29 Nisan 2013 Pazartesi

Simit ve.. Bilinçakışı

Simit ve.. beyaz peynir! Türkiye'ye ancak 5-6 günlüğüne gider oldum o da ancak 3-4 ayda bir oluyor artık ama ülke sınırlarından içeriye girer girmez, pasaportum bir elimde, ufak bir sırt çantam diğer elimde, hemen ilk bulduğum köşedeki simitçiden bir simit alıp kemirmeye başlıyorum. Bu ilk simitin yanında ne beyaz peynir, ne bu hafta Başbakan'ın demeciyle "Milli"liğe terfi etmiş bulunan ayran oluyor ama sade simitin boğum boğum tadına yine de doyum olmuyor. Eve varıp, biraz kendime gelince aklıma yine simit düşüyor ama bu seferki muhakkak kar gibi ezine peynirinin yanında, dilim dilim kıpkırmızı domates ve yeşilliklerle geliyor önüme. Hazzı geciktirerek, soframı büyük bir keyifle kuruyorum, meyve çayımı demliyorum, bazen kitabımı açıyorum, yazsa mutlaka balkonda ya da bahçede oluyorum. Kaç gün kalırsam, o kadar (bazen gün sayısından da fazla) simit sığdırıyorum o günlere.. Üç güne beş-altı simit sığdırdığım, dönüşte de hala gözümün kaldığı bile oluyor! Oysa Münih'te de istesem gidebileceğim bir Türk Mahallesi ve dolayısıyla herşeyin yanısıra simit fırını da var ama aynı olmuyor işte.. Çıtırı tutmuyor, o tutsa tuzu susamı bir oluyor, o tamamsa kokusu aynı değil, ne bileyim yanında bir Boğaz'daki mimoza kokusu, Ankara'nın insanın içine işleyen ayazı ya da Bursa'da Mahkeme Fırını'nın kalabalık telaşesi yok ki.. Ya da en basiti; tek başınıza çekilmez. İşte o nedenle, yurtdışında yaşayan Türklerin en çok özlemini çektiği yiyecek simittir. Kimse aksini iddia edemez. Dolayısıyla birine "simit" derseniz, alacağınız ilk cevap "ayran" ya da "beyaz peynir" olacaktır.

Simit sadece yenmez ama; can simidi diye de birşey vardır ve benim aklıma ilk gelen örnekleri nedense Boğaz Vapurları'nı çepeçevre kuşatan ve mavi-yeşil ve beyazın içinde kavuniçi parlayan, sanki geçen yüzyıla, adeta Boğaz'da atamızın Mr. Koli Basili ile temaşa etmeden özgür kulaçlar atabildiği yıllara aitmiş gibi eski duran ve insanı her sefer "bunlar acil bir durumda gerçekten bir işe yarar mı acaba?" diye düşündürten simitlerdir. O nedenle; simit ve.. ada vapuru diyebilirim mesela.. O simitlerden herhangi birinin denize düşen birine atıldığına hiç şahit olmadım yıllar boyu ama renk cümbüşü olarak tahtanın kahvesi ve vapurun beyazına yakışıyor ve özellikle yaz akşamlarının püfür pürüf gün batımında etrafa daha da güzel bir kızıllık katıyor sanki..

"Mr. and Ms. Smith" var bir de.. Karı koca güzel insanların oynadığı, güzel bir filmdir..

Bir de Smithsonian Institution vardır. Arkeoloji ve tarih konusunda uzmanlaşmış olsa da, Washington D.C.'deki Uzay ve Havacılık Müzesi özellikle ilginçtir ve müze adına bir astroid bile adanmıştır.

Bu arada; Mars Projesi'nden haberiniz var mı? Ben birkaç gündür bu konuda yazacak zaman arıyordum, simitten girdim, tam isabet(!) oldu. Aslında Ocak ayından bu yana, özel bir şirket takriben 2023 gibi Mars'a yerleşecek gönüllüler arıyordu. Bu hafta başında çıkan haberlere göre, şimdiden yaklaşık 10.000 kişinin başvurduğu projeye kaynak yaratmak amacıyla başvuru ve seçim süreci ile Mars Projesi'nin hazırlık aşamasının tamamı TV'den Reality Show tadında yayınlanacakmış! Yani bir nevi "Biri bizi gözetliyor - Mars" ya da "Bugün ne giysem - Mars" ya da "Yemekteyiz - Mars" gibi bir bela daha başımıza yakın zamanda getirilecek gibi duruyor. Oysa ne güzel bir proje olabilirdi bu daha bilgili ellerde.. Beni işin uzaya gitme halinden bir adım ötede, bir psikolog olarak, insanların kısıtlı ortamlarda kuracakları ilişkilerin dinamikleri de çok ilgilendiriyor doğrusu. Ne harika gözlemler yapılabilir o yalıtılmışlıkta..

Sevdicek haftabaşında hafif şiddetli bir deneme yaptı üzerimde, malum bizi çift olarak tanıyanlar bilir, 2 senede bir ülke değiştirme huyumuz vardır ve bu iki sene de doldu şu ara.. Ama problemimiz başka bizim, yerleşecek daha güzel, rahat, insanı kültürle tarihle ve sonsuz olasılıklarla kuşatan ve aynı zamanda iklimi de güzel bir yer daha bulamıyoruz. Kaldık burda yani.. Ama Mars tabii yeni bir heyecan katabilir ilişkimize bilemiyorum.. Genellikle dar alanlarda uzun süre aynı insanı görünce benim heyheylerim tepeme çıkar ama, hadi onu geçtim bir de "gidipte dönmemek" hadisesi var. Ölüm misyonu gibi birşey aslında bu. Mars yörüngesine 500 gün sonra ulaşıyorsun, ee? Kaynak bitti, dönemiyoruz. Evet geri dönüş proje dahilinde planlanmamış, hem teknik açıdan hem de kaynak açısından mümkün değil anlayacağınız. E ben ne diye gideyim o zaman deli miyim? Mars'a ilk yerleşen insan da olmayıvereyim.. Ha bundan 50 sene sonra Mars'a turistik geziler düzenlenir, o zaman tamam. O zaman da seyahat ajentalarıyla değil, şimdiki gibi sırt çantamı atar sırtıma giderim özgür özgür.. Ona göre. Sevdicek yaşlandıkça konformist oluyor, bu tip organize turlara takılıyor işte.. Olacak iş değil.

Neyse, simitten Mars'a bu da böyle akışkan bir yolculuğu oldu bilincimin.. Fin.

27 Nisan 2013 Cumartesi

Süt ve kurabiye

Bu yazı, bu sabah beni çok şaşırtan ve çok çok çok sevindiren sevgili Elif için.. Süt denizi ve kurabiye yağmuru altında, elma şekerlerinin arasında bisiklete binmeyi ne çok sevdiğimi anlatan bu resmi yapmış ve bana yollamış. Bayıldım, bayıldım, bayıldım! Bazen gerçekte hiç bir arada zaman geçirememiş olsalar bile, iki insan arasında güçlü bir dostluk bağı oluşuyor ve o insanın ta içini görebiliyorsunuz, o insan "sizin insanlarınızdan biri" oluyor.. Elif rengarenk bir insan; onun bazen tüm evrene akan, bazense sadece kendi içinde sakladığı renklerini çok seviyorum. Umarım yakın zamanda biryerlerde yollarımız kesişir ve beraber bir süt ve kurabiye keyfi yaparız!
 
Elif'in çok güzel yakaladığı gibi, süt ve kurabiye benim için gerçekten önemli. Bir bardak süt ve yanında birkaç kurabiye; çocukluğumdan beri beni rahatlatan, sıkıntılı zamanlarımda sakinleştiren, mutlu zamanlarıma eşlik eden, kısacası yaşamımda ciddi derecede yer tutan bir ritüel. Benim terapim diyebilirim.. Ya da bağımlılığım.. Artık hangi bakış açısı size daha uygun geliyorsa.. Bu fotoğrafı da daha bu sabahki ritüelim sırasında çektim.
Çocuklukta çöp gibi, ergenlikte tombul bir kız çocuğuydum ben. Hatta deli gibi hoşlandığım (ve tabii ki 90'larda adet olduğu üzere akabinde platonikten öteye gitmeyen bir dostluk geliştirdiğim) çocuk bana "iyice hipopotama döndün" bile demişti vakti zamanında.. Bir ergen için intihara sürükleyici kıvamda yorumlar bunlar.. Hey gidi hey.. Yirmilerimde zayıf bir kız oldum tekrar, o çocukcağız da kel oldu bu arada, ilahi adalet..
 
Bedeniyle barışık insanlara hayranım. Vakti zamanında hipopotama benzetildiğim için mi, toplumumuzda zayıflık bu derece yüceltildiği için mi bilmem ama gayet normal ölçülerde bir insan olduğum halde, ben yine de bedenimle çok barışık bir insan değilim. Bu konuya çok kafa taktığım, sapık gibi kalori hesabı yaptığım ya da tuhaf rejimlere bel bağladığım da yok aslında ama, mesela dengeli beslenmek ve spor yapmak benim için çok önemli. Hatta biraz da takıntılıyım sanırım, akşam 6'dan sonra yemek yememek, haftanın beş günü birer saat spor yapmak, şekerleme ve tatlı ziyafetlerinin ertesindeki öğünü mutlaka hafif bir salata ile geçiştirmek falan gibi tuhaf kurallarım var. Dünya yıkılsa yine de esnetemiyorum bu kurallarımı..
 
O yüzden belki de süt ve kurabiye benim kaçış noktam, normalliğe en yakın durabildiğim noktam.

26 Nisan 2013 Cuma

Ben her bahar..

Geldi, vallahi geldi! :) İki gün aldı tüm doğayı baştan aşağı renklere bürümesi. Gri/kahve çıplaklık gitti, yerine cart pembeler, mis kokulu sarılar, gelin başı beyazlar ve yeşilin tüm tonları geldi. Ve ben her bahar olduğu gibi; deli bir heyecana, deli bir devinime, deli bir iste-planla-uygula'ya kapıldım. Kaptırdım. Koyverdim gitti.

Haziran'da bize önemli bir misafir geleceği için, öncesinde kendimi bazı işleri yoluna koymak, bazılarını da nihayi sona kavuşturmak için kamçılıyorum. Baharda alınan kararlar da bahar gibi kokuyor! Sunumlar var (biri dün geçti bitti bile OH), rutine oturan / oturamayan danışanların akıbeti var, misafir için yapılması gereken lojistik (ve sosyo-psikolojik) hazırlıklar var, mis gibi havada yapılan uzun upuzun yürüyüşler var, iş çıkışı yeni yeni açılmaya başlayan bira bahçelerine gitmeler var, balkonda ev yapımı çilekli süt eşliğinde oturup kitap okumalar var, sabahın köründe mütiş bir enerjiyle ve çılgın çalı bülbüllerinin sesleriyle uyanıp gecenin çok geç saatlerinde eve girmek var, histerik bir mutlulukla psikotik bir neşe arasında gidip gelmeler var, var da var!

Ben her bahar mutlu olurum.. deli olurum.. baharın kendisi olurum..


Fiziksel nedenlerle bisiklete binemiyorum bu bahar, yürürken mesafeler birden uzadı ama beş duyuma akan detayları yakalama ve anlamlandırma şansım arttı. Mesela ne çok yitirilmiş bebek patiği var sokaklarda, bunu fark ettim. Sevimli kayıplar. Kaybeden için o kadar da sevimli olmasa gerek.. Papatyalar bir de.. Sarı topaklar fışkırıyor kaldırımın betonundan, bunu yakalamak çok güzel. Pembe beyaz, vişne kiraz çiçeklerinden bile daha güzel belki de..

Dün yoga sınıfında yaptığımız bir saatlik egzersizin sonundaki 10dk'lık meditasyon sırasında uyuyakalmışım. Kimse de uyandırmamış beni. Kalk yerine yat, kalk evine git dememiş, ne güzel. Uyandığımda üstümde bir pike, loş ve boş bir odanın ortasında kalan tek yoga matında bir başımaydım. Yeni bir güne uyanmış kadar sakin ve enerji doluydum. Kalktım, evime gittim. Eve giremeden de sevdicek ve dostlarla bira bahçesine gittim.. Bahar; tüm haşmetiyle yaşanıyor. Devinim, hareket, kahkahalar, koşturmalar ama bu yoğun günün akşamında piyangodan çıkan kısacık uykuya; paha biçilemez! Sonra kalk koşturmaya devam et, yaşam böyle işte.. Koş, 10dk soluklan, yine koş.. Ya da yürü, sakin sakin yürü.. Ve şunları yakala:

23 Nisan 2013 Salı

Özgürlükler Ülkesi Türkiye

Yok canım! İnsan hakları ihlaliymiş, demokratik sorunlarmış, hikaye bunlar. Türkiye resmen özgürlükler ülkesi.. Valla bak. Örneklerle açıklayacağım bu hipotezimi şimdi size, yalanım varsa Avrupa tipi protesto edin beni, yumurta atın yüzüme!

Türkiye; herkesin herkese karışma özgürlüğünün sonsuz düzeyde yaşanabildiği bir özgürlükler ülkesidir. Yalan mı? Bir dişi insan evladına "o eteği giyip de sokağa çıkarsan, seni dilim dilim keser, etlerini lime lime yolar, köpeklere yediririm" diyebilen kocaların özgürce yaşadığı bir ülke değil midir Türkiye? Hadi bu özgürlüğü sadece aramızda az sayıda bulunan ve hasta oldukları düşünülen şanslı azınlık kullanabiliyor, halkın çoğunluğu bu özgürlüğünden gönüllü feragat ediyor diyelim. O zaman mesela halkımızın genel çoğunluğu tarafından kullanılan, 35 derece sıcakta birkaç aylık bebeğinin ayağına geleneksel yün patikleri giydirmedi, üzerine de aynı örgü deseniyle pembe ya da mavi renk seçeneğiyle hazırlanmış yün yeleği geçirmedi diye sokak ortasında "üşür o kızım, sen ne biçim annesin" diyerek icra edilen bir "vicdan muhasebesi yaşatma özgürlüğü" var? Yok mu? Çocuğu olan, olmayan, son bez değiştirme işini 35 sene önce yapmış olsa bile bizim memlekette herkes bir çocuk yetiştirme uzmanı, bir gelişim psikoloğu, bir çocuk doktoru olma özgürlüğünü sonuna dek kullanır mı kullanmaz mı, söyleyin! İnsanlar arası diyaloglarımızın %90'ı "şunu şöyle yap, bunu böyle et" üzerine kurulu değil midir? Emir kipini önerme cümlelerinden daha sık kullanmaz mıyız? Herkesin sonsuz bir öğreten adam ya da öğreten kadın olma özgürlüğü yok mudur? Yalan diyin hadi..

Sonra mesela, kendimizi dünyanın merkezi olarak görme ve buna bağlı olarak da tüm kişisel haklarımızı diğerlerini hiç umursamadan sonsuza dek kullanabilme özgürlüğümüz var her birimizin. Bu özgürlüğümüz dahilinde gece yarılarına dek evlerimizde bağrışma, aklımıza gelen her mekan ve saatte sevinç ya da öfke nağraları atabilme, çocuklarımız ciyak ciyak bağırarak ağlıyor diye daha yüksek sesle bağırmak suretiyle onları azalayabilme özgürlüğümüz var ki bu Evropa denen tek dişi kalmış medeniyet kümesinde yaşayan garibanların asla ve kat'a kullanamadıkları bir özgürlük! Hele müzik çalma özgürlüğümüz, genci yaşlısı sokaklara dökülüp kutlama adı altında havaya kurşun sıkma özgürlüğümüz, tadından yenmez özgürlükler değil midir? Hastane yakınında sünnet konvoyu oluşturma ve melodik kornalarımızla hasta ve yakınlarını neş'e içinde boğma özgürlüğümüz var, o yoksa arabalarımızı modifiye edip, yeşil yanar yanmaz motoru hönkürterek kalkma ve şanımıza şan katma özgürlüğümüz var, yok mu?

Ama hiç kuşkusuz bence en favori özgürlüğümüz "saman altından su yürütme" özgürlüğümüz. Yani sırf işimize geldiği için, diğer insanları hiç düşünmemize gerek olmadan, sivil toplumun geneline ayrılmış olan kaynakları, hakları, özgürlükleri tamamen kendimize ya da bize benzeyen insanlara ayırmak; bizimle aynı fikirlere sahip olmayan, başka inançlara (ya da inançsızlıklara) uygun yaşamak isteyen, başka tür adetleri, hayalleri, ilgileri ve davranış örüntüleri olan insanları tamamen görmezden gelmek, yok saymak ve hatta aşağılamak ve itelemek özgürlüğümüz.. Bu özgürlüğümüzü ne güzel kullanıyoruz, her geçen gün de sınırlarını genişlete genişlete.. Yalan mı?

21 Nisan 2013 Pazar

Gelemeyen bahar

"Suret kitabı"ndaki dostların koro halinde gerçekleştirdikleri serzeniş ve çemkirmelerinden anladığım kadarıyla, aynen bize gelemediği gibi Türkiye'ye de bahar gelememiş bu sene. Allahım ne büyük trajediler, ne içli dramalar yaşıyoruz güneşi göremeyince. Sonra da yaz geliyor "oy anam, sıcaktan bayıldık, 5 dk. önce yine duş aldım bak şimdiden yapış yapış oldum" falan diye çemkiriyoruz. Bize yaranılmıyor.

21 Nisan bugün; hava Münih'te 7 derece, İstanbul'da 13 derece. Her iki kent için de mevsim normallerinin altında. Gri bir gökyüzü altında, mini mini yaprak ve çiçek tomurcukları görülüyor ama bu bize yetmiyor. Kıştan bıkmışız; güneşte sırtımızı ısıtarak çay içmeyi, açık havada vakit geçirmeyi, doğanın fosforlu renklerini, kuşların seslerini falan özlemişiz. Oysa bahar gelecek, hemen arkasından sıcak bir yaz gelecek ve her sene olduğu gibi başımıza şunlar gelecek:

1. "Şeyyy" demeden iki cümle kuramadığı halde, aşk tutamaçlarını doya doya sergileme özgüvenine sahip, daracık taytlar ya da mini şortlar içindeki tombul ergen kızlar
2. Otobüs ya da metroda ani frenler sırasında üst askıya atılan bir el ve akabinde hafızamıza asla silinmemesine kazınan gür siyah koltuk altı kılları (ve bu çıldırtan manzaraya illa ki eşlik eden o ekşi koku)
3. Önü açık topuklulardan fırlayan, iki adet pembe ojeli eciş bücüş ayak parmakları
4. Düşük bel kota yeni bir anlam kazandıran ergen erkeklerin çizgili ya da kareli boxer donları
5. Sayfiye yerlerinde kol kola girerek tüm kaldırımı enine kapatan, ağır adımlarla yürüyen, çekirdek çitleyen ya da dondurma yalayan insan güruhları
6. Sabahın köründe havuz başındaki en müstesna şezlonga konmuş o kimliği belirsiz havlu
7. Deniz kenarlarında çalan ve mütematiyen Serdar Ortaç'ın yeni albümünden en çıstak müzik, buna mutlaka eşlik eden patates kızartması ya da benzerlerinin pişirildiği o haftada bir değiştirilen yanmış yağın tüm kasabaya sinen kokusu
8. Mangal yaparken ormanı yakan şuursuzlar, ormanı yakmasa da apartmanın balkonunda yaptığı mangalla ciğerimizi yakan şuursuzlar
9. Karne hediyesi oyuncak niyetine alınan, yaz sonunda da otoyola, ormana ve buna benzer daha nice "doğal olmayan yaşam alanına" bırakılan köpekler
10. Sivrisineklerle yapılan kan, ter ve gözyaşı içeren meydan muharebeleri

Şimdi söyleyin bakalım, hala istiyor musunuz baharın gelmesini?!

Olmalı mı, Olsa iyi olur mu?

Bilişsel terapilerin fikir babalarından Albert Ellis'ten ufak bir öneri; kendinize bir hedef koyarken, illa ki olacak, mutlaka olmalı diye değil, olsa ne iyi olur diye düşünün! Çünkü bir hedefe kilitlenmek, o hedefin "mutlaka gerçekleşmesi gerektiğini" düşünmek size ancak gereksiz gerginlik ve olumsuz ruh hali kazandırır. Evrendeki yapı gereği; aşırı derecede istenen olay ve şeylerin gerçekleşme olasılığı, sadece hayali kurulan olay ve şeylere sahip olma olasılığından çok daha düşüktür. Yani bir şeyi ne kadar çok, ne kadar takıntılı bir şekilde isterseniz, o şeye sahip olmanız ya da ulaşmanız o kadar güçleşir. Kural bu.

Üstelik uzun vadede, belirlenen hedefe ulaşılsa bile, hissedilen duygu çok farklı oluyor. "Mutlaka olmalı", "mutlaka gerçekleşmeli", "ben bu işin altından mutlaka kalkmalıyım" dediğiniz hedeflere ulaştığınız zaman hissettiğiniz duygu mutluluk değil, rahatlama. Bir yükün altından kalkmak, bir zorluğu atlatmak, bir "Oh Be! Neyse ki geçti, bitti" hissi. Oysa sadece "Olsa iyi olur, ama çok da önemli değil" diye düşünülerek konulan hedeflere erişildiğinde hissedilen saf mutluluk duygusu oluyor çünkü hedefe ulaşılırken herhangi bir stres ya da zorlama yaşanmamış oluyor. İşin tuhafı; yapılan araştırmalar da göstermiş ki "olsa ne iyi olur ama olmasa da önemli değil" diye düşündüğümüz olay ve şeylere, "illa ki olmalı" diye düşündüklerimizden çok daha kolay ulaşabiliyoruz..

Motivasyon teorilerinin çoğuna, özellikle de işletme psikolojisi alanındakilere ters bu durum. Çünkü onlara göre, başarıya ulaşmanın yolu kendini devamlı motive etmek, akılcı ve gerçekçi hedefler koymak, bu hedeflere ulaşmak için planlar yapmak üzerine kurulu. Yani devamlı yarış atı gibi koşturmak, devamlı bir "olmalı, yapmalıyım, başarmalıyım" düşüncesine sahip olmak. Tanrım.. Ne kadar stresli bir yaşam! Oysa "olsa ne iyi olur ama olmazsa da önemli değil" diye düşünmek, bizi özgür kıldığı için, beynimizi gereksiz yere "ya olmazsa, ne yaparım!?" gibi gergin düşüncelerden uzak tuttuğu için, belki de daha kolay motive olmamızı ve o işi gerçekleştirmek için pek de farkında olmadan, rahat ve mutlu çalıştığımızı, daha yaratıcı fikirlere sahip olmamızı sağlıyor ve sonuçta da tüm bunlar başarıyı beraberinde getiriyor.. Ve başarı gelince hissedilen "Oh Be, Bitti geçti çok şükür" değil, "Vay Be, başardım" hissi. Buna da Ellis "mutluluk" diyor..

17 Nisan 2013 Çarşamba

Göz migreni

Göz migreni diye bir hastalık varmış şu evrende yahu ve ben bu göz migreninden muzdaripmişim meğerse..! Bugün teşhisi yedim, rahatladım valla, OH BE! Ay delirecektim, birkaç haftadır gözümün önünde birden bir parlaklık oluşuyor, gittikçe yayılırken benim görüş alanımı tamamen yok ediyor, yerini tuhaf tuhaf parlayan zig zaglara bırakıyor ve 10dk sonra nerden geldiyse aynen o şekilde gidiyordu. Ne bir ağrı, ne bir baş dönmesi, ne tansiyon, ne şeker.. İlk yaşadığımda korktum baya, insanın tek gözünün birden kör olması çok korkutucu!

Körlük simsiyah olur sanardım, benimki bembeyaz ve parlak oldu. 10 dk dinlenip geçince, dünyalar benim oldu. Resmen eşeğimi kaybetmiş ve yeniden bulmuş gibi sevindim. Son birkaç haftadır birkaç kere daha tekrarlandı bu tuhaf durum ve her seferinde aynı zig zaglar, aynı tuhaf beyaz körlük, aynı birden gelip birden gitme hali.. Ben artık alışmaya başladım hatta Woody Allen'dan hallice nörotik yapıma vurup (hatta kendisinin de böyle birden kör olan bir yönetmen karakteri vardır hatırlarsanız) boşvermeye başladım ama sevdicek her sefer panik olup duruyor. Üstelik kendisi - duymasın ama - berbat bir hastabakıcı, insanı rahatlatacağına daha da strese sokan, üstüne bir de azarlayan didaktik Alman mürebbiyesi ruh haline bürünüyor adam yahu.. Ay onun çenesini çekeceğime, çok korktuğum göz doktoruna giderim daha iyi diye düşündüm ve gittim bu sabah. İyi ki de gitmişim, doktor hanımcağızım iki dakikada benim nörotik bir psikopat ya da hastalık hastası falan değil, sadece göz migreninden muzdarip olduğumu buluverdi. Bu durum ağrısız, zararsız, sadece sinir bozucu bir durummuş, yapılacak birşey yokmuş.. Kendiliğinden geçebilir ya da kalıcı olup ara sıra beni sinir etmeye devam edebilirmiş. Neyse aman, zararsızsa ve ağrısızsa önemli değil.. Çekicez artık..

7 Nisan 2013 Pazar

Şehir, eve dönüşürken..

Bir şehri eviniz yapan nedir, hiç düşündünüz mü? Ben çok sık şehir ve ülke değiştirdiğim için bu konu sık sık zihnimi kurcalar. O şehirde bulunma amacınız ne olursa olsun; yani ister öğrencisi olun, ister çalışanı, ister emeklisi; bu tek başına bir şehri eviniz yapmaya yeterli değildir. İster o şehirde doğun ve ölene dek ayrılmayın, ister kaçın gidin o şehirden ve yıllar sonra özlemiyle geri dönün, ister kısacık bir süre bulunun; yaşadığınız süre de tek başına bir şehri eviniz yapmaya yeterli değildir. Yol sorulduğunda tarif edebilmek, şehrin merkezindeki beleş ve boş park yerlerini bilmek, ihtiyaç anında nöbetçi eczaneyi kolayca ve telaşlanmadan bulabilmek, şehrin yüksek binalarından ya da coğrafi şekillerden kerteriz alarak yön saptayabilmek, çarşamba geceleri hangi barda hangi kokteyle su katılmadığını bilmek, kütüphane kartına ve spor salonu kartına sahip olmak da değildir o şehri eviniz yapan. Birlikte olduğunuz insanlardır bence bir şehri eve dönüştüren. Aileniz, dostlarınız, hatta bazen tanımadığınız ama her sabah aynı otobüs durağında beraber beklediğiniz o kadındır, marketten alışveriş yaparken size poşet veren o adamdır, bazen eve gelişinizi kapıda bekleyen o Karabaş'tır.. 

Yalnızlık en güzel şehri nasıl cehenneme çevirirse, kurulan dostluklar ve tanışlar da en kötü şehri cennete çevirir bence. O nedenledir, yeni taşındığınız bir kentte geçirdiğiniz ilk en güzel gün, birinin size ilk kez "haydi gel, şurda bir çay içelim" dediği o ilk gündür. Birden şehrin kapalı kapıları önünüzde açılıverir, ıssız sokakları kahkahalarla yankılanır, gecenin bir saati pek tekin gözükmeyen kuytuları insanlarla dolup taşar. Şehir yumuşar, esnekleşir, erir. Sizi içine alır, sonsuz devinimine sizinle devam eder. O günden sonra; şehre başka bir gözle bakmaya, başka yönlerini de tanımaya, gizemlerini merak etmeye başlarsınız.

Bir şehirden ayrılmak değil, o şehirdeki dostlardan ayrılmaktır zor olan. Ya da bir dostun ayrılması o şehirden. Birden şehir ıssızlaşır sanki, mahsunlaşır. O gün batımı aynı değildir, rüzgarın mırıldandığı başka bir tınıdır, yağan yağmur daha çok üşütür sanki..

2011 Mart'ından beri Münih'teyim ve bir zamanlar tamamen yabancısı olduğum bu şehir, her geçen gün adım adım beni içine alarak, bu iki yılın sonunda benim "evim" oldu. Daha önce de evim olan şehirler olmuştu ve önümüzdeki yıllarda belki daha başka şehirler de evim olacak. Ama şu an evim, Münih. Burada bir ailem, dostlarım, tanışlarım var. Diğer birçok şehirde olduğu gibi.. Ebeveynlerimin ve çocukluk arkadaşlarımın yaşadığı Bursa gibi, üniversite öğrenciliğimin geçtiği ve bana ilk ekmeğimi kazandıran İstanbul gibi, geçmek bilmeyen sıcak yaz aylarında beni serinleten imbatlarıyla ilk aşkımı yaşadığım İzmir gibi, doğduğum ve yıllar sonra geri döndüğüm ve fakat mavisiz grisine ancak bir sene dayanabildiğim Ankara gibi, içimdeki sıkıntıyı milyonlarca adım atarak gidermeye çalıştığım ve kendimle kavgalar verdiğim Maastricht gibi, tahminimden daha soğuk kışında öğrenci barlarında koşer yemekler ve kletzmer müziğiyle ısınılan Kudüs gibi, balkonuna sincaplar gelen, kaloriferi cayır cayır yandığı için odamdaki pencereyi bir kış boyu kapatmadığım ve küresel ısınmaya ciddi bir katkıda bulunduğum Boston gibi, o heryere uzak ülkede okyanusun tuzunu püfür püfür hissettiren Perth gibi..

Sevdiceğim ben bu yazıyı yazarken hemen yanımda oturmuş bilgisayarında Civilization V'i oynuyor, ajandamda bu hafta yapılacak altı kırmızıyla çizilmiş işler, yanına yıldız atılmış bir öğlen iki akşam yemeği randevusu var, bu hafta mutlaka başlayacağım dediğim (ve büyük ihtimalle yine üşengeçliğime kurban gidecek olan) yeni bir seminerin planı masamda. Kısacası "Tipik bir Pazar gecesi işte" diyebilecek kadar rutin bir gecenin lüksünü yaşıyorum. Evimdeyim; çünkü dostlarla ve ailemle kuşatılmışım, yaşamda bir amacım var, sorumluluklarım ve bazen beni yoran ama çoğu zaman varlığına şükrettiren gayelerim var. Bu şehir bana bunları verdi ve benim evim oldu. Teşekkürler Münih..

3 Nisan 2013 Çarşamba

Bloglar ve blog yazmak

Yazdığım üç blog var. Takip ettiğimse yaklaşık kırk blog. Fikirlerine ya da yaşam felsefelerine katılsam da katılmasam da, hepsini keyifle okuyorum, arada yorum yazıyorum, bana yorum yazıldığında mutlu oluyorum. Genellikle günümün bir saate yakın zamanı blog okumak ya da yazmakla geçiyor. Çoğu zaman gündemi bile, her gün mutlaka okuduğum türk ve yabancı menşeyli internet gazetelerinden ya da haber ajanslarından önce bloglardan öğreniyorum. Bloglar hayatımda önemli bir yer kaplıyor.

Benim için bir blogu okunası yapan şey, samimi olması diye düşünüyordum. "Dum" dedim çünkü son bir saattir bundan artık o kadar da emin değilim.. Buna döneceğim.. Önce biraz "neyi ve kimi okuyorum" diye düşünmek istiyorum. Takip ettiğim blogların neredeyse tamamının 130'un altında takipçisi var. Bu bence blog yazarının daha özgür yazmasına, sanki bir kitleye hitap ediyor gibi değil de, elinde çayı-kahvesi, karşısında üç beş tane sevdiği arkadaşlarıyla sohbet ediyormuş gibi rahat ve samimi yazmasına vesile oluyor. Az takipçin olunca, kendinden daha çok şey katıyorsun. İnsanlara birşeyleri kanıtlamak, öğretmek, belletmek gibi dertlerin olmuyor. Kötü de yazsan, o gün tam havanda da olsan, zaten dostlar arasındasın. Bunlar dışında kalan birkaç blog ise baya popüler bloglar, binli rakamlarla takip ediliyorlar. Onların da kaleminin gücüne, dilinin keskinliğine, popüler olup yine de "öğreten adam/kadın"lığa soyunmamış, kendi rengini koruyan bloglar oluşuna dikkat ediyorum. Öğreten adam/kadın derken, bilgi veren değil de bu şöyledir, bunlar böyledir gibi tümevarımlara varan ve vardırmaya çalışanları diyorum. Yoksa bir blogdan "öğrenmek" en güzel tatlardan biri..

Takipçi sayısı dışında, konu skalası da çok geniş takip ettiğim blogların. Bazı blogları Türkiye'deki sivil toplum hareketlerinden, edebiyatın geçirdiği sonsuz metamorfozdan ya da ilgilendiğim bilim ya da sanat dallarındaki özgür düşüncenin gelişiminden kopmamak adına takip ediyorum ama bunlar arasında yine tanıtım ya da eleştiri yazıları olmuyor. Genellikle kişilerin konu hakkındaki yorumlarını okumaktan hoşlanıyorum. Bazı blogların yazarlarını yüzyüze tanıdığım ve birbirimizden uzakta kaldığımız halde kopmak istemediğim için okuyorum. Bu da bana, günümüzün karmaşık ve çoğulcu sosyal sistemlerinde, belirlediğim ve sınırlarını çizebildiğim bir yaşama, bir kimliğe aidiyet hissi verdiği için rahatlatıyor; kolayca kaçmaya meyilli olduğum izolasyonumu, kopukluğumu, marjinalleşmemi önlüyor. Aidiyet bir yana, öteyandan, bir blogun yazarının farklı bir cinsiyetten, sosyal tabakadan, inanç ya da değerler sisteminden geliyor olması beni çeken bir başka nokta. Bu blogları soluk soluğa okuyorum. Yaşamadığım ama empati kurabildiğim yaşamların en sıradan hikayeleri bile beni büyülüyor. Sonsuz seçeneklerle dolu yaşamda, benimkinden farklı bir yolu seçmiş bir insanın öyküsündeki en ufak ayrıntı bile, bana bir roman içinde huzur dolu bir kaybolmuşluk hissi veriyor. Birinin sabah yediği reçelli ekmeği anlatması, bir başkasının yol üzerinde gördüğü bir çocuk eldiveni tekinden bahsetmesi, beni sanki bir başka hayatı yaşamışım gibi heyecanlandırıyor. Bu nedenle; film eleştirileri, kitap eleştirileri, sadece mekanı anlatan kuru seyahat notları, politik sistemi yeren düz yazılar, bilimsel bir makalenin eleştirisi ya da moda/alışveriş/kişisel gelişim blogları hiç ama hiç ilgimi çekmiyor. Kişisel bloglar, insanların blogların satır aralarına gizledikleri ve benim ancak saniyelik dokunabildiğim yaşamları benim ilgimi çekiyor. Bunları okuyorum ben.

Okumaya devam ettiren ise, samimiyetleri diye düşünüyordum. "Dum"a geldi şimdi sıra. Bir yazar var takip ettiğim, inanılmaz bir kalemi var. Blogunu bulduğum ilk günden sarstı beni kaleminin gücü. Ne yazsa emiyor gözlerim. Yazdıkları yaşamından. Ya da en azından ben öyle olduğuna emindim bu güne dek. İlk kez acaba? dedim bugün, acaba hikaye mi bu yazdıkları? Çünkü bir tutarsızlık keşfettim yazdıklarında, birşeyler uymuyor, oturmuyor. Olabilir mi? Bu düşünce beni yıktı birden, çok ağır geldi. Samimi olmaması fikri inanılmaz ağır geldi. Nedense..

Oysa çok güçlü bazı kalemler var, hayal hikayeler yazdıklarını biliyorum. Bazı ünlü yazarların bile, kendi kişilikleri dışında bir başka üslubla yazmaları ve bu kişilikle de farklı bir üne sahip olmaları son derece bilindik, son derece doğalken.. Neden blog yazarlarının böyle bir hakkı olmasın ki? Bu yazılanların gerçek olmaması neden beni bu kadar rahatsız ediyor ki? Oysa ne kadar güçlü hikayeler, cam kadar gerçek, o kadar güçlü yazılar.. Neden böyle kabul edemiyorum, neden ille hikayelere bir beden, bir kan, bir can vermem gerekiyor? Samimi olunması, kendi yaşamının yazılması neden önemli? Neden ben kendimi bir başkasının yerine koyup okuyabiliyorum da, bir başkasının da yazdığı kişinin kimliğine bürünerek yazabileceğini kabullenemiyorum?

Hayır, bloglarda samimiyet sandığım kadar önemli değil. Artık buna inanıyorum.. Sanat, edebiyat tek boyutlu değil çünkü. Kalıplara sokulabilecek birşey değil. Kaygan, değişken, özgür, akışkan birşey. Ak ya da kara olmak zorunda değil, samimi olmak zorunda değil, seni mutlu etmek, bir amaca hizmet etmek zorunda hiç değil. Sanatçı, edebiyatçı, eserin ya da düşüncenin sahibi de onun efendisi değil, hizmetkarı olmalı.. Belki köpeği hatta, o nereye giderse, arkasından takip edeceği..

Son söz olarak, etik anlamda bir samimiyet diyelim önemli olan, yani başkasının düşüncesini çalmamak, kendi düşüncen gibi göstermemek - ki onu da yapan çok.... Ne yazık ki.

2 Nisan 2013 Salı

Avokado yetiştirmek ve yemek

Bizim memlekette avokado, Sülüman Demirel'in zamanında "keskin" zekasını binaenaleyh her sabah bir adet avokado yemesine borçlu olduğunu bildirmesi ile keşfedildi. Daha önce bilinmiyordu. Aslında fiyatı nedeniyle daha sonra da pek bilinmemeye, ancak gürbüz çocuklar ilkokulunda okuyup SBS'ye hazırlanmakta olan çocukların evlerinde görülmeye devam etti.. Ben İsrail'de yaşarken, her sabah Batı Şeriya'ya yürüyerek geçip, müslüman bakkal amcadan aldığım, paramın öğrenci bütçesiyle anca yettiği iki pita ekmeği, az beyaz peynir ve humusa ek bir de avokado alır ve beslenmemi bu üçlüyle temin etmeye çalışırken tanıştım bu meyveyle, o gün bugündür de severim kendisini. Almanya'da da Türkiye'deki kadar yetişmediği halde, onlar ya daha ucuza ithal etmenin bir yolunu bulmuş, ya da bizim cingöz recailer gibi ithal malın üstüne kafadan beş katıp vatandaşı kazıklamıyor. Yani kısaca Türkiye'deki gibi nadir ve pahalı değil avokado. Ben de bol bol alıyorum. Hatta size bir ara salatasının tarifini bile vermiştim hatırlarsanız. Yandaki de dün gece izlediğimiz, inanılmaz iç gıcıklayıcı ama bir o kadar da şahane filmin (sinema eleştirmeni olma niyetim olmadığı için, sadece adını yazıp önermekle yetineceğim: The Hunt) yanına hazırladığım leziz yoldaş..

Şimdi durduk yere bir avokado lobisi oluşturmamdaki art niyet, bloggerlar olarak pek beslenemiyoruz gibime gelmesi. Bir kısmımız zaten bahar diyetine daldı, erken rezervasyonla gideceği yazlık mekanlarda bikinisinin latin renklerini sergileme peşinde. Bir kısmımız kitaba entelejansa daldı, kahve-sigaraya bağladı kendini. Diğer kısmımız pek yoğun, kafasını kaşıyamazken nerde yemek yapacak, kesin yandaki pideciden iki lahmacun, bir ekmek arası patso şeklinde geçiniyor diye endişeleniyorum. Avokado inanılmaz besleyici, içindeki doymamış yağlar, vitamin ve mineraller açısından çok zengin bir meyve. Bana inanmıyorsanız, işte uzman yazısı! Açın bakiim ağzınızı, anaç sütlaç blogçu bacı şefkatiyle, avokadolarla besliycem sizi zorla..!

Bugün bu mereti evde yetiştirmenin de bir yolunu buldum! Şu yandaki resimde gayet açıklayıcı bir şekilde "kendi avokadonu kendin yetiştir vatandaş! pis ithalcilerin kazıklamalarına, organik diye çarık çürük malı kakalayan hain pazarcılara maruz kalma!" sloganıyla yola çıkmış ve bu akşam ilk denememi yapmış bulunuyorum. Tek çekincem, Almanya'ya hala bahar gelmediği ve güneş yüzünü göstermediği, etraf karla kaplı olup 5 derecelik karanlık bir havaya mahkum yaşadığımız için, acaba bu filizlenme olayı gerçekleşecek mi?! Küçük Joe'ya da burdan sesleniyorum, son yazısında bahsettiği yeni aldığı saksı ve toprağın azıcığını bir avokado fidesi denemesine ayırabilir mi? Kendisinin incilüzlerin tabiri ile bir green-tumb'ı yani yeşil parmağı olduğu için, elinden ne dikilse tutar gibi bir intiba edindim ben. O tutturursa, bu iş olur diye düşünüyorum. Bir de üstüne ben tutturursam hele, bu işi yarım akıllılar bile yapabilir fikrine hasıl olabiliriz! Haydi hodri meydan!

1 Nisan 2013 Pazartesi

Havamızı değiştir, ey Nisan!

Mart doğumlu biri olsam da, baharın gelişini müjdeleyen ay olsa da, isminin tınısı hoşuma gitse de, yani genel olarak en sevdiğim aylardan biri olsa da; bu sefer "çok şükür Mart bitti" diyeceğim. Tatsız geçti bu Mart. Bizim buralardan kar kalkamadı, üstelik hala tipi şeklinde yağıyor. Aramızdan ayrılanlar oldu. Yaşamın yeniden yeşermesini beklerken; yaşamın kırılganlığını, ellerimizden kayıp gitmesinin an meselesi olduğunu ve "ertelemenin" ve "beklemenin" zaman kaybından başka birşey olmadığını düşündürdü bize. Ağır geçti bu Mart. Neyse ki bitti.

Portekiz ve İspanya'ya kaçmıştım ortasında, rüya gibi bir kaçış oldu Mart'tan, buraya tıklayarak okuyabilirsiniz gezi notlarımı. Ama dönüşte işler birikmiş, danışanların dertleri ve konuşma istekleri katlanmıştı ve okulun yeni döneminin başlaması öncesi bazı bürokratik işlerin yapılması gerekiyordu. İnsan tatilden dönüşte yeni bir tatile ihtiyaç duyuyor. Tatilin tatiline. Oysa böyle lükslerimiz yok hayatta ve uçaktan realiteye inip, anında hayatın sonsuz devinimine geri katılıyoruz. Pazartesi öğleden sonra, insan sanki hiç tatile gitmemiş gibi hissediyor. O nedenle, tatildeyken anın kıymetini bilmek, gebeş hayatın doya doya tadını çıkartmak lazım.

Bu hafta bekleyen işleri toparlamakla geçti, bünye 15 günde yaymaya hemen adapte olmuş. Azıcık sıkılınca daralınca, son 3 gündür tansiyonumu yerlerden topluyoruz. Tuzlu yoğurtlar, maden suları falan kar etmedi, nedense 83'e 45'in üstüne çıkartamıyorum tansiyonumu. Bu da beni sağda solda birden yanakları elma elma kızaran, menopozlu kadınlar misali buz gibi havada yaka bağır açıp yellenen, bulunduğu yere çöküp "iyiyim iyiyim, geçer şimdi" diyen nanemolla birine çevirdi. Neyse ki Paskalya tatili nedeniyle 4 güne çıkan haftasonu tatili var, evden burnumu dahi çıkarmadan, elimde güzel bir kitap, yanımda bol su ve meyve ile bol bol dinleniyorum. Şikayetçi değilim, sadece spora ve yogaya gidememek bünyemi geriyor azıcık.

Bir de aklımda devamlı yaşamın anlık oluşu, henüz yapamadıklarım ve bunları yapamadan ölmek olasılığı dolanıyor. Hayata gözlerimi huzur içinde yummak istiyorum; pişmanlıklar ve keşkeler yerine iyi ki yapmışım, iyi ki görmüşüm, koklamışım, hissetmişim'ler ile dolu olarak.

Ufak bir liste yaptım bu nedenle, sizle de paylaşmak istiyorum. Belki siz de birer tane yapar, benimle paylaşırsınız.. Bu listedeki bazı şeyler defalarca tekrarladıklarımdan, bazıları ise henüz hiç denemediklerimden ibaret.

1. Ilık bir akşam üzeri güneş batarken, rahat bir koltukta oturarak Pink Martini'nin Hang on Little Tomato şarkısını dinle. Özellikle klarnet solosunu doya doya içine çek.
2. Kendini "başkalarının" ölçütlerine göre değerlendirmeyi bırak. Mesela politik doğruculuk adına, aslında sana ters olan ama çevrendekiler istiyor diye katlandığın sosyal gereklilikleri ve beklentileri yerine getirmek zorunda değilsin. Aynı şekilde, kendin dışındaki diğer insanların yanlış seçimleri için endişe duymayı da bırak. Ananen ne diyor hatırla "beyinler pazarda satışa çıkmış, yine herkes kendi beynini almış", yani herkesin yolu kendine.. Herkesin yaşamdan öğreneceği farklı. Senin aşikar gördüklerini, başkasına zorla göstermeye uğraşmak, boşu boşuna zaman ve enerji kaybı. Bırak herkes kendi hızında, kendi yönüne kürek çeksin.
3. Mesnevi'yi oku. Ama acele etmeden, yavaş yavaş oku.
4. "Berry" familyasından kırmızı ve mor meyveleri bol bol ye. Ama pırıl pırıl, incecik bir cam kadehte, renklerini de tadları kadar duyumsayarak ye.
5. Küçük detaylara, ne kadar can sıkıcı olsalar da, fazla takılma. Fındık kabuğunu doldurmayacak sorunları büyütüp büyütüp bir bardak suda fırtınalar yaşama haline çevirme. Bunu sık yapıyorsun. Bu huyunu değiştir.
6. Hayatında bir kez şu pedikür denen olayı dene. Biliyorum huylanıyorsun ama o kadar çok kadının bir bildiği olmalı canım..
7. Daha verici, daha az talepkar bir insan olmaya çalış.
8. Daha sık yaz, yazmak seni mutlu ediyor, yazarken daha az acelecisin ve daha rahat düşünebiliyorsun, yazarak bazı şeyleri görebiliyorsun. O yüzden daha sık yaz.