29 Temmuz 2013 Pazartesi

Münih'e yaz geldi ve hızla geçti

"Unutulmaya hazır ne varsa, Temmuz gibi tutuşuyor aklımda.." diyen Haydar Ergülen'e katılmamak elde değil. Münih'e yaz geldi ve "ce-e!" yapıp aynı hızla da geri kaçtı. Artık acemisi olmadığım için bu kentin, bu bana sürpriz olmadı; bu yaz artık buradaki 3. yazım ve nihayet bu yaz hazırlıksız yakalanmadım. Yine de şaşırtıcı oluyor bu kentte kazaksız, çorapsız, hatta ve hatta şemsiyesiz dolaşabilmek. İki hafta da olsa..

Hava 30 derecenin üstüne çıkınca, biz tüm kent deliriyoruz. Herkes yakaları yukarı kaldırılmış Polo tshit'leri giyip (ne beter bir moda bu yahu, ne anlamsızlıktır bu?!), üstü açık arabalara doluşup, eşarpları rüzgarla savura savura, nehir ve göl kenarlarına doluşuyor. Daha sportmen olanlarımız Alplerin tepelerinde dağ bayır dolaşıyor, bakınız burdan okuyunuz.

Türkiye'de sizlerin Mayıs ortasından Ekim başına dek yapabildiğiniz nice yaz aktivitesini, biz burada 2 hafta içinde gerçekleştirmek durumundayız yoksa yaz kaçıveriyor ve biz doyamadan kalıveriyoruz. İki haftalık yaz boyunca her sabah erkenden kalkıp "amanın bugün de mi güneş var?" diye şaşırmayı takiben, hızla çantaya üç beş parça eşyayı (yedek dondur tshirttür havludur kitaptır) atıp, iki litre suyumuzu, elmalı sodamızı ve hızla hazırlanmış peynirli sandviçlerimizi de kumanya niyetine hazırlayıp, bisikletlere atlayıp soluğu evimizin yakınlarındaki Würm nehrinin kenarında oluşan doğal kumsallarda ya da ufak göletlerde alıyoruz. Küçük Joe'nun sakin ve serin İstanbul sabahının aksine, Münih ahalisi sabahın 6'sında kalkıp maraton falan koşma huyunda oldukları için, yollar kalabalık ve cıvıl cıvıl. Hatta biraz geç kalsak (misal saati 9.30 falan etsek) göl kenarlarında oturacak birkaç metrekarelik çimenlik bulmak zorlaşmaya başlayabiliyor..

Benim gibi soğuk sudan hiç hazzetmeyen biri bile kendini Alplerin doruklarından gelen buz gibi suların içine atıp neşeli çığlıklar atarak yüzebiliyorsa, Münih'e yaz gelmiş demektir. Yüzmek dışında Isar nehrinde sörf yapmak, buz gibi ve berraklıkta son nokta Alp göletlerinde dalış yapmak, yelken üfürmek, kano kulaçlamak, koca koca adamlar ve kadınlar olarak bir elimizde soğuk bira ile şamrel tipi simitlerin içinde ya da deniz yatakları üzerinde nehrin en üst noktasından en alt noktasına doğru tembel tembel "akmak" ya da bir portakalı hırsından ağlatacak denli turuncu olana dek güneş altında geviş getirmek de diğer aktiviteler arasında tabii.

Kahvaltılık sandviçlerimizi ya da Bavyera adeti olarak saat öğlen 12'yi vurmadan tüketilmesi şart koşulan beyaz sosis ve beyaz birayı mideye indirdikten sonra, işe gidebilir (6'da kalkarsanız, tüm bunları yapıp yine de 9'da işte olursunuz tabii ki) ya da şehrin aylak takımındansanız (bu yaz Maya sayesinde benim de olduğum gibi), tüm günü göl/nehir kenarında hak yüzerek, kah okuyarak, kah yiyerek içerek geçirebilirsiniz. Akşam programı ise bambaşkadır. İş çıkışı Isar kıyısında buluşulur, mangala herkes getirdiği birşeyleri atar, hardallı patates salataları ya da peynir tabakları ortaya konur, yine biralar, Spezi'ler, elma sodaları açılır. Yine yüzülür, yenir, içilir. Ya da bira bahçesinde buluşulur ve kestane ağaçlarının koca yaprakları altında sohbetler uzar da uzar. Ya da bir açık hava sinemasına ya da açık hava operasına gidilir, parkta çimenlere uzanılır, yıldızlar ışıl ışılken sevdiceğin göbeğine yatılır ve güzel bir film izlenir.


Bu yaz bir de ekstra güzellik var, evimize bisikletle sadece 5dk uzaklıkta bulunan Blutenburg (şatosu)nun önüne günebakanlar dikmişler! Bu park alanı devlete, dolayısıyla halka ait ve isteyen girip kopartsın diye bir de kutu ve tabela koymuş, üstüne de "30cent karşılığı kopartabilirsiniz" yazmışlar. Bir akşam yürüyüşüm sırasında tabelanın önünde uzunca bir süre oturdum ve insanların hakikaten o kutuya para attıklarına da şahit oldum.. Acı acı düşünmeden edemiyor insan, bizim memlekette olsa para vermek bir yana, günebakanları köküyle söküp götürürler balkonlarındaki saksılara dikmeye.. Jardzy hanım belki hatırlar, yıllar önce kuğulu parktaki kuğuları bile "söküp" götürmüşlerdi bir kısım halkımız..

Yaz geceleri de bir başka güzeldir tabii.. Dışarıda bir sürü aktivite vardır. Evdeyseniz ise, mutlaka balkonda uzun uzun oturur hoş bir sohbete ya da sürükleyici bir kitaba dalarsınız. İlla ki limonata yapmışsınızdır, önünüzde buz gibi, nane nane kokar durur. Her yaz olduğu gibi karpuza dadanır, "hakikaten yutulan çekirdekler apandisit hastalığına neden oluyo mu ki?" diye düşünmeden edemezsiniz. Bir de zıııızt zıııızt diye öten gece böceklerinin sesleriyle, hafif ürperten bir esintili gecede, incecik pikeye sarınarak uykuya dalmak vardır ya, işte o hepsinden güzeldir..

Yaz mevsimi.. Mevsimlerin en güzeli..!

22 Temmuz 2013 Pazartesi

Bakış açısı

Dubai'yi nasıl bilirsiniz? Kültürden, tarihten, entellektüel birikimden payına düşen pek olmamış, dışı pırıltılı ama içi kof, alışveriş ve hamam suyundan farksız denizine girmek dışında pek bir aktivitesi olmayan 1001 gece masallarındaki kent/ülkelerden biri gibi gelmiştir bana hep.. Nüfusunun %80'ini çalışmak için gelen yabancılar oluştursa da, geriye kalan %20'lik Arap nüfus her zaman ve her ortamda ayrıcalıklı olup, kendi işlerini yapan yabancılarla çok fazla kaynaşmamayı da kendilerine ilke edinmişlerdir. Ne kadar yüksek düzeyde olursanız olun, aslında şeriat hukuku ile yönetilen bu ülkede, işin her zaman bir raconunu tutturan Arapların bol içki, uyuşturucu içeren "tezgah altı" partilerine asla davet edilmezsiniz mesela. Yıllarca yaşayın Arap arkadaş sayınız bir elin parmaklarını geçmez. Sizi kullanır ama asla aralarına katmak istemezler. Arap mentalitesi işte..

Yine de şeriat hukuku ile yönetilen diğer Arap ülkelerine ya da emirliklere nazaran daha rahat, daha turistik, Batı ile daha iç içe bir ülke tabii. Ama "hukuk" şeriatla "guguk" olunca, ara sıra saçma sapan olaylar Dubai'de de vuku bulmuyor değil. Şu habere bir göz atın mesela: "Dubai'de tecavüze uğrayan kadına 16 ay hapis cezası" verilmiş. Arap dünyasında aynı haber kadının tecavüze uğraması değil, "evlilik dışı ilişkiye giren Norveçlinin cezalandırılması" başlığı ile verilmiş ve kadının "içki içmesi" nedeniyle zaten baştan "yollu" olduğu itinayla belirtilmiş. Sonra, haber uluslararası basına intikal edince Norveç - Dubai arasında nasıl yazışmalar olduysa, insan hakları örgütleri nasıl bir baskı yaptıysa ve Dubai'de kim "kuyruğuna basılıyor" hissettiyse artık, Norveçli kadının "affedildiği" yönünde bir başka haber yayınlandı bugün. Merak ediyorum, tecavüze uğrayan kadın Norveç gibi "güçlü" bir Batılı ülkenin vatandaşı olmak yerine mesela yine şeriat hukukuyla yönetilen Afganistan'dan gelen bir sığınmacı-işçi olsaydı da aynı şekilde "af" edilebilecek miydi? Yoksa kim takar Afganistan'ı ve Afganları, müslüman kadın zaten gece gece ne işi var sokakta, hele de içki alemlerinde? mi denilecekti.. Acaba olay yine de uluslararası basına taşınacak mıydı yoksa "Müslüm bradırs işte.. Bırak kendi içlerinde halletsinler" mi denilecekti..

Bu yazıyı yazmadan önce şeriat sistemiyle yönetilen ülkeleri merak ettim ve Wiki Yenge'ye sordum. Hepsi türlü sorunun kol gezdiği, insan hakları ihlallerinin çöldeki kum taneleriyle başa baş koşturduğu, terör ve iç savaşa yenik, açık açık ya da içten içe terör aktivitelerinin desteklendiği ülkeler. Batılı ülkelerin turizm otoriteleri tarafından neredeyse hiçbirine turistik seyahat önerilmiyor, önerilse de zaten ailenizin "ne işin var orda?" diye karşı çıkacağı ülkeler hepsi. Ve hakikaten; iş nedeniyle ya da transit gitmiyorsanız, ne işiniz var orda?!?

Şeriat hukukuyla yönetilmeyen ama ülkede bulunan müslüman azınlığın evlilik, boşanma, çocuk vesayeti gibi sosyal hukukunun şeriat sistemine bağlı işlediği ülkeler var; mesela Hindistan, Etiyopya, kuzey afrika ülkeleri gibi. Bunlarda da durum iç güveysinden hallice malum. Ara ara yaşanan sosyal hadiseler ve haksızlıklar dış basına yansıyor, okuyup feyz alıyoruz.. Bir de şeriatla yönetilmeyen ama çoğunluğu müslüman olan (ve ara ara başa gelen partilerce sosyal şeriat yasalarının aslında ne kadar ideal ve gerekli olduğu öne sürülen) ülkeler var, bizim gibi mesela. Bu ülkelerde de ne yazık ki basın özgürlüğü güme gitmiş vaziyette. Batıda yayımlanan bir gazetede okuduğunuz haberi birkaç saat sonra Türk medyasında tamamen farklı bir şekilde ve yorumda okuyunca tüyleriniz benim gibi diken diken olabiliyor, söz gelimi. Üstelik yakınınızdaki okumuş yazmış insanlar bile, bu medya kuruluşlarına hala inanabiliyor, takip edebiliyor..

Her insanın olaylara bakış açısı farklıdır ve robot olmadığımız ya da komünist sistemle yönetilmediğimiz sürece bu çok doğal ve normaldir. Fakat medya, eğitim, sosyal hizmetler ya da her hangi bir kurum bazında belli bir ideolojiyi savunmak, yanlı yayın yapmak ve insanları tek bir kanaldan bilgilendirmeye ya da "eğitmeye" çalışmak bence çok sakıncalı ve yanlıştır. Bu kadar yanlı yayın yapılan bir ülkede bize düşen, yurtdışı yayınları da takip etmeye çalışmak ve çevremizde olan biten konusunda tek kanaldan bilgi almamak olmalı. Bu sayede daha gerçekçi ve yansız, kendimize özgü bir "bakış açısı" yaratabileceğimizi düşünüyorum.

18 Temmuz 2013 Perşembe

Kayıp lezzetler

 
Bektaşi üzümü diye bir şey duymuş muydunuz bilmiyorum ama, biz kendisini pişirip yedik. Burada stachelbeere (ingilizce konuşulan ülkelerde gooseberry) diye geçiyor ve sadece bu mevsimde kısa bir süre rafları süslüyor. Ben geçen seneden beri "bu nedir bu?" diye merak edip duruyordum, bu merakımı babalık izni nedeniyle bulunduğu evde işsizlikten delirip kendini aşçılığa adayan sevgili sevdicek sayesinde yendim.. Kendisi internetten tarif bulup beş çayına "bektaşi üzümlü tart" yaptı ve "akşam oturmasına" gelen birkaç arkadaşla iki gün içinde tüm tartı tükettik yahu. Şekli şemali pek güzel bu meyvenin ve oldukça da güzel ekşimsi / tatlımsı bir tadı var! Sevgili Jardzy burada olsa, bir koca dilim de o yerdi, ooo ekşi ekşi diyerek / severek.

Bir de burada rhabarber (ingilizce konuşulan ülkelerde rhubarb) diye geçen ve yine Jardzy'den aldığım bilgilere göre Türkçesi de "Işgın" olan bir başka enteresan sebze var. Kereviz sapını andıran bu sebze de son derece ekşi ve izine sadece Haziran başında 1-2 hafta izine rastlanabiliyor. Onun da aynı şekilde tartını yaptık ve aynı sosyal coşkular içinde mideye indirdik. Her iki tartı da daha az ekşi yapmak isterseniz içine ek olarak şeftali katabilirsiniz. Her iki sebzeye de uyuyor, güzel de kokusu var.

Türkiye'de bu sebze / meyveler hiç karşıma çıkmamıştı, belki annemin devamlı anlatıp durduğu çocukluğunun efsanevi "kırmızı havuç"u ya da "tatlı patates"i gibi nesli tükenen sebze ve meyvelerimizden biridir, çünkü böyle olmasa Türkçe ismi olmazdı diye düşünüyorum. Ya da gerçekten adı sanı duyulmamış ucra bir köyde birkaç metre kare alanda yetişiyor ve sadece yerli köylüler biliyor da olabilir. Ya da bizde de bektaşi üzümü ve rhubarb gani gani yetişiyor ve tüm evlere giriyor ama ben yıllardır o ulvi bektaşi üzümü ve rhubarb haftasını kaçırıyor falan da olabilirim tabii. Hangisi doğru bilmiyorum ama doğru olan bir şey var ki, o da sonuçta her ikisinin de "kayıp lezzetler" olduğu..

8 Temmuz 2013 Pazartesi

Ortaya karışık

Hava bir tuhaf bu yaz bu diyarlarda; bir gün 25 derece, ertesi gün 16 derece, bir güneş açıyor, bir şakır şakır yağmur yağıyor. Ambole olduk, bu ahval ve şeraitte ruh halimiz de cozuttu. Bir gülüp oynuyoruz, bir ağlayıp dövünüyoruz. Memleketten bahsediyorum tabii yoksa bu benim yaşadığım medeniyet denen tek dişi kalmış canavar Gâvur-lend'de herkes pek ağırbaşlı, pek avrupai, pek bir Hint ineği kadar rahat ve tasasız. Dün tomaların gazabından kahkahalar atarak kaçan bir grup insanın fotoğrafını da gördüm ya gazetelerde, gam yemem artık. Sinir gazı mı sıkıyorlar nedir anlamadım ki.. Hayır bir de ne çok olay varmış direnecek, fark edememişiz Gezi'den önce. Artık Pandora'nın Kutusu açıldı, her gün üç beş farklı konuda direniyoruz. Sadece "Biz Çılgın Türkler" de değil üstelik, tüm dünya sokaklara döküldü, 2013 yazında direnmeyen kalmayacak azizim.. Pek sevgili Elf asilzadesi kayınvalidem, bu olayları "2013 yazının yıldız haritası aynen 1968 yılındaki gibi" diyerek astroloji bilimine de bağladı ya, benden pes artık.

Velhasıl tam "pes" de değil çünkü bizim evde de direnişler söz konusu. 5 haftalık kızım tam bir direnişçi çıktı, kendisi ciğerlerinin tüm kapasitesini kullanarak kolik sancısına karşı direnişte - ki o kadar küçük bir canlıdan bu kadar güçlü bir ses nasıl çıkar diye cümle alem merak içindeyiz - ve pek tabii bu durumda sevdicekle bendeniz de uykusuzluğa karşı direniş halindeyiz. Üstelik benim 5 yaşımdan bu yana süregelen "gündüz vakti kat-i surette uyumama" huyum da, bu süreçte evde bir "Tyler Durden ile güne merhaba" esintisi yaratmıyor değil. Şizofreni tadında pek leziz günler yaşıyoruz azizim. Lakin çocuk yapmayı kimsenin zorlaması olmaksızın, tamamen kendi akıl ve mantık hesaplarımızla planlamış ve gerçekleştirmiş bulunduğumuz için, bu "Kolik Günlerinde Aşk" temalı yeni yaşam koşullarında, bir nevi survivor yarışmacısı misali ordan oraya savruluyor, yine de yıkılmadan ayakta kalmayı ve gün sonunda birkaç kahkaha atabilmeyi başarıyoruz. Nasıl oluyor o iş ben de anlamış değilim ama oluyor bir şekilde..

Gündüz uyumama konusunda direne direne süper-sosyal bir canlı oldum çıktım. "Mini-me" dışarda kolik sancısı çekmiyor (nedense böyle bir huyu mevcut bu mini insanların, arabayla gezerken, parkta güneşlenirken, insan arasında falan nedense pek uslu melek gibi canlılar olup eve girer girmez yaygarayı basma uzmanı bu minilerin hepsi) diye kendimi şehirde ne kadar sosyal entrika dönüyorsa hepsinin içine atmış vaziyetteyim. Hiç olmadığım kadar "ayol müsaitseniz size çaya geliyorum" durumundayım - ki uzun zamandır vakitsizlikten görüşemediğim tüm insanlarla bıktırana dek görüşmeyi ilke edindim de denebilir bu halime. Münih kazan ben kepçe..

World War Z'te gidemedim (nedense zombi filmine bebek almadılar) ama kitabını okuyorum şu sıra çünkü bu uykusuzluk ile Goethe falan okunmuyor azizim. Light light takılıyoruz. Doktora desen 6 haftadır kitap defter kapağı açılmadı - hatta sunumdan 1 hafta önce doğurasım tuttuğu için yapamadığım sunumun prof'una "ben gelemiyorum sunuma" yazmayı başardığımda meğerse sunumun ertesi günüymüş falan filan. Akıl mı kaldı.. Entel dantel namına geldiğim son nokta budur ve içler acısıdır. Beynimi kışlıklarla birlikte dolabın üstlerine kaldırdım, 6 ay sonra geri indirmek niyetindeyim ama şimdilik bu light hallerin, kırmızı ojelerin ve uçuşan pileli eteklerin keyfini çıkarıyorum izninizle.

Nikah şekerlerimizden pardon şahitlerimizden biri Lego'ya iş görüşmesine gitti ve şu an son aşamada mülakatta. Allahım ne olur olsun diye dua ediyorum, çünkü kendisi pozisyona kabul edilirse, promosyonlardan biri olarak yılda 8000 euro'luk Lego alışverişinde %75 indirim hakkı kazanacak. Eh bizi de görür heralde?! Böyle işe can kurban değil de nedir anacığım. Yanlış kulvarda doktora için koşturuyorum sanki.. Lego; Danimarka'ca (Danca daha doğrusu) Leg Godt yani iyi oyunlar demek biliyosunuz dimi?

Memlekette herkes ya direnişte ya da tatilde - ya da hem tatilde hem de ellerinde direndikleri dış güçlerin üretimi akıllı telefonlarla (bu ne diyet bu ne lahana turşusu) direniş halinde. Yazın ilk "kumsaldaki kırmızı ojeli ayak" fotoğrafları da suretkitabında boy göstermeye başladı tabii. Bu diyarlar dediğim gibi 16-25 arasında gidip geldiği için bize sıcak basmıyor henüz, o nedenle tatili falan da özlemedik ama turkuaz bazlı fotoları gördükçe kıskanıp hart hart kaşınmıyor da değiliz..  Mini-me henüz pek mini, bu yaz bize seyahat de tatil de yok, umudumuz okulların kapandığı, etrafa sessiz bir sakinliğin çöktüğü (uleyn evde var artık bi tane, ama valla ebeveyn olsam da hala dizginlenemeyen çocuk sesine - gürültüsüne - karşıyım yahu) Eylül sonu'nu bekliyoruz..

Günler bu şekilde gelip geçiyor. Dün - 7 Temmuz - benim için özel bir gündü, hüzünlüydüm ve boğazımda bir düğüm vardı. Lakin gidenler ve gelenler.. Yaşam akıyor sonsuz bir hızla ve çok şükür ki tüm duyularım ve duygularımla tam içindeyim. Öyle işte; biraz duygusalım bu sıra..

Son hallerim böyle ortaya karışık işte.

3 Temmuz 2013 Çarşamba

En..

"En.. " ile başlayan sorular sorulduğunda hemen cevap verebilen insanlara karşı içimde her zaman bir hayranlık olmuştur. Yani mesela "En sevdiğiniz müzisyen kim?", "En severek yediğiniz yemek hangisi?", "En severek yaptığınız spor ne?" gibi sorulara bir kaç saniye - hatta daha bile az - düşünüp, hemen cevap verebilen insanlardan bahsediyorum.. Ben asla onlardan biri olamadım. Tek seçenekli hayat asla bana göre olmadı..

Biri evime gelip kütüphanemi görünce bana hemen - hiç değişmeden - aynı soruyu sorar "Ooooo ne çok okuyorsun, peki en çok sevdiğin yazar kim?" Kabusum bu soru benim. Onca muhteşem yazar arasından birini seçmem gerekiyor ya, mümkün mü bu? Hem hepsini başka nedenlerle severken, başka başka sebeplerle kendime yakın - yoldaş - hissederken, ya da geçmişte bir süre hissetmişken.. Sadece bir isim vermek, diğerlerine karşı yapılmış bir haksızlık, bir kıymet bilmezlik, bir hakaret değil midir?

Dün akşam yemeği için sevdicekle evimize yakın, serin ve sakin bir bira bahçesine gittik. Hani bazı restaurantlarda "günün yemeği" olur ya, sevdiceğin şansına dün oldukça uygun fiyata "spare ribs" vardı (pirzolaymış Türkçesi, etle aram olmadığı için et yemeklerinin isimlerini de birbirine karıştırırım hep). Sevdicek gözlerini belerte belerte, yutkuna yalana yedi koca bir tabak pirzolayı ve son lokmada "Eğer idam ediliyor olsaydım ve son yemeğim sorulsaydı kesinlikle spare ribs derdim" dedi. En çok sevdiği yemek buymuş. O dakikada tabii benim aklımdan ışık hızıyla, sevdiceğin idam edilmeyi gerektirecek ne gibi bir suç işlemiş olacağı ve hemen akabinde ben kendim idam edilecek olsam son yemek olarak ne isteyebileceğim geçti. En çok hangi yemeği seviyorum yahu ben? Bilemedim.. Yani sebze yemeklerini seviyorum, peyniri severim, süt ürünlerini severim, balık çok severim, yağlı ve tuzlu ve soslu ağır yemekleri sevmem tamam da, "en" çok sevdiğim yemeği bulamadım.. Sevdicek bana yardım olsun diye "en zevkle yediğin üç yemeği nerde ne zaman yedin?" diye sordu. Durumu daha beter etti. Yahu ben hayatımda yediğim en güzel üç yemeği nerede, ne zaman yediğimi de bu yemeğin ne olduğunu da bilmiyorum. Evet çok güzel yemekler yedim ama "en" güzellerini hemen düşünüp, bulup da söyleyemiyorum.

Bu sorunum ayaküstü sohbetler yaparken de başıma çok dert oluyor. Biriyle yeni tanıştığımda bu tip "en" sorularını cevaplayamıyorum. Öyle kalıveriyorum. Yani bir çok müzik grubunu severek dinler, albümlerini beklerim. Bir çok yazarı severek okurum, son kitaplarının çıkış tarihini takip ederim. Bir çok sevdiğim sanatçı, düşünür, tv programı, dergi, yemek, bitki, araba, ülke seyahati falan vardır. Kendi çapımda çok boş bir insan olmadığımı düşünürüm yani. Ama gel gör ki biri bana "en.." dediğinde kalakalır, tek bir isim bile söyleyemem! Birini söylesem, diğeri köşede kalacak.. Seçemem.

Belki de bu bir "odaklanma sorunu" ve bir liste yapmam, boş bir zamanımda bu "en" leri düşünüp hazırlamam, gerektiğinde de fırt diye sıralamam lazım.. Bilmiyorum. Ama hayat o kadar renkli, o kadar çeşitli, o kadar değişkenken bu bana çok anlamsız geliyor..

2 Temmuz 2013 Salı

Ateşle oyun olmaz

3 yaşındaydım, üst komşunun haşarı oğlu ananemin evini yakma girişiminde bulunduğunda. Misafirliğe gelmişler bize (hala neredeyse her gün gelir giderler ananemle babannesi birbirlerine), bizimkiler içerde sohbete ve çaya dalmış. "Haşarat" içerlerde kendi keyfine bakıyor. Bir yerlerden bulduğu kibritle oynarken perdeyi tutuşturmuş, yanlış bir şey yaptığını anladığı anda da kimseye haber vermeden kapıyı çekip üst kata geri kaçmış. TRT binası vardı ananemin evinin karşı tarafında, tv'ciler fark etmiş yanan perdeleri. Koşmuşlar hemen. müdahale edilene kadar perdeler ve duvarın bir kısmı yanmış. Felaketten dönülmüş. Kimsenin burnu kanamadan. Yıllarca bu olay benim zihnimde yer etti, rüyalarımda kırmızı alevler görerek kan ter içinde uyandım. Hala kırmızı gece lambasından korkarım.

15 yaşındaydım Sivas'ta aydın(lık), güzel insanlar yakıldığında. Dün gibi zihnimde o gün. Çok sıcak bir gündü ve ananemin yazlığındaydık geniş ailemle. Denizden çıkmıştım, saçlarımdan sular süzülüyordu ve yine de terliyordum. "Kamelya" dediğimiz üstü üzüm sarmaşıklarıyla kaplı, bambudan tavanlı, dört yandan açık, o saatte tek hava alınabilecek asma balkonda oturuyorduk. Yine çay içiyorduk. Midilli adasına karşı.

Fizik profösörü olan eniştemin olayı duyduğu anki yüz ifadesi ve acı dolu "insanları yakıyorlar, kimse de müdahale etmiyor" deyişi hala gözümün önünde ve sesi kulağımdadır. 15 yaşında, havai bir ergenken, şiirlerinden tanıdığım Metin Altıok'un ve diğer 32 insanın öldüğünü, severek okuduğum Aziz Nesin'in ve daha birçok insanın ölümden döndüğünü öğrendiğimde, "neden?" diye düşündüğümü ve kafamın karıştığını hatırlıyorum. Aradan 20 sene geçti, ben hala anlamadım, hala kafam karışık ve hala içimde aynı o günkü sıkıntı ve burukluk var.

Aklımda ananemin evinin yanan perdeleri, kırmızı gece lambası ve elinde süpürge fırçasına benzer anlamsız bir "savunma aleti" ile merdivenlerde oturan ve kameraya şaşkın şaşkın, dışarda olan bitene inanmayarak bakan Metin Altıok ve diğerleri.. Tüm bu resimler içiçe.

Madımak'ta yaşananları anlamak yeterince zor ama sonrasında yaşananları aklı selim kimsenin anlaması ve kabullenmesi olası değil. Aradan geçen 20 senede bir türlü "yargılama" işi bitmedi, bitirilmedi ve sonunda beklenen oldu; 13 Mart 2012'de dava "zaman aşımından" düştü. Üstelik 2010 tarihinde kamulaştırılan otelin lobi kısmına bir nevi "hatıra duvarı" yapıldı ve bu duvara yakılarak ölenlerin isimlerinin yanı sıra dalga geçer gibi onları yakarken ölen iki kişinin adı da yazıldı ve Sivas Valisi Ali Kolat "olaya insan merkezli baktık, hiçbir ayrımda bulunmadık" diye bir de demeç verdi.. Yazıklar olsun.. İnsan merkezli bakmakmış.. Aklım almıyor. Yahudi soykırımında ölenlerin isimlerinin altına Hitler'in ismini yazmak gibi birşey bu. Aklım almıyor..

Ateşle oynadılar ve canlar yandı.
20 senedir yanmaya devam ediyor o canlar.
Kimse söndüremedi o yangını.
Ve hala bazıları ellerinde barutla gidiyor o yangına.