29 Mayıs 2013 Çarşamba

Heyecan..

Öyle bir heyecanlıyım ki, uyku tutmadı. Ben de kalktım saat 04.20'de ayaklarıma kırmızı kırmızı ojeler sürüyorum :) Bir de yağmur yağdı şakır şakır, mis gibi kokusu camın iki parmak aralık kısmından içeri giriyor. Hem de kuş sesleriyle birlikte!

Kapkaranlık olsa da daha gökyüzü, sabahı müjdeleyen çalı bülbülleri bunlar..

26 Mayıs 2013 Pazar

Gezen beyin ışıldar

"Gezen ayağa taş değer" diye bir atasözü vardır, çok ve gereksiz gezen kişinin başına dert alacağı anlamına gelir. Bir de "Çok yaşayan değil, çok gezen bilir" diye bu söze alternatif bir takım atanın ortaya attığı ve benim de can-ı gönülden benimsediğim bir başka söz vardır. İşte bu söze atfen, bugün çeşitli nedenlerle seyahat edemeyenlere, ufuklarını genişletecek üç tv programı önerisi vermek istiyorum. Bu programların beni en çok şaşırtıp eğlendirdiği noktaları ortak; her üçü de fazla ete süte dokunmayan, fazla cahil sayılmasa da kesinlikle entellektüel de sayılamayacak, dünya politikasından ve kendi ülkeleri dışındaki ülkelerde uygulanan farklı yönetim sistemlerinin varlığından ve hatta işe yararından bi'haber sıradan lay lay lom WASP Batılılar olan "seyyah"ların, seyahat ettikleri ülke sayısı arttıkça bu boş kafa hallerinden adım adım sıyrılmaya başlamalarını çok bariz bir şekilde izleyicinin fark etmesine neden olan programlar. Sadece bu nedenle bile, yani bir avuç "beyaz anglo sakson protestan" dünya vatandaşının gezerek eğitilmesini, sosyo-psikolojik bir deney ya da belgesel mahiyetinde izlemek için bile bir göz atabilirsiniz.

Çok kültürlülük herkese nasip olabilen bir lüks değil ama kültürel çeşitliliğe yönelik farkındalığın arttırılmasıyla, dünyada bence en berbat, en zararlı insanlık halleri olan ırkçılık, milliyetçilik, "biz ve ötekiler" ayrımlarının bir nebze önüne geçilebileceğine inanıyorum. Bunun da en kolay yollarından biri, farklı gruplara ait insanları kaynaştırmak. Gençleri seyahate özendirmek, merak duygusunu kamçılamak.. Tüm programları internette kolayca bulabilir ve izleyebilirsiniz. DVD'leri de mevcut.

İlk program; aslen yemek kültürü odaklı, Anthony Bourdain "No Reservations". İlk bölümlerde tam bir "aw tanrım, bu ülkelerde de insanlar pirzolanın hasını bulabiliyor mu acaba?" endişesiyle gezen Bourdain, zaman geçtikçe ve özellikle daha el-ayak değmemiş rotalara açıldıkça ve hatta birkaç mide problemi ve bağırsak sorunu yaşadıktan sonra, gayet kallavi bir seyyah oldu diyebilirim. Kendine özgü, bol içki ve sigarayla harmanladığı programın en güzel yanı, gerçekten de genellikle "rezervasyon gerektirmeyen" o şehirde yaşayan insanlar tarafından tercih edilen mekanlara gidiyor oluşu. Programda sadece ülkenin mutfağını değil, Bourdain'in gözünden yaşam tarzını ve önemli seyahat merkezlerini de görme şansı yakalıyorsunuz. Ben de seyahatlerim sırasında birkaç kez bu programda görüp hoşuma giden restoranlara gittiğimi ve Antony Bourdain kadar ilgi ve alaka gördüğümü söylemeliyim.
 
İkinci önerim, Scott Wilson ve Justin Lukach isimli lise arkadaşı iki Kanadalı gencin hayattan 1 sene çalıp dünyayı gezmeye karar vermesini konu alan bir belgesel; Departures. Tabii hayattan çalınan bu 1 sene çoğu insan için olduğu gibi, onlar için de 2-3 seneye dönüyor ve ortaya güzel bir belgesel fikri çıkıyor. İlk başlarda "aman Grönland'da alkol bulamadık, haftasonumuz mahvoldu" mantığıyla yollara düşen gezgin gençler, yolları turistik rotaların dışına çıktıkça (Kuzey Kore bölümü oldukça ilginç mesela) gezmenin onları eğitmesi sonucunda, ilerleyen dönemlerde oldukça "normal" gençler halini alıyor ve dünya politikasına bir ilgi alaka geliştirmenin dışında, farklılıklara da eleştirmeden, olduğu gibi kabul ederek ve anı yakalayarak yaşamaya ve gezmeye başlıyorlar. Bu gelişimi bölüm bölüm izlemek de, gittikleri enteresan bölgeleri izlemek kadar ilginç. Genellikle havai ve şaşkın halleriyle izleyici üzerinde samimi bir izlenim bırakan seyyahlar, özellikle seyahat sırasında hissettikleri ya da yaşam dönemlerine özgü olaylar, geride bıraktıkları dost ve akrabalar ya da onca yolun ardından kendi içlerinde nelerin değiştiğini yer yer izleyiciyle paylaşıyorlar ve bu da sanırım programın en kendine özgü yanı.
 
Son önerim ise, dünyadaki en su katılmamış salaklardan biriymiş gibi davranarak, yapımcısı Ricky Gervais tarafından kendisine zorla dünya gezdirilen komedyen Karl Pilkington'ın önümüze serdiği farklı diyarların dizisi An Idiot Abroad. Tipik İngiliz kara mizahı ile dünyadan bi' haber burnu da bir karış havada bir İngiliz'in gözünden dünya serüveni, oldukça eğlenceli ve kendini bölüm ardına bölüm izletiyor. Özellikle Pilkington'un hayatını bir saniye olsun kolaylaştırma niyetinde olmayan Gervais'in yer yer gerçekten acımasız hale gelen "seyahat ödevleri" Pilkington'u olmasa da izleyiciyi oldukça eğlendiriyor ve bir nevi ufkunu açıyor da denebilir.

22 Mayıs 2013 Çarşamba

Romantik haftasonu kaçamağı

Sevdicekle 3. evlilik yıldönümümüzü, romantik bir haftasonu kaçamağı yaparak kutladık bu haftasonu! Münih'te cuma sabahı uyandık, arabamıza atlayıp güneye doğru direksiyon sallamaya başladık, kahvaltımızı Avusturya Alplerinde, öğle yemeğimizi ise İtalya'nın Garda Gölü'nde yedik. Tüm haftasonu rüya gibi geçti ve Pazartesi akşamı tekrar evimize döndük. Avrupa'da yaşamanın en güzel yanı, bu kısacık mesafelerin sunduğu seyahat zenginliği.. Münih'ten Garda Gölü'ne ulaşmak sadece 5 saat sürüyor ve bu muhteşem mini-seyahatin ayrıntılı versiyonunu ve fotoğraflardan birkaçını www.cerenmus.blogspot.com adresinde bulabilirsiniz.

Akdeniz kültürlerini, özellikle de İtalyan rahatlığını seviyorum. Kuzey Avrupa'daki kuralcılık ve entellektüel hava, güneye indikçe yerini rahat bir boşvermişliğe bırakıyor. İnsanlar daha gürültücü, kadınlar daha yüksek sesle kahkaha atıyor, erkekler daha bir süslü ve abartılı, çocukların gözleri daha fazla parlıyor. İnsanlar sokaklarda daha çok öpüşüyor, kucaklaşıyor. Güneş daha çok ısıtıyor insanın içini ve efil efil elbiseler ve ince bileklere sarılı mantar topuklu ayakkabıların içinde kırmızı ojeli ayaklara daha fazla rastlanıyor. Kaos ve gürültünün de kendine özel bir keyfi var - özellikle ara sıra, dozu tutturarak yaşandığında..

Dün eve döndüğümüzde, serin Münih havası ve sokaklarda tek tük rastlanan sakin hemşerilerimiz içimi burktu biraz. Mayıs bitmek üzere ve hava hala 10-12 derecelerde gidiyor. Tabii bu sayede heryer çiçek ve yemyeşil ama bazen insan incecik elbiseleri özlüyor. İtalya'daki romantik haftasonu kaçamağı, kısa da olsa bir Akdeniz soluğu almamı sağladı. Bir nevi titre ve kendine gel durumu..

16 Mayıs 2013 Perşembe

Ah biz enteresan Türkler

Ülkenin gündemi o kadar sinir bozucu ve yaşanan tüm özgürlük ihlallerinin adına demokratik açılımlar denmesi öyle büyük kavram kargaşaları yaratıyor ki içimde; artık ne yazacağımı, neye tepki vereceğimi şaşırdım ve hiçbirşeye tepki verememeye başladım. Ya da herşeyi artık olağan algılamaya ve "biz neden böyleyiz" yerine "biz böyleyiz işte ya" demeye.. ki belki de zaten hedeflenen bu. "Böyle" olduğumuzu kabullenmek; şaşırmamak, sinirlenmemek, üzülmemek ve en nihayetinde hiç tepki vermemek.

Biz Türkler aslında oldukça enteresan bir milletiz, bunu yabancı kocama kültürümüzden örnekler vermem ya da açıklamalar yapmam gerektiğinde daha da çok fark ediyorum. Atalarımız da bugün bizim olduğumuz kadar enteresan tiplermiş, bunu da deyim ve atasözlerimizi kullanmam gerektiğinde fark ediyorum. Mesela; "Altı kaval, üstü şeşhane" diye bir deyimimiz vardır, bilirsiniz. Ya da benim 30 küsür senedir bildiğim gibi yanlış bilirsiniz. Ben o deyimi "Altı Kavak, üstü Şişhane" olarak biliyordum ve İstanbul'daki bu iki semtin sosyo kültürel farklılığına dem vurularak "birbiriyle alakasız iki parçanın bir araya getirilmesi" anlamına geldiğini sanıyordum. Deyimi bu kadar yanlış bilip de anlamını bu kadar doğru yakalamış olmak da enteresan tabii!

"Altı kaval, üstü şeşhane" deyiminin anlamı tam olarak buymuş ve yandaki fotoğrafı çok güzel açıkladığı da kesin. Ama hikayesi düşündüğümden çok farklı çıktı. Şeşhane; namlusunda altı adet yiv bulunan tüfeklere deniyormuş ve bu yivler merminin daha hızlı hareket etmesini sağlıyormuş. Kaval ise; yivden önceki teknolojiymiş ve yiv sisteminde daha farklı mermiler kullanıldığı için üstü kaval, altı şeşhane olan bir tüfek mantık gereği olmazmış. Ama bizim atalar biraz inat, biraz dediğim dedik çaldığım düdük olduğu için, evvel zaman içinde bir avcı hakikaten üstü şeşhane, altı kaval biçimli bir tüfek yapmış. Tüfeğin görüntüsü de o kadar gülünç olmuş ki, diğer avcılar onunla "altı kaval, üstü şeşhane, bu ne biçim tüfek böyle!" diye dalga geçmişler. Yani alternatif düşünceyle ve yaratıcılıkla dalga geçme adetimiz tee o zamanlardan kalmaymış da denilebilir.

Biz çok enteresan bir milletiz hakikaten çünkü herkes birbirine benzesin, bir örnek olsun isteriz. Altı kaval üstü şeşhane olunmasına tahammülümüz yoktur; farklılıkları bir türlü kabullenemeyiz. Sonra da kalkar mozaik yapımızla, şanlı tarihimizle gururlanır; diğer milletlere savaşçı, ırkçı falan deriz. Psikolojide buna "yansıtma" denir bir güzel ama görmezden geliriz.. Yansıtmak ve görmezden gelmek, bizim millet olarak en güzel başardığımız "sosyal" davranışlardan biridir aslında. Tepkisizlik, "bana dokunmayan yılan bin yaşasın"cılık da bunu takip eden diğer enteresan huylarımız arasındadır..

12 Mayıs 2013 Pazar

Anne olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu..mu?

Anneler günü geldi çattı. Yaftalanmış her özel gün gibi tuhafıma gidiyor sevdiğim birine kitlelerle aynı anda aynı çiçekleri almak, benzer hediyeleri sunmak. Yıllardır anneme ucuza mal edilmiş, genellikle de son derece zevksiz olan kendi eserlerimi sunuyorum, o da yazık sevinerek kabul ediyor bu abuk subuk hediyemsileri. Bazen birkaç ay bir köşede tutuyor, giyilecek takılacak birşeyse alerji yapana dek kullanıyor, çiçekse sevinerek masasında tutuyor, ne yapsın gariban.. Anne işte.. Çocuğuna kendini iyi hissettirecek, beğenmese de beğenmiş gibi yapacak, bir süre sonra gözden kaybedecek, oyunun kuralı bu. Anneliğin sayısız / yazısız kuralından biri. Anneliği "kutsal" yapan..

Anneler gününde annelik üzerine düşünüyorum. Absalom geçen günlerde çok güzel bir yazı yazarak bende de bazı taşları oynattı, düşünmemi sağladı, sağolsun. Her kadın anne olmalı mı, her kadın anne olmayı ister mi? Kadınların içinde hakikaten "şimdi bebek yap!" diye çalan bir biyolojik saat var mıdır, yoksa özellikle bizim toplumumuzda olduğu gibi çoğu kadın toplumsal baskı sonucu mu anne olur? Bazı kadınlar anne olmadan da mutlu ve dolu dolu bir yaşam sürebilir mi, yoksa her çocuksuz kadın bir dönem kendini ıssız, tamamlanmamış mı hisseder? Anne olmayı istemeyen ama yine de evli bir kadın deli midir, yoksa ilişkiler çeşit çeşit, renk renk tanımlamalarla da bal gibi yürüyebilir mi? Bu soru(n)ları düşünüyorum bu anneler gününde.

Benim içimde ciyak ciyak çalan bir biyolojik saat hiç olmadı, çevremde de "hadi artık tohuma kaçmadan evlen" ya da "bebek ne zaman" diyip duran densizler de hiç olmadı, şanslıyım ve belki de bu sayede kendimi hiçbir yaşam olayına "geç kalıyormuş" gibi hissetmedim. Evliyim çünkü yaşam boyu beraber zaman geçirmekten zevk alacağıma inandığım bir adam çıktı karşıma ve sadece sevgili olmak yetmedi, bir "bağlılık sözü" vermek istedik birbirimize. Çocuk yapmayı da seçtik birlikte çünkü ikimizin birer parçasından bir insan gelsin şu dünyaya, bizim kadar sevsin yaşamı ve dünyadaki tüm bu ufak tefek ayrıntıları görsün, yaşasın istedik. Bırak yaşlanınca bize baksın, ziyaret etsin fikrini, 18'inden sonra çeksin gitsin, gezsin dünyayı, doya doya yaşasın her anı istedik. Yaşımız geldi geçiyor falan demedik, ne zaman hazırsak o zaman dedik..

Ama doğrusu ben herkesin anne baba olması gerektiğini, bunun biyolojik, psikolojik ya da sosyal bir ihtiyaç olduğunu düşünmüyorum. Günümüzde birçok insan çocuksuz ilişkileri tercih ediyor. Kimi kariyer tercihleri nedeniyle, kimi ekonomik nedenlerle, kimi de bana çok mantıklı gelen kendi yaşamını istediği gibi geçirebilmek, kimseye bağlı olmamak, yorucu sorumluluklar, sonsuz endişeler hissetmemek, özgür bir yaşam sürebilmek için çocuk yapmamayı tercih ediyor. Bu insanlara benim saygım sonsuz, çünkü özellikle bizimki gibi üreme odaklı bir toplumda, çevreden gelen sonsuz baskı ve sorgulamalara rağmen, bu insanlar kendi istedikleri yaşamı yaşıyor ve ilişkilerinde ya da kendi kendilerine mutlu bir yaşam sürmeyi başarıyorlar. Bu Türkiye'de çok büyük bir başarı bence..

İlişkiler son on yıllarda çok değişti. Artık bizim toplumumuzda da insanlar çevrenin ne dediğine fazla kulak asmadan, gerçekten kendi içlerinden geldiği gibi bir yaşam sürmeye başladılar. Kimi insan uzun süreli ilişkiye gelemiyor, bu sadece erkekler için değil, kadınlar için de geçerli. Sen tut bu insanları evlendir, bir de çocuk yaptır. Sonra da neden boşanmalar artıyor, neden ebeveynler çocuklarına şiddet uyguluyor ya da tümden umursamaz davranıyor diye sor.. Herkes uzun süreli ilişki yaşamaya ya da sonsuz sorumlulukların altına girmeye uygun değildir ki.. Bazı insanlar değişiklik ister. Bu onları kötü insan, ahlaksız insan yapmaz! Bazılarının aşktan anlayışı 1,5 senedir ve bunu kimyasal formüllerle falan da kanıtladılar biliyorsunuz. E o zaman ne diye zorlarsınız bu insanları? Sevgisiz ilişkilere bir de çocuk.. Bu kafayla anne olan kadının bir süre sonra yaşamından sıkılması, bunalması kaçınılmazdır..

Bir de anne olunca kadın olduğunu ya da hatta anne sıfatı dışında sıfatları da olan bir insan olduğunu unutan bir kesim var ki onlar beni en çok ürküten kesim. Bu kadınlar daha hamilelikten başlıyorlar tavuk anne moduna bürünmeye. Hamile kalmadan önce gayet entellektüel, sohbetinden zevk alınan, rengarenk bir kadın olan niceleri, ilk çocuk bezini bağladıkları anda sanki sihirli bir değnekle karakter değiştiriyorlar. Zaten "hiç zamanları olmuyor" ya da "çok yorgun oluyorlar" ya da "iki senedir uyumamış oluyorlar" ve bir süre sonra bu insanlarla görüşmek artık mümkün olmuyor ama görüşseniz de zaten konu sırf çocukları oluyor ki zaten siz bir süre sonra sıkıntıdan görüşmek de istemiyorsunuz.. Ne oluyor bu kadınlara anne olunca? Artık düşünmelerine, okumalarına, çocuk dışındaki dünyayı yaşamalarına gerek kalmıyor mu, ne oluyor? Salıveriyorlar kendilerini artık..

Yaşadığım ülkede anne olmayan kadın sayısı anne olanlardan fazla. Çoğu kişisel tercihle anne olmamayı seçiyor. Burada toplum çocuk odaklı değil, kadın da anne olduğunda ek bir sıfat kazanmış, bir başarı sağlamış gibi algılanmıyor. Aynen kimi ıspanak sever kimi sevmez gibi, kimi çocuklu kimi çocuksuz. Ne çocuklu kadının üstün bir yanı var, ne de çocuksuz kadının eksik bir yanı. İnsanlar diğer sıfatlarıyla da yer ediniyorlar toplumda ve annelik kutsal falan görülmüyor. Sanırım ben bunu seviyorum..

Anneliği bir sıfat olarak görmeyen, annelikten keyif alan, anne sıfatı dışında da bir birey olduğunun bilincinde olan tüm annelerin anneler günü kutlu olsun! Anne olmak istemeyen ve tüm baskılara rağmen kendi isteğiyle anne olmayan tüm kadınlara da helal olsun!

10 Mayıs 2013 Cuma

Kaynanadan dost olur mu?

Koro halinde hep bir ağızdan "olmaaaaaz" diyip noktayı koymayın hemen, şu anlatacaklarıma bir kulak kabartın. Ben de her Türk kadını gibi kafamda bir "korkunç kaynana prototipi" ile büyüdüm elbette. Bana da tüm yazılı ve sözlü medya ve beraberindeki tüzel kişi heyeti sayısız defalarca dediler ki; kız çocuk yerine erkek çocuk sahibi olmuş bir kadının, bu şaheser-eserinin çevresine 5mt'den daha fazla yaklaşan her tür dişiye diş bilemesi, kök söktürmesi, kan kusturması olayına toplumumuzda "kaynanalık" denir. Kaynananın iyisi olmaz, sadece saldırmak için zaman kollayanı, bu arada da sessiz duranı olur. Kaynanadan yar Timbuktu'dan diyar olmaz falan filan.. Her ne kadar büyürken tanıştığım, ilerde birinin kaynanası olma potansiyeli taşıyan nice arkadaş annesi ya da hatta ilk gençlik aşkı annesi bende hep gayet normal insanlar, sevilesi tonton teyzeler intibası bırakmış olsa da; karabasan misali üzerime üzerime gelen bu "korkunç kaynana prototipi" yine de bir köşede hep beni korkutmaya devam etti.. Dolayısıyla sevdiceğin annesi'anım kişiyle ilk tanıştığım gün, pek tabii ki üzerimde bir tedirginlik, bir kurbanlık koyun hali, yanaklarda bir mıçtın mavisi rengi ve kafamda binlerce "soldan saldırırsa sağa kaçarım, uçan tekme atarsa parendeli zıplayışla kurtarırım" taktiğinin gergin atikliği vardı. Lakin sevdiceğin annesi, sanılanın aksine o gün ve ilerleyen tüm zamanlar süresince bana saldırmadı..

İlişkimiz daha ortada fol yok yumurta yok halindeyken, onlarda kaldığım gecelerin sabahlarında yatağıma tepsi içinde kahvaltı getiren bu kadın, yıllarca kafama kakılmış "korkunç kaynana prototipi"nden çok farklıydı ve ben bu Elf kadını görünümlü sakin ve mesafeli kadına karşı içimde ılık ılık bir takım hisler beslemeye başlamıştım. Sonra evlendik biz sevdicekle ve müstakbel kaynanam, öz-hakiki-kaynanam oluverdi. "Hah, şimdi yolar saçını başını her fırsatta" düsturuna rağmen, yok anacıım, yine aynı mesafeli sakin tavırlar, aynı dingin mağrur bakışlar.. Ne diyeyim, 10 senedir bir saç baş yolma, bir lafı gediğine koyma, bir bencil istekler silsilesi, bir uçan tekme hadisesi yaşamadım, pek şükür diyor tahtaya da vuruyorum.

Avrupa'lı kadının hali bir başka oluyor belki ama düşünüyorum da ben ilk sevgilimle de evlensem galiba yine bu tür bir Türk kadınına denk gelecektim, sevgili Nihal Teyze'nin hanımefendiliğini bugün dahi saygıyla anarım. Yani ya ben şanslıyım bu kaynana konusunda ya da "korkunç kaynana prototipi" şehir efsanesinden başka birşey değil ve insanlar ilişkilerini laçkalaştırmak için uğraş vermedikçe, sevdiğiniz insanı yetiştiren bir kadını da sevebilmeniz gayet mümkün.

Kaynananın sevilebilitesi olan bir yaratık olduğunu deklare ettik, tamam. Ama kaynanadan dost olur mu peki? Yani kaynanayla başbaşa zaman geçirmek ve bu zaman zarfında ölesiye sıkılmak yerine tuhaf bir şekilde eğlenebilmek mümkün mü?

Mümkün ayol! Vallahi de mümkün, billahi de olası. Ben şahsen son 1-2 seneye kadar kaynanamla genellikle eşim ve kayınpederim etraftayken çeşitli aktivitelere hasıl oluyordum. Pek başbaşa zaman geçirmiyorduk. Onun kendi hayatı ve rutini, benim kendi hayatım ve rutinim vardı ve 15 günde bir planladığımız kahvaltı ya da öğle yemeği buluşmaları yetiyor da artıyordu. Fakat 2 sene önce, ben doğum gününde kendisine iki kişilik bir porselen çay takımı hediye ettim ve içine yazdığım notta da "bu takımı beraber kullanmayı, ara sıra hatun hatuna sohbet etmek için buluşmayı çok isterim" yazıverdim. O gün bugündür biz kocaları eker, kaçak kaçak buluşur olduk. İlk başta sektirmeden porselen takımdan çay içerken, zamanla bu buluşmaları beraber sabahın köründe havuza gitmelere ya da kaynanamın yaşlılık krizi sırasında galeyana gelip üye olduğu zumba dans sınıfına katılmaya falan çevirdik ve bu aktif buluşmalar beni çok daha mutlu etmeye başladı. Şimdi 10-15 günde bir kaynanamla buluşma halindeyim ve bundan garip bir zevk alıyorum. Tamam arada oğlunun ne kadar muhteşem bir canlı olduğunu gözleri parlaya parlaya anlatmasına (ve bu arada çıkardığı çorapları ters-düz rasgele sepete atmamayı hala öğrenemeyen oğlundan mı bahsettiğini çakozlayamamaya) maruz kalıyorum ama, olacak o kadar, erkek çocuk anaları biraz egzantrik tipler oluyorlar..

Sanırım iyi bir kaynana-gelin ilişkisinin sırrı fazla içli dışlı olmamak, aradaki saygılı mesafeyi muhafaza etmek ve karşındakini olduğu gibi kabul edip bazı tuhaf huylarını fazla görmemezliğe gelmek. Böyle olunca, sanırım "korkunç kaynana" ve "mazlum gelin" ilişkisi yerine daha dengeli bir ilişki kurulmuş oluyor ve insanlar birbir alanlarına müdahale etmeden, sadece ortak paydalarda, sınırlı sürelerde görüşmüş ve bu sınırlı zamandan keyif almış oluyorlar. Ben zaten tüm özel hayatımda fazla yakınlık ve içli-dışlı kuzu sarması haller yerine, mesafeli ve hatta bizim toplumda biraz da soğuk Avrupa memleketleri tarzında tabir edilen ilişkileri tercih eden biri olduğum için, sanırım bu işi düzgün götürebiliyorum. Ama her dakika görüşsek, evime istediği zaman gelip gidebilme huyu geliştirse, ilişkime ya da çocuk yetiştirme tarzıma karışmaya kalksa ya da zorunlu geleneksel ritüellere uymak durumunda bırakılsam heralde iki gün dayanamaz, uçan tekme / kaçan parende olayına girerdik.. O nedenle halime şükrediyor, nazar değmemesi için koca bir MAŞALLAH diyor, dilimi ısırıyor, totomu kaşıyor ve huzurlarınızdan ayrılıyorum.

6 Mayıs 2013 Pazartesi

Arıların istilasına beş kala

Korku filmi adı gibi bir başlık olduğunun farkındayım ama hayatımız çok yakında hakikaten korku filmine dönme tehlikesi taşıyor. Geçen haftadan beri oldukça iri bir yaban arısı evin çevresinde, aynı saatlerde, gittikçe daralan bir çemberde dolaşıyor ve birkaç sene önce yaşadığım istiladan sonra bunun ne demek olduğunu az çok biliyorum.. Zira ben hayvanların da bizim kadar yaşam hakkına sahip olduklarını düşündüğüm için, asla bir hayvanı öldüremem ve bu huyum sayesinde birkaç sene önce banyoma kovan kuran bir arı kolonisiyle savaş vermek durumunda kalmıştım. Kraliçe arı banyonun kuytu bir köşesine kovanı kurmuş, yumurtlamış, her geçen gün gidip gelip kovanı kontrol eder olmuştu ve ben yine ona zarar vermek istemediğim için, onun dışarıda olduğu bir zamanı kollayıp, banyonun açık penceresine tel çektirmiş, sonra da kovanı talan etmiştim. Daha larva ve kurtçuk aşamasındaki arı kolonisini de spatula yardımıyla kazımış ve bunun soykırım değil de bir nevi kürtaj gibi bişey olduğuna kendimi inandırmıştım.. O sene arılara bir hastalık geldi ve dünya genelinde arı nüfusu baya bir azaldı, bal da 3-5 misli pahalı hale geldi. Belki bir rastlantıydı ama ben yine de biraz "karma"dan şüphelenmedim değil.. Bu tip olayları kendime yansıtmak gibi tuhaf megoloman / psikotik yanlarım var nedense..

Lakin; şu an ikilem içindeyim. İçimdeki ses "elleme bırak kursun evini, zaten o seni tanıdı, zarar vermediğini anladı, o da sana zarar vermez" diyor. Ama megakent çocuğu sevdicek kat-i surette bir arı kolonisiyle yaşayamaz, bunu da biliyorum. Bir de Haziran ayında bize gelecek son derece hassas bir misafir söz konusu ki, kendisini de bu arı kolonisinden mümkün mertebe uzak tutmak gerekir.. İkilemdeyim..

Mükemmel cinayet planı yapar gibi hissediyorum kendimi sabahtan beri. Akşam 5 gibi geliyor kraliçe arı ve hep aynı yerde dolaşıyor, sanırım kovanı kuracağı yeri belirledi. Geçen hafta evin içini de dolaştı ama dışarıdaki kepenklerin içi daha güvenli geldi sanırım. Bir şekilde tekrar evin içine çekip hapsedip havasızlıktan, açlık ve susuzluktan kendi kendine hakkın rahmetine kavuşturmak belki de en mükemmel cinayet planı.. Kendimi katil gibi hissetmemek adına.. Ama bu da çok canice geliyor. Yoksa bir gazete darbesiyle ani bir ölüm daha mı iyi olur?

Şu hikaye geldi aklıma: Birkaç sene önce Koreli bir arkadaşıma çalıştığı şirket bir canlı alabalık hediye etmiş. Bunlar ailecek budist oldukları için hiçbir canlıyı öldüremiyorlar tabii. Küvete koymuşlar balığı. Yaklaşık bir hafta o küvette hayvan açlık ve havasızlıkla mücadele etmiş ve sonunda mefta olmuş. Bunlar da afiyetle yemişler. Nedir, balığı öldürmediklerini düşünüyorlar! Bu hikayeyi dinledikten sonra kızdan iki misli korkmaya başladım (zaten uzak doğulu kızlar beni biraz ürkütür ezelden beri, The Ring, Tale of Two Sisters falan gibi filmler sağolsun..) Ona benzemek istemiyorum.

Einstein'ın relativite kadar ünlü olmasa da, arılarla ilgili bir teorisi de ünlüdür, bilmem bilir misiniz. Der ki: "Arıların nesli tükendiğinde, insanoğlunun da yeryüzünde sadece dört senesi kalmıştır".....

1 Mayıs 2013 Çarşamba

Aile ve dostlar

Her çocuk onu olduğu gibi kabul edebilen ve koşulsuz sevebilen bir aileye doğmuyor ne yazık ki. Bir çok insan ait olma ve kabul edilme ihtiyacımızı karşılayamadan, sadece birinin evladı olduğu için sevilmenin doğallığına sahip olamadan büyümek, yetişkin olmak zorunda kalıyor. Bu nedenle asla insanlara güvenemiyor, sıcak ve yakın ilişkiler kuramıyor, her an bir kendini kanıtlama ve kabul ettirme mücadelesi verme zorunda hissediyor. Hep bir gruba ait olabilme, kimliği ve tercihleri ne olursa olsun kabul görebilme, onaylanma ve sevilme ihtiyacı aslında hissedilen. Dışa vurumu ise devamlı şüpheci, agresif, ben merkezci, sağlıksız psikolojik yapı. Çoğu insan bunu göremiyor ama; yaşamınızda biri ya da birkaç kişi kalbinize dokunabildiyse, sizi sevip ihtiyacınız olduğunda yanınızda olduğunu hissettirdiyse, karar ve tercihlerinizde sizi özgür bırakıp kabul edebildiyse, o zaman evrenin bu biricik ve basit kuralını çok kolay görüyor ve bu şansa sahip olduğunuz için şükrediyorsunuz..

Psikoloji araştırmalarına göre; bir çocuk her ne kadar berbat bir ortamda büyüyor olsa da, ailesi alkolik, hasta, ihmalkar ya da istismarcı olsa da, çevresinde her türlü suç ve bağımlılık olasılığı bulunsa da; sadece aklı başında bir tek yetişkin bile onu seviyor, kabul ediyor ve kendi davranışlarıyla örnek oluşturuyorsa, o çocuk içinde bulunduğu ortamdan kendini kurtarabilme ve kendine daha sağlıklı bir gelecek yaratabilme şansına sahip oluyor. Sadece tek bir insanın etkisi bu!

Büyüme aşamasında yetişkinlerin etkisi kadar, dostların da etkisi var. Bazen "anne baba nasihatı olarak berbat" bir adımdan, sırf dostumuz "bence bu pek iyi bir fikir değil" dediği için vazgeçmişizdir hani.. Bazen de sadece bir dostun "yaparsın, aslansın kaplansın" demesiyle kolları sıvamış, işe dalmışızdır. Bazen büyük birinin uzman öğretisine değil, yaşıtımız birinin şüpheci, güvensiz ve azıcık da tuhaf fikir ya da desteğine ihtiyaç duyarız. Ve şanslıysak, bazı dostlar karşımıza mini mini yaşımızda çıkar ve bir ömür boyu yanımızda yürürler. Tüm deliliğimizi ve heyecanımızı paylaşır, yaşamımızın en önemli tanığı haline gelirler. Dostlar için de şükretmeyi bilelim..
 
Münih'te artık bir ailem ve dostlarım var ve kendimi tüm "tuhaf yabancı" huylarıma rağmen kabul edilmiş, ön, arka ve yan hava yastıklarıyla desteklenmiş, çok da seviliyor hissediyorum. AMA; tabii ki Türkiye'de de beni çok seven, bu kadar karışmacı ve kontrolcü bir toplumda bile beni olduğum gibi kabul edebilmeyi başaran (yine de biraz az yemek yediğimden, ince giyindiğimden falan şikayetçi olan ama, olsun artık), aldığım kararlara "delidir ne yapsa yeridir" düsturuyla yaklaşan ve sakinliğini koruyarak bana her koşulda destek olduğunu hissettiren, çok sevgili bir ailem ve dostlarım var, bunu da asla unutmuyor ve her biri için sık sık şükrediyorum..
 
Çocukken çooook uzakta görünen, ergen melankolisi içindeyse asla o yıllara kadar yaşamayacağıma emin oldurtan 30'lu yaşlardayım artık. Kendime dikkat edersem, şansım yaver giderse, hastalıklar ve kötü sürprizler de yaşamazsam, ilerde bir "yaşlı" bile olabilirim belki.. Hayalimde uzun, bembeyaz, ipek gibi saçları olan, güler yüzlü ve dinç bir yaşlı olmak yatıyor. Münih'te binlerce var o tiplerden; bisiklet üstünde, elleri kolları çiçek dolu, kitap dolu, file içinde rengarenk meyve dolu tipler.. Umarım kısmet olur ve ben de onlardan biri olurum ilerde.. Ve bu son fotoğraftaki gibi; ta çocukluğumdan beri yanımda olan dostlarım da, bembeyaz saçları ve porselen çay bardaklarıyla kanepemde yanımda oturuyor ve hayata benimle beraber "kıkırdıyor" olurlar.