20 Şubat 2013 Çarşamba

Ekmek bulamazsa, pasta yesin?

At eti yedirilmiş Avrupalı misali susup kaldığımın farkındayım sevgili bloggercıklarım. Sadece at eti yedirmemişler bize, üstüne bir de Avrupa'da son 60 senenin en karanlık kışını yaşıyormuşuz. Bu ay, geçen yıllardaki Şubat aylarına oranla %55 daha az güneş ışığı alabilmişiz. Bir aydır yerden kar kalkmadı, size şu satırları yazarken dışarıda yine tipi var. Soğuk ve karanlıktayız. Zor durumdayız. Atları kesip yemeye başladık..

Başımızda bir papa otoritesi dahi olmayınca, korkarım yavaş yavaş tırlatıyoruz. Harlem Shake de olmasa, halimiz tümden harap. Baharın gelmesi Mart ayı ortasından sonraya kalırsa ne olacağız bilmiyoruz. Birbirimizi yemeye, yerken dansetmeye, bunu da kürkleri için katledilen bebek foklar için farkındalığı arttırma adına yaptığımızı iddia etmeye başlayabiliriz..

Tuhaf bir çağdayız.
Şuradan anladım.

Dün gece sevdicekle evde peynir imal ettik. Evet, 3 litre sütü kaynattık, ateşten alıp içine bir limonun suyunu kattık, süt kesince kalın tülbente iyice sardık, süzdük, soğuttuk, 2 saat sonra 300-400gr taş gibi peynirimiz olmuştu. Peynir yapmakla da kalmadık, Asya Pazarı'ndan aldığımız envai çeşit baharatı da değerlendirerek benim en çok sevdiğim Hint yemeği olan Palak Paneer yani peynirli ıspanak yemeğini yaptık. Güzel de oldu valla, biraz sosu az olmuş ama tadı iyiydi.


Yalnız Hint yemekleri biraz ağır oluyor, hazmetmek zor oluyor. Sabah aynalarda şişmiş bir mide ve pörtlemiş gözlerle karşılaşınca, inanılmaz bir vicdan azabı buhranı geldi ve işten önce koştura koştura spora gittim. Koşu bandında koşuyorum kan ter içinde, önümde de dizi dizi TV ekranları var. Birinde "Afrika'ya Yardım" programı tanıtılıyor. Bilindik sefalet, açlık görüntüleri. Bir bebe var mesela, kafasındaki damardan takmışlar serumu, bebe ağlamıyor bile. Gözlerinin feri kalmamış, incecik kollar bacaklar, kocaman sıtma göbeği. Gözlerinde ağzında kara sinekler. Biliyorsunuz işte.. O orada öyle, ben kendimi şişman bulduğum için koşu bandında onu izleyerek fazla kaçırılmış yemeği yakmaya çabalıyorum. Yanımdaki çoğu kişi kafasını çeviriyor. Böyle hassas insanlar olmuşuz.

Ben iki ay Afrika'da seyahat ettim biliyorsunuz; bazı bölgeler gerçekten sefil perişan ama genel olarak insanlar da uğraş vermiyor tarım ve hayvancılık adına. Bu beni çok şaşırtmıştı. Batılının yaptığı yardımlar mesela okul yapımına harcanıyor, sonra kimse bakmıyor okula, okul çöküyor iki sene sonra. Giysi yolluyorsunuz ya, onlar pazar yerinde parayla satılıyor mesela. İnanılmaz bir yolsuzluk, politik çürüme olduğu için, yapılan yardımlar belli bazı ailelerin cebine gidiyor, daha beteri silahlanmaya gidiyor falan. Çok acı işler dönüyor Afrika'da ve aklı başında bazı Afrikalılar bu tip rasgele yardım ve medyada sırf ağzı yüzü sinekli çocuk imajının silinmesi adına bir "Anti" yardım kampanyası bile düzenlendiler. Radi-Aid kampanyası; Afrika'lılarca devamlı kış koşullarında yaşayan "zavallı Norveçlilere" yönelik düzenlenen bir yardım kampanyası! Afrika'nın Batı'daki "zavallı" imajının silinip, Afrikalı'nın kendine güvenini geri sağlaması ve artık yardımsız, kendi ayakları üzerinde durma amaçlı yani "sürdürülebilir" yardım anlayışına yönelinmesi fikri üzerine kurulu. Alışmadığımız bir yaklaşım. İlk başta yadırgıyor insan bu "yardım etmeyin artık bize" yaklaşımını, ama düşününce aslında haklılar da..

Öteyandan, zaten Afrikalılar ekmek bulamazlarsa pasta yesinler diye düşündüğümüz için, bu kampanya nedeniyle acaba daha mı kolay göz ardı ederiz ki yaşanan insan hakları ihlallerini, açlığı, sefaleti.. Öyle aklım karıştı yani.

Neyse, ben 350 kalori harcadım, çıktım spordan işe gittim.

13 Şubat 2013 Çarşamba

İdeal erkek

Sevdicek sekreteriyle iş yemeğine çıktı. Bir saniye! Böyle yazınca bana da bir terslik varmış gibi geldi yahu.. Baştan alalım: sevdicek 45 yaşlarında, göğüs kanseri ile mücadele eden, arada evimize organik ekmekler pişirip yollayan, anaç, sütlaç, tonton, tam bir Bavyera kadını olan sekreteriyle iş yemeğine çıktı (tamam şimdi oldu sanırım). Ben de dosdoğru işten geldim, evde keyif yapıyorum; yüzümde salatalık maskesi, TV'de anlaşılamayan aşıkları konu alan tipik bir Fransız romantik komedisi. Erkeklerin nefret ettiği (aslında bir anlam veremedikleri), güldürmekten ziyade düşündüren türde hani.. Tabii ki sonunda ana karakterlerden en az birinin sürpriz (ve dramatik) ölümü, diğer karakterlerin yaşamı sorgulama hali.. Bu gece için ideal.

Geçen hafta yerel gazetede ilginç bir makale vardı, özetle "kadınlar ince işlerle iştigal eden, bakımlı metroseksüel erkekler yerine; klasik bilek gücü kullanımına dayalı işlerde çalışan kabasakal erkekleri daha seksi buluyorlar"mış. Yani ideal partner, sizi klasik müzik konserlerinden şık restorantlara gezdiren, sinek kaydı traşlı insan kaynakları uzmanı Berk Bey değil, köşe başındaki pidecide çalışan kirli sakallı ustabaşı Hamdi Efendi'ymiş. Gazete böyle diyor (linki bulup da ekleyemedim, zaten Almancaydı, hiç uğraşmayın "der die das" ile şimdi).

Tabii ki bu sonuca varılan son derece "bilimsel" araştırma, bir batı toplumunda yapılmış, Türkiye'de bu sonuçların çok farklı çıkacağına adım gibi eminim. Batı toplumlarında normal bir erkek; lazanya pişiren, üstüne vişneli kurabiye yoğuran, ev temizliğine, çamaşıra, bulaşığa eşit ölçüde yardım eden, her sabah duşunu alan, mis gibi kokan, eve geç kaldığınızda "trafik çok mu kötüydü, keşke haber verseydin de seni ben alsaydım" diyen bir yaratık türü arkadaşlar. Hatta bakın temsili fotosu da hemen yanda! Neyse, tabii burda da istisnalar vardır ama kaide bu yönde. Canım Türkiyemde ise, en iyi yetişmiş, en rahat sosyal imkanlara sahip erkek dahi "ben mutfağa girmem ama işten gelir gelmez yemek daha hazır di'ilse de dellenirim", "dışarıda 30cm kar olabilir ama sen bu saate dek yine de nerdeydin, kimleydin?", "fanilamı daha 3 gün önce değiştirdim ya!" , "bu çocuk niye ağlıyo, sussun hemen!" falan gibi efsane sofistike cümleler kurabilen bir yaratık, birkaçını şahsen tanıyorum ya da kızlarla koca/sevgili dedikodusu yapmalarımızdan biliyorum.. Dolayısıyla, bu iki tür erkeğin doğal habitatında survival yarışmasındaymışız misali yaşayıp giden biz kadıncağızlar için "ideal erkek" tanımının batı kültürlerine göre çok çok farklı olduğuna inanıyorum.

Araştırmada sözü geçen, Batı'lıların sevmediği "ince işlerle iştigal eden bakımlı erkek"cağızları Türk kadınlarına yollasınlar, biz onları çok güzel değerlendiririz. Bizdeki "kodu mu oturtan" bileği güçlü erkekleri de (bakınız yanda bunlardan birinin temsili fotoğrafı) batıya yollayalım, madem araştırma sonuçlarına göre burda kıymetleri bilinecek.. Sen sağ, ben selamet.. Lakin, bu işte de bir terslik var gibi geldi bana. Bizim erkekler batılı kadınların onların yağız vücutları ve kaba saba hallerine "hasta" olduklarını düşünedursunlar, burda süpermarkette çalışarak hayatını daim ettiren ve yaz tatillerini de Alanya'da geçiren Helga'lar dışında "oy anam doğulu erkek, bayılırım" diyen bir batılı hatun tanımadım ben henüz. Ama var demek ki, koca "bilimsel" araştırma - hemi de en bi gazetede yayınlanmış olanı - yalan söyleyecek değil elbet..?!?

12 Şubat 2013 Salı

Pazartesi keyfi?!?

Pazartesi sendromuna inat, dün çok keyifli başladım haftaya. Aslında bir süredir keyfim pek yerinde, iç huzurum bir Hint Fakiri'nin mükemmel "Ağaç Asanası" duruşu misali dengede. Almanların dediği gibi "toi toi toi" yani MAŞALLAH diyelim, nazara kem gözlere gelmeyelim. Sanırım bu dengeli ruh halinin nedeni, son zamanlarda hayatın karşıma hep düzgün ve dingin, sevimli ve pozitif insanları çıkarıyor oluşu. Doğrusu ben de tanrıyla ne zaman konuşsam "yoluma iyi insanları çıkar, bana kılavuz ol" dileğimi yinelerim. O da yollar bana bu güzel insanları, içten edilen duanın kabul olmadığı nerede görülmüş?

Dün sabah çok güzel üç tane email aldım, ilki çok sevdiğim eski bir dostumdan geldi. Çok uzun zamandır üzerinde çalıştığı projesini hayata geçirmiş ve bu müjdeyi ilk benimle paylaşmak istemiş! "Biliyorum mutluluğum senin verdiğin tepkiyle katlanacak" demiş, hakikaten daha bu cümleyi okumadan bile yerimde gerdan kıvırır, 32diş meydanda sırıtır vaziyetteydim onun adına. İkinci mail, doktora hocamdan gelmişti. Almanların doktora hocalarına neden "doktora babası" dediklerini açıklayan ve özette "merak etme, rahat ol, yaşamının şu dönemine odaklan" temalı bir maildi. Ona yazdığım "durum güncellemesi" üzerine yazılmıştı ve bizim ülkenimizde alışkın olduğumuz klasik kendi çalışmayan ama öğrencisini köle gibi çalıştıran akademik insan profiline tamamen zıt bir profil çizmesi nedeniyle bana her sefer olduğu gibi yine sürpriz olmuştu. İtiraf edelim, kimse doktorasıyla dünyanın daha iyi bir yer olmasını başaramaz ve ancak şanslıysa, doktora aşamasında öğrendikleriyle kendi entellektüel yaşamını zenginleştirebilir. O zaman, doğru yoldayım "baba" nın dediği gibi.. Son mail ise çok kısa bir süre önce tamamen şans ve yaşamımızdaki ortak tesadüfler üzerine tanıştığım, şu an Tayland'ın en güzel sahillerinden birinde güneşlenmekte olan bir gezgin dosttan geldi. Sıcacık, tatilin dinginliğinde ve minik kızının neşesiyle harmanlanıp yazılmış bir maildi, benim de -10 derecelik gri Münih günümü güneş gibi aydınlattı, sağolsun!

Bu rahat ve çevresine pozitif enerji yayan insancıklar sayesinde, Pazartesi Sendromu'nu hiç hissetmeden geçirdim. Aslında takılıp kalsam, bir sürü sıkıntının yaşandığı bir gün olarak algılayabilirdim de. Birkaç yazı önce bahsettiğim "mutluluk okulu" projesinde "öğrenci"nin birini kışkışlamak durumunda kaldık dün. Mutlu olabilmek için, öncelikle kişinin mutlu olmayı istemesi gerek. Bu en önemli adımı atlamışız geçen hafta. Bu hafta grubu sürekli dertlerinden bahsetmek suretiyle aşağı çekmek isteyen, bakış açısını değiştirmeyi tamamen reddeden bir üyemiz, grubun diğer üyeleri tarafından gruptan resmen kovuldu. Ben de düzenleyici olarak müdahale etmedim, grup dinamiklerinin oturması için gerekliydi bu. Kovulan kişi zaten depresyon için tedavi alıyor, dolayısıyla pek birşey öğreneceğini sanmadığım bu ek grup terapisini almaması onun için çok büyük bir kayıp değil. Üstelik bu kişi sosyal ilişkilerde sorun yaşayan biri ve bu "kovulma"nın onu belki de titretip düşündürebileceğini umuyorum.

Gruptan olumsuz insanların "ayıklanmasına" karşı değilim, çünkü gerçek yaşamda da bu tip insanları ayıklama, kendi isteğimizle yaşamımızdan çıkarma hakkına sahibiz. Bazen sosyal zorunluluklarla bir süre bu tip insanlara "dayanmak" gerekse de, önünde sonunda sosyal çevremizi kendimiz belirleyebilmek, bizim sosyo-psikolojik gelişimimiz açısından öğrenmemiz ve uygulamamız gereken bir adım. Doğu felsefelerinde bu "çevreni sadeleştir, sadece güzellikleri ve huzuru içine al" öğretilerinde ele alınır. Eğer olumlu bir yaşam sürmek istiyorsan, beş duyunu ve zekanı kullanarak çevredeki uyaranları, kendi mutluluğun ve huzurunun devamını sağlayacak şekilde seçmelisin. Seni aşağı çeken, gününü karartan, keyfini kaçıran olay ve kişileri yaşamından "ayıklamalısın". Devamlı dert dinlersen, dertlenirsin. "Üzüm üzüme baka baka kararır", "Bana arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim" gibi atasözlerinin bahsettiği de budur.

Mesleki yaşamımda dertli insanlara yol gösterebilmek ve ışık tutabilmek için, özel yaşamımda yakın çevremdeki insanların özellikle olumlu, huzurlu, sakin, neşeli ve bilge kişiler olmasına dikkat ediyorum. Tabii ki dertsiz insan olmaz, tabii ki bunu dostlarımızla paylaşacağız. Fakat devamlı yaşama olumsuz açıdan bakan, devamlı hastalıklardan, şanssızlıklardan, gerçekleşmeyen planlardan dem vuran insanlarla da zaman harcamak, ancak kendine ve yaşamın değerine saygısı olmayan, azıcık "ben mutluluğu hak etmiyorum, ben dert tasa çekmeliyim" fikrine saplanıp kalmış, mazoşist insanın işidir. Olumsuzluklarla kuşatılırsan ve kendine bir çıkış yolu açmayı beceremezsen, sen de olumsuz olursun. İyi karma, kötü karma..

Asla bir terapist edasıyla incelemem ve yargılamam çevremdekileri (bir iç mimarı yemeğe çağırırsanız evinizi incelemeye başlamaz, ama seçici algı ve dikkat ile yanlış giden mimari unsurları da fark eder ve iyi bir mimarsa, bu kusurlar sorulmadıysa, insanları gereksiz yere endişelendirmemek adına görüşlerini kendine saklar) ama doğrusu mesleğim gereği özel çevreme giren insanları daha hızlı ve doğru tanıyabiliyorum ve bu benim için yaşamda gereksiz insanlarla zaman, emek ve enerji kaybetmemek adına büyük şans. Bu nedenle insan "ayıkladığım" doğrudur, enerjisinin benimle uyuşmadığını anladığım insanları kolayca çıkarırım hayatımdan. Bu sayede dengede kalıyorum, bu sayede huzurluyum, bu sayede mutluyum. Çünkü evet, elimizden geldiğince olumlu ve neşeli olabilmenin, çevremize "sevgi yayabilmenin" bizim şu hayattaki biricik yaşam görevimiz olduğuna ve bunu başarabilmemiz için, çevremizi bu şekilde düşünen insanlarla yapılandırmamız gerektiğine inanıyorum. Bu anlamda "insan ayıklamayı" herkese de öneririm.

Foto: Cinque Terre, Liguria'nın rengarenk "mutlu" kasabası :)

8 Şubat 2013 Cuma

Merhametten maraz doğar

Çooook yakında taşınacağı hayal evinin terasında sardunyalara bakarak sıcak şarap yudumlamak istediğim pek sevgili arkadaşım J., bu hayalini bir an önce gerçekleştirmek adına kendini iş hayatının dehlizlerinde kaybedip harıl harıl çalıştığı için, geçen hafta gözlerden ırak kalmıştı ama neyse ki blog yazmanın terapötik etkisini fark ederek döndü aramıza, sevindirdi bizi. Lakin bu sefer de, odunlar arasında geçirdiğimiz şu hayatta fazla yufka yürekli, fazla ince düşünceli bir insan olmanın ceremesini çekiyor. Kendisine şu yandaki evi armağan ediyorum! Benim de masa üstümde "gelecekteki evim" adıyla duruyor, daraldıkça ara ara açıp bakıyorum.

Çevrede odun çok sevgili bloggercıklarım. Bazısı da "engelli ve hasta" olmanın koruyucu kalkanına bürünmüş odunlar üstelik, ki bunlarla uğraşmak da en zoru çünkü vicdani açıdan bu engelli ve hasta insanların yaptığı ayılıklara cevaben "susup kalma" seçeneğini kullanmamız bekleniyor. Politik doğruculuk ve toplumsal görgü ve ahlak kuralları zaten elimizi kolumuzu bağlıyor da, bir de acıma, merhamet gibi hastalıklı duygulara kapılırsak işimiz iş. Hasta ve engellilere pozitif ayrımcılık yapılmasına karşı değilim, ama bu da onlara "gıcık insan" olup, herkesi keyiflerince kullanmaları hakkını vermemeli. Yani bir insan hem görme engelli hem de ayı olabilir diyorum..

Şu dilenci milletine ben zaten sinir oluyorum, hele bunların bir de hasta ve hasta yakını olanları var ki.. Karışımıza çok çıkıyor bu "kanser hastasıyım, yardım edin" dilencileri, ki benim inandırıcılıklarına dair ciddi şüphelerim var. Bir kere, kanser hastası ya da beraberindeki yakınının sokakta işi ne? İkincisi, evet tedaviler çok pahalı ama birçok hastanın ya sigortası ya da yeşil kartı en azından temel tedavileri almasını sağlıyor. Bu konuda başvurabilecekleri bir çok sosyal yardım kurumu ve STK da var. Ama bazı insanlar sakatlıklarını ya da hastalıklarını kullanarak, hatta biraz da abartarak, sokaklarda dilenmeyi tercih ediyorlar. Üstelik J.'nin başına geldiği gibi, para vermezseniz bir de "sen de kanser ol inşallah" türünde beddua ediyorlar. Nedir bu canım? J.de de, bende de "iyi karma / kötü karma" konularına bir takıntı var zaten.. Sinir olmuş haklı olarak. Lakin, içi kirli olanın bedduasının da kabul olmayacağını bilmesi lazım.

Bir de fazla merhametli olmanın yanlış olduğunu düşünüyorum bloggercıklarım. İnce düşünen, merhametli, acıma duygusu fazla insanların depresyon, kanser, kalp hastalıkları, alzheimer gibi hastalıklara daha sık yakalandıklarını araştırmalar kanıtlıyor. Sosyal arızalarda da; mesela kavgayı ayırmaya çalışan merhametli kişilerin bıçaklanması, boğulmakta olan birine yardım edeyim derken boğulanlar, mahalledeki tüm kedileri beslemeye kalkıp yarı deli "kedici kadın"a dönenler, başkasının borcuna kefil olup evinden ocağından olanlar.. Doğa, belki de bu tiplerin genetik özelliklerini doğal seleksiyonla yok etmeye, daha güçlü nesiller üretmeye çalışıyor!? Bunu bir düşünün derim.

6 Şubat 2013 Çarşamba

Spora severek gidebilmek için neler yapmalı?

Avantajlı internet alışverişi çıkalıberi, normalde baya maliyetli olan modern spor salonlarının üyelik ücretleri çok avantajlı hale geldi. Dolayısıyla birçoğunuz "bu fırsatı" kaçırmadınız ve hemen bir spor salonuna yazıldınız, duydum! Tabii adamlar cin-fikirli, hepinizi yıllık üye ettiler di'mi? Siz de süslendiniz, püslendiniz, hatta belki yeni koşu ayakkabıları edindiniz, üç dört kere gittiniz, sonra birden bıkıverdiniz, onu da duydum! Şimdi evde, yattığı yerde karpuz misali büyümekte olan kış-göbeğinize bakıp, kendinize sinirlenerek, "o kadar para saydım, haftada iki gitsem çıkar aslında parası" hesapları yaptığınızı da biliyorum. E, bu duruma seyirci kalamıyorum, sizi şevke getirip spor salonuna geri döndüresim var!

Kış mevsiminde ne yazık ki kış uykusuna yatamıyoruz ama metabolizmamız ciddi derecede yavaşlıyor. Sabahları yataktan çıkamama, iş yerinde patronun gözünün içine baka baka esneme halleri, haftasonu gelse de uzun uzun uyusam hayalleri, hep bu metabolizma yavaşlamasından! Bol yeşillik, bol su, taze zencefilli çaylar, bir de spor size ihtiyacınız olan enerjiyi geri kazandıracak aslında ama ona bile üşeniyorsunuz yahu. Yapmayın. Haydi kalkın, spora gidiyoruz!

Bir kere spor salonunun seçimi sırasında, ortamın doğal ışıkla aydınlatıldığına, havadar ve fazla sıcak olmadığına, çok kalabalık ve de çok dar alanda fazla alet bulundurmadığına dikkat etmeniz lazım. Soyunma salonu, duşlar ve temizlik de çok önemli. Salonda spor akademisi mezunu eğitmenlerin olması, onlara istediğiniz anda danışabilmeniz önemli. Ayrıca rutin aletli jimnastik dışında, yoga, pilates, aerobik, dans gibi kurslar sunması da artı özellikler.

Salonu sevmeniz, rahat hareket edebilmeniz motivasyonunuz açısından önemli. Ama daha önemli olan, işi rutine bindirmemek. Yani ille her cumartesi sabah 9'da spora gideceksiniz diye bir kural koymayın kendinize. Zaman bulduğunuzda, canınız biraz hareketlenmek istediğinde gidin. Haftada 2 gün 40dk'lık spor yararlı diyorlar ama bana göre işi rutine bindirmeden, zorunluluk hissetmeden, keyif alarak yapılan spor en yararlısı.

Spor salonu yakınsa, yürüyerek gitmek hem kaslarınızın ısınmasına ve dolayısıyla yaralanmaların önüne geçilmesine, hem de genelde pek sıkıcı geçen "ön-yürüyüş" dönemini aradan çıkarmanıza yarayacak. Bu sayede, salona girdiğiniz gibi koşu bandına geçebilirsiniz. Koşu bandı ya da uzay yürüyüşü aleti, genelde salonun arka taraflarında bulunur, bir ön sırada bisikletler olur. Salona düzenli devam eden birkaç "güzel insan" illa ki bu bisikletlerin üzerinde bulunur çünkü bisiklet üst bacak ve toto kaslarını geliştirir ve sizi "sevap kazanmak için, bakılası güzel insan" kıvamına sokar. Siz illa ki bu insanların yakınında bir koşu bandı ya da uzay yürüyüşü aleti seçin, sadece sevap kazanmak için değil, güzel insanların çevresinde spor yapan insanların motivasyonlarının diğerlerinden daha yüksek olduğu, daha uzun sürelerle spor yaptıkları ve daha enerjik oldukları bir sürü spor psikolojisi makalesinde kanıtlanmış bulunduğu için! Tabii gözünüzü dikip, kent magandası kıvamında bakmayın insancıklara, ama ara sıra kaçamak bir bakış atın yahu..

Spor yaparken, spor yapan diğer insanları rahatsız etmeden kibar bir şekilde, çaktırmadan izlemek zamanın hızlı geçmesini sağlar. Bu sayede, her salonda istisnasız bulunan klasik tipleri saptama şansınız da olur. Bunlar; içimizdeki cep herkülü (1.50 boyunda, kalın enseli, minimum 80kg ağırlıkla çalışan o demir-adam), kuaförden-kop-gel-hatun (terleseniz dahi akmayan kalıcı makyaj tiyoları konusunda doğal blogger), köşede sessizce didinen ve "kaç defa gelirsem aylık ücreti çıkarırım" hesabı yapan o tombul (ve kaçınılmaz olarak insan kaynakçısı) kız, hangi aletin nasıl ayarlandığını adı gibi bilen ve bir aletin önünde iki saniyeden uzun durakladığınızda hemen yardımınıza koşan o "The Good Samaritan" (ki kendisi ideal eşin spor salonunda bulunacağına da iki senedir tüm kalbiyle inanan biridir, dikkat) ve spor yapmaya odaklanacağına, psikolog olmanın doğal getirisi olan sosyal gözlemcilik adına etrafı incelemeye odaklanan bendeniz..

Bir diğer önemli nokta, dinlediğiniz müzik türünün motivasyonunuz ve bedensel dayanıklılığınız üzerinde çok önemli bir etkisi olduğunu bilin! Hareketli müzikler sizi canlandırır, motive eder. Bu nedenle salonlarda genellikle Türk popunun en cıstak eserleri veya Batı müziğinin en korkunç hiphopları çalınır. Bu müzik türlerinden zevk almıyorsanız, mutlak surette dış seslere izolasyonu olan bir kulaklık eşliğinde kendi müziğinizi götürün. Bir elektro-swing, jazz-funk, hadi en azından Manu Chao'nun size yaptıracaklarına inanamayacaksınız..

Koşu bandı ya da uzay yürüyüşünden sonra, birazcık da yerçekiminin etkisine giren kol ve bacak kaslarınızı çalıştırmadan, belinizi güçlendirmeden sakın bitirmeyin sporu. Isınmak kadar soğumak da önemlidir, yoksa hem kas ağrısı çeker hem de sakatlanma riskinizi arttırırsınız.

Umarım bu ipuçları işinize yarar ve kampanyalı üyelikleriniz bitmeden spor salonlarının da aslında çok keyifli yerler olabileceğine dair bir inanç edinmiş olarak yaşamınıza devam eder, o ayva göbeği de bikini sezonu başlamadan bir an önce eritirsiniz sevgili bloggercıklarım!

5 Şubat 2013 Salı

Nasıl mutlu olunur?

Bir süredir haftanın bir sabahı iki saatliğine toplanan bir grubu yönetiyorum, adı "mutluluk okulu". Dünyanın bir çok farklı ülkesinden gelen, farklı yaş ve cinsiyette, farklı sosyo ekonomik düzeylerde ve mesleklerdeki on kişiden oluşan bu grubun tek ortak noktası, çağın illeti "depresyon" hastalığından muzdarip olmaları. İlaç kullanmaktansa, sorunun temelinde yatan nedenlere odaklanmayı seçen bu insanlarla beraber "mutlu olmanın yolları"nı arıyoruz.

Depresyon, biz klinik psikologların danışanlarımızda en sık karşılaştığımız psikolojik sorunlardan biri. Bize başvuran kişilerin bir kısmı hastalıklarını tanıyor, bir kısmı ise "uykusuzluk", "iştahsızlık", "hayatın anlamını yitirmesi", "durup durup ağlamak" gibi yan nedenleri çözümlemek amacıyla başvuruyor. Her mutsuz, keyifsiz insan "depresyon" hastalığı teşhisi almıyor elbette, bunun kriterleri, ölçüm sistemleri ve depresyonun dereceleri ile alt türleri mevcut. Ama genel birşey var; o da mutsuzluk, sıkıntı, bazen nedensiz hüzün hissi ve bu duygular karşısında duyulan çaresizlik, kendi başına yetememe, yaşamın yükleri altında ezilmenin önüne geçememe hissi.

Dün sabah; yılın belki de en karanlık, soğuk ve yağışlı gününde, havanın tüm gudubetliğine, tüm "evden, yataktan çıkma!" ısrarına rağmen, yine eksiksiz bir araya geldi "mutluluk okulu"nun öğrencileri. Dün, "mutlu olmak için ne yapmalı?" idi konumuz ve tartışarak vardığımız sonuçları blogumda da paylaşmak için grup katılımcılarımın iznini aldım. Çünkü şu kara kış günlerinde, mutluluğu bulmak ve korumak için hepimizin bir kaç ipucuna ihtiyacı olabilir..

İlk olarak şuna karar verdik; "mutluluk" insana doğuştan verilmiş, kişinin yaşamı boyunca sahip olacağı, içten gelen bir duygu değil. Mutlu olabilmek, öğrenilmesi gereken ve sürdürülebilmesi için bilinçli olarak uğraş sarf edilmesi gereken bir duygu ve davranım bütünlüğü. Neşeli ve olumlu bir insan olmak, doğuştan gelen karakter özellikleri olabilir ve anlık olaylar için geçerli davranışları içerir ama "mutlu olmak" uzun soluklu, belirli algı süreçlerini bilinçli olarak kullanılarak gerçekleştirdiğimiz bir eylemdir. Dolayısıyla, bazı insanlar mutlu olabilme konusunda yeteneklidirler, bazı insanlar ise zorlanır ve bu duygu ve davranışı başkalarının yardımı ile "öğrenmek" durumunda kalırlar. Üstelik sadece teoride mutluluğu anlamak, pratikte mutlu olmanın garantisi de değildir. Bir insan, kendini mutlu hissedebilmek için yapacağı şeyleri öğrenebilir ama bunu uygulama konusunda çekingen ya da isteksiz davranabilir. Dolayısıyla size ara sıra bu blogda önerdiğim ve birazdan yine önereceğim küçük ipuçları; sadece aktif olarak uygulama ile öğrenilir, tekrar ile pekiştirilir ve ancak uzun zaman kullanıldığında davranış kalıbına dönüşür.

İlk ipucu: Kendinizi başkalarıyla kıyaslamaktan vazgeçin.

Bir çok insan, mutluluğun belirli sosyo-ekonomik ve fiziksel ihtiyaçlar karşılandığında sağlanabileceğini düşünür. Oysa yapılan araştırmalar; Afrika'da modern dünyaya kıyasla yokluk içinde yaşayan bazı kabilelerdeki insanların kendilerini, modern dünyada türlü imkanlarla kuşatılan insanlardan çok daha "mutlu" gördüklerini belirtmektedir. Aynı şekilde, toplumda zengin aile çocukları ve fakir aile çocukları arasında mutluluk açısından karşılaştırma yapıldığında, anlamlı bir fark bulunamamıştır. Ne var ki, insanlar kendi sosyo-ekonomik düzeyleri ve alım güçlerini çevrelerindeki diğer insanlarla karşılaştırdıklarında, kendilerini kaçınılmaz olarak birilerinden daha altta görmüş, topkumun geneline oranla daha mutsuz olduklarını ifade etmeye başlamışlardır. Bu durum, insan tabiatında bulunan kendini bir üst referans grubuyla karşılaştırma ve yetersizlik, kıskançlık hissetme duygusu ile yakından ilintilidir. Referans grubu kendi ile aynı sosyolojik değerlere sahip olduğunda, ya da kişi alt referans grubunu düşünerek kendisini daha iyi bir konumda bulduğunda, "mutluluk" hissi de artmaktadır.

Kendisini sürekli başkalarıyla yarış içinde hisseden kişi, elbet yetersizlik ve acizlik duyguları duyar, bu kaçınılmazdır. Bunun önüne geçebilmek için, kendimizi sadece kendimizle kıyaslamalıyız.

İkinci İpucu: Kendinizle başbaşa kalın, kendinizi tanıyın.

Bir çok insanın sosyal ajandası o kadar doludur ki, kendiyle zaman geçirmeyi unutur. Oysa psikolojik ve sosyal açıdan sağlıklı bir insan olabilmek için, kişi kendisini tanımalı, yaşam hedeflerini, zevk aldığı şeyleri, onu üzen, sıkıntıya sokan ve mutsuz eden kişi ve olayları bilmelidir. "İçimde kaynağını bilemediğim bir sıkıntı var" diyorsak, "sanki görünmez eller boğazımı sıkıyor, ne yapacağımı bilemiyorum" diyorsak; kendimizi tanımıyoruz, yaşam olaylarına ne gibi bilinçaltı tepkiler verdiğimizi bilmiyoruz demektir. Sözgelimi, her gece mide ağrısıyla uyanıyorsak, sürekli bir açlıkla sabaha dek buzdolabına seferler düzenliyorsak, göz kırpmadan yatakta dönüp duruyorsak; bu durumun önüne geçmeden önce, bu durumun neden kaynaklandığını çözmemiz gerekir. Aklımızdan ne düşünceler geçmektedir, o son dilim pastayı yedikten sonra ne hissetmekteyiz; bunları düşünmeli, çeşitli eylem ve olayların bizim yaşamımızdaki yeri ve önemini dile getirebilmeliyiz.

Sürekli arkadaşlarla, sosyal olaylarla dolu bir ajanda; bir süre sonra sosyal zorunluluklara dönüşeceği için, insanı gerer. Arada "kendimize özel", sadece kendi kendimizle başbaşa kalacağımız zaman dilimleri yaratmalıyız. Kendimizle oturmalı, sohbet etmeli, bir fincan kahve içmeyi bilmeliyiz.

Üçüncü ipucu: Kendinize kişisel ve ulaşılabilir hedefler koyun.

Her insan dünyaya yanan evlerden çocukları kurtarmak, dünyanın en karlı şirketine sahip olmak ya da kansere çare bulmak için gelmez. Hepimizin hayat yolu farklıdır. Kendinize ulaşabileceğiniz hedefler koyarsanız, bunları gerçekleştirdiğiniz anda güveniniz ve mutluluğunuz artacak, bir sonraki hedefi koyma motivasyonunuz yükselecektir. Koşmak, dolayısıyla sık sık takılıp düşmek ve yorulmak yerine, yaşam patikasında küçük adımlarla yürümeyi öğrenmeliyiz.

Dördüncü ipucu: Başarılarınıza, elinizde olanlara odaklanın.

Hayal kurmak, kendimizi geliştirmek adına güzeldir; fakat çoğu insan halihazırda elinde bulunanları, kazandığı başarıları gözardı eder. Hayal ve hedeflerimize ulaşma yolunda önümüze çıkan sorunlar, şanssızlıklar ve güçlükler; motivasyonumuzu kırar ve hatta bazen yıldırır. Vazgeçmek, her zaman başarısızlık değildir! Bazen hedeflerimizingerçekleşemeyecek oluşunu kabul etmemiz, güç ve enerjimizi akıntıya karşı kürek çekmek adına daha fazla harcamamamız, en büyük kazancımız olabilir.

Önemli olan varılan yer değil, yolculuğun kendisidir. Çevremizi kuşatan yaşam, insanlar ve olaylar bize her an yeni bir şeyler öğretir. Yaşamı yıkıp, yeni baştan kurabilmek; sözgelimi zorlu bir boşanmanın ardından, yeni taşındığımız, daha bir kanepe dışında eşyası olmayan evimizde, kalbimiz kuş gibi özgür bir fincan çay içebilmek; bir yenilgi değil, yeni bir başlangıç yapma cesareti ve başarısıdır.

Son ve en önemli ipucu: Yaşamı beş duyunuzla hissedin.

Yaşam; beş duyuyla doya doya hissedilmesi, anlaşılmaya çalışılması gereken bir "sanat"tır. Yaşam sadece gördüklerimiz, okuduklarımız, konuştuklarımız değil; kokladığımız kokular, duyduğumuz tınılar, bize gözlerimizi kapattırıp "mmmmm" dedirten tatlar, tenimizde hissettiklerimizle de yakından ilintilidir. Yaşamın sadece pasif gözlemcisi olmayı reddedin, içinde olmayı ve beş duyunuzla dolu dolu deneyimlemeyi deneyin. Yeşil bir çimenlik mi gördünüz; fırlatıp atın pabuçları. Hoşunuza giden bir tını mı duydunuz; kim ne der demeyin, dans edin! Yağmurun altında kaldıysanız, yüzünüzü açın altına, damlalar ıslatsın teninizi. Yaşam bunların tümüdür işte! Duyularımızın sinir uçlarımızdan beynimize gönderdiği, beynimizin de anlam verdiği tüm bu minik hislerin toplamıdır, yaşam.

İnsan beyni çok karmaşık bir yapı; bir insan için mutluluk olan, diğeri için acı kaynağı olabiliyor. Hep algılarımıza, önceki yaşam deneyimlerimizin bize öğrettiklerine, toplumsal yargılarımıza ve gelecek beklentilerimize uygun algılıyoruz duyularımızdan gelen bilgileri. O nedenledir ki; depresyondayken herşey kapkaranlık geliyor üstümüze, dünyaya olumlu bakarken ise tüm dertler bir sis perdesi gibi inceliyor ve yok oluveriyor. Aslında herşey elimizde, duyularımızın bize ilettiklerini nasıl yorumlayacağımız sadece bize bağlı. Örümcekten korkmak da, örümceğin anatomik yapısına  hayranlık duyabilmek de elimizde ve inanın ki, istersek, öğrenerek değiştirebileceğimiz davranışlar!

Uzman Klinik Psikolog
Ceren Musaağaoğlu Schubert - 05.02.2013.
(c) İzin almadan kullanılması ve yayımlanması yasaktır ve kanuni cezalara tabidir.