ayakkabı Yapan (ya da ayakkabıcı mı desem ama o ayakkabı satan anlamına da gelebilir..?!) bizim apartmanda değil ama bize bitişik aynı apartmanın B bloğunda yaşıyor ve benim en çok sevdiğim komşum. Kendisi tam bir Bavyeralı. Yaz aylarında tipik Bavyera kıyafeti olan kısa deri şort ve üzerinde kaz tüyü olan şapkasıyla, kış aylarında uzun deri pantolon ve kalın gocuk montuyla birden önüme çıkıp, şapkasını çıkarıp eğilerek yerel dilde "merhaba!" anlamına gelen "servus!" diye haykırdığı için, biz kendisine "servus guy" diyor ve ismini bile bilmiyorduk. Ta ki, mahallemizde geçen ay düzenlenen garaj satışına dek. Onun artık kullanmadığı expresso makinasını 10 euro karşılığı satın alınca, ayak üstü konuşurken adının Bay Ayakkabı Yapan olduğunu, kendinden yaklaşık 20 yaş küçük İspanyol eşinin Almanya'da ne kadar mutsuz olduğunu, 17 yaşındaki tek gözü kör ve her iki kulağı da sağır olan tipik yerden bitme Bavyera köpeği "imagdi" (yerel dilde seni seviyorum anlamına geliyor) nin geçen hafta vefat ettiğini ve bu nedenle ailecek yasta olduklarını, bizi bir ara bahçede barbekü yapmaya çağırmak istediklerini, apartmanca kablolu tv yerine çanak antene geçersek tüm yabancı kanalları izleyebileceğimizi ve İspanyol eşinin kendini daha mutlu hissedebileceğini, Golf arabaların 10 yaşından sonra ne kadar çok sorun çıkardıklarını ve birbiriyle uzaktan yakından alakası olmayan daha nice konuyu da konuşmuş ve bilgilenmiş olduk.

Bay Ayakkabı Yapan da emekli ve 50'li yaşların sonunda.. Ne zaman apartmanda bir sorun yaşansa ilk koşan o oluyor. Türlü tamircinin, belediye işlerinin, doktor adreslerinin telefonuna sahip oluşu ve bu insanların en kısa zamanda bize hizmet etmeye gönüllü hale getirilmesi ile ilgilenen yine o. Bizim alt komşu vefat ettiğinde tüm komşulardan para toplayıp çiçek ve kart alan, yine bizim kızımız olduğunda aynı seferberlikle hediye çeki ve kart hazırlayan yine o. ya da köşebaşında bisikletten düşen 80'lik nineye ilk koşan, ambulansı ilk arayan, ambulans gelene dek kadının yanında duran ve ambulans görevlisine adres ve telefonunu vererek kendisine bilgi vermelerini isteyen yine o.

Enteresan bir adam bu Bay Ayakkabı Yapan.. Bayan Soğanbaşı ile geçinemiyorlar pek. İkisi de mahallenin muhtarı bir yerde ve bir mahallede iki muhtar, zor. Benim oyum Bay Ayakkabı Yapan'a tabii. Yaşça küçük ve sıkıntılı eşini bilemem ama, kendisi apartmandaki en olumlu ve yardımsever insan ve komşuluk ilişkilerimi ille geliştirmem gerekirse (bu konuda biraz çekingenim çünkü "evim kalem, kimseyi sokmak istemem" düsturu var serde azıcık) sanırım Bay Ayakkabı Yapan'dan başlamayı tercih ederim sanırım.

Komşulara dair hipotezler - II

Bir önceki postumda yazdığım gibi, bizim apartman çok şenlikli. Herkes bir gizem yumağı, herkes için bir roman yazılabilir (Küçük Joe'ya fazladan karakter lazımsa, bizi ziyaret etmeli!). Üst katta, çatı katında yaşayan "Bayan Sertadam" kesinlikle bunlardan biri..

Bayan Sertadam, 1.30'luk boyuyla bir "küçük insan" ve doğal olarak yer yer tavanı eğimli çatı katında mutlu mesut yaşayıp gidiyor. 2,5 senedir o kadar az sesini duyduk ki, zaman zaman üstümüzde hakikaten biri yaşıyor mu? paranoyasına kapılmadım değil. Bayan Sertadam, 10 yaşında bir çocuğun boyutlarına sahip olduğu için, ev içinde bize sesi hiç gelmiyor. Fakat kendisi ota-koka inanılmaz bir çabuklukla sinirlendiği için, dışardayken sesi on kaplan gücünde çıkıyor ve sessiz sakin mahallemizde yankılanıyor. O kadar ufak bir insanın bu kadar güçlü bir sesi olması da ayrı bir gizem..

Bayan Sertadam'ın ne işle iştigal ettiğine dair en ufak bir fikrimiz yoktu.. Ta ki dedikoducu komşumuz Bayan Soğanbaşı bizi zoraki olarak bilgilendirene dek. Bayan Soğanbaşı'ndan aldığımız bilgilere göre, Bayan Sertadam anaokulu öğretmeniymiş! Kendisi 10 senedir dul olup çocuksuzmuş ve Bayan Soğanbaşı'na göre çocuksuz oluşu nedeniyle anaokulu öğretmeni olmuş (Ahha, tipik bir lise psikoloji yordamasıdır bu çocuksuz kadınların anaokulu öğretmeni olmaları.. Hiç alakası yok halbuki gerçeklerle ama nedense insanlar çocuk sahibi olmayı istemeyen ya da çocuğu olmayan insanları "eksik" sanma gibi bir saçmalığa inanıyor ve bu "eksikliğin" ille de psikolojik yansıtmalarla giderileceğine inanıyorlar!) Bayan Sertadam'ın kocası ani bir şekilde ölünce - kaza ya da kalp krizi, Bayan Soğanbaşı tam hatırlayamadı - o zamana dek gayet neşeli bir insan olan Bayan Sertadam, soyadının kaderine boyuneğmiş ve huysuz bir ihtiyara dönüşmüş. Ve fakat politik doğruculuk belası üzerimizde olduğu için, kendisi "küçük insan" olduğu için her daim kendisini hoşgörmemiz ve bu gereksiz sinirli halini görmezden gelmemiz gerekiyor. Oysa mahallede kendisini gerçekten seven yok sanırım.. Engelli insanların da arasıra gıcık tipler olabileceğini kabullenemiyoruz nedense..

Bayan Sertadam'ın evi çatıkatında olduğu için tavanı yer yer eğimli ve bazı yerlerde sanırım tavan 1.50'yi geçmiyor. Bu normal boyutta bir insan için oldukça sinir bozucu olsa gerek - bazıları bunu romantik bulsa da, benim gibi sakarlar için hiç mantıklı değil - ve evin çok güzel, geniş bir teras-balkonu var. Bayan Sertadam bu balkonda mini bir çam ağacı ve mini domatesler, mini mısır ve mini salatalıklar yetiştiriyor. Mini çam ağacını her noel döneminde mini süslerle ve mini ışıklarla düzenliyor. Tüm bu bilgiler ışığında benim teorilerime göre, evin tamamı mini eşyalarla düzenlenmiş olmalı. Mini sandalyeler, mini tuvalet, mini lavabo, mini yatak.. Aynen bir anaokulundaki gibi! belki de bu nedenle Bayan Sertadam anaokulunda çalışmayı tercih etti, kim bilir?!

Bayan Sertadam artık emekli ama her gün aynı rutini izliyor. Sabah 9 gibi ben de yürüyüşe çıktığım için, her zaman kapıda karşılaşıyoruz. Bayan Sertadam, mini eşofmanıyla mini bir koşuya gidiyor ve inanılmaz bir hızda blog çevresinde koşuyor. Ben 11 gibi eve dönerken Bayan Sertadam çoktan duşunu almış, elinde mini pazar çantasıyla dışarı çıkmış ve önüne gelen ilk insanla sabah kavgasını etmiş, huysuz huysuz fırına doğru ilerliyor oluyor. İtiraf edeyim, genellikle fırın çevresinde bir tur atıyor ve o çıktıktan sonra fırına giriyorum, yoksa fırıncıyla her sabah yaptığı "neden soğanlı ekmek yok, neden kepekli ekmeğin rengi kara" gibi tartışmalara dahil olmam gerekiyor.. Sonra Bayan Sertadam'la markette karşılaşmak da bir sorun çünkü kendisi, bu boyla domateslere erişmenin zorluğunu her gün tekrar tekrar bizimle paylaşmak ve alışverişi önüne gelen her kimse ona yaptırmak konusunda uzman, ki bu da kendinden ağır bir alışveriş paketini onun için eve kadar taşımak anlamına geliyor.. Bayan Sertadam 11.30 gibi evine giriyor ve sonra ne yaptığı, hatta hayatta olup olmadığı hakkında en ufak bir fikrim yok.. Ta ki ertesi gün sabah 9'a dek. Saat gibi dakik bir kadın bu Bayan Sertadam.

Bazı geceler Bayan Sertadam'ın evinden bazı tıkırtılar ve hoş bir müzik sesi geliyor. Birkaç kez de kendi gibi küçük bir başka kadının ziyaretine şahit oldum. Fakat bunun dışında Bayan Sertadam oldukça yalnız ve sanırım mutsuz bir insan.. Yine de onunla dost olmak gelmiyor içimden.. Politik doğruculuk bile bir yere kadar..

Komşulara dair hipotezler - I

Bayram geldi, herkese iyi bayramlar! Bayramın ruhunu koruyabilmek için, büyüklerimizi ziyaret etmeli, küçüklerimizi sevindirmeliyiz ama artık çoğumuz çalışan insanlarız, çekirdek ailemize anca yetişiyoruz ve kim kime dum duma yaşayıp gidiyoruz. Eskiden insanların hayatı "daha çok para kazanmak ve daha çok tüketmek" üzerine kurulu değilmiş. Hayattaki en önemli ve güzel şeylerin "şeyler" değil "hisler" olduğuna inanılırmış. Bu duyguları hissetmek için, insanlar eşyalara değil birbirlerine bağlanırmış. İşte o güzel günlerde komşular, eş, dost, uzak akraba falan i-pad, i-pod, i-phone'dan önemliyken, insanlar sanki daha bir mutluymuş..

O dönemlerde komşuluk diye de birşey varmış, böyle bayram günlerinde ya da bayram değil seyran değilken bile, insanlar komşularına gider gelir, birbirlerini aile görürlermiş. Şimdiki gibi insanlar kapıcı aidatı dışında hiçbirşey paylaşmadıkları insanlarla kapı önünde karşılaşmaktan itinayla kaçınmazlar, kapı zili çaldığında tv'nin sesini kısıp, evde yokmuş izlenimi vermeye çalışmazlarmış.

Bizim ev, mahalledeki tüm evler gibi üç katlı ve bahçeli. Bu üç katta ikişer daire, çatıda da bir olmak üzere, toplam 5 aile yaşıyoruz. 2,5 senedir aynı insanlarla ortak bir apartmanda yaşıyorum ve insanların ilk isimlerini dahi bilmiyorum. Kapıda karşılaştığımızda günaydınlaşıyoruz, birbirimize kapı tutacak kadar da naziğiz ama kim nedir, ne yapar bilmiyoruz, daha doğrusu ilgilenmiyoruz da.. Ama sevdicekle herkese dair bir teorimiz, hipotezlerimiz var. Bize göre en tuhaf, en anlaşılmaz ve tabii doğal olarak en ilginç komşular, yan dairemizde yaşayan "Bayan Mücevher ve Bay Baharatbahçıvanı" (soyadlarının Türkçe çevirisini yazdım ki, olaya daha bir gizemli hava katılsın). Bayan Mücevher ve Bay Baharatbahçıvanı apartmanın en sessiz, en anlaşılmaz, en gizemli insanları. Birkaç kere sağanak yağmur altında, karşılaştığımız tren istasyonundan arabamızla eve getirmek istedik ama bizi "yürümeyi seviyoruz teşekkürler" diyerek reddettiler.. Apartmanda 15 senedir yaşayan ve dedikodu yumağı "Bayan Soğanbaşı" bile kendileri hakkında en ufak bir bilgiye sahip değil!

Bay Baharatbahçıvanı, soyadının aksine yıllardır balkonuna adece 1 kez bitki dikme girişiminde bulundu. O da bir ay sonra kurudu.. Bay Baharatbahçıvanı oldukça enteresan bir adam, çünkü son derece sessiz, bakışları genellikle yere odaklı ve kocaman siyah bir sırt çantasıyla her çarşamba ve cumartesi sabah 9'da biryerlere gidiyor. Ayrıca Bay Baharatbahçıvanıi'na neredeyse gün aşırı DHL kargodan paketler geliyor. Siyah çantanın boyutları ve tarzı bende bu çantanın profesyonel tüfek kabı olabileceğine ve dolayısıyla Bay Baharatbahçıvanı'nın da kiralık katil olabileceğine dair bir hüsnü kuruntu yarattı ve DHL paketlerinin de "görev"leri bildirdiğine neredeyse emindim. Fakat, geçen hafta, çantanın aslında tripod çantası olduğu ve emekli fizikçi olan Bay Baharatbahçıvanı'nın hobi olarak bir fotoğraf klübüne katıldığı ortaya çıktı..

Bayan Mücevher ise daha da enteresan bir insan. Oldukça çekingen, mütemadiyen siyah ve ayak bileklerine dek uzun dar bir etek giyen, her sabah 8.30'da hızlı hızlı yürüyerek biryerlere giden Bayan Mücevher'i geçen kış gizlice takip ettim. Daha doğrusu aynı trendeydik ve aynı durakta inince ve benim de işten önce yarım saat zamanım olunca, sapık gibi peşine takıldım. Bayan Mücevher, Modern Sanat Müzesi'nden içeri süzüldü ve izini kaybettim. Ara sıra Bayan Mücevher'e de bazı paketler geliyor ve evde değillerse paketleri bize bırakıyorlar. Bu paketler genellikle organik ürünlerin tanıtımını yapan dergiler, organik eşyalar satan mağazalardan alınmış birşeyler oluyor. Bayan Mücevher'in vegan diyetle beslenen, aşırı derecede kanser korkusu olan sanat tarihi uzmanı ya da paleolitik çağ arkeoloğu falan olduğuna adım gibi eminken, geçen hafta onun da fizikçi olduğunu ve doktorasını yazdıktan sonra, pozisyon bulamadığı için zaruri ev hanımı olduğunu öğrendik..

Bayan Mücevher ile Bay Baharatbahçıvanı Tayland'da katıldıkları bir fizik konferansında tanışmışlar ve bu iki çekingen (yere bakan, yürek yakan?!) insan, tanışmalarının beşinci dakikasında birbirleri için yaratıldıklarını anlamışlar. Şu an her ikisi de 55 yaş civarındalar ve her sene tanışmalarının yıl dönümüzde Tayland'a tatile gidiyorlarmış.. Ayrıca Tay mutfağına meraklı oldukları da ara sıra apartmanı salan köri kokusu nedeniyle ortada tabii.. Ve balkona çamaşır asarken, balkon kapılarının açık oluşu nedeniyle yan gözle gördüğüm salonlarında hayallerimdeki gibi tavandan tabana bir kitaplık ve yüzlerce kitapları var.. Muhteşem..

Tüm bunları nasıl mı öğrendim, tabii ki kızım sayesinde. Onu sevmek için duran komşularla ayaküstü küçük konuşmalar yaparken, 2,5 senedir soramadığım tüm kişisel soruları sorar, tüm gizemli teorilerimi sınar oldum. Velhasıl, Bayan Mücevher ile Bay Baharatbahçıvanı'nın gizemli hayatı böyleymiş. Bayrama özel "komşulara dair hipotezler" serimizin gelecek bölümünde, boyu 1.30'u geçmeyen ve son derece asabi bir kadın olan bir başka komşumuz "Bayan Sertadam"dan bahsedeceğim.. Bizi izlemeye devam edin anacıım.

5 Ağustos 2013 Pazartesi

Gülmek ve ağlamak üzerine

Ağlamayı gülmekten çok daha önce öğreniyoruz, ne tuhaf.. Ağlamak için karnımızın acıkması ya da bir yerimizin acıması yeterliyken, gülebilmek için sadece fiziksel bir gelişim değil, bilişsel bir gelişim de gerekiyor. Basit bir şakayı anlayıp bilinçli bir şekilde gülebilmek için; beynimizin gelişmesi ve yüz kaslarımızı kontrol edebilmemiz gerekirken, sofistike esprileri ya da kara mizahı anlamaya, bazılarımızın ömürleri dahi yeterli olmayabiliyor.. "Bir insanın nasıl güldüğünden terbiyesini, neye güldüğündense zekasını ve seviyesini anlarsınız" - Mevlana.

Normalden sık gülümseyen ya da kolayca gülüveren insanlar daha mı mutlu peki? Bu tam bilinmiyor işte.. Çünkü bir insan bazen "ayıp olmasın" diye de gülümseyebiliyor, mesela pek sevmediğiniz bir tanışı yolda gördüğünüzde gülümsemek gibi.. Böyle zoraki gülümseme durumlarında insanın yanak kasları acıyor, fark ettiniz mi? Sanki "ya bizi gereksiz yere kullanıyorsun şu an, al sana ceza!" der gibi.. Ya da bazı insanların hiç komik olmayan soğuk esprilerine gülmemiz gerekebiliyor ara sıra, sırf karşımızdaki insanı rencide etmemek adına. Ağzımız gülüyor da, gözlerimiz gülüyor mu bilemem.. "Gülmek için yaratılmış gözler.." - Semiha Yankı.

Güler yüzlü insanı herkes sever de, dertli insanın dostu olmak zor sanırım. Bundandır belki bana gelen çoğu depresyon hastasının pek arkadaşının olmayışı. Ya da arkadaşsızlıktan mı girilir depresyona? "Gülersen, tüm dünya seninle birlikte güler; ağlarsan, tek başına ağlarsın" - Oldboy (2003).

Oysa her daim gülmek de bir tuhaf. Entellektüel insanın mutlu olabilmesi zordur mesela.. Baktığın her yerde acı ve yanlışlıklar görürken yine de gülüp oynayabilmek de pek normal sayılmaz. Oysa hayatı hafife alan, gülüp geçiveren insanlar hem daha sağlıklı hem de daha uzun yaşıyorlarmış. Ama hafif ve uzun yaşamaktansa; kavgalarla, hak aramalarla, dolu dolu yaşamak mı daha iyi acaba? Güldüğün kadar da ağlayarak.. "İnsan; gülümseyişle gözyaşı arasında gidip gelen bir sarkaçtır" - Lord Byron

Ya da gerçekten aydınlanmış insan, tüm acılara rağmen güzellikleri bulabilen ve yine de gülümseyebilen, en kara anda dahi mizah kılıcını kuşanabilen midir? "Mutlu olmak bir günah değildir" - Pablo Neruda.