31 Aralık 2013 Salı

2013'ü uğurlarken..

Bu sene, bana bu kadar çok sevebileceğim aklıma dahi gelmeyen bir can kattın ama; çok sevdiğim, canımdan bir canı da aldın..

Ne zaman çok aşırı sevinsem, peşinden bir üzüntü verdin..

Neyi çok istesem, eninde sonunda verdin bana ama; verene dek bin dereden su getirttin, burnumdan getirttin, canımdan bezdirdin..

Neye "yok canım bana asla olmaz, ben asla yapmam" dediysem; evirdin çevirdin, önüme getirdin..

Dünyaya nasıl bakarsam, dünyanın da bana öyle baktığını öğrettin ama; bu kadar negatif enerjinin içinde mutlu olabilmek için, işin sırrının bazen en yakın çevrene bile yabancılaşmak olabileceğini de beraberinde bellettin..

Geçmez denen günün geçtiğini, bitmez denen zamanın daha ben anlamadan bitivereceğini gösterdin ama; bunun için de sabretmeyi tırnaklarımla kazıya kazıya öğrenmemi sağladın..

Mutluluğun maddede değil, manada olduğunu öğrettin ama; yaşamın kaotik anlamsızlığını da beraberinde tattırdın..

Sevgilinin tek ve biricik anlam olduğunu öğrettin ve bunu ama'sız verdin ya; buna da teşekkür ederim!

Hoşçakal 2013; umutla, sevgiyle, sağlıkla gel 2014! Hepimize iyi seneler olsun!

25 Aralık 2013 Çarşamba

Yulaflı noel kurabiyesi tarifi

Eşim hıristiyan olduğu için, noel bizim ailemizde heyecanla beklenen ve keyifle kutlanan bir bayram. Her sene, aralığın 24'ünde yani noel akşamı eşimin annesi, eşi ve biz biraraya gelir, önce çam ağacının yanında kucaklaşır, hediyelerimizi açar, yine kucaklaşırız; sonra noel şarkıları söyler ve finalde de içi kestane, baharat ve galeta unu (ve büyük olasılıkla benim bilmediğim başka bir aile sırrı daha) ile doldurulmuş ördeği yer ve sohbet ederiz. Bu sene efsane ördeğe ek olarak, ben de bir sürpriz yaptım ve geçenlerde internetten tarifini bulduğum yulaflı noel kurabiyesini pişirip götürdüm. Fotoğraf çekmeye fırsat bulamadan hepsini mideye indirdiğimiz için, görüntü internetten ama aynen buradaki gibi enfes olmuştu. Bir fincan sütlü kahvenin yanında bir tabak mutluluk resmen! Israrla öneririm :)

Malzeme:
500 gr yulaf ezmesi
250 tereyağı (ben tariftekini fazla bulduğum için 150gr ile yaptım, eksikliğini de hissetmedik)
1 paket vanilya şekeri
3 yumurta
1 tatlı kaşığı kabartma tozu
50 gr un

Bedem, kuru üzüm, kuru kayısı

Hazırlanışı:
Önce terayağını eritiniz. Yulaf ezmesini bir kaba koyup üzerine eritilmiş tereyağını döküp, karıştırınız ve soğumaya bırakınız. Vanilya şekeri ve yumurtayı başka bir kapta köpürene kadar çırpınız. Üzerine yulaf ezmesini, unu ve kabartma tozunu ekleyiniz. Minik minik doğradığınız kayısı ve üzüm kurusunu ve bazemi de ekledikten sonra, küçük porsiyonlar şeklinde tepsinize yaydığınız yağlı fırın kağıdının üzerine diziniz ve kaşıkla düzleştiriniz. Önceden ısıtılmış fırında 180 derecede yaklaşık 13-15 dakika rengi koyulaşıncaya kadar pişiriniz. Sonra da afiyetle mideye indiriniz :)


Bu vesileyle de hıristiyan arkadaşlarımın noel bayramını kutluyorum!

17 Aralık 2013 Salı

Pencereden bakmak

Ananemi çok sık düşünüyorum. Yokluğu, hiç beklemediğim bir anda suratıma çarpan bir tokat gibi.. Hayatın ufacık detaylarında, aklıma birden geliveren ayrıntılarında, hiç ummadığım bir noktada yakalıyor beni O'nun ardından başlayan ıssızlık hissi. Sevdiğimiz birini yitirdiğimizde; dünya biraz daha yalnızlaşıyor, ıssızlaşıyor, sessiz bir hal alıyor sanki. Ani bastıran bir yağmurdan önceki o karanlık anda, kuşların ötüşünün birden kesilmesi gibi. Dolunaylı bir gecede bulutların ayın pırıltısını birden örtmesi gibi. Sonsuz bir denizin orta yerinde gözlerimden dökülen birkaç damla yaş gibi.

Bu sabah okuduğum kitapta hoşuma giden bir betimleme vardı. Yaşlı bir kadının evine giden ergen bir kız, bazen hiç konuşmadan pencereden dışarıya baktıklarını anlatıyor. Yaşlı ve genç iki kadın, tamamen kendi düşüncelerinin arasında, sessizliği paylaşıyorlar. Pencereden bakmak, sessizce oturup pencereden bakmak, yaşlı bir kadınla genç bir kızın beraberce, sessizce oturup pencereden bakması..

Ananemin Ankara'daki evinin köşe odasında pencerenin yanında bir koltuk vardır, aslında iki tane tekli koltuk vardır, yanyana dururlar. Biri tam pencereye bitişiktir, diğeri de ona bitişiktir. Önlerinde bir sehpa vardır. Üstünde ananemin her gün takip ettiği gazetesi ve ekleri katlanmış durur, en üstte de yakın gözlüğü. Ananem her sabah, ince ince, köşe yazılarına dek okur o gazeteyi. Saat 11'de kahvesini alır eline, gazetesini açar, arada pencereden bakar. Ben Tunalı'ya gittiysem, o pencerenin önünden el sallar bana, gelirken çoğu zaman mis gibi kokan nergisler getiririm ona. Hep pencereyi açar, dirseklerini pervazlara koyar, "nerdesin sen?! saat kaç oldu" der gibi gülerek bakar. Sonra el sallarız birbirimize, ben eve doğru yürürken, O da kapının otomatına basmaya içeri doğru yürümeye başlar. Bazen sıcacık çıtır Ankara simidi almışımdır, çayı hazırdır, üç beş kahvaltılık çıkarır, o sehpada bir beş çayı ziyafeti çekeriz. Bembeyaz örtüsünü sermiştir; O pencerenin hemen yanındaki koltukta, ben karşısında pufta, ya da hemen alının üzerinde dizimin üstünde. "Üşüteceksin! Oturma halıya" der. "Ben böyle rahatım anane yaaa, karışma!" derim. Gülüşürüz..

Rüyalarımda gün aşırı görüyorum o evi, o koltukları, bazen ananemi, bazen öylesine ıssız, loş.. Ananemin Ankara'daki evi, O'nsuz.. Yalnız.. O pencereden hiç el sallayamayacak, ben ona hiç nergis getiremeyeceğim. Beraber oturup, sessizce, pencereden bakamayacağız hiç. Ananemsiz herşey eksik, herşey ıssız..

12 Aralık 2013 Perşembe

Kar kar kar ve nar

Şu yandaki fotoğraf, nedendir bilinmez, bana çocukluğumun Bursa'sını hatırlattı. Suretkitabı'nda arkadaş olduğum ortaokul İngilizce öğretmenim yollamış bugün, "günaydın!" diyerek. Suretkitabında neden öğretmenimle arkadaşım derseniz, benim için özel bir yeri vardır, eşimle ve şimdi de kızımla konuştuğum dili bana kazandıran insan olarak. "Bir lisan, bir insan" derler, bana iki insan olarak geldi şu İngilizce, yanında bir de 30'umdan sonra zorlana zorlana sökmeye çalıştığım Almanca'yı getirdi - ne zor dilmiş yahu şu Almanca..

Ama önce çocukluğumun Bursa'sı.. Bursa muhafazakar bilinir ama değildir pek, daha doğrusu işine gelince muhafazakar olan, işine gelmeyince liboşun önde gideni olan illerdendir. Bursa'da doğmadım ama, dile kolay 13 senem geçti, özellikle de 5-18 yaş olunca söz konusu olan 13 sene, malum çocukluk, ergenlik, insanın en önemli yılları aslında. Beyindeki neuroplasticity'nin hızını bir yana bırakın, sadece "eğitilme" değil yani, aynı zamanda "öğrenme"nin de en tırmanışta olduğu yıllar. İnsan bir kez 25'e gelince zaten, sayıların önemi de kalmıyor, yıllar hızla akıp gitmeye başlıyor.

Ama Bursa'ya dönersek.. Bursa'ya ilk lapa lapa kar Aralık ilk hafta yağar ve her yer üstteki fotoğraftaki gibi bembeyaz puf puf kaplanır. Biz Bursa'lılar hemen Uludağ'da kaç cm kaç mt kar var hesaplarına gireriz. Herkes bilse de Aralık ilk hafta kar geleceğini, her sene hazırlıksız yakalanırız, illa ki. Okullar zaten tatil olur ilk karda, hemen herkes kartopu oynamak, kardan adam yapmak için sokaklara çıkar. Kestaneler kenarına birer çizik atılıp 30dk şekerli sıcak suda bekletildikten sonra sobaya, yoksa fırına verilir. Bozacılar mahalle aralarında dolanır, boza üstü leblebi illa ki serpiştirilir. Kartopu savaşları sonrası tarçınlı sahlep sıcacık ısıtır insanı falan. Münih'te her gün kar yağar, heryer kar tutar, Mart sonuna dek kar kalkmaz ama bu güzelliklerin hiçbiri de yaşanmaz. Hatta 3 seneye yakındır buradayım, daha kartopu oynayan bir insan evladına rastlamadım. Biz bursa'da tanıdık tanımadık, sokaktan geçene bile kartopu atarız. Burda atmaya kalksam polis falan çağırırlar eminim. E kartopu, kestane, sahlep ve sıcak leblebili boza olmadan da kış çekilmiyor. Sevmiyorum kışı.. Noel marketlerine, sıcak şaraba, kayaklarıyla işe giden insanlara, kızaklarla okula bırakılan çocuklara ve hatta elmalı tarçınlı kurabiyelere rağmen; Bursa'nın kışını özlüyorum..

Hayalimde şu şekil bir anne olmak var; Maya okuldan geldiğinde onu önceden hazırladığım ve arabanın ön camına dizdiğim kartoplarıyla karşılamak istiyorum :D kimse kartopu oynamasa da bu memlekette, annesi karın hala ilginç ve sevinilesi birşey olduğu bir Akdeniz memleketinden geldiği için o oynasın istiyorum. Dur bakalım, var daha o günlere..

Türkiye kar altında ve sosyal medyada herkes karlı fotoğraflar, yazılar paylaşıyor. Keyifle izliyorum çünkü kar burada normal bir doğa olayı. Ne tatile vesile, ne neşelenmeye. Ama burada da yazları insanlar coşuyor, ilk güneş ışığında herkes nehir ve göllerde alıyor soluğu, bizim daha güneş ısıtmaya başlamadı diyeceğimiz derecelerde millet şıp şıp yüzüyor, üstsüz altsız falan güneşleniyor, tüten mangallardan nehir kenarında adım atacak alan kalmıyor falan. 30 derece havada trenlerin iptal olması, klimasız ev ve toplu taşıma araçlarında bayılayazmak falan da buranın tuhaflıkları. Bizde de bu şekilde bir heyecan hali söz konusu işte. Herkes kendinde az olana, olmayana heves ediyor.

Nar aldım dün, mevsimi değil ama canım istedi. Sizde kar, bizde nar (ilkokul şiirleri misali..)

9 Aralık 2013 Pazartesi

Sosyal gaflar

Hafta sonu bir arkadaşımızın nikah yemeği vardı. Aslında hiç sevmiyorum nikahları ve düğünleri, valla katılmamak için de bin dereden su getirdiğim çok oluyor. Az kişinin olduğu, samimi, biz bize nikahlardan ve kutlamalardan bahsetmiyorum tabii ki onlara koşa koşa zevkle giderim. Ama böyle kimsenin kimseyi tanımadığı, saçma sapan müziklerin çalındığı, masada tanıştığım insanlarla "aa evet psikoloğum, eee öö hayır her dakika insanları gözlemlemiyorum" geyiği çevirmek durumunda kaldığım, ucuz alkolün dokunduğu, köftelerin soğuk, salatanın pörtlek geldiği düğünler. Valla bunlardan kaçıyorum, son katıldığım bu şekildeki düğünde heralde 15 yaşımda falandım. Kaçarken de toplumsal yaramız "ayıp olur!" denen sosyal zorunluluk nedeniyle, her sefer beyaz yalanlar söylemek durumunda kalıyorum.

Aslında ben yalan söylemeyi de, hoşa gitsin diye kıvrım kıvrım kıvırtmayı da, birşeyleri saklamayı da beceremiyorum. Yakalanıyorum hep. Beyaz yalanlar bile ayağıma dolanıyor, iki gün sonra ne dediğimi unutuyorum çünkü. Mesela üşengeçliğimin doruğunda bazen kimseyle buluşmak istemiyor, evde battaniyeye sarılıp yatmak yuvarlanmak istiyorum diyelim; bunu tabii ki bu şekilde söyleyemiyorum (neden; çünkü ayıp! diye bir kavram var dilimizde) ve diyorum ki "şekerim ya ben üşütmüşüm çok fena, haftaya ertelesek?". E güzel, beyaz bir yalan, karşımdaki kırılmadan kıvırdım işi de.. Gel gelelim haftaya buluşunca ben çoktan uydurduğum hastalık hikayesini unutmuş oluyorum! Ya da daha beteri, bir sonraki randevuyu da iptal edesim tutuyor ve aynı yalanı baştan yeniden söyleyiveriyorum! Tabii en güzeli hiç yalan söylememek ve ben de şu yukarıdaki gibi genellikle üşengeçliğimden kaynaklanan durumlara özgü beyaz yalanlar dışında yalan söylememeye ciddi çaba gösteriyorum ama işte, "asla yalan söylemem!" demek bile bence bir yalan. Oluyor yani arada..Bu nedenle ne sosyal gaflar yaşadım, ne potlar devirdim, ne garip durumlara düştüm şu geçen yıllarda, bir bilseniz. Bu durumdan kurtulmak için neler yapabileceğimi düşündüm de, aklıma "yalan çetelesi tutmak" gibi dahiyane bir fikir geldi. Mesela tüm bu yalanları bir listeye yazsam, seçip seçip söylesem, yanına da kime ne zaman bu yalanı söylediğime dair tarih ve isim notu düşsem..

Neyse dağılmayalım, haftasonu diyordum.. Bu arkadaşlar Alman, eşimin sosyal gönüllülük projesinde çalışırken tanıdığı, 10 senelik dostları. Yani usturuplu bir beyaz yalan bulamadım ve kaçamadım. Şık şık giyindik; topuklular, ceketler, sağımızda solumuzda pırlanta takılarımız falan, gittik. Burda hediyeni de paketliyor, yanında götürüyorsun. Hediyenin üstüne de illa ki bir kart yazmak, içli notlar düşmek gerekiyor. Bu içli notlar konusunda benim zaten şaftım kayar, 10 yaşımın hatıra defterlerindeki gibi "sevgili arkadaşım x., bana bu defterde kalbin gibi temiz bir sayfa ayırdığın için teşekkür eder, dostluğumuzun bir ömür boyu sürmesini dilerim (yalarım yutarım, icab ederse köpişin olurum, yeterki bu defterde adım geçsin)" türü dileklerle oldum olası aram yoktur. İlla ki özgün birşeyler olsun isterim, aradan sıyrılsın.

Kocam solak olmasına rağmen inat ediyor bu kartları yazmakta, zaten baştan kaybediyoruz. Gittikçe küçülen harfler, sola yatık ve yokuş tırmanan bir el yazısı. Hipokrat görse kendisini hiç zorlamaz direkt doktor ünvanını verir, o derece kötü bir yazısı var. Neyse, heves ediyor bişey diyemiyorum ama kartların içini sözcüklerle dolduran ben.. Onun önerileri; "evlilik hayat yolunda önemli bir köşe taşıdır, yolunuz gül dolsun" falan gibi geyikler olunca şaftım kaydı. Dedim "aradan sıyrılalım, yalan da söylemeyelim, gerçekleri yazalım".

Lakin bizim arkadaş grubunda bu sene evlilik öncesi çocuk sahibi olma modası başladı, herkes koca koca göbeklerle evleniyor, aradan 5-6 ay geçince çocuk kucaklarında kilise düğünleri, partiler falan. Böyle bir akım var, bence güzel, sevimli bir akım. Benim için zor, valla damardan Türk anamla babam beni evlatlıktan reddederdi heralde, ayrıca ben de hem evliliğe hem çocuğa bir arada aynı anda balıklama dalacak kadar cesaret sahibi değilim. Neyse, dağılmayalım, kart diyordum. Dedim "aile kurmak denen hapishanenin ilk demir kapısı olan evlilik adımını attınız, ikinci güvenlik kapısı olan çocuk sahibi olma kapısından girişte soldaki hücrede yolunuzu bekliyoruz" yazalım? Bey güldü, bu tip yaratıcı aktivitelerde üzerimize yoktur, daha iyisi var dedi "evlilik denen iksiri şimdi içtiniz, mide kramplarını yarın sabah göreceksiniz". Aaa durur muyum "sanmayın ki evlilik hayatı hep böyle günlük gülistanlık geçecek, bugün sizinle gülen eğlenen bu insanlar, çocuk doğunca bir bir hayatınızdan çıkacak" olsun? Bir yandan gülüyoruz, bir yandan önerilerde bulunuyoruz. Bizi duyan da pek çektik bu evlilikten falan sanacak.

Velhasıl sonunda şunu yazabildik: "Sizi her zaman sevecek, gülüşüyle içinizi ısıtacak, sarıldığınızda güven verecek, yaşamınıza renk ve kahkaha katacak birini bulmak çok zor ve siz birbirinizi bulduğunuz için çok şanslısınız. Bu şansınızın çok yakında 3'e katlanması dileğiyle :)"

Hamiş: Pek muhafazakar okurlarımdan foto için özür diliyorum :D
Hamiş 2: Hayır, hediye olarak bu el örgüsünü vermedik, aslında bu soğuklarda her eve lazım olsa da..

7 Aralık 2013 Cumartesi

Yabancı

Albert Camus'nün "Yabancı" isimli romanını okuyanlarımız daha iyi anlar belki ne demek istediğimi ama burda özetle bahsettiğim; insanın kendine, kendi içinde ve kendi dışında olup bitenlere anlam verememesi, vermek istememesi: Yabancılaşmak. Sanki herşeyin bizim dışımızda olup bitmesi, kendimizi bu devinimin dışında ve uzağında hissetmemiz. Yaşamın akıp gitmesi, bizim yerimizde durmamız. Hani hızlı çekim oynayan bir filmde garda bekleyen, etrafında insanlar kaotik bir şekilde her yöne ve durmaksızın akıp giderken kendi sabit duran bir adam gibi.

Yabancılaşmak benim sık hissettiğim bir duygu. Birden bire geliverir, beni hazırlıksız yakalar. Bir an, sanki ben ben değilim de kendimi biryerlerden izliyorum gibi. Ya da uçup gitmişim de, olan biteni bir roman okur gibi okuyorum. sadece bedenime, dışımda olup bitenlere değil, tüm varoluşa karşı yabancılaşıyorum. Aynen Kafka'nın kitaplarında, bize lütfedip ismini bile söylemediği kahramanları gibi.. Hani tüm yaşamları ve tüm yaptıkları anlamsız olan, romanın kahramanının (kahraman? ya da hiç kimse?) kendisine de, bize de anlamsız gelen "devinim"leri. Akıp gitmek..

2003'ten beri okul, iş, seyahat amacıyla gel-git türünde yurtdışındayım, son 5 senedir ise artık resmen bilfiil yurdun dışında yaşamımı sürdürüyorum. Türkiye'den kendime bakınca; eşim "yabancı", kızımı kendi uğraşımla Türk nüfusuna da kaydetmemiş olsam, o da "yabancı". Burada kendime bakınca; burada ben "yabancı"yım. Oysa mutlu olduğum, evim bildiğim, hayatımın bir anlam ve amacı olduğunu hissettiğim ve ait olduğumu düşündüğüm bir yerde yaşıyorum. Buranın "yabancı"sı olduğum halde, değerlerim, inançların ve yaşam hayallerim burayla uyumlu olduğu için buralı gibi hissediyorum. Halbuki, asıl doğduğum ve yaşamımın çeyrek asrını geçirdiğim yere, Türkiye'ye "yabancı" gibiyim. Ülkeyi idare edenleri ve onlara oy verenleri anlamıyorum diyorsunuz zaten siz de, ama ben sizi de anlamıyorum, bazen konuştuklarınızı ve düşündüklerinizi de anlamıyorum. Değişen çağla değişen dil, adetler, inanç ve gelenekler değil bahsettiğim. Deli gibi sosyal medyayı, gazeteleri takip ederseniz, o anlamda "yabancılaşma"nız, bu çağda pek mümkün değil. Demek istediğim şu; ben doğduğum ülkenin insanlarını anlayamıyorum. Değerleri anlayamıyorum. Dost bildiğin insanların arkandan konuşmasının normal sayıldığı, işyerinde ayağının kaydırılmasına mobbing işte canım denip geçilmesini, yüzüne gülünüp de sevgiline, afiyetine, sahip olduklarına göz dikilmesini, kıskançlığı, fesatlığı, asık suratları, ufacık şeyler için çıkan kavgaları anlayamıyorum. Burada yok mu derseniz; elbet var ama yapana karşı sosyal dışlama var, ceza var. Bizdeki gibi "normal işte, insanların huyu suyu değişti" diye kabullenmek yok.

Türkiye'ye çok fazla gidip gelmiyorum ama ne zaman gitsem daha havaalanından dışarı çıkarken kavgalar, çocuk azarlamalar, gürültü başlıyor. Siz buna "hareketlilik" diyip geçer olmuşsunuz, bana ağır geliyor. Herkesin birden konuşması, kimsenin birbirini dinlememesi, devamlı bir yerlere koşturmak, devamlı geç kalmak, bunlar da "bizim ülke canlı canlı, fıkır fıkır" olmuş. Öyle değil aslında, düpedüz yorucu. Türkiye yoruyor beni. Türkiye'de ben de ister istemez kaosun içinde buluyorum kendimi, az zamanda bir sürü insanla buluşmam gerekiyor, aylarca e-mail yazmamış, hal hatır sormamış insanlar bile "aramazsan gücenirim" beklentisine giriyorlar. Sosyal etiketleri unutmuşum, düz yaşamaktan kıvırtmayı ve kandırmayı unutmuşum, "küsme"leri anlamaz olmuşum, "naz"lılık kavramına yabancılaşmışım, "çok ayıp"ları fark edemez olmuşum.. Düpedüz doğduğum kültürün yabancısı olmuşum.

Oysa burda farklı, asıl buranın "yabancısı" olduğum halde, kendimi evde hissediyorum burada. Almanya'da değil sadece, Türkiye dışında her yerde.. "Türkiye'yi sevmiyorsun, ırkçı!" demeyin hemen, seviyorum çünkü. Sadece denizini, güneşini, ormanlarını değil. İnsanların sabah birbirine günaydın! dediği küçük sahil kasabalarını, daha bakkal açılmadan fırıncı tarafından bakkalın dışardaki dolabına bırakılmış ekmeğin parasını dolaba koyup, dolaptan bir ekmek almadaki güveni, ailecek kahvaltıya oturulduğunda elden ele dolaşıp geri bana dönen domates, zeytin, ekmek tabaklarının yolculuğunu izlemeyi, girdiğiniz her dükkanda ve her devlet dairesinde çay ikram etmelerini, soyadımı her sefer yanlış yazmalarını ya da "abla senin türk soyadın yok mu onu de" diyip söylediğimde "owww bu daha zormuş" demelerini, kadınların saçlarını edalı edalı savurmalarını, erkeklerin kendilerini zeus olarak gördükleri için tüm hallerinde baskın gururu, çocukların haşarı ve gürültülü oluşunu (bile!) seviyorum. Belki de benim sorunum; ben içinde yaşadığımız zamanı değil de, "o güzel insanların o güzel atlara binip, çekip gittikleri" zamanı seviyor ve kendimi bu zamana ait hissetmek istiyorum.

5 Aralık 2013 Perşembe

3 günde 5 kilo verdiren rejim

Yok öyle birşey tabii ki. Varsa da, yapmayın bence öyle bir delilik. Çünkü yo-yo etkisi diye birşey var, bu kadar hızlı verilen kilolar rejimi kestiğiniz anda hooop diye geri geliyor üstelik yanlarında da genellikle yeni dostlar getiriyorlar; kalp krizi, unutkanlık, şeker, tansiyon ne ben yazayım, ne siz okuyun. Ama bazı yaşam durumlarında 3 günde 5 kilo verebiliyor insan ve bunların hiçbiri de keyifli anlar yaşarken olmuyor ne yazık ki. Ya gıda zehirlenmesi geçiriyorsunuz, ya acil bir ameliyat, belki maddi ya da manevi bir sıkıntı, kayıp.. Olabiliyor. Ama o zaman da açıkcası verdiğiniz kiloya sevinmek aklınıza dahi gelmiyor.

Rejim yazıları genellikle yaz öncesi, bikini sezonuna beş kala yazılıyor. Kışın şu ilk günlerinde kendimizi kalın paltolara, kazaklara sarıp bol atkı ve battaniye altlarında saklandığımız için, rejim falan hak getire, genetik mirasımızın beynimize "soğuk kış günlerinde hayatta kalmak için kendine yağ tabakası hazırla" uyarılarına uygun davranarak, çoğumuz tabiri caizse, ne bulsak löp löp götürüyoruz. Kaçınılmaz olarak ben son 10 senedir her kış 2 kilo alır, yaz başında veririm. Özel bir çaba göstermiyorum, kışın bıkkınlığı ve yazın heyecanı yetiyor. Bu sıralar ilk kar düştüğü için, benim yine iştahım açıldı. İçimde yiyip yiyip kış uykusuna yatmak isteyen bir ayıcık var sanırım..

Son seneler hepimiz "sağlıklı yaşam" furyasına bir şekilde kaptırdık. Ben bu vesileyle çikolata bağımlılığımı bıraktım, 8 senedir çikolata yemiyorum ve eskiden bir oturuşta 500gr.'lık nutella'yı kaşık kaşış bitirebilen bendenizin artık çikolatayı canı dahi istemiyor. Hatta çikolata filmini izlese bile! Beslenme bir alışkanlık işi.. Çocukken hamur işlerini severdim, şimdi sevmiyorum. Eskiden yemediğim sebzeler vardı, şimdi tam bir ot-kafaya dönüştüm, balık diye bir canlı olmasa et yemek aklıma dahi gelmeyecek. Yemekleri yağsız ve tuzsuz pişiriyorum ve afiyetle yiyorum, bir eksik hissetmediğim gibi, başkasının yalı ve tuzlu yemeklerini de yiyemez oldum.

Bu günlerde özellikle pırasayla kafayı bozmuş haldeyim. Bizim kültürde pırasa zeytin yağlı pişirilen ve pek kimsenin de dokunmadığı, az ucundan yenip genelde bir hafta sonra vicdan azapları duyularak çöpe dökülen bir yemektir (hadi hadi öyledir, itiraf edelim). Ama son iki senedir ben bu pırasanın fahri konsolosluğunu falan üstlendim sanki, ne müthiş bir tatmış yahu. Bırakın zeytin yağlısını (o da güzeldir hele ki teyzem yaptığında) ama pırasalı börekten tutun, pırasalı somonlu pizzaya, kişlere, pırasa kavurmasına falan kadar ne güzel tarifler varmış! Bana göre bir insan bir besini "sevmiyorum" demek için, o besinin çok farklı türlerinden denemeli ve öyle karar vermeli. Pırasa güzel birşey. Anlaşılamayan sebze, gariban.. Yalnız ve güzel sebze..

Bir de yurtdışında yaşarken bir tuhaf ayrıntı yakaladım ben, "yüksük makarna" denen Türk sofrasının vazgeçilmezi Türkiye dışında - hatta makarnanın beşiği İtalya'da dahi - yok! Ciddiyim, yok! O boy ve o görüntüde makarna olmaz mı yahu, yok, bulamadım ben hiçbir ülkede.. Oysa ki şu yanda fotosunu eklediğim çocukluğumun vazgeçilmezi salçalı kekikli domatesli biberli sosisli yüksük makarna nasıl bir şaheserdir!? Bir bu, bir de yeşil zeytinli, kekikli, beyaz peynirli ve maydonozlu yüksük makarna.. O da güzeldir.. Hepsi makarna, ham maddesi aynı diyeceksiniz ama yok, kesim şekline ve boyutuna göre tadı değişiyor ve en güzeli bence yüksük makarna. Yaşasın yüksük makarna!

Yemek yemek sadece fizyolojik bir ihtiyaç değil, psikolojik bir doyum da sağlıyor insana. Özellikle şu karanlık kış günlerinde kocaman bir bardak sıcak zencefilli ve ballı süt eşliğinde ufak bisküviler atıştırmak, güzel bir roman okumak, battaniye altına kıvrılmak, dışarda fırtınalar dahi kopsa evde sıcacık, sarman sarman oturmak. Bu sıra yapamıyorum ama severim.. Çikolatayla birlikte kakaoyu da bıraktığım için (ki bu da aburcubur şansımı neredeyse yarı yarıya azalttı, herşeyin içinde kakao varmış azizim!) Negro denen (biraz ırkçı bir bisküvi, valla Amerika'da olsa direkt dava ederlerdi çikolata renkli insanlar) şaheseri süte bandırmayalı 8 sene oldu, güzel bir anıydı o.. Ama kaliteli pötibör ya da bebe bisküvisi de aynı işi görüyor. Ya da şu yandaki "hayvanlar alemi" Leibniz marka bisküviler, neşeli ve bol sütlü. Bu arada cheesecake altına hamur yerine Başak isimli kepekli bisküviyi kullanıyor annem, haberiniz olsun, vallahi süper birşey oluyor ve de kakaosuz :)

Yemek yapmak da ayrı bir hikaye. Bizim ailenin kadınları yemek konusunda deryadır da ben kime çekmişim bilemedim. Aslında yapınca iyi yaparım, yiyenler parmaklarını yalar, bir tabak daha isteyenler olur ama çok üşengeçim. Sıkılıyorum yemek yaparken, hele bildik birşeyse.. Kimse bana klasik tencere yemeği yaptıramaz mesela, içinde tutku yok ayol. Ama yeni bir tarif, yeni bir buluş, heyecan, o ayrı. Sanırım benim için yemek yapmak biraz sanat işi ve bizim evin sanatçısı da kocam olduğu için, yemek işi %90 onun işi. Hem keyif alıyor, hem de gerçekten yetenekli. Dedesinin çikolata ve şekerleme fabrikası (Charlie'nin çikolata fabrikası geliyor hep gözümün önüne) çok meşhurmuş vakti zamanında, bu işler genetik sanırım.

Velhasıl, yaşasın kış ve ince görünme zorunluğu olmadan yaşamak!

4 Aralık 2013 Çarşamba

Noel takvimi

Aralık geldi yine; yılın son, kışın ilk ayı. Bu diyarlarda o kadar uzun ve karanlık geçiyor ki, kendimizi kurumuş ağaçların çıplak dallarına asmamamız için çeşitli aktiviteler yaratılmış. Bunlardan biri de noel öncesi sevdiğiniz kişilere takvim hazırlamak. Daha önceki yıllarda burada ve burada bahsetmiştim. Bu sene bir haftasonunda sadece iki saatte hediyeleri almam, paketleri hazırlamam gerekince, biraz apar topar oldu. Ama neyse ki yetişti. Salondaki koltuğa yığdık takvimi. Kocaman gözüküyor ama paketleme konusunda ikimiz de yeteneksiz olduğumuz için öyle, yoksa içinde 5 euro'yu geçmeyecek minik hediye ve şekerlemeler var sadece. Ya da bir araba anahtarı belki?! Yükte hafif pahada ağır hediyeler?! Yok canım.. Mütevaziyiz, sevgi minik ve paha"sız" hediyelerle de pek güzel gösterilir.

Romantik bir balık insanı olduğum için, kuru kuru çikolata ve şekerleme vermek istemiyorum, her sene bir tema seçiyorum. Geçen sene ünlü romanların kısa özetlerini başrollerinde ben ve eşim olarak yazıp minik kağıtlara koymuş, şekerlemelerle paketlemiştim. Eşimin çok hoşuna gitmişti. Bu sene yine romantik birşey düşündüm; "seni neden seviyorum?" temalı ufak, biraz yaramaz ve biraz mizah içeren notlar ve bu notlara uygun minik hediyeler hazırlayayım yani mesela "seni seviyorum çünkü, gülümsemen içimi ısıtıyor ve güzel dişlerin gözlerimi kamaştırıyor" yazıp diş macunu ile paketlemek, ya da "çünkü en soğuk günlerde bile ellerin sıcacık" yazıp eldivenle paketlemek, ya da "çünkü en büyük hazinem sensin" yazıp para şeklindeki çikolatalarla paketlemek gibi özgün birşey olsun dedim. Çok özgün olmuşum hakikaten! Eşim de tamamen tesadüf ve romantizm patlaması ile aynı fikirle işe koyulmuş ve her sabah birer paket açıp birbirimizi neden sevdiğimizi öğreniyoruz!

Eh 10 senelik ilişki, 3 senelik evlilik ve 1 adet çocuktan sonra.. Fena değiliz ama di mi, ne dersiniz?

29 Kasım 2013 Cuma

Berbat bir çağda yaşamak

Kim bilir ne zaman ve nerde okumuştum, hatırlamıyorum ama eski çağlara ait bir yazıt bulunmuştu ve üzerinde "çağın ne kadar kötüye gittiği, gençlerin saygısızlaştığı, insanların bozulduğu" falan yazıyordu. O nedenle şu yazacağım yazı ne kadar özgün ve ne kadar geçerli bilmiyorum. Ama an itibarıyle sinirlerim oldukça bozuk ve önüme kim gelirse serzenişte bulunmak istiyorum!

Sabah bebek masajına gitmek üzere erkenden yollara düştüm. Bu ayrı hikaye zaten, masaj sonrası rahatlayacağınıza daha fazla stres sahibi olduğunuz tek masaj türü bu olsa gerek. Bebekler masaj sevmiyor sanırım ya da sevdikleri için bas bas bağırıyorlar (?!?) Neyse. Bu diyarlara artık kara kış bastırdı, yollar karlı, hava gri ve buz gibi soğuk. Ama bebek sahibi olduğu için "annelik izni"ni bahane ederek herşeyi bırakan, kendini salan, asosyal ve bir Hint buzağısı kadar zekaya sahip bir hatuna dönüşmemek adına her güne bir aktivite sıkıştırdığım için, iyice sıkıca giyindim çıktım. Zaten Almanların "soğuk hava diye birşey yoktur, ince giysi diye birşey vardır" anlamına gelen uzun ve kulağa küfür gibi gelen bir deyimleri var ve doğrudur da. Netekim bebek önde kanguruda bana yapışık, ben palto içinde yuvarlanıp gidiyoruz. Trenle 20dk uzaklıkta biryerde bu masaj salonu, zamanında çıktım tabii. Zaten doğma büyüme dakik biriyim ama Almanya'da yaşaya yaşaya 1dk bile gecikmeyen tuhaf bir insana dönüştüm ben. Burada herkes o kadar dakik ki, aynı saatlerde aynı insanları aynı noktada aynı işi yaparken görüyor ve buna da şaşırmıyorsunuz. Mesela "otobüsü kaçırmak" gibi bir kavram yok, otobüs her zaman zamanında gelir, siz geç kalmışsınızdır. Ya da kar yağdı, yağmur seller geldi, programı iptal edelim, işe gitmeyelim, oooh tam uyku havası zaten diye birşey yok. Sabahın kör karanlığında yollara tuzlu minik taşlar dökülmüş oluyor falan. Kim döküyor ne zaman döküyor bilinmez ama ev sahiplerinin sabahın 7'sinde kaldırımdaki karları temizlediklerine, ağaç yapraklarını süpürüp "organik çöp" poşetine attıklarına defalarca şahit olduğum için, komşunun tekini bu minik taşları yola serperken yakalarsam vallahi şaşırmayacağım. Neyse dağılıyorum. Bu değil yazmak istediğim.

Trene doluştuk, yola çıktık. Daha 10dk olmadı tren zınk! dedi durdu. Yapılan anonsa göre önümüzdeki istasyonda biri köprüden raylara atlamış, acil durum nedeniyle tüm sistem durmuş. Ara sıra oluyor bu, ilk değil. Aslında genellikle otobana tersyönden girerek intihar etmek daha revaçta ama trenin önüne atlamak da yaygın. Anonsu takiben homurdanmalar başladı, insanlar sinirliydi ve trenin önüne atlayan "mankafa"ya hakaretler yağdırıyor ya da en azından ne kadar "düşüncesiz" bir insan olduğundan, şu işi herkesin işe gittiği yoğun saatlerde yapmasının ne büyük saygısızlık olduğundan bahsediyorlardı. O kalabalıkta bir çok insanın konuştuklarına kulak misafiri oldum. Bir teki bile ölen kişinin bir insan olduğunu, kim bilir hangi dertten muzdarip olduğunu, belki umutsuz, hasta, yalnız olan bir insan olduğunu aklına ve diline getirmedi.

Trenden indik, itfaiye ambulans polis sirenlerinin sesleri yankılanıyor. Makinisti düşündüm, o da adama kızgın mıdır gününü böldüğü için? Doktorlar ya dai preslenmiş adamı raydan kazıyacak itfaiyeciler ne hisseder? Meslekleri olduğu için normal bir gün gibi midir onlar için?

Hava çok soğuktu. Genelde bu tip olaylardan sonra sistemin tekrar çalışması 2-3 saat alıyor ve otobüsle tramwayla yetişebileceğim yerde değildi masaj. Pek keyfim de kalmamıştı, ölen kişi değil de insanların vurdumduymazlığı yormuştu beni. Eve dönmeye karar verdim.

Yol boyu yalnızlık geçti aklımdan. Şu dünyada ölürken bile bir insanın seni sevmemesi.. Elini tutamaması.. Burda çok oluyor da, Türkiye'de de olsa insanlar aşağı yukarı aynı yepkiyi verirdi eminim. Giden de meraktan ezilmiş adam göme zevkini tatmin için gider bakardı belki. Hatta yaralanmamış intiharcıya bi temiz sopa bile çeken çıkabilirdi.

Burda insanlar - yaşlılar özellikle - ölüyor, 15 gün sonra evden gelen kokudan fark ediliyor. Öyle yalnız insanlar var. Neden öyle yalnızlar, bilmiyorum. Sosyal hizmetler iyi çalışıyor aslında ama sanırım önemli olan hizmet de değil, sevgi belki.. Sevgisizlik insanı yalnızlaştırıyor belki de. Yalnızlık da öldürüyor. Belki de.

Ya da sadece berbat bir çağda yaşıyoruz ve herkes bencil, herkes ben odaklı, kimsenin diğerlerinin sorunlarına ayıracak vakti ve enerjisi yok. Kim bilir..

26 Kasım 2013 Salı

Sadelik üzerine

"Sadelik, en yüksek gelişmişlik düzeyidir" demiş, Leonardo da Vinci.Tamamen katılıyorum. Her alanda sadeliği seven biriyim; sadece yaşam alanımda, giyim kuşamda, tasarımda falan değil, sosyal ilişkilerde, dost sohbetlerinde, bilimsel araştırmalarda, iş yaşamımda, çocuk yetiştirme anlayışımda, hayallerimde bile sadeliği sever ve koşullar elverdiği sürece yaşamaya çalışırım.

Dün bir arkadaşın evine gittim, ilk defa. Bu arkadaş, hastalık derecesinde temizlik ve titizliğiyle tanınır ama bu tip detaylara takılmazsanız, özünde iyi bir insandır. Ev inanılmaz temiz, pırıl pırıl parlıyor ama gel gör ki, sanki ne bulduysa almış, koymuş, biriktirmiş.. Heryerden eşyalar fırlıyor üzerinize; onlarca konsol ve dolabın binlerce gözünde, milyonlarca eşya istiflenmiş. Özenle tozları alınmış, parlatılmış, belli yöne doğru dizilmiş. Ama o kadar çok eşya var ki. bana afakanlar bastı, eşyalar üzerime üzerime geldiler. Bizim evde mesela salonda bir L koltuk, bir tekli koltuk, bir TV, altında fotoğraf makinalarımızı, elektronikleri falan koyduğumuz gözlü ve beyaz bir yerden konsol, bir tahta yemek masası ve ona ait iki sandalye bir tahta bankı ve benim Türkiye'den 3 senelik azimli bir çalışma sonucunda koca koca kolilerle taşıdığım kitaplarımın durduğu iki koca kitaplık. Bir yerden aydınlatma sistemi. Bir de salon bitkileri. Bu kadar. Eşimle onlarca ülkeye gittik, ufak tefek aldığımız şeylerin en duygusal hatırası olan 10-15 tanesi IKEA'dan alınıp duvara monte edilmiş ufak bir bar-konsolda durur. Bir de LEGO delisi kocamın 1 metrelik savaş gemisi bir köşededir. Tüm ıvır zıvırımız bundan ibaret, o bile bana "ayyy çok fazla eşya var bu evde!" dedirtiyor ara sıra.. Özellikle temizlik yaparken :P Ama bu misafir gittiğimiz evden nasıl kaçtığımı bilemedim; binlerce mum, ufacık tefecik saçma sapan biblo, garip süsler, püsküller, battaniyeler, yastıklar, ay anlatırken sıkılıyorum..

Eşim tasarımcı, onun da etkisi var belki. Çünkü "iyi bir tasarım, en sade tasarımdır" der hep. Tabii oryantal zevklere sahip doğulu bir müşteri değilseniz.. Bilimde de öyledir; birşeyi en kısa ve en sade nasıl açıklıyorsan, doğru olan odur. En kestirme, en kısa cevap her zaman geçerli olandır. Bilimsel çalışmalarda da yolu ne kadar uzatır ve süsler, karıştırırsan; o kadar kaybolur, amaçtan uzaklaşırsın. En iyi doktora tezleri, en basit ilişkileri anlamayı amaçlar ve en kolay istatistiki yöntemlerle doğru sonuçlara ulaşırsınız. Ve bu tezler en çok ödül alan, size bilimsel dergilerde en fazla kapıyı açan tezler olur hep. Konuyu ne kadar sadeleştirirseniz, o kadar uzmanlaşırsınız.

Sosyal ilişkiler de böyle bence. O kadar çok "mış gibi" yaşayan insan var ki, gereksiz yere uzatmalar, gereksiz incelikler, kibarlık adı altında kırılıp bükülmeler, zorlama gülümseyişler, hissedilmeden gösterilmeye çalışılan duygular.. Özellikle yanlış anlaşılma hallerinde insan bin farklı şey düşününce, o mu bu mu derken aslında önündeki bariz "hata"yı ya da "yanlış anlamayı" göremiyor insanlar. O beni aramadı, ben onu aramadım derken mesela, hiç yoktan arkadaşlık ilişkileri bitebiliyor. Oysa o kadar düşüneceğine arasan sorun kalmayacak. Ya da mesela bir insan canımı sıkıyor ama hala belli sosyal sorumluluklar, bazen "kim ne der"ler, bazen acıma duygusu ya da daha hastalıklı başka duygularla o insanı hayatımızdan çıkartamayabiliyoruz. Uzadıkça uzatıyoruz ilişkimizi, kesip atacağımız yerde. Ben son yıllarda yapmıyorum bunu artık, arkadaş çevremi sadeleştirdim ve yeni tanıdığım insanların da bazı huyları hoşuma gitmiyorsa ya da gereksiz yere yoruyorsa bir insan beni, hop! vazgeçiyorum. Uğraşmıyorum. Uğraştıkça işler daha arapsaçı olabiliyor çünkü. Sadelik, her alanda önemli benim için. Bir insan sadeyse, iç dünyası karmaşık değilse, o insandan daha çok keyif alıyorum. Dingin, sade insanlardan daha çok şey öğreniyorum çünkü asıl entellektüeller sakin, sukut içindeki insanlar oluyor genellikle. "Bin dinle, bir söyle" gibi düşünen insanlar oluyor. Dışı sade insanın içi derin oluyor yani; dışı karışık insanın içi de huzursuz oluyor.

Valhasıl; sadelik, yalınlık, az ve yeterlilik. "Az; çoktur" diye bir söz vardı bir de.. Özetle; bana göre yaşamımızı sadeleştirdikçe daha huzurlu ve mutlu oluyoruz.

24 Kasım 2013 Pazar

Değişen aile kavramı

Sosyal medyanın bana kazandırdığı heyecan verici insanlardan biriyle, birkaç gündür aile halleri üzerinde konuşuyoruz. "İdeal Aile" tanımı üzerinde düşünmeye itti bu beni, varsa öyle birşey. Hiçbir şeyin "ideal"inin olduğuna inanmıyorum ben, "ideal" kavramının kendisi bile içinde yaşanılan zamana, günün trendlerine, alışkanlık ve anlayışlara göre değişirken..

Mesela "aile" denince akla ilk Cosby Show ya da Huxtable Ailesi geliyor, 80-90'larda çocuk olduysanız bu dizinin "aile böyle olur işte" savıyla büyümüşsünüzdür. Siyah ve başarılı, Brooklyn NY'ta yaşayan üst orta sınıf bir ailedir Huxtable'lar - ki aslında bu dizi siyah insanların 70'lerden sonra medyada yaptığı "imaj tasarımı"nın en belirgin örneğidir de bu dizi.. Doktor baba, son derece ilgili ve avukat anne (çocuk da yaparım, kariyer de), 4 kız, bir erkek çocuk. O yılların politik doğruculuk akımıyla, dizi sadece "ideal aile nasıl olmalı" değil; toplum nasıl davranmalı, çeşitli yaşam sorunlarının da (Theo'nun dyslexia'sı, kızlardan birinin ergen hamileliği vs.) üstesinden nasıl gelinmeli gibi "öğretici" konulara da parmak bastı ve birçok ailenin "değer ve yargıları"nın değiştirilmesi ya da "iyileştirilmesi"nde önemli rol oynadı. Huxtable ailesinden akan yapışkan, vıcık vıcık sevgi ve saygı taaa dünyanın bir diğer ucunda yaşayan biz üst orta sınıf çocuklarının da üstüne sıçradı. Bazı ailelerde "Annecim, babacım" deme zorunluğu falan gibi aşırı abartılı saygı ve nizam anlayışı, anne babanın her zaman çocuğun birkaç basamak üstünde durup çocuğun sadece fiziksel ve bilişsel değil tüm sosyal ve kişisel adımlarını da izleme ve yönetme özgürlüğü, koruma kollama kalkanının, aile bireyleri arası açıklık ve güvenin önemi, kısaca "BİZ" anlayışı sanırım Huxtable tipi ideal ailelerinin mottosu oldu. Soğuk savaş yıllarının, "biz ve ötekiler" anlayışının, "politik doğruculuk" ve "azınlıkların da bizim gibi "uygar" davrandıkları sürece "biz"den olduklarının" benimsendiği 80'ler ve 90'ların başı için ideal bir diziydi.

Sonra Roseanne geldi. Aslında neredeyse Cosby Show ile aynı dönemde yayınlanan ve siyah ve başarılı Huxtable'lara tamamen zıt özellikle, beyaz ve karmaşanın kol gezdiği bir aileydi Roseanne'in ailesi Conner'lar. Orta Amerika'da, orta sınıf, beyaz bir aileydi ve mavi yaka işlerde çalışan anne baba ve üç çocuk, yaşadıkları tüm enteresan olayların yanı sıra ara sıra maddi sıkıntılar bile yaşıyorlardı. Roseanne, şişman ve sağlıksız bir kadındı ve ev içinde açılan konuların bir kısmı, Huxtable'larda asla fısıltıyla bile konuşulmayacak olan fakirlik, alkolizm, madde bağımlılığı, hamilelik, kürtaj, ırkçılık, aile içi şiddet, sosyal adaletsizlikler, feminizm ve homoseksüel hakları gibi devrin "reformist" konularıydı. Özellikle erkek egemen topluma zıt anne Roseanne, son derece güçlü hatta baskın bir karakterdi ve dizi ailenin değil birey olarak Roseanne'in ve onun aile algısı ve deneyimi üzerine dönüyor, bu da Huxtable'ların "Biz" ruhuna tamamen zıt bir "Ben" demek oluyordu.

2000'ler aile dizilerine ara verilen (vampirlere, fantastik öykülere ve ıssız adaya düşseniz ne menem işler gelir başınıza gibi dizilerin revajta olduğu) bir dönem oldu ama yine de "Two and a Half Men" ya da "Married with Children" gibi öğretici olmaktan çok uzak, bir erkek ve bir kadının önderliğinde yaşanmayan, hatta "evlilik kurumu ve aile ilişkileri" ile düpedüz dalga geçen diziler de yapıldı ve beğeniyle izlendi. 2000'lerin sonunda özellikle "Modern Family"nin birçok farklı anlayışı (ırklar arası ilişkiler, evlilikte yaş farkları), yaşam tarzını (gay evlilikler, evlat edinme) ele alan "evlilik ve ilişkilerin evrimi" diye özetlenebilecek ve ne kadar klasik evli olunursa olunsun, aslında herkesin kendi hayatından da birşeyler bulabildiği diziler dönemine girildi. 2000'lerin başında yaşanan "evlilik sıkıcı birşeydir, bekarlık sultanlıktır" akımı yavaş yavaş yerini "evlilik bir çok farklı şekilde yaşanabilir, ailelerin her biri kendine özgü ve biriciktir, kimsenin doğrusu kimseninkiyle örtüşmez ama karşılıklı saygı ve birlikte yaşam esastır" mottosuna bırakırken, tabii ki bu tip dizilerin beğeni alması da kaçınılmazdı.

Sonra; 2011'de hayatımıza "shameless" girdi ve değerler yine altüst oldu. Alkolik ve vurdumduymaz bir babanın, her biri farklı kadınlardan çeşitli boy ve yaşta çocuklarına gösterMEdiği, göstermesinin de beklenmediği "aile yaşamı" anlatılıyordu bu dizide. Utanmaz adam, her tür naneyi yiyor, en "başkasını eleştirmem" diyen adamı bile delirtecek durumlara giriyor ve "aile"nin başına getirmedik dert bırakmıyordu. Bu kadar kaos ve bir çocukla aynı ortamda bulunmaması gereken ne varsa bulunan bir evde, tüm çocukların aslında bir şekilde büyüyüp gittiği, üstelik bir şekilde beladan uzak, normal insanlar olabildikleri ve bu utanmaz adamı da "yine de babamızdır" diye bağırlarına basmaları akıl almaz birşeydi ama sadece tv'de olan bir durum değildi. Böyle aileler heryerde vardı, karısını döven, evden atan, çocuklarının bayram harçlığını çalıp içki alan babalar sadece gazetelerde değil, her mahallede üçer beşer vardı ve bu kesimin de bir şekilde tv'de yer bulması gerekiyordu. İşin tuhafı, bu aileden çıkan çocukların "bataklık gülü" misali, bir çok lüks ve aşırı koruma kollama ile yetişen arkadaşlarından daha "doğru dürüst" insanlar olabildikleri ve genelde de oldukları tuhaf bir şekilde geçerliydi, sadece tv'de olmuyordu bu işler..

Kısaca, aile kavramının medyadaki yansıması 80'lerin Cosby Show'undan 10'ların  Shameless'ine kadar ne büyük değişiklikler geçirdiyse, aslında yaşanılan hayatta da aynı değişimi gerçekleştiriyor. Artık etrafta beyaz yaka bir baba ve hem çocuk yapan hem de kariyer yapan bir annenin kurduğu, en az iki çocuklu aileler yok sadece. Aile kavramı en az 3 kişiden oluşmuyor artık. Mesela boşandığı eşinden hiçbir yardım almadan çocuğunu yetiştiren anneler ya da babalar da var. Ya da bizim ülkemizde olmasa da artık heteroseksüelden daha farklı cinsel tercihlere sahip insanlar dünya genelinde evleniyor, aileler kuruyor, çocuklar yetiştiriyorlar. Artık insanlar "armut dibine düşer" demiyor, çocuklar anne babadan farklı bireyler olarak kabul ediliyor ve bireyselliklerine saygı duyuluyor. Artık "ailesi berbattı garibanın, napıcaksın.." diyen, acıma üzerine kurulu bir arabesk kültür yok, "her çocuk kendi yolunu çizer, anne baba sadece yoluna ışık tutabilir, hatta bazen tutmaz bile" deniyor. Ya da artık "aile" denen şey anne baba ve çocuk(lar)dan oluşmayabiliyor, bazen sadece bir kadın ve bir erkek de "koca bir aile" anlamına gelebiliyor.. Ne güzel; rengarenk ve farklı olmak!

21 Kasım 2013 Perşembe

Geçmiş zaman

Dün gece rüyamda 1970'lerde genç bir kadındım ve devrimci ruhum beni ve hemcinsim olan sevgilimi (normalde böyle bir eğilimim yok sanıyorum ama.. fazla da üzerinde durmadım çünkü eski rüyalarımda köpek bile olmuşluğum var, patilerim kuyruğum falan.. evet, rüyalarım tuhaf benim, en iyisi olduğu gibi kabullenmek, fazla düşünmemek) Bodrum'un daha keşfedilmemiş bakir ve masmavi koylarından birinde felsefi sohbetler yapmaya ve bol bol da demlenmeye itmişti (uyuşturucu da kullanmıyorum normalde, rüya işte.. kanatlanıp evrende uçtuğum da çok olur, durmayalım yine üzerinde). Güzel bir rüyaydı ama sonu tuhaf bitti (daktilo kadar ağır bir bilgisayarda disket bile değil kasetlerden program yükleyip e-maillerimi kontrol etmeye kalkınca, işin tuhaflığına uyandım).

Uyandıktan sonra, uzun süre uyku tutmadı ve tabii ki düşünceler akmaya başladı. 1970'leri bilmem, 1980'leri bile zor hatırlıyorum, 90'lar benim yıllarım. Bizim kuşak için "arada kalmış" diyorlar yani hem işlerin ve ilişkilerin manuel yaşandığı dönemi, hem de teknolojik evrimi yakaladık. İkisinden ortaya karışık olunca, pek olmadı. "Çocuk da yaparım kariyer de" mottosuyla ya perişan olduk, ya da savrulduk gittik işte.. Ama, bu sabah  bu çılgın rüyanın üzerine bir de Orta Karar'ın son yazılarından birini okuyunca artık bu geçmiş zaman özlemine bir akide şekeri uzatmamak olmadı, olamadı.

Bu sıra ananemin özlemini çok duyuyorum, bazen hiç beklemediğim anda sanki yüzümde patlayan bir tokat gibi yokluğu.. O'nu düşündükçe, son 10 yılı, 20 yılı değil, çocukluğumu düşündüğümü şaşırarak fark ediyorum bazen. 25 senedir düşünmediğim nesneler, kokular, tatlar ve insanlar geliyor aklıma. O'nun öğrettikleri, gösterdiği dünya.. Adile Naşit'in gece yatmadan tüm kuzucuklarına ve bana (evet, bir gün benim adımı da söyleyerek) anlattığı masallar, Münir Özkul ile "Neşeli Günler", dedemin bol sütlü kahvesinin tüm eve yayılan kokusu, minik ekmek parçalarına sürülmüş AOÇ krem peyniri, cam şişede ananemin kapısına bırakılan sütlerin yoğun tadı, o yılların "başkent"inde bile yaşanan elektrik kesintilerinde evin tavanından tabanına kadar upuzun ve gepgeniş o güzelim pencerelerden parlayan ayın duvarlarda danseden ışık oyunları.. Çocukluğumun o oyun dolu, dertsiz tasasız günleri, sonra ergenliğimin o bitmek tükenmek bilmeyen, canımın sonsuz sıkıldığı ve hayatın ne kadar anlamsız olduğunu düşünüp Pink Floyd'a sardırdığım, falezlere kurulu o evin gece boyu dalga sesleriyle yankılanması, dedemin ölümünden sonra yıllar boyu ananemle yanyana oturup denize bakarak yaptığımız akşam sohbetlerimiz, Semo'nun yanımızda uyuklaması, gelen geçene havlaması, su kabından su içerken çıkardığı lıkır lıkır ses.. Hepsi içiçe ve hepsi geçmişte (ve fotoğraflarda) kaldı artık. Bir daha asla geri gelmeyecek, özlemi gittikçe büyüyen geçmişte..

Dilimde tüm gün şu şarkı dolaştı; Yeni Türkü'nün en sevdiğim şarkılarından biri..

Geri verin
Dalgaların kıyılara çarparak
Herhangi bir makamda
Bir şarkı söylediği
Akasya kokulu sabahlarımı

Geri verin
Arnavut kaldırımı yollarda
Bir kızın saçlarında
Gönlümün vals yaptığı
Akasya kokulu sabahlarımı

Geri verin
Zamanın geçmek bilmediği
Gençliğimin sırtıma
Bir yük gibi bindiği
Akasya kokulu sabahlarımdan
Hiç olmazsa birini

20 Kasım 2013 Çarşamba

Evsizlerin gazetesi

Yaşadığım kentte evsiz insanlar aylık bir gazete çıkartıyor ve sokakta 5 euro karşılığı satıyorlar. Bu gazeteyi alıyorum ben. Hep aynı adamdan alıyorum. Tren istasyonunda yaşayan, kıyafetleri eski ama ekşi ekşi kokmayan, yüzü traşsız ama dostane bir adam bu. Hali tavrı, bir zamanlar bizden biri olduğunu ve sonra işlerin tepetaklak gittiğini düşündürtüyor insana. Belki bir hastalık, bir felaket.. Maddi ve manevi kayıplar.. Onu evsizliğe iten ne bilmiyorum ve bunu bilmem de birşeyi değiştirmeyecek.

O durakta otobüs beklerken, geçen akşam, ilk defa konuştu benimle. Normalde konuşmuyor. Hava soğuktu, karanlıktı ve kızım bana yapışmış kanguruda uyuyordu. Üzerinde montu, başında şapkası vardı ve göğsüme temas ettiği için üşümesi imkansızdı. Yine de bu evsiz adamı rahatsız etti ve bana beklediğim kapı aralığından içeriye geçmemi, özellikle belirli bir açıda durmamı tembih etti. Gerçekten de o noktada rüzgar ve hava akımı yoktu. Onun uyku tulumu, alışveriş merkezinden alınmış çekçekli arabası içindeki naylon torbalar içindeki eşyaları (belki şarabı) ve uyuyan bir ufak köpeği ile yanyana durarak, soğuktan uzakta otobüsün gelmesini bekledim. Konuşmadan.. Konuşmaya gerek duymadan.. Sadece beklemek, zamanın geçmesi, üşümemek..

Gideceğim bir evim var, üstelik sıcak bir ev. Buzdolabımda sadece yiyecek birşeyler değil, sağlıklı birşeyler var. Canım sağlıksız birşey yemek istediğinde abur cubura harcayacak ya da gereksiz ve anlamsız alışverişlere saçılabilecek param var. İhtiyaçlarımızı sağlayabiliyoruz, arada lükse zaman ve para harcıyoruz. Hayallerimin çoğunu yıllar içinde gerçeklere dönüştürdüm ve hayal kuracak zaman ve yaşam neşesine sahibim. Yalnız değilim, bir sürü arkadaşım, dostum, çevremde pır dönen akrabam var. Kimseye kırgın ya da dargın değilim, düşmanım yok, geceleri düşünmekten uyuyamadığım bir derdim yok. En önemlisi; sağlıklıyım. Bunların bilincindeyim ve şükrediyorum.

Dilencilere para vermem ama birşey satanlardan daima o şeyleri alırım. Yıllardır mendili, tükenmez kalemi dükkandan almadım. Bu tip hayır amaçlı gazeteleri alırım. Yolda broşür dağıtanlara, anket yapanlara, çok çok acelem yoksa zamanımı veririm. Çünkü bu sahip olduklarımın ne kadar kırılgan olduğunu, elimden ne kadar kolay kayıp gidebileceğini biliyor ve sağlık ve afiyetin devamı için dua ediyorum. Çok ince bir buzun üzerinde paten yapmak gibi yaşam..

18 Kasım 2013 Pazartesi

Cumartesi sabah, 06.45

Sizin için tatil günü saat kaçta başlıyor bilmiyorum ama benim için haftanın en keyifli zamanı cumartesi sabah 06.45 ile 08.30 arası. En azından son 5 aydır bu şekilde, daha öncesinde makul zamanlarda makul uykularla sarmaş dolaş olurdum ben de. Tatil bile olsa 08.30'u aşabildiğim olmaz yıllardır, o saatte yataktaysam baya baya hastayım demektir. Karakter işte. Bir de 14 sene bir köpekle yaşamış olmanın getirdiği alışkanlık, kolay kolay vazgeçemiyorsun. O olmasa da artık hayatında..

Cumartesi 06.45'te ben dışardayım, kış kapıya dayanmış ve hava hala karanlık. Sokak lambalarının aydınlattığı kaldırımlara avanak ıslatan yağıyor ve ben ıslanıyorum. O aceleyle şemsiyemi almamışım, geri dönmeye de niyetim yok. Bebekle koca ilgileniyor, o saatte genellikle ikisi de uyuyor oluyorlar, fazla ilgi istemedikleri tek zaman. Yani cumartesi sabah 06.45 ile 08.30 benim sadece kendime, yapayalnızlığa ayırabildiğim tek zaman. Saniyesi bile kıymetliyken, avanak gibi ıslanmayı eve geri dönmeye tercih ediyorum. Geri dönmek, bebeği ağlarken görmek, tekrar çıkamamak.. Korktuğum da, kaçındığım da bu..

Koşar adımlarla spora gidiyorum. Üyesi olduğum spor salonu 24 saat açık. Sabahın o saatinde sadece çılgınlar ve yeni/acemi/kaybolmuş anneler var içeride. Çılgınlar dediysem, kafayı sporla bozanlar değil sadece, kafayı birşeye takan ve gece boyu düşünmekten uyuyamayanlar da. Koşmak.. Sadece koşmak.. Sınırsızca koşmak.. Ne iyi gelir bilir misiniz?! Bir noktadan sonra artık kaslarınızın sızlanması geçer, Amok koşucuları gibi sadece koşarsınız. O noktada insanın zihni bir kristal kadar berraklaşır, uyuşturucu etkisi gibidir koşmak artık, bir sürü fikir doluşur zihninize. Koşanlar bilir bunu, "en iyi koşarken düşünüyorum" diyen çoktur..

Tam 1 saat spordayım, yarım saat gidiş geliş toplamda, geriye kalıyor: "15dk". Bebek arabası ya da kanguruda uyuyan kızım etrafımda olmadan, arkadaşlarımla sosyal ilişkiler kurmam, ev işi ya da entellektüel birşeyler yapmam gerekmeyen 15 dakika. Nasıl kıymetli.. Oysa eskiden saatlerim, günlerim vardı, kıymetini bilmediğim.

15 dakikaya neler sığdırabilirim bilemiyorum. Hayalini kurduğum ama hafta içinde hep ertelediğim birşey olsun istiyorum, mesela kitapçıya uğrayıp yeni çıkan kitaplara bakmak.. Saat çok erken.. Ya da kendimle başbaşa bir çay içmek.. Evde kahvaltı hazırlanacak nasılsa.. Ve kızım kanguruda uyurken de yapabilirim tüm bunları, yapıyorum da. Hayat durmuş değil, çocukla daha bile zengin. Ama 15 dakika, sadece kendimle ne yapabilirim, bilmiyorum.. Hayal kurmak.. Bir banka oturuyorum, her cumartesi, spordan eve dönmeden önce aynı banka oturuyorum ve gözlerimi kısıp, nefes alıp vererek hayal kuruyorum. Olmayacak hayaller kuruyorum. Çocukken yaptığım gibi. Ve bu beni çok rahatlatıyor.

Sonra eve dönüyorum işte.. Hayat kaldığı yerden akmaya devam ediyor.

17 Kasım 2013 Pazar

Kudüs sendromu

Yazamamaktan muzdaribim sana blog! Affet beni! Kendimi valla ikinci çocuğunu daha çok seven, ilk çocuğunu ihmal eden bir anne bozuntusu gibi hissediyorum. Diğer blog tıkır tıkır giderken sana bir türlü el atamaz, atınca da böyle saçma sapan şeyler yazar oldum. Nerdeee o ilk yıllardaki entellektüellik, gittikçe ev kadını modunda yazılar yazıyorum. Neyse halim çıksın falim ayarında!

Bu gidişata bir dur deyip şu Kudüs Sendromu'ndan bahsedeyim en iyisi, sanki yeni duymuşum gibi yapayım hatta, beynimin "süt yap, süt ver, bez değiştir" diye bağıran o acaip yeni bir grup hücreleri ile hala entellektüel son kaleyi kaptırmamak için kahramanca savaşan gri hücreleri arasında biryerde kaybolmuş bir konu bu Kudüs Sendromu. Stockholm Sendromu'nu zaten biliyoruz hepimiz, hani bir felaket yaşayan kişinin, kendisine bu felaketi yaşatana anlamsız bir hayranlık duyma hali. Dayağı yiyip yine de kocamdır diyen kadınlar, teröristler tarafından rehin alınıp sonra teröristine aşık olan insanlar, sado-mado ilişkiler yumağı, bildiniz mi!? Ha işte bu "şehir isimlerini sendromlara verelim, pek şık duruyor" akımının bir başka üyesi de; Kudüs Sendromu.

Ben benim kocayı Kudüs'te tanıdım malum 10 sene kadar önce, sonra biz bu Kudüs'e pek sık gider gelir olduk, bizim için çok özel bir şehir. "Aşkımızın meyvesi" (ki bahtımıza kendisi son derece ekşi bir mandalina çıktı sağolsun; manası: ağlak ağlak ağlak, gülek, yeniden ağlak, ağlak, ağlak - ama seviyoruz keratayı gittikçe artan şiddette, Stockholm Sendromu mağduruyuz yani) izin verseydi 10. senemizi tam Kudüs'te kutlayacaktık, kısmet olmadı. Olsun, bu beni bir "Kudüs'e Aşk" temalı yazı yazmaktan asla alıkoymaz. Kudüs çok güzel bir şehir, ayrıntılı okumak isterseniz şu yazıma tıklayın, her santimetrekaresi tarih kokuyor, tüm tek tanrılı dinlerin kesiştiği bu kentin mistik bir havası var ve eski şehre bir kez gittiyseniz, kendinizi tuhaf bir şekilde evinizde hissediyor, ayrılmak istemiyorsunuz. İster musevi, ister müslüman, ister hıristiyan, ister ateist olun; bu böyle. Tuhaf bir his. Sokaklarda bin çeşit insan dolaşıyor ama hepsi birer hikayenin ardında dolaşıyor, çoğunun kendisi bir hikaye..

İşte bu hikaye insanların bir kısmı Kudüs Sendromu'ndan muzdarip. Yani kentin aşırı mistik havası, yoğun tarihi, inanç ve felsefenin bağrı olması; bazı insanlarda "burası evrenin merkezi ve ben de yüz yıllardır beklenen İsa Mesih'im" sanrısına neden oluyor. Aslında şizofreniye meyilli ya da tanısını almış insanlar çoğu ama bazı gizli şizofrenler de bu aşırı yoğun havadan etkilenip ilk fazlarını ya da bizim "grandiose delusion" (aşırı büyüklük sanrısı) dediğimiz olayı Kudüs'te yaşıyorlar. Birden karşınıza sırtında koca bir tahta haçı zorum zorum taşıyan, saç baş karışmış, elbisesi yırtık pırtık ve kanlı, elinde incili ya da bağıra bağıra ettiği dualarla çıkabiliyorlar, köşe başından ansızın. Ben Kudüs'te yaşarken, ekmek almaya falan çıktığımda bunlardan 1-2 sini görebiliyordum, normal bir sahne yani. Kudüs dışında da hiçbir yerde metrekareye bu kadar çok Hz.İsa düşmez sanırım.

Ara sıra bu Hz.İsa'lar birbirleriyle de karşılaşıyorlar sokakta. Çok enteresan bir deneyim oluyor izleyenler için, çünkü her biri için diğeri tam bir şarlatan ve bunu diğerinin yüzüne vurmak da çok doğal. Son derece teatral durumlar, her ikisi de genellikle incili ve dini iyi biliyor ve kitaptan cümlelerle, Hz.İsa'ya yakışacak gibi birbirlerine "anlayış dolu, merhametli" bir şekilde "şarlatansın sen" demeye çalışıyorlar. Oldukça enteresan durumlar, sokakta 2013 sene öncesinin diyalogları..

Böyle bir sendrom işte; dün kapıma dayanan Jehovah Şahitleri bana hatırlattı, yazayım da okuyun istedim. Ya da Kudüs'e gidin, görün. Enteresan gerçekten..

10 Kasım 2013 Pazar

Orta yaşlı Japon kadın turist fenomeni

Çok geziyorum ya ben; bazıları burada okumak isterseniz; bu gezilerim sırasında bir şey çok dikkatimi çekti. Ne zamandır da yazmak istiyorum bu konuda. Nereye gidersem gideyim, bulunduğum ortamda illa ki 45-55 yaş arası Japonya menşeyli, elinde o kentin haritası ve hatta rehber kitabı açık bir şekilde, biraz "kaybolmuş ama kendini kaybetmemiş" edasıyla dolanan, mutlaka gözlüklü, boynunda fuları ve başında krem rengi şapkası olan bir kadın turist oluyor. İlla ki!

Şu yukarıdaki gibi, hepimizin görmeye alışkın olduğu japon turist kafilelerinden bahsetmiyorum. Ki bunlar da aslında bahsedilmeyi hak ediyorlar, hele bir arkadaşımın evinin önünde duran tur otobüsünden inen 20 adet japonun şak şuk evin ve arkadaşımın fotoğrafını çekip yine otobüse doluşup son gaz gitme halleri var ki, illa ki bir yerlerde bir romana konu edilmeli.

Benim bahsettiğim tek başına gezen orta yaşlı japon kadın turistler. Nasıl insanlar bunlar çözemedim. Mesela hostel denen öğrenci yurdu gibi yerlerde kalırsınız ya, odalar 4-6 kişilik, ranza falan vardır. Bu yatakların birinde illa ki bir orta yaşlı japon kadın turist konaklıyordur ve kesinlikle tek başınadır. Tek başına olmayı seçmiştir. Sizinle kat-i surette konuşmaz, göz göz bile gelmekten kaçınır. Felsefesi genellikle en kısa zamanda en çok ülkeyi en az maliyetle gezebilmek olan bu orta yaşlı japon kadınların önceliği kesinlikle sosyalleşmek değildir çünkü. Bir robot gibi tek başlarına gezerler, tek başlarına supermarketten aldıkları sandviçi yerler, erken yatar ve siz daha uyanmadan çoktan diğer şehre gitmek üzere hosteli terkederler. Fenomen resmen. Çözemedim ben bu kadınları. Ama bak saygı da duyuyorum, başka hiçbir millette böyle orta yaşlı kadın tursitler tek başlarına dünyayı gezmeye çıkmıyorlar. Gençler evet ama yaşlılar asla..

Çoğu tanıdığımın yaşlanınca dünyayı gezme hayali var. Çok saçma ve gülünç buluyorum ben bu hayali. Gezeceksen ne diye yaşlılığı emekliliği bekliyorsun, şimdi düş yollara. Hep parayı bahane ederler ya, o kadar ülkeyi gezdim, yaptığım bütçe hesaplarına göre aynı sürede İstanbul'da yaşamak çok daha pahalıya malolacaktı benim için. Ciddiyim bak. Biraz araştırıp okunursa, çok ucuza, çok da güzel gezilir. Öyle perişanlık halinde değil, temiz bir hostelde kalarak, 1 öğünü dışarda diğer öğünleri supermarket vs. gibi ucuz taraftan yiyerek, toplu taşımayı kullanarak. En fazla paranın gideceği yer uçak biletleri; onları da iyi araştırarak ve turismin patladığı dönemlerden kaçınarak gayet ekonomik halledebiliyorsunuz. İnsan hayalleri için yaşlanmayı, emekliliği falan beklememeli. Hem ne kadar yaşayacağımız hem de ne derece sağlıklı olacağımız belli değil çünkü..

Japon turist kadınlara geri dönersek; bu sabah - pazar sabahı - saat 7.30'da, ben koştur koştur spora giderken bir tanesi önümü kesti ve "Martin Festivali nerde?" diye sordu.. Ben daha bu festivalin varlığından dahi habersizken, enteresan oldu tabii. Buldu mu, bulduysa beğendi mi bilmiyorum ama şu da bir gerçek ki bu orta yaşlı Japon kadın turist fenomeni akıllara ziyan bir fenomen..

Başbakanım, sen çok yaşa!

Neyse ki benim yerime düşünecek bir başbakanım var. Ne mübarek adam, sağolsun, benim yerime kararları alıyor, uyguluyor.. Zaten kız kısmısının düşünmek neyine? Saçı uzun aklı kısa demiş büyüklerimiz, biz onlardan iyi mi bileceğiz. Haşa!

Namusumu da sağolsun onca işinin arasında, başbakanım koruyor. Onca devlet işi dururken, sağolsun aklı fikri benim kimle nerde ne yaptığımda. Ama haksız mı, bıraksan ya davulcuya kaçacağım ya zurnacıya. Sağolsun başbakanım benim yerime düşünüyor da kurtarıyorum kuyruğu. Davulcuyla zurnacıyla üç çocuk yaparsam kim bakacak, anca çalıp oynarız, mazallah! Zaten üniversiteyi ailemden uzakta okumakla az kalsın kötü yola düşüveriyordum da başbakanım elceğizimden tuttu kaldırdı sağolsun. O yıllarda kızlı erkekli kalınabiliyor, okunabiliyor, eğlenilebiliyordu. Dünyanın çivisi yerinden çıkmıştı yani, neyse ki başbakanım geldi de çakı çakıverdi çivileri yerine. O yokken anca işsizlikten bunalan meraklı melahat komşu teyzeler namusumu bekliyorlardı ama şimdi neyse ki sadece teyzeler değil polisimiz de bizzat benim namusumun beklenmesi için emir almış ve hatta işlemlere başlanmış. Şimdiki gençler çok şanslı hakikaten. Ne düşünmeleri, ne okumaları, ne yazmaları gerekiyor aslında; bir oy versinler bir de kızlı erkekli bir araya gelmeden mümkünse üç çocuk yapsınlar. Gerisi teferruat.

Velhasıl, ne güzel bir toplum oluverdik. Eskiden neymiş öyle mini etekliler sokaklarda. Kadın dediğin kendini gizleyecek arkadaşım! Evinden çıkmayacak, illa ki çıkacaksa (mesela doğum sancısı tutmuşsa diyelim..) kat kat kumaşlara sarınacak ki kadın olduğu anlaşılmasın. Aman dışardan bakıldığında tüm kadınların kökünü kuruttuk imajı verelim ki kadınlarımıza dış gözler değmesin, namusları kaçmasın. Zaten bu kadın namusu da kadının kendi gibi hoppa biraz, hemencecik kaçıverir dikkat etmezsek. Aman. Ama neyse ki başbakanımız var başımızda da, bizim aklımıza dahi gelmeyen (zaten aklımıza gelmemeli böyle fikirler, akıl fikir kız kısmısının başına bela) başımıza gelmeden kurtarıyor bizi.

Pahişahım (ay pardon dilim sürçüvermiş) başbakanım, sen çok yaşa!

Dipnot 1. "Kim namus ve ahlak şövalyeliği yapıyorsa, bilin ki en namussuzu o'dur" - Friedrich Nietzsche
Dipnot 2. Biz bunları konuşadururken el altından ne kanunlar çıktı, ne gündemler yaratıldı ve değiştirildi, onları kaçırdık.. YİNE.

31 Ekim 2013 Perşembe

Kabak süsleme ve yeme sanatı

Eveeet, yine bir Halloween yani Cadılar Bayramı geldi çattı. Duyan da ezelden beridir kutluyoruz bu bayramı sanır ama işin doğrusu Amerikan filmleri ve geçen yıllarda ödümü patlatan mahalleli çocuklarla deneyimlerim dışında, ben yaşamım boyunca bu cadılar bayramıyla pek haşır neşir olmadım. Ama dönüp dolanıp bu konuda yazıyorum, demek ki içimde bir yerlerde, gizli kalmış ve itilmiş bir özenti söz konusu. Ayol evet özeniyorum; rengarenk kostümlere bürüneyim, mahalle sokaklarında treat or trick edeyim isterdim ama "tevellüt kaç teyze?" diye sorarlar diye çekiniyorum. Ba"ğğğğ"zı şeyler çocukken güzel. Ya da çoluğa çocuğa karışıp "çocuk istedi, kıramadım" diye yalan atabilecekseniz, yine güzel. İkisinin arasında olmuyor. Olursa da şu şekil oluyor, elaleme madara oluyorsunuz.

Bu sene, 2011'in Cadılar Bayramı'nda başıma gelen hadise tekrarlanmasın diye hazırlıklı davranıp iki üç paket karışık şekerleme aldım. Aslında dediğim gibi; bizimki gibi zengin ve çocuk-odaklı, dolayısıyla "aman çocuğu oyalayalım ve aynı zamanda komşulara hava atalım da nasıl yaparsak yapalım" mottosuyla hareket eden mahalleler dışında, Almanya'da Cadılar Bayramı kutlanmıyor. Ama sanki son yıllarda balkabağı üretimi ve tüketimi arttı ve heryerde üstüste yığılmış duran balkabaklarını değerlendirme amacıyla insanlar ne yapacaklarını bilemez hale geldiler. Mesela hemen yanda komşularımın balkabaklı sanatsal çalışmalarından bir kuple görüyorsunuz, bu vahşi bakışlı arkadaşlar dünden beri geri dönüşüm konteynırımızın üstünü şenlendiriyor. Sevimliler evet, geceleri de içindeki ufak mumları yakıyor, mahallelinin yüreğini hop hop hoplatıyoruz.

Kabakların dışını oyduk, baş ucumuza koyduk. Evet. Peki içini ne yaptık? Tabii ki değerlendirdik, afiyetle mideye indirdik. Sevgili Ayşe'nin annesinin pek kıymetli "kirece yatırılmış balkabağı reçeli"ni yapamadık, balkabağı tatlısını da yapmaya üşendik amma ve lakin hoşunuza gideceğini düşündüğüm (çünkü benim okurum tontondur, ağzının tadına düşkündür, yeni tarifler denemeye bayılır, di mi kuzucuklarım?) iki balkabağı yemek tarifi ile sofralarımızı şenlendirdik. Tabii ki sevgi paylaşmaktır diyor ve bu ulvi bayramımızı kutlayarak hemen tariflere geçiyorum.

İlk tarifimiz; koca bir tencere yapıp, ilk üç tabağını parmaklarınızı yalayarak, son iki tabağını yine mi çorba yaaa diyerek hafif bıkkınlıkla, son iki tabağı da dökülmesin yazık diyerek zorla yiyeceğiniz "Balkabağı Çorbası". Küçük boy (1kg) bir balkabağını dış kabuğunu soyarak küp küp doğruyoruz. Azıcık balkabağı çekirdeği yağında (bulamazsanız saf zeytinyağı da olur) 1-2 adet soğanı pembeleştiriyor ve balkabağı küplerini ekliyor ve 10dk. kadar yumuşayıp kırmızılaşıncaya dek pişiriyoruz. 700ml. (mesela maggi) hazır sebze suyuna tuz ve karabiber ekleyip kaynatıyor, içine 150gr. şekersiz krema (ya da light sahne) ve birazcık taze zencefil katıyor ve bu karışımı kabaklara ekliyoruz. Ateşten alıp blendırda çorba kıvamına gelene dek eziyoruz. Tabaklara koyduktan sonra üzerine hafif zeytinyağında çevirdiğiniz kabak çekirdeklerini ekleyebilirsiniz. Çorba çok fazla olduysa (ki mutlaka oluyor) derindondurucuya atıp 2 ay içinde azar azar da tüketebilirsiniz.

İkinci tarifimiz; özellikle süt veren anneler ve yavruları için ideal bir tarif olan "Füme somonlu balkabaklı spagetti". Somon fümeyi mini mini kesiyor, içine az zeytinyağında pembeleştirdiğimiz (ya da daha hafif bir opsiyon olarak fırınladığımız) minik balkabağı küplerini ekliyor, azıcık kaşar ya da parmesan peynirle zenginleştiriyor, istersek biraz sebze suyu (ya da üstteki çorbadan bir iki kaşık), azıcık zencefil ekliyor ve spagettimizin üstünü şenlendiriyoruz. En tepeye de yeşillik babında maydonoz atabilirsiniz. Bu karışım ayrıca kişte ve lazanyada da çok güzel oluyor.

Balkabağının tam mevsimi; etinden sütünden, içinden dışından, bol bol yararlanalım. Afiyette kalın!

29 Ekim 2013 Salı

Nice 90'lara

Cumhuriyetle yönetilmiyor olsaydık, hala birilerinin tebaa'sı olsaydık yani; hala yerimizde hatta mehter marşı eşliğinde yürüyor olacaktık. Başımızda aile içi evliliklerle hasta adama çevirdiği, taht sevdasının kardeş katli yapabilecek denli delirttiği, padişahım sen çok yaşa'larla pohpohlanmış, dünyadan haber olmayan birileri olmaya devam etseydi; biz de koyun koyun demokrasiden, düşünce ve özgürlüğünden bi haber, rengarenk kumaşlara bürünerek yaşayıp gidecektik. Osmanlı belki daha hala yaşıyor olacaktı ama kim bilir kimin uşağı, kimin sömürgesi, kimin radyoaktif çöplüğü olacaktı..

Evet daha önümüzde çok uzun bir yol var; demokrasi nedir bilmiyoruz, düşünce, haber alma ve söyleme özgürlüğümüz yok denecek kadar kısıtlı, birbirimizi yani "ötekilerle biz'i" bir arada görmeye tahammülümüz yok, hala türkün türkten başka dostu yok diyecek kadar kıt görüşlü ve dini politikaya sokacak kadar kurnazız, kadınlarımızı cinsel obje ya da evinde oturan çocuk doğuran köşe yastığından farklı görmüyoruz, hurafelerle dini dogmalarla doldurulmuş muhafazakar bir toplumuz, biraz okuyan düşünenimiz, kendini öyle kısıtlanmış hissediyor ki, ilk fırsatta soluğu başka ülkede almaya çalşıyor, beyin göçü almış başını yürümüş..

Ama bu cumhuriyet 90 senedir bize az buçuk insan olmayı, eşitliği ve çağdaşlığı da öğretti ya! Sesimizi çıkarmayı, koyun gibi meleşip beklememeyi gösterdi ya! Nice yıllara Türkiye Cumhuriyeti, nice özgür, eşit, çağdaş, laik yıllara!

Buraya kolay gelmedik ve bu noktadan kayıp düşmek de çok kolay; bunu asla unutmayalım!

25 Ekim 2013 Cuma

Kötü alışkanlıklar

Dünyanın en politik kocasına sahibim. "Sevmediğim huylarımı söylesene bana" dedim, "Yok ki, herşeyinle seviyorum seni" dedi. Güzel. Ama bu öyle kadınların ara sıra, mütemadiyen de muayyen dönemler öncesi, kocalarına hiç yoktan kavga çıkarabilmek için attıkları bir olta değildi. Dişimde ıspanak kalınca beni uyarabilecek derece yüksek gönüllü kocamdan özeleştiri yapabilmem için yardım istemiştim. Hoş ben kötü huylarımın az çok ayırdındayım da, yine de insan ara sıra kendini tartıya koyup şöyle bir yoklamalı, yeni kötü huylar edinmiş miyim falan.. "Sen seni bil, sen seni!" bazında. Lakin adamcağız bebeklikten "psikologla yaşama 101" dersini almış, anadan. Karısının attığı yemi yutar mı? Yutmaz. Güzel. Saçı yok ama sosyal zekası da olan bir erkekle evliyim, şans işte.

Ama dedim ya, kötü huylarımı az çok biliyorum. Mesela çocukluktan beri tırnaklarımın kenarındaki etleri yerim, ama tırnak değil bak, bu önemli! İlkokuldayken kendisi 100 kilo olup tırnak dışında herşeyi yediği aşikar olan öğretmenimiz tüm sınıfın ortasında bana "Ceren, tüm sınıfın tırnaklarını kesip önüne koyucam, hepsini ye!" demiş ve midemi alt üst etmiş amma ve lakin bu huyumdan vazgeçirememişti beni. Çünkü tırnak değil, et o et. Hangisi daha iğrenç bilmiyorum, o ayrı..

Bir diğer kötü alışkanlığım; bazı şeyleri gereğinden fazla takıyorum kafama. "Amaaağn salla gitsin" diyemiyorum, halbuki desem hayatım çok kolaylaşacak. Bir söz verdiysem mesela, illa ki yerine getirmem lazım. Hem de zamanında, öyle geç kalmış işler hiç yapılmasın daha iyi.. Ama bu da beni bazen gereksiz yere strese sokuyor. Mesela bu sıra doktoraya taktım kafayı. Çocuk olalıberi zaten ara verdim ama bu çocuk "zor çocuk" çıktı, biraz meşakatli büyüyecek anlaşılan. Elalem "kır dizini otur, evinin kadını, çocuklarının anası ol" düsturunu belirlerken, ben yarış atı gibi üstelik birkaç kulvarda birden koşturup duruyorum. Neden? Kadın kısmısı fazla okumamalı arkadaş.. Okuyunca böyle oluyoruz işte, çocuk da yaparım kariyer de.. Nah yaparsın bu devirde. Afrikalılar "bir çocuğu büyütmek için bir köy dolusu insan gerekir" diye boşuna söylememişler. Biz çekirdek aile, anca çekirdek çitleye çitleye.. Bunu kafaya taktım, 6 aylıkken dönerim diyordum sahalara, şimdi 1 yaşındayken dönerim diyorum, eminim o zaman da 2 mi olsa, yuvaya mı başlasa falan derken bir bakmışım ev hanımı oluvermişim. Çok da korkuyorum ayol ev hanımlığından. Anam doktor çıkmış, boynuz kulağı geçer diye büyüttüler beni, en az bir doktora lazım. Aman annemin de üstüne ata ata dertlerimi, kadını gerdim. Tüm psikopatolojimin altında "anne efekti" aramamak lazım. Kadının ne suçu var, okumuş ev kadını olmamış, bana ne imkanlar sunabilmiş yazık.

Yine de okumuş ailenin çocuğu olmak zor. Onlar beklemese de çevre bekliyor. Diplomayı alıp, çerçeveletip, otomobil galerisi falan açıp (yenge'ağnım cerenin oto galerisi mesela) duvarına mı asarım ne yaparım bilinmez.. İşte bu kafaya takma ve tükenene dek kendini zorlama hali benim en kötü huyum. Oysa "amaaaağn salla gitsin" diyebilip evimin hanımı, çocuklarımın anası olsam.. Kocama börekler açsam, adam obez olsa..

Hiç düşündünüz mü, mesela bu mesleğinizi seçmemiş olsaydınız, diyelim hayat tozpembe olsaydı, geçim derdi falan olmasaydı, norveç fiyordlarında güle oynaya, somonları mideye indirerek yaşayıp gitseydik mesela, ne olmak isterdiniz? Bi düşünün..

Ben mesela bahçevan olmak isterdim. Çok hoşlanıyorum bahçede toprakla belene belene çalışmaktan, belim tutulsun, üstüm çamur olsun bayılıyorum. Hele çiçekler açınca..

Kime sorsam bu soruyu; beyaz yakalıların hepsi elleriyle çalışmak özleminde, emektarlarsa daha çok okuyup "büyük adam" olmaya sevdalı.. İlginç di mi?

Yine Woolf krizim tuttu, konudan konuya atlıyorum. Yazmayı özlemişim galiba.. Kötü alışkanlıklara dönersek; kaynanam "herkesin bir bağımlılığa ihtiyacı var bu hayatta" der. Kadın haklı. Kimimiz fazla yiyoruz, kimimiz alışverişe vurmuş haldeyiz, kimimiz don değiştirir gibi sevgili değiştiriyoruz, kimimiz sigara-alkol-pot üçgeninde keyfteyiz, kimimiz aşırı çalışma girdabına kapılmışız, kimimiz aşkta kaybettim nasılsa diye sallıyoruz zarları, kimimiz başkasının hayatını kendi hayatımızdan önemli buluyoruz, kimimiz kediye (kedilere, daha çok kedilerlerlerlere) sardırmış, kimimiz de kendine sardırmış haldeyiz.. Amaaaaağn sallayın gitsin..

24 Ekim 2013 Perşembe

Şükretmek

Bu sıra evde baykuş beslediğimiz için, geceleri uyuyamıyoruz. Gündüz de hoşaf gibiyim, bloga yazamaz kadar sulanmış beynim. Yine de doğa içinde yaptığım yürüyüşlere devam ediyorum. İnsan yürürken ne çok düşünüyor. Ayaklarımla düşünüyorum ben de, Maalouf..! Devamlı şükür kavramı üzerinde düşünüyorum. Tanrıya inananlar için, tanrıya bize sundukları için teşekkür etmek. İnanmayanlar için, hayatın bu kadar anlamsızlığı arasında tutunacak güzel birşeylere sahip veya vakıf olduğumuz için sevinmek. Şükür, şükran, teşekkür..

Pollyannacılıktan pek hazzetmem ama pozitif psikoloji denen ve son 10 yılda iyice hortlayan bilim dalına inanırım. Kanseri bile yendirtiyor adama diyorlar. Umut ve şükür.. Ama ilk aşama farkına varmak ve kabullenmek yine de.

Kış kapıda ama kestane de çıkmak üzere. Etrafta koşturan sincaplar (bu memlekette orman değil ağaç dahi kolay kolay kesilemediği için sincap denen bir canlı türü var evet, heryer sincap kaynıyor) ve ben, bu sıra en çok buna şükrediyoruz..

13 Ekim 2013 Pazar

Kabullenmek

Hıristiyanların çok güzel ve anlamlı bulduğum bir duaları vardır. Derler ki; "Tanrım; bana değiştirebileceğim şeyleri değiştirmek için cesaret, değiştiremeyeceğim şeyleri kabullenmek için sabır ve bu ikisi arasındaki farkı bilebilmek için de akıl ver". Sanırım bu sıra benim sık sık bu duayı etmem gerekiyor, ta ki beni zorlayan bir takım yaşam koşulları değişene ya da ben bu koşullarla yaşamayı öğrenene dek.

Ben akılcı ve aşırı mantıklı bir insanım. Tüm olaylarda neden sonuç ilişkisini kurmam, olayı bilimsel bir mantık düzeyine oturtmam gerekir. O nedenle, çoğu zaman akılcılıktan uzak, sadece inançlı olan insanları anlayamam. Birşeye inanmam için, elle tutulur ve gözle görülür olması gerekir. Mış, muş ile yola çıkmam, illa ki denenmiş ve kanıtlarla ispat edilmiş olmalı bu şeyler. Din inancım bile bu şekildedir, inanmam için önce mantıklı bir temele dayandırmam gerekir. Bu nedenle de dini bir çok dogmayı kolayca gözardı eder, aslında hiçbir dini uygulamaya uymayan bir tanrıya inanır ve o tanrıya dua ederim. O benim için tek ve tüm dinleri kuşatan, eklektik ve bütünsel tanrıdır.

Fakat şu son 15 gündür yaşadıklarım, bana bazı sonuçların "nedensiz" olabileceğini ve bilimsel bir mantık düzeyinin bu şeyler için işlemeyebileceğini gösterip duruyor. Kabullenemiyorum çünkü aklım almıyor nedensellik yaklaşımına aykırı sonuçları. Bir sonuç ortaya çıkıyorsa, bir nedeni de olmalıdır diyorum ve her geçen gün, her geçen hafta, her geçen ay elimdeki tüm nedenleri tek tek yere çalsa da, hani siz sosyal bilimcilerin "açıklanamayan hata" dedikleri olay gibi elimde açıklanamaz bir E değeri kalsa da, yine de aklım almıyor.. Nasıl bir sonuç sadece kendiliğinden, nedensiz yere yaşanabilir?!

Neden-sonuç ilişkisi kuramamak, dolayısıyla olayların doğasını değiştirememek beni kahrediyor. Kabullenebilmek işte bu noktada devreye girmeli ama yapamıyorum. Oysa herkesin dediği bir; bunun bilinen bir nedeni yok, bu sonuç senden ya da yaptıklarından kaynaklanmıyor, "bu böyledir" diyip geçmelisin, kabullenmelisin. Başka türlü başa çıkamazsın, neden neden diye aklını kaçırırsın..

Mükemmelliyetçi değilim. İstediğim sadece optimum bir rahatlık, sağlık, mutluluk ve huzur hali..

9 Ekim 2013 Çarşamba

Mutlu olmayı başarmak

Bugün biricik ananemin 40'ı, hava buz gibi ve karanlık, nefret ettiğim ve bu memlekette bir geldi mi bir daha gitmeyen mevsim (kış) yaklaşıyor, gözüm gibi baktığım orkidelerimden birisi kurumaya yüz tuttu, çocuk sahibi olmak tahminimizden zor çıktığı için eşim de ben de tükenme noktasındayız, bel ve elde tendon ağrısından hareket edemez haldeyim, kızımda laktoz intoleransı olabilme olasılığına karşı doktorun önerisiyle en sevdiğim sütten ve 5 çayı için atıştırdığım aburcuburdan oldum ve daha binlerce mutsuzluk nedeni sayabilirim. Ama; herşeye rağmen mutlu olmayı başarmak lazım, hayata sadece bir kez geliyoruz. O da bir göz açıp kapayana dek geçiveriyor..

Bu sabah doğada uzuuuun bir yürüyüş yaptım çünkü yaşadığım kente SOMbahar gelmiş! Hani bizim Bolu ve Mezitler yöresinde de yaşanan, pastırma yazı dönemine denk gelen, batıda "indian summer" denen o rengarenk mevsim. Bu sene gelişini tam yakaladığım için çok sevinçliyim, çünkü geçen senelerde bu mevsimde genellikle Türkiye'de oluyor ve bu çok sevdiğim mevsimi ancak ortalarında, yapraklar sarıdan kahverengiye dönmeye başladığında yakalayabiliyordum. Hemen makinamı kaptım ve evin köşebaşındaki "yanan ağaç"tan başlayarak gördüğüm güzellikleri tek tek fotoğrafladım.


Kış tepeden aşağıya doğru geliyormuş, bu fotoğrafta bunu anladım! Hani derler ya kavak yaprağını yukardan dökerse kış uzun olur, aşağıdan dökerse kısa olur diye. Bu kavak ağacı değil ama yukardan sararan yapraklara bakarsak sanki bu kış da geçen kış gibi upuzun ve bıktırıcı olacak. Kıştan nefret ediyorum. Sadece ilk kar yağışını, heryerin bembeyaz oluşunu seviyorum. Ona da 3 gün tahammül edebiliyorum. Devamlı üşümek, kalın kalın giyinmek, düşmemek için yollarda hantal hantal yürümek, erkenden kararan hava, kısacık günler.. Üff içim karardı, hiç hazır değilim bu kışa, nasıl geçecek bilmiyorum. Yapraklar hala varken sorun değil de, yapraklar bir kez dökülüp doğa gri renge bürününce bende de şalter atıyor resmen. Üstelik bu ülkede doğa griye öyle çabuk bürünüyor ve o kadar ağır geçiyor ki kış! Hiç gelmese keşke..

Ya da şöyle bir evimiz olsa.. Sevgili J. sarmaşık sinek yapar dedi, sivrisineklerin bir numaralı tercihiyim zaten. Olmadı bu! Burada Amerika'daki cadılar bayramı kutlanmıyor ama bu mevsimde yapılan benzer bir adet var; evin girişine bal kabağı koymak. Süs kabakları da oluyor bazen irili ufaklı, o capcanlı kavuniçi çok hoşuma gidiyor. Sincaplar etrafta koşturuyor, ağızlarında koca koca at kestaneleri. Tüm yaz ve sonbaharda etraftan topladıklarıyla kışı geçirecekler. İnsan bazen uykuya yatan doğa ve hayvanlara bakınca, "keşke biz de koca bir kileri baştan aşağı yemek doldursak, battaniyeleri üstümüze çekip tüm kış boyu uyusak" diyor.

Bu evin önündeki sapsarı ve bembeyaz kasımpatları da çok hoşuma gitti. Tam bir renk cümbüşü olmuş. Ev sahibesi belli ki çiçek seven bir insan; evin her köşesinde rengarenk çiçekler vardı, ben de bol bol fotoğraflarını çektim.

 

Ama asıl günüme güneş gibi açan, en üstte gördüğünüz o kavuniçi şaheser. Burda bir tarlaya ekmişler, rengarenk. Artık kurumaya, bozulmaya yüz tutmuş, arasından en tazesini seçip koparttım. Tabii 30 Euro cent'imi de tarlanın girişindeki kutuya attım, bizde olsa o kutuya para atılmadığı gibi, kutuyu da söker götürürler, di mi? Atmayabilirdim de çünkü ne kontrol eden var, ne de açıkcası çürümeye yüz tutmuş çiçeklere para isteyen.. Ama bu karanlık günde bana mutluluk verdi ya bu tarla, 30 cent'ten çok daha değerli bence..

7 Ekim 2013 Pazartesi

Ederin kaç, Münevver?

Gazetelerde bugün çıkan Münevver'in değeri 37.486 TL yazısı sinirlerimi hoplattı. Münevver'i unutmuş olabilirsiniz, çünkü ne ilk ne de son genç kız cinayetiydi. Ama eli baltalı katilini, parçalara ayrılan vücudunu hatırlatsam olaylar hemen hatırınıza gelir. Kızcağız 18 yaşındaymış öldürüldüğünde.. Bu haberler değil de, bugün "bilirkişi" raporunda yer alan, Münevver yaşasaydı şu şu olurdu şeklindeki öngörüler şaşırttı beni. 18 yaşında bir kızın tüm hayatı öngörülmüş, okulunu bitirince ailesine getireceği maddi faydadan tutun, yapacağı çocuk sayısı, öleceği yaş; hepsi Türk ortalamasına göre tesbit edilmiş ve ailenin açtığı tazminata karşılık, bilirkişi "Etse etse 37.486 TL eder bu kız" demiş..

Münevver yaşasaydı belki bu bilirkişinin dediği gibi bir üniversitede okuyacak, belki mezun olacak, belki iki çocuk yapacak, belki bir işe girip 28 sene çalışıp emekli olacak ve 65 yaşıda ölecekti. Çünkü ülkemizde ortalama bir kadının yaşamı bu şekilde geçiyormuş. Ama belki de Münevver bir üniversiteden mezun olduktan sonra, okuduğu kitaplar, izlediği filmler, yediği içtiği takip ettikleri sayesinde çok başka bir insan olacaktı, olamaz mıydı? Belki dünyayı gezecekti Münevver, belki bir yardım kuruluşunda tek kuruş almadan çalışacaktı, belki "bu dünyaya çocuk yapılmaz" diye düşünecek, iki kedi sahibi olacaktı? Belki sağlıklı beslenecek, kendine dikkat edecek, spor yapacak ve 90 yaşına dek yaşayacaktı? Bilirkişi bunları öngörmemiş Münevver için. Öngörse ne kadar ederdi acaba?

6 Ekim 2013 Pazar

Deniz kenarındaki ev

Çok hırslı, eşyaya bağımlılık sorunu olan; yani şunum olsun, bunum olsun diyen biri olmadım hiç. Çok şükür hali vakti yerinde bir ailenin tek çocuğu olarak rahat büyüdüm ama ailem hiç bir zaman her dediğimi yerine getirmedi, beklemeyi ve birşeyleri kazanmayı öğrettiler bana. İhtiyacım olmadığı halde sırf moda olduğu için almak istediklerimi ne tamamen kısıtladılar ne de her isteğimi koşulsuz aldılar. Genellikle çok istediğim ama çok gereksiz ve de anlamsız bir şey olduğunda, bunu harçlıklarımı biriktirerek kendim almamı sağlamayı ya da doğum günü veya özel bir günde ödül olarak vermeyi tercih ettiler. Doğru da ettiler çünkü dünyanın binbir türlü hali var; zenginlik, mal mülk daim olamayabilir ve rahatlığa alışan insan biraz eli sıkıştığında sudan çıkmış balığa dönebiliyor. Oysa ben cebinde az para olması, o parayı ekonomik bir şekilde kullanmak nedir öğrendim, biliyorum. Allah bir kıtlık verdiğinde hayatta kalmak ve yine de halime şükredebilmek için, bunu öğrenmek gerekiyor. Sadece kıtlıkta da değil, bence insanın genel olarak tüketim çılgınlığına kapılmadan ama eli darda da kalmadan, ara sıra kendi için birkaç gereksiz ve anlamsız ama mutlu eden harcamayı yaparak yaşamayı öğrenmesi gerekiyor.

Elim sıkıdır aslında.. Bir kazağı, bir pantolonu, bir ayakkabıyı orası burası delinene kadar giyerim bazen. Ama yenisine para harcamamak değil derdim. O eskiyen elbiselerdeki hatıralar, kumaştaki yumuşaklık ve rahatlık, yıllar içinde değişen modaya meydan okuyarak çevremdekilerin "aa nerden aldın, çok güzel!" demesi, beni bu eşyalara bağlıyor. Ananem bazen cebime harçlık sokuşturmaya kalkar, "koca kız oldum anane" diyip kabul etmediğimde de bana "zengin evin fakir kızı gibi, ne bu böyle!" diye çıkışırdı. Bense kendimi tüketim çağının eşyaya bağlı bir garip insanı olarak görüyorum.

Ama bir hayalim var, hatta evleneliberi hayalim"iz" oldu. Deniz ya da denizsiz Almanya'da yaşamaya başladığımdan beri nehir kenarında, bahçeli bir ev sahibi olmak. Öyle kocaman bir ev değil, küçücük, fıçıcık, içi dolu turşucuk. Hani pembe panjurlu, ya da ben pembeyi sevmediğim için, belki yeşil panjurlu, bahçesinde kendi çiçeklerimi yetiştirebileceğim, bisikleti öylesine çimenlere atıp eve koşabileceğim, aydınlık, sakin, huzur dolu bir evceğiz işte.. Ananemle dedemin Ege'nin o küçük sahil kasabasında, falezlere kurulu, 180 derece deniz gören, bahçesinde önce dedemin, sonra eniştemin ve babamın, sonra benim diktiğim ağaç ve çiçeklerin olduğu, bembeyaz ve ışıkla dolu evleri gibi.

Hemen olsun istemiyorum bu dileğim, çalışıp kazanalım ki keyfine varalım. Belki yaşlılığımızda bahçesinde karşılıklı birer kahve içeriz eşimle, belki torunlarımız bisikletlerini öylece bırakıp çimenlere, içerde mis gibi kokan üzümlü kurabiyeyle süte koşarlar. Annemle babamın Bursa'daki evleri gibi; kocaman bir bahçe, bahçede minderler, illa ki yasemin kokusu olsun istiyorum. Annem gibi sardunyalar dikeyim, babam gibi bahçeden elma toplayıp getireyim.

Almanya'da kalırsak, belki nehir sesiyle uyanırız sabahları. Nehrin kenarına kurulu evin illa ki bir ulu kestane ağacı olmalı. Ve ağacın kalın bir dalından aşağıya sarkan bir salıncak. Buradaki evler gibi ve benim çocukluğumda bu evlerden bihaberken çizdiğim ev resimlerindeki gibi, çatısı üçgen olmalı. İki oda, bir salon yeter. İlla ki iki de banyo ve kocaman bir mutfak ama! Nehirde kağıt gemiler yüzdürmeliyiz belki torunlarla, yaz gelince kitabımı alıp (ve de yakın gözlüğümü) bahçesinde saatler geçirmeliyim - ta ki buraya özgü, her akşam aniden bastıran ve aniden bitiveren yaz yağmurları boşalana dek.

Böyle bir hayalim var işte..