26 Ocak 2013 Cumartesi

Kim Kimdir - Bölüm VI

Anneanneannem. Evet, annemin annesinin annesi. Benim hiç göremediğim, ama hikayelerini dinleyerek büyüdüğüm, ailede tanımış olmayı en çok istediğim insan olan o "en büyük" anne. Bu yandaki fotoğrafta; biricik kızıyla yani benim biricik ananemle birlikte poz vermiş. Ne kadar güzeller, ne kadar mağrurlar her ikisi de. Ananem daha 18-20 yaşlarında. Asla ulaşamayacağım, o güzel insanların ve güzel atların yaşadığı, güzel ülkenin güzel zamanlarında. Bize göre güzel, çünkü geçmişin hep romantik bir yanı vardır. Oysa yaşayan için ne zor yıllarmış o yıllar.. Savaşlardan çıkan bir ülke yeni yeni toparlanmaya çalışıyor, dışarda bir başka büyük savaşın etkisi, yokluk, kıtlık, karneli dönemler..

Anneannem ailesinin tek çocuğu ama ondan önce çok bebeği toprağa vermiş anneanneannem, kimileri daha karnından bile çıkıp görememiş dünyanın ışığını. Onca kayba rağmen dimdik oturuyor bu fotoğrafta, anneannemin - biricik kızının - sol eli omzunda ya, daha nesi olsun insanın mutluyum diyebilmek için?

Çocukluğunda ayırmışlar onu; tarih midir, kültür müdür, din midir, ne olduğunu bugün dahi kimsenin anlamadığı bir ayrımcılığın sonucu olarak. Farklısın! diye kılıçtan geçirilen, kılıç vurmasın diye öz anası tarafından derelere atılan bir ırkın kayıp çocuklarından biri o. Çok zengin, çok şaşaalı, bir ailenin bir kızı nazlı'sı, adının Türkçe anlamı olan "Kraliçe" gibi büyürken, ne olduğunu anlamadığı bir yaşta koparılıyor dalından. Güzel kızları seçerlermiş, Türkler. Evlatlık kaçırılan, saklanan, genç yaşında Türkle evlendirilen çok olmuş ya, o da güzelliğinden "seçilmiş". Küçücük yaşında neler yaşamış da, yine de kin tutmamış ama; vardığı kocasını, kızını, doğduğundan gayrı bulduğu yeni memleketini, dinini, hayatını sevmeyi ve kabullenmeyi tercih etmiş (etmeyip ne yapacak ki?)

Çok hikaye dinledim ona ait, aklım ermeye başlayınca da onunkine benzeyen birçok hikayeyi okudum, araştırdım, sorguladım, çok isyan ettim. Oysa o benim kadar isyan etmemiş olan bitene.. Kabullenmiş desen değil, hayatı sevgi dolu geçmiş. Mesela müslüman olmuş ama lafta bırakmamış, dini bilen, kendisine danışılan olmuş! Ben de azınlığım şimdi yaşadığım bu ülkede, eşimle dinim farklı mesela, o yüzden diyorum "acaba, insan onca inancını bırakabilir mi gerçekten?" Kızına bile dermiş "ben iki kitabı da okudum kızım, kendi isteğimle müslümanlığı seçtim ben".. Ölüm ona meleklerle gelmiş, "bakın, gökyüzü nasıl açıldı, içinden melekler uçuşuyor, görmüyor musunuz?" diyerek vermiş son nefesini..

Çok çalışkanmış. Sabah ezanıyla kalkar, o iki katlı tahta evi sabunlarla silermiş. O yıllarda dantel işi mi bilirdi Türkler, onun işlemeleri tüm kasabada bilinirmiş, bembeyaz, dantel işler. Atölyesi varmış, gelinlik dikermiş, elbise dikermiş, terziliği, dikişi, nakışı anlata anlata bitiremezler. Kimse onun gibi yemek yapamazmış, davetlere ille birşey yapsın isterlermiş. Karı koca çalışmışlar, toplumda iyi bir yer edinmişler, refah içinde büyümüş anneannem. Kırmızı rugan pabuçları, yaverleri, kalfaları eksik olmamış.

O yıllarda diğer kadınlar ev içlerinde gizlenirken, o beş dil bilirmiş, kocasıyla at üstünde başka kasabalara ticarete gidermiş. Tanıdıkları, sevenleri, gelen gidenleri de çok olurmuş. Öyle genişmiş ki yüreği bir milleti affetmiş de adını anmamış andırtmamış olan bitenin.. Ama unutmuş mu derseniz, unutmamış. Tüm adetlerini korumuş aslında; evinin sabah temizliği sırasında edilen bereket duasını, belirli günlerde pişirilen pandispanya hamurunu, bahar gelince yumurta boyamayı, gözleri seçemeyecek kadar yaşlanınca belli zamanlarda anneme yazdırdığı tebrik mektuplarını.. Bu yandaki onun el yazısından belki de son notlardan biri. Yukarıdaki toğrafın arkasına yazılmış, annemin Bursa'daki evinde, salonun bir köşesinde durur. Baktıkça açılan, genişleyen, sizi de içine alan bir fotoğraftır. Büyüler insanı.

Ondan geriye kalan bir diğer fotoğrafsa anneannemin Ankara'daki evinde bir köşede durur. O fotoğrafta "Nigar Hanım" 8-9 aylık kuzenim Nesil'i kucaklamış, tornunun kızını görebilmiş olmanın verdiği neşe ve keyif içinde, gülen gözlerle bakar objektife. Çok güzel bir fotoğraftır o da, aynen bunun gibi büyülüdür.

Anneanneannem, o "büyük" anne, sessizce, içinde yaşamış ne yaşadıysa. İçindeki iki kültürü de korumaya çalışmış, "farklı"ya değil, "ortak" olana sarılmayı tercih etmiş. Nefrete sevgiyle karşılık vermiş, kendi çocuğuna geçecek bir kısır döngü olsun istememiş. İnsanların güzelliğine ve doğruluğuna inanmış, kendi davranışlarıyla onlara o yönde örnek olmuş. Neşeli, güçlü, dik omuzlu, kendine güvenli bir kadın olmayı bilmiş ve hepimize de örnek olmuş. Nurlar içinde yatsın..

Bu aşağıdaki Arto Tunçboyacıyan'ın "Takuhi" isimli parçası, anneanneannem "Nigar" olmadan önce, onun adı da buymuş...

23 Ocak 2013 Çarşamba

Bir Finlandiyalıyı şoka sokma hikayem

Öncelikle uyarayım, bu yazıdaki durum komedisi ve ilgili fotoğraflar biraz müstehçen bulunabileceği için; Muzır Neşriyattan Koruma Kurulu'nun bilirkişi raporunda önerilen, Türk Ceza Kanunu'nun 226. Maddesini ihlal edebilitesi yüksek derecelerde seyretmektedir. Şekerden yapıldıysanız, an itibarıyle dışarda sulu-sepken yağması bahanesiyle okumamanızı, göz ucuyla dahi bakmamanızı öneririm!

Kuzenişkom birkaç senedir Amerika'dan Türkiye'ye tatile gelirken, sağolsun bana Victoria's Secret'in iç çamaşırlarını taşıyor. Pek cicili bicili sevimli şeyler ama yıllar geçtikçe modeller küçülmeye, daralmaya başladı. Yok hayır, ben tabii ki yaşlanmıyorum, tabii ki yerçekiminin etkisi yıllara meydan okumaya başlamadı, tabii ki tüm çamaşırlar benim boyum kadar bacak boyu olan mankenlerin üzerinde durduğu gibi aynısının tıpkısı duruyor. Teessüf ederim!

Yalaaaaaaan. Yakında Türk Ceza Kanunu sırf sevdiceğin göz sağlığını korumak için, beni bu çamaşırları giymekten men edici ek bir kanun maddesi çıkaracak! Olmuyor artık kardeşim, belki de Victoria's Secret'ın dantelli minilerinden Marks & Spencer'ın bol pamuklu yüksek belli donlarına geçme zamanı yaklaşıyor.. Bir kadının ilk kaz ayağını fark etmesi kadar, g-string'in kalçasında yitip kayboluşu gerçeğini fark edişi de, yaşamında önemli bir dönüm noktasıdır.. Hadi kaz ayağına "gülümseten anıların izi" der, işi ortaçağ romantizmine bağlarsınız da; kalçanıza kaçan dona nasıl bir akrobatik kurtarış yapılır bilemedim.. Ürkütücü.

Konuya dönersek, sağolsun kuzenim beni hala incecik, suyu narenciye sıkacağından beyaz kaneviçe masa örtülerine damlayan taze bir meyve sandığı için, bu yaz getirdiği cicili bicili çamaşırların bir kısmını ancak Elf'ler diyarındaki hatunların giyebileceği gerçeğini göz ardı etmiş. Bilakis, şu yandaki şirin ötesi takımı ben giyince, hipopotamlar bale gösterisine çıkmış gibi duruyor. Değil adamcağızımın göz sağlığı, akıl sağlığına da yazık. Şu yaşımızı başımızı aldığımız pre-alzheimer günlerimizde, kadın ırkına dair güzel birşeyler de kalsın hafızasında istiyorum.. O nedenle -1 beden falan olduğuna inandığım bu cicilerin etiketini dahi çıkartmadan katladım ve dolabın engin derinliklerine kaldırdım. Bir başka baharda dahi giyebilme umudum yok, o derece yılgınım hayattan..
 
Gel gelelim, cicileri öyle dolabın engin karanlığında tutmak da içimi rahatsız eden bir durum nicedir. Huyum kurusun, ben israfa çok karşıyımdır. Giymeyeceksen, kullanmayacaksan alma; aldıysan da giy ya da giydir taraftarıyım. Lakin çok çok çok yakının olmayan birine iç çamaşırı hediye etmek de, acaip bir durum. Ama bu çamaşıra ne zaman baksam, aklıma sevgili arkadaşım Inke gelmeye başladı! Inke, benim Finlandiya'lı bir arkadaşım. Rus modeller gibi incecik, sarışın bir afet. Bu hafta doğum günüydü ve evet.. Kıza resmen sapık katiller gibi iç çamaşırı hediye ettim! Yaptım bu rezilliği. Üstelik öyle bir mizansende yaptım ki, kız şoka girdi (benimle bir daha görüşecek mi onu da bilmiyorum!)

Kızı aradım, dedim "şekerim doğum gününü kutlayalım, sana ahududulu muffin yapıyorum, çaya bekliyorum"- kız Finlandiya'lı olmasa zaten anlardı bu Nuri Alço ayaklarını.. Anlamadı gariban. Sabah erkenden kalktım, evi toparladım, şu yandaki muffinleri yaptım, soğumaya bıraktım, hediyeleri de paketledim, kızı bekliyorum heyecanla. Geldi, tam zamanında tabii, Türk olmadığı için zaman kavramı var hatunda. Ben, o, muffinler, sütlü kahveler falan yayıldık bizim salona. Sohbet muhabbet gırla giderken, ben kıza hediyesini sundum. Kız "aaa ooo ama ne gereği vardı" falan diyerek, çok sevinerek parçaladı paketi ve kucağına katlanmış fırfırlı dantelli mini don ve atlet düşüverdi.. E biraz enteresan bir andı tabii. Durumu açıklamak haliyle gerekli oldu, dedim "Valla kötü bi niyetim emelim yok, çevremdeki tek Elf insanı sensin, al hayrını gör".. O noktadan sonra birer muffin daha yedik ama işin doğrusu sohbet biraz kesik bir hal aldı.. Ya dedim ben size, ben hediye vermeyi bilmiyorum yaaaa!

22 Ocak 2013 Salı

Erkek veya kız arkadaşa hediye almak

Haftasonu sevdiceğin doğum gününü kutlamak için şehir dışına kaçtık. Avrupa'da mesafeler çok kısa olduğu için, aslında daha doğrusu ülke dışına kaçtık demeliyim. Hemen köşe başındaki Avusturya'nın şirin (ve fazla turistik) bir şehri olan Salzburg'a sadece yarım saat uzaklıktaki, kimsenin oralı olmadığı ama çok daha sevimli ve bir o kadar da minik bir Alp köyünde tamamen organik (neden öyle, biz de bilmiyoruz) bir çiftlikte, inekler, keçiler, kedi, tavuk ve atlarla birlikte haftasonu kaçamağı yaptık. Ayrıntıları seyahat blogumda yazdım, tıklayıp okuyabilirsiniz. Bu tip "paylaşımcı" hediyeleri almayı ve vermeyi seviyorum. Ama genel olarak klasik hediye almak konusunda, hele hele alınacak kişi erkekse, tamamen çuvallama eğilimi içindeyim.

"Hediye" kavramı bana göre maddiyatı maneviyatının önüne geçmeyecek, ticareti yapılamayan, bir mal olmaktan ziyade bir durum olan bir kavram. Bu nedenle de alıp verdiğim hediyelerin her zaman kişiye özgü ve fonskiyonel bir yönü de olmasına dikkat ediyorum. Bir alışveriş merkezine gidip, bir kazak ya da bir cüzdan alıp çıkmak bana tuhaf geliyor. Üstelik bir de, ben hediye almayı da sevmiyorum! Ciddiyim. Yani sevdicek bu huyumu bildiği için, mesela bana buketlenmiş ölü çiçekler, maddiyatı maneviyatını aşan hediyeler, özel günlerde alınan klasiklerden falan hiç almaz. Ama beraber geçireceğimiz zamanlar hediye eder, deniz kıyısından cebe atılmış bir çakıl taşı verir, seyahate çıkarken yastığımın altına "seni seviyorum ve şimdiden özledim bile!" yazan ufak notlar bırakır ve tüm bunlarla beni çok mutlu eder..

Ama çevremdeki insanların bazısı, maddi hediye almayı sevmediğimi bilmediği için ya da yıllardır bu durumumu inatla kabul etmediği için, bana hiç kullanmayacağım eşyalar taşıyıp dururlar. Özellikle giyim, parfüm, takı gibi son derece kişisel hediyeler almak canımı sıkar. Herkesin zevki farklı olduğu için, bu tip hediyeleri almaktan, içinden çıkan değiştirme etiketlerini değerlendirmek için hiç ihtiyacım (ve en önemlisi de zaten normalde sevmediğim bir durum olan alışverişe harcayacak zamanım) yokken, zoraki olarak alışverişe çıkmak durumunda kalmaktan hiç hoşlanmıyorum.. Bu nedenle, insanlara da böyle hediyeler vermiyorum. Onun yerine, sevdiklerime ufak mektuplar, resimler, el yapımı ya da yaratıcılık içeren birşeyler vermek daha çok hoşuma gidiyor. Biraz ucuza kaçılmış gibi oluyor bazen ama ben utanmıyorum bundan, en azından zamanımı ve düşüncelerimi verdiğim için, bana daha değerli bir şey veriyormuşum gibi geliyor. Zaten hediyenin verilmesi, alınmasından daha keyifli bir durumdur genellikle..

Hediye vermek konusunda yaratıcı olduğum ölçüde yeteneksizim ne yazık ki.. Ama neyse ki, yakın çevremde benim bu hediyelerimi "ucuz ve ucube" diye değil "yaratıcı ve orjinal" diye gören insanlar var. Mesela birine tutup "zaman" hediye ettiğimde (yani mesela "bu hafta içi, ikimize de uyan bir zamanda senin istediğin bir yerde sana "zaman" hediye ediyorum" yazılı bir kart verdim diyelim), bu kişi bunu "hediye almayı unuttum, son dakika kartı alıverdim" olarak algılamak yerine, "ikimiz de bu kadar yoğunken, bana kıymetli zamanından bir parça vermiş" olarak algılayabiliyor. Şanslıyım böyle insanlarla kuşatıldığım için.

Bu tip manevi hediyeleri vermenin bir güzel yanı daha var, hediye kotası gittikçe yükselme eğilimi taşıyamıyor (hani bir sene yüzük alırsınız, ertesi sene daha ucuzunu alamayacağınız için artık dönülmez bir yola girmiş olduğunuzu anlarsınız) çünkü hediyelerin ölçülebilen, belirli bir değeri yok. Bir de bu tip hediyeler özellikle erkek arkadaşlara çok sevimli geliyor. Mesela bu sevgililer gününde renkli boya kalemleriyle kendi ellerinizle (5 yaşında bir çocuğun elinden çıkmış gibi dursa da) bir kart hazırlayın, içine de "istenen bir zaman ve mekanda, tarafımdan hiç bir mani gösterilmeksizin yerine getirilecek, 45 dakikalık masaj kuponu" yazın. Yüzde yüz garanti veririm, sevgiliniz aldığı en güzel hediye olduğunu söyleyecektir.. Tabii aynı şey kız arkadaşlar için de geçerli. Her kızın kalbinde pırlanta yüzük yatmaz ama masaj teklifine de hiçbirimiz hayır demeyiz doğrusu!

18 Ocak 2013 Cuma

Üç günlük bekarlık

Üç gündür günümü gün etmekteydim; buralara uğrayamadım, affola! Sevdiceği son üç aydır uğraştığı projenin meyvesini yemeye, sunum ve basın toplantılarına katılmaya, şöhretin ve high-life'ın tadını çıkarmaya Evropa'nın bir diğer ucuna yolladım; hemen akabinde kendimi de tam gaz "bekarlık sultanlıktır" gezegenine ışınladım. Hatırlayanlar olacaktır, hatırlamayanlar da buraya tıklasın; üç ay önce de 11 günlük bir "günümü gün etme" deneyimim olmuştu. Sevdiceğin "bebeğim" ayarında bağlanıp, hayatın ipinin ucuyla beraber bir grup keçisini de kaçırdığı söz konusu projenin başıydı o, bu da sonu çok şükür. Kutlamalar tam gaz..

Eh benim de elim armut toplamıyor tabii; piyangodan çıkan bu üç günlük bekarlığı son damlasına kadar, huşu içinde kullandım. Zaten evlilik denen şeyin heyecanının kaybolmaması için; insanın kendine özel vakitler ayırabilmesi gerektiğine inanıyorum. Önce "ben" sağlıklı ve mutlu olacağım ki, "biz"e gereken ilgi ve sevgiyi koruyabileyim, dimi ama! Herşeyi beraber mıç mıç yaparsanız işin heyecanı da tadı da kaçar yahu.. Bakınız yukarıdaki karikatür mazallah! Velhasıl; iliklerime kadar bekar ve sultan vaziyette, birazdan sevdiceği havaalanından karşılayıp normal evlilik rutinimize (ki o da güzel şimdi hakkını vereyim; onun da ayrı sevimli şirin bıdıgıdı yanları var) geri döneceğim.

Bu üç gün içinde tüm hayallerimi gerçekleştirebilmek için; bir Helga, bir Hans, bir Helmut titizliği içinde, sabahın köründe kalktım. Şansıma, sevdiceğin evden çıktığı andan beri durmaksızın kar yağıyor ve şu an sokaklarda 20-25cm kar var. Fakat bu benim azmimi de, enerjimi de kıramadı. Her sabah; koştura koştura, kaya yuvarlana ilk iş spora gittim. Elalem ne kadar canla başla spor yapıyor yahu, her sabah aynı saatte gidince aynı insanları görüp şaşırıyorsunuz. Alman disiplini resmen. Sporda geçen bir saat beni çok mutlu bir insan haline dönüştürüyor yahu, resmen günüm aydınlanıyor; sanırım bağımlıyım ben bu spor işine. Ordan eve gelip duş alıp süslenip püslenip çıktım ve gece 10'dan önce eve geri dönemedim - ki kar altında gece vakti titreye titreye eve yürümek hiç haz aldığım birşey de değildir. Bu diyarlarda noel ve yılbaşı sonrası bir indirim dönemi başlıyor sevgili bloggercıklarım. Bizdeki gibi herkes hediyesini hesaplıca alsın mantığı olmadığı için, kimsenin hediye almayı düşünmediği bu haftalarda ucuzluk koyuyorlar ve fiyatlar %70 falan iniyor. Ben de ihtiyacımız olan bir iki mutfak malzemesi ve hiç ihtiyacım olmayan birkaç elbise, çorap vs. aldım ki bunlar arasında en çok beni düşündüren iki çiftine 1 Euro verdiğim MOR ve bordo eldivenler oldu.. Yahu benim mor hiçbirşeyim yok, bu eldiveni de ne yapacağım bilmiyorum.. Kahrolsun ucuzluk yahu! Neyseki senede iki kez, bir yaz bir kış ucuzluğunda böyle bir ruh haline giriyorum, çok değil canım.. Hele bir hatun olarak 2 yazlık, 2 kışlık, 2 topuklu, 1 terlik, 2 de spor ayakkabım olduğunu söylersem, sanırım alışveriş konusunda ne kadar iddiasız (ve hatta tuhaf) bir insan olduğumu anlarsınız. O nedenle, geçelim bu mevzuyu..

Spor ve alışveriş dışında, en önemlisi tüm arkadaşlarıma gece gündüz uzun uzun vakit ayırabilme şansım oldu; kimiyle kahvaltı, kimiyle yemek derken sosyalleşmekten prefrontal lobuma ve konuşmaktan da çeneme ağrılar girdi - enteresan ve/fakat süper de güzel bir hissiyat. Bu sefer geçen sefer yaptığım gibi evde pijamalı ve şekerlemeli hatunsal film gecesi yapamadım ama kızlarla gittiğimiz gece havuz sefası (hele buharı tüten sıcacık açık havuzda üzerimize kar yağarken yüzmek) ve havuzun içinde oturarak içilen taze meyve suları bu açığı kapattı valla; havuz barı ne harika bir buluş yahu! Solungaçlarım çıkana dek orda kalmak istedim.. Artık haftada bir bunu programa alıciiiyz; adını da yaza alternatif kış tipi kokteyl gecesi koyduk. Pek chique!

Ha bir de işe okula falan gittim, kütüphanede anlamsız bir makalenin izinde birkaç saat geçirdim falan ama onlar teferruat tabii.. Boşverin o kısmı.

Münih kar altında, şöhret yorgunu sevdicek eve dönüyor, bis'sürü makale okunacak, rapor ve proje teslimi beni bekliyor, evin temizlenmesi, iki kap bi yemek yapılması ve dondurucuya atılması icab ediyor, akşama bis'sürü çamaşır çıkacak bavuldan, falan fişman.. Evlilik böyle bişey. Güzel ama yine de.. o da güzel.. Allah sevenleri ayırmasın.. amin.

14 Ocak 2013 Pazartesi

Yaşama zevk katan şeyler

"Bir insan 7'sinde neyse 70'inde de odur" derler ya, çok katılıyorum. Şu yandaki benim 30 sene önceki halim. Elma şekerini hala çok severim, boyalı ve şekerli ve zararlı, evet ne olmuş?! Sanki diğer tüm alanlarda aşırı sağlıklı yaşamayı becerebilen varmış gibi.. Ben de bir sebze kafayım ama bu organikçiler bize hayatın tadını tuzunu unutturmaya çalışıyorlar bence.. Uzun yaşamak istiyorsanız, hayatta size zevk veren şeyleri bulun ve onları bol bol keyifle yapın!

Hayatta 5 yaşımdan bu yana en çok keyif aldığım şeylerden biri, kafamı aşağı sallandırarak koltuk tepesine ayaklarımı dikip kitap okumaktır. Bu blogda okuduklarımdan pek bahsetmiyorum, çünkü öyle çok yazan çizen var ki bu konuda.. Herkes bir kitap eleştirmeni, bir sinema yazarı, bir restaurant denetleyicisi. Haklarını yemeyeyim, bazıları neredeyse profesyonel yazılar yazıyor (zaten bu tip blog yazılarından da ek gelir kazanıyorlar genellikle). Ama işin doğrusu; evet kendime kolayca kitap kurdu diyebilecek olsam da, bence bir kitap / film / sanat eseri üzerine yazmak kadar anlamsız bir uğraş olamaz yahu.. Merak ediyorsan, alırsın, okursun, fikrin sende kalır, hadi en çok yakın arkadaşına önerirsin "güzeldi" dersin. Ama en ince ayrıntısına, bilinçaltı temalarına, "la sen anlamazsın bak bu aslında şu demekti"lere kadar didik didik etmek.. Ne bileyim.. Bana ters. Gerçek okur dediğin zaten gazetelerin kitap ekinden, köşe yazarlarının önerisinden seçmez ki kitabını. Gider bir kitapçıya, bir sahafa, koklaya koklaya, arkasına önüne baka baka alır kitabını. Bazen sevdiği bir yazarın bir başka kitabı olduğu için, bazen ismi hoşuna gittiği için.. Hayatımda hiç "çok satanlar" okumadım! Çok satan bir kitap daha az satmaya başlayınca (genelde 6-7 ay sonra) gittim aldım, okudum, o başka.. Ne bileyim, sürü psikolojisinden ayrı olasım var hep.. Akkoyunlular kabilesinin karakoyunu!

Çocukluğumdan beri severek yaptığım bir başka şey, klasik müzik dinlemek. İlk babam tanıştırdı beni klasik müzikle. Arabada uzun yolda dinlerdik en çok. Bir de haftasonları sabah annemle babamın yatağına zıplardım, o zaman da hep radyo açık olurdu, hep klasik müzik çalardı. En çok Rus bestekarları severdim o zamanlarda, gözlerimi kapar o müzikte yapılabilecek bale figürlerini falan hayal ederdim. Rusları hala seviyorum, Avusturya'lıların da yeri ayrı ama bu sıra İtalyan bestekarlara da takıldım azıcık. Hadi ülke ayırmadan 1750-850'ler diyelim genel olarak.. Geçenlerde beni çok etkileyen bir konsere gittim; Münih Müzik ve Tiyatro Yüksekokulu (Hochschule für Musik und Theater) konserlerini elimden geldiğince takip ediyorum çünkü 17-25 yaş arası müzisyenlerin desteklenmesi demek bu. İşin doğrusu profesyonel meslekdaşlarından kalite açısından hiçbir farkları yok, hatta yüksek heyecanları ve tutkuları gibi artıları çok! Burnu 5 metre havada ikide bir ülkeyi terk edip başka biyere gidicem diye magazin sayfalarını süsleyen piyanistlerden, vergi ödememek için ülke değiştiren sanatçılardan, insanlık vasıfları bakımından hiçbir kıymeti bulunmayan sanat alemi mensuplarından geçilmeyen şu günlerde bu gençler öyle güzeller ki!

Bu konserde bir genç vardı, viyola çalıyordu. Lise yıllarımda hayranlık mı aşk mı nedir pek bilemediğim birşeyler hissettiğim bir arkadaşıma öyle benzettim ki! Şaşılacak bir durum! O yüzücüydü.. Herkesin spor anlayışının futbol olduğu bir ülkede yüzme sporuyla uğraşmak da bir karakoyun olma hadisesi tabii. Çok güzel bir çocuktu, suret sayfasından görebildiğim kadarıyla hala da öyle, Allah sevenine bağışlasın :) Zaten yüzmek insanı güzelleştiren bir spor. Uzun yıllar uğraştı bu sporla, sanırım o dönem profesyonel de oldu, ben de kendisine hep hayranlık besledim uzaktan uzaktan. Hem yüzmeye ve dalmaya olan aşkımdan, hem de çocuğa heralde, ikisi bir noktadan sonra karıştı zaten. Sonra su topu falan da oynadı diye biliyorum. Duydum ki bırakmış yüzmeyi.. Yazık olmuş tabii ama kendi keyfi ne istiyorsa öyle yapmalı insan.. Konser boyunca Rossini dinleyip O'nu düşündüm.. Güzel bir gece oldu :) Yüzmeye dönmeyi çok istediğimi de düşündüm. Münih'te güzel havuzlar var ama bizim eve uzaklar biraz. Çok kar altında yüzmekten biraz çekiniyorum bu sıra. Konser sırasında bu havuz konusunu araştırmaya da karar verdim.

11 Ocak 2013 Cuma

Bol vitamin, az uyku

Bloggercıklarım; vitamin bana yaramıyor, bu şekilde kayıtlara geçsin lütfen. Dün sabah aldığım vitamin dün gece de, bu gece de, yani hesaplama özürlüler için 2 gece üstüste uyutmadı! Uykusuzluk sinir bozucu bir durum; gece 11'de adam gibi yatıyorum, 3'te faltaşı gibi gözlerle bir kalkıyorum, bir daha uykuyu ara ki bulasın. Neden vitamin aldım, onu da bilmiyorum valla. İhtiyacım da yok, özenti geldi üstüme demek ki.. Oysa sevgili doktorum "Hulusi Kentmen", vitamin karşıtı enteresan bir adam.. Adamı dinle işte.. Adamı dinle ve mışıl mışıl uyu.

Uykusuzken birinin yanınızda mırıl mırıl uyuyor olması da çok sinir bozucu. Tüm evren kalksın, bu acınıza ortak olsun istiyorsunuz. Bir iki dürttüm, sesli öksürdüm falan ama; sevdicek totoyu dönüp uykuya devam etti. Ben de kalktım salona ve bloga geldim, napiim?!

Uykusuz insanın aklı da bir noktaya takılıp kalıyor. Mesela ben yatakta dönüp dururken, aklıma Gogol takıldı! Bilirsiniz, Gogol'ün yaşamı da ölümü de baya bir acıklıdır.. Hoş o yılların Rusya'sında kimin yaşamı acıklı değildir ki?! Gogol, bir Şubat gecesi sabaha karşı 3'te - benim gibi uykusuzken - "Ölü Canlar"ın bir türlü istediği gibi olmayan taslaklarını çıkarıp sobaya atıyor ve karşısına geçip yarı delirmiş halde kahkahalar atarak izliyor. Uykusuz, son zamanlarda çektiği korkunç mide ağrılarından (belki de mide kanseri?) ve 40 derecenin üstünde seyreden ateşinden yarı çıldırmış ve sinirden yarı kudurmuş halde.. Ama en çok da pişmanlık: "Şeytanın etkisi öyle büyük ki, bir kenara koyduğum ve çoktandır yakmak istediğim bazı kağıtları yakacakken, onların yerine ölümümden sonra dostlarıma bir anı olarak bırakmak istediğim Ölü Canlar'ın bölümlerini yaktırdı bana.." kendi ağzından olayı anlatma şekli.. Hep üzmüştür bu sahne beni..

Bir sanatçının eserini kendi elleriyle yok etmesi, sanki çocuğunu kendi elleriyle öldürmesi gibi birşey olmalı!

Çocuk demişken, yakın bir arkadaşım çok zor bir ikilem içinde.. Tüp bebek yöntemiyle, uzun uğraşlar sonucu hamile kaldı ve olmuşken hadi iki tane olsun diye düşünerek, iki döllenmiş yumurta ektirdi. Doktor kontrolünde, döllenmiş iki yumurtada üç cenin olduğunu öğrenmişler! Yani üçüz bebek bekliyorlar! Tabii birden sosyo-ekonomik gerçekler ve fiziksel problemlerle burun buruna geldiler. Üç bebeği taşımak, sağlıklı doğum öncesi gelişimini sağlamak, sorunsuz ve endikasyonsuz doğurmak konusu bir yana; doğum sonrası bakım, çocukların ihtiyaçlarını ekonomik ve fiziksel olarak karşılayabilmek de çok zor. Üstelik anne babanın yaşayacağı psikolojik ve sosyal zorluklara, yaşamlarının temelden nasıl değişeceğine değinmek bile istemiyorum. Düşünsenize, normal bir arabaya 2 yetişkinin yanı sıra 3 bebek koltuğunu sığdırmak imkansız, yani araba değişecek.. Normal bir evde üç çocuğa bakabilmek için, hadi annenin işini ve sosyal yaşamını gönüllü olarak bıraktığını düşünsek bile, ekstra yatılı bir yardımcı şart, çocuklar büyüdükçe ek odalar lazım.. Okul masrafları, kıyafetler, yeme içme, sosyal aktiviteler derken.. Nasıl altından kalkılır bu devirde üç çocuğun? (Tayyib'imizin bu konuda fikirleri var tabii, bu konuyu kendisine danışmak yerinde olabilir aslında). Öteyandan; üç cenin ikiye indirilecekse bu seçimin yapılmasından, hangi ceninin alınacağına dek (en küçük olanın zaten yaşam şansı az derler ama..) ne zor bir karar aşaması bekliyor anne baba adayını düşünsenize.. Çok zor yahu, her iki seçenek de çok zor, canım arkadaşıma Allah kolaylık versin valla.. Kalbim ve düşüncelerim onunla.. Neye karar verirse versin, arkasına dönüp bakmasın, biz arkadaşları da her türlü kararında yanında olalım, destek olalım.. Başka da ne yapılır, ne denir bilemedim..

10 Ocak 2013 Perşembe

Manasız işlerle iştigal hali

2013 hızlı geldi, üstümüze üstümüze.. Münih gri bir sessizlik altında. Ben en çok bu kısa, soğuk ve karanlık günler nedeniyle sevmiyorum kışı. Sabahın kör karanlığında evden koşarak çıkmaya, akşamın alaca karanlığında yorgun argın dönmeye başladım yine. Okulu, işi, sporu, sosyalleşmeyi dengede tutmak, bu kısa ve karanlık ve de soğuk mevsimde ne zor kardeşim..

Her yeni yılın ilk haftalarında topluca ve histerik bir şekilde yaşadığımız "yeni yılda yeni hobiler edinesim, yeni limanlara yelken açasım, yeni tatlar tadasım var" düsturu tabii ki beni de esir aldı. Bu yarı manik yarı histerik dönemde deli danalar gibi aktiviteden aktiviteye koşma hali oluyor nedense, oysa şu karanlık ve kısa günlerde aklı selim tüm vatandaşlar evlerinde sıcak battaniyenin altında gizlenerek kara-kışın geçmesini bekler.. Ama ben? Önümde Sevdicek'in "noel kırması yılbaşı hediyesi paketler topluluğu"ndan çıkma hediyelik konserleri var bu hafta. Bir de havuz arıyorum fellik fellik, bu soğukta yüzesim var evet (zatürreye susadım). On yıldır evde icra ettiğim yogayı da bir arkadaşın gazıyla ve 1000 küsür yıllık yoga duruşları arasında belki yeni bikaç duruş keşfedilmiştir umuduyla kurs ortamına taşımaya yeltendim. Bir de haftada bir yemek yapıcam, üstelik yakmıycam ve yenilebilitesi olan (kafadan atmalık değil, tariften bakmalık) yemekler ha! Böyle bir "yeni yıl kalkınma planı" içindeyim, hayatımı anca bu şekilde doldurarak mana katabildiğimi düşünüyorum, ulu manitu sonumu hayr etsin!

Hal böyle olunca, bu kısacık günlere bu kadar aktiviteyi sığdırabilmek için sabahın köründe elimde çıkınımla, sırtımda kitap defterler ve araya sıkışmış spor kıyafetleriyle, bazen geceki buluşmaya giyilecek topuklu ayakkabıyı bile almış bulunarak, resmen "bavulu toplayıp evden çıkar" oldum. Kahvaltı (elma, yoğurt), öğle yemeği (sandviç), akşam atıştırması (ceviz, kuru yaban mersini) ve iki litre su içeren sefertası kıvamında bir paket bu "çıkın" dediğim. Hani Yeni Delhi sokaklarında motosikletli Hint fakirlerinin dağıttığı türden.. Dışarda neden yemiyorum derseniz; hem azcık para biriktirmek için, hem de evden götürdüklerim her halikarda bol soslu bol domuzlu klasik Alman mutfağından daha sağlıklı olduğu için. Çıkınım ve ben hayatın engebeli yollarında düşe kalka ilerliyor, az zamana birçok iş sığdırmaya çalışırken eş zamanlı olarak da hayatın manasızlığını düşünüyoruz.. O sırada karşıma şu yanda gördüğünüz "şekersiz ve kafeinsiz" Coca Cola çıkıveriyor! İçinde yaşadığımız gerçekliğin en son ve en manasız buluşu.. Ama yaşadığımız evrende bu manasız içecek "tanrım, işte bu! yılın buluşu" olabiliyor. Bu kadar koptuk çünkü; bu kadar gerçeklikten uzak, bu kadar boş ve anlamsız, bir "gıda maddesi" bile sayılmayan bir içeceğe hayran kalabiliyoruz. Çünkü sıfır kalori, sıfır kafein! Çağın gerçeklik anlayışı bu..

Alternatif bir evrende; daimi olarak 25 derece güneşli bir havada yaşasaydık mesela?! Şu yandaki gibi, deniz kenarında bir evimiz olsaydı, minik kumsalımızda rengarenk bir şemsiye altında iki tahta şezlongumuz, tropik meyve ve sebzelerle dolu bir bahçemiz, araba yerine ufak bir teknemiz ve bisikletimiz, bir sürü kitapla dolu kocaman bir okuma odası, sade ve işlevsel az sayıda mobilya.. Para kazanmaya ihtiyacımız olmadan, gereksiz tüketmeden rahat yaşayabileceğimiz, sade ve kanaatkar bir hayatımız olsaydı. Çocuğumuz hayvanlarla ve doğayla içiçe, okul nedir bilmeden, sadece seyahat etmenin, kitapların ve beş duyusunun eğitiminden geçerek büyüyebilseydi.. Ama olmuyor.

3 Ocak 2013 Perşembe

Bek tu riyality, bek tu risaykling

Noel geçti, yılbaşı geçti, kendisini sel alan çarşamba bile geçti.. 2013 senesiyle başbaşa kaldık, kendisiyle henüz ne konuşacağımızı, karşısında bacak bacak üstüne atıp atamayacağımızı henüz çözemedik. Lakin gelişi; renkli ve neşeli gibi duruyor. Bakınız sağda görebildiğiniz, mahallemizde bu hafta içilen şarap ve saz arkadaşlarının, geri dönüşüm çöpü önünde aldıkları düzenli ve rengarenk konum çok hoşuma gittiği için ve de Alman olmadığım için, hemen fotoğrafladım. Bu hafta işte bu kadar çok içmişiz, küfelik olmuşuz, haberimiz yok. Yuh bize, çok ayıp! Ama sonra kendimize gelmişiz, şişeleri adam gibi geri dönüşüme getirmişiz, sığmayanları inci gibi de yere dizmişiz. Aferin bize! Sabah da geri dönüşüm çöpçüleri geldi, toparladı götürdü bu sanatsal çalışmayı. Evropa'da Yunanistan'a 3. yardım paketi verilsin mi verilmesin mi derken, aslında işler de tıkır tıkır rayında gidiyor işte..

2013 senesiyle başbaşa kaldık. Evin bensiz geçen 20 gün içinde aldığı hal, amazon ormanlarını andırdığı için (sevdicek bana "iyilik olsun diye" kendisiyle yolladığım 20kg'lık bavulumun içini boşaltıp, evin muhtelif yerlerine yerleştirmiş. Lakin bu iyiliği sonucunda aradığım hiç bir şeyi bulamıyorum.. Ne diyeyim bilemedim, bu iyi niyet davranışının yüzü suyu hürmetine sustum kaldım) sevdicek işe gider gitmez evin altını üstüne getirip kendi düzenimi yavaştan geri-kurmaya başladım. Bu nedenle haftasonuna dek "alışma evresi" niyetine, yaymaya karar verdiğim için, derslere ve spora da dönemiyorum. Biraz içim rahatsız bu konuda, 20 gündür pek tembelim.. Lakin haftasonu geri dönüşüm alanına yapılacak seyahat öncesinde (evde biriken eski havlular, eski kıyafetler, eski yatak takımı, sevdiceğin kurduğu noel ağacının kuruyan dalları falan derken, evde biriken geri dönüşüm materyali bizi çöp-ev kıvamına getirmiş bulunuyor, bu potansiyel ile köşe başındaki geri dönüşüm konteynırlarına sığamayacağımızı düşündüğüm için de, "yıllık geleneksel geri dönüşüm alanı şenlikleri" seyahatimizi bu cumartesi sabahı gerçekleştirmeye karar verdik) harıl harıl evde gereksiz yer işgal eden eskilerimizi, geri dönüşüm için ayırmaktayım. Eskiden giyecekleri "ihtiyacı olan" birilerine verirdik ama, tekstil sektörü çok ucuza çalışmaya başladığı için, alım gücü arttı ve insanlara eski eşya vermek ayıp sayılmaya başladı. Ayrıca malların fiyatı ölçüsünde kalitesi de düştüğü için zaten "verilecek" eski ama yeni giysi de bulunmuyor. Bir de burda toplanan kıyafetler genelde "Afrika'ya yardım" için yollanıyor ve Afrika seyahatim sırasında defalarca bu malların Afrika'lılara verilmeyip satıldığına şahit olduğum için, bir grup Avrupalı'nın ekmeğine yağ süren bu sektörü de desteklemiyorum. Zaten çok alışverişi sevmeyen, bir pantolonu kazağı yıllarca giyen (sallapati) bir tipim, iyice eskiyince de geri dönüşüme atıyorum.

Lakin, tam bir geri dönüşüm delisiyim. Çocukken de kağıt sayfaların arkasını falan kullanmaya meraklı bir tiptim ama şimdi elime ne geçerse takıntılı bir şekilde ayırıp geri dönüşüme yolluyorum. Bir de organik kompost çöpü var, meyve kabukları falan da oraya gidince, bizim evden haftada bir ufak paket çöp anca çıkıyor.. Bir de evde minimalist takılıyoruz; yiyeceğimiz kadar besin alıyoruz, plastik poşet kullanmıyoruz, evin içinde gereksiz işlevsiz eşyamız yok, biblo falan türü şeyleri zaten kitch bulduğum için eve sokmam, az ve öz takılıyoruz işte (temizliği de kolay oluyor bacılaaar).

İşte böyle, yıllık olağan "evi sadeleştirme planı"m çerçevesinde baya bir eşya ayırdım. Ferahladım valla. Ev de ferahladı. Cumartesi bu koca koca torbaları geri dönüşüm alanına götürünce iyice ferahlayacağım. İnsanlar biblolarla, süslerle, işlevsiz ve birbiriyle uyumsuz rengarenk birsürü zımbırtıyla nasıl bir arada yaşayabiliyor, nasıl daral gelmiyor anlamıyorum..