28 Eylül 2012 Cuma

Oktoberfest

Dün Oktoberfest'teydik, yanda kanıtı. Münih denince akla en başta Oktoberfest geliyor ama ben bu konuda nedense hiç yazmamışım, nasıl olur?!? Bavyeralıların tabiriyle "Wiesn" ya da daha turistik adıyla Oktoberfest (Ekim Festivali) geleneği; 12 Ekim 1810'da Bavyera prensi 1. Ludwig ile Saksonya prensesi Therese'nin düğün kutlamaları olarak başlamış ve o tarihten bu yana büyük savaşlar ya da doğal afetler olmadığı sürece her yıl aynı dönemde kutlanmaya devam edilmiş. Geçen cumartesi 179'uncusu başlayan Oktoberfest, her sene 15 gün sürüyor ve 202 sene önce düğünün yapıldığı Theresienwiese alanına kurulan Münih'in belli başlı birahanelerinin çadırlarının her birinde 5000-7000 kişilik kapasite bulunuyor. Her sene dünyanın dört bir yanından ortalama 6,5 milyon kişi tarafından ziyaret edilen Oktoberfest'te, insanlar yıllık ortalama 7 milyon litre bira içiyor, 506 bin tavuk çevirme yiyor, 250 civarında gözlük, 200 civarında cep telefonu ve sağa sola cilve yaparken çıkarıp cebe attıkları yüzlerce evlilik yüzüğünü kaybediyorlar (ciddiyim, bilgileri Wikipedia'nın şu linkinden kontrol edebilirsiniz).

Oktoberfest sadece bira çadırları demek değil; çadırların dışında kurulan lunapark alanlarında eğlenmek, çevredeki bir çok büfeden ballı yer fıstıkları, çikolata kaplı meyveler, Lebkuchenherz denen kalp şeklinde boynunuza asılan şekerlemeler, çeşitli gözlemeler, sosisli ekmekler atıştırmak, ufak tefek el işleri ve hatıra eşyaların satıldığı kulübeleri dolaşmak da çok eğlenceli. Ama tabii ki insanları akın akın Münih'e getiren, tüm otel odalarını aylar öncesinden kapatan, şehrin trafiğini altüst eden; dünyanın dört bir yanından gelen insanlarla tahta banklarda omuz omuza oturup, bilmediğiniz bir dilde tuhaf bir nedenle çok akıcı bir şekilde şarkılar söyleyerek, çeşit çeşit birayı litre litre mideye indirme zevki. Çadır içlerindeki yemek seçenekleri de genellikle tavuk ya da domuz çevirme, patates salatası ya da soğuk sandviçler ve peynir tabakları. Ya da geleneksel Breze ekmeğiyle Obazda peyniri.

Münih'lilerin birçoğu Oktoberfest'ten gurur duysa ve haftalar öncesinden çadır içlerinde yerlerini ayırtsa da, bir kısmı bu dönemde pılını pırtısını toplayıp, evlerin camlarını kapılarını demir güneşliklerle sabitleyerek tatile bir başka ülkeye kaçmayı tercih ediyor. Oktoberfest döneminde Münih gerçekten bambaşka bir şehir oluyor çünkü. Mesela bal dök yala temizliğindeki sokaklarımızda yer yer bayvera mutfağının çeşitli ürünlerinin öğütülmüş hallerini bulmak ve sabahın köründe bu bulamaçların üstlerine basmadan işe gidebilmek için sek sek oynamak yetenek ve demir gibi sinirler gerektiren bir hal. Ya da, öğlen 12'de akın akın sarhoş adam ve kadının nağralar atarak sokaklarda zombi gibi yürüyüşünü izlemek. Ya da akşam 6'da siz eve dönerken, trende sızıp kalmış bir adamın üstünüze düşüp duran kafasını ikide bir öte tarafa ittirmek.. Zor azizim; Oktoberfest döneminde ayık halde Münih'te bulunmak.. Zor.

 Ama siz de birkaç "Maß" (ß harfi Almanca'da iki S harfi yerine kullanılıyor; Mass yani 1 litrelik bira demek, zaten bira Oktoberfest'te daha küçük boyutta servis edilmiyor) içtiyseniz, keyifliyseniz, o zaman başka tabii. Bu arada; Maß'ı içerken dikkatli olmanız lazım çünkü sadece miktar olarak değil, normalden biraz daha az asitli oluşu nedeniyle kolayca ve hızlı içilmesi nedeniyle ve normalden daha fazla oranda alkol içerdiği için. Benim tavsiyem kadınlar için 1, erkekler için 2 Maß; bu miktar Oktoberfest'ten keyif almak, sonrasında da lunaparktaki oyuncaklara binecek cesarete sahip olmak için ideal. Ayrıca, Oktoberfest'e mümkünse hafta içi ve erken saatte gitmenizi öneririm. Birçok Münih'li sadece öğlene dek çalışıp, öğlen 12 gibi Oktoberfest'e gidiyor. Saat 16'dan sonra çadırların içinde yer bulmak pek mümkün olmuyor. Eğer haftasonu gitmekte ısrar ediyorsanız, sabah 9.30 gibi (evet doğru okudunuz) alanda olmanız lazım, insanların çoğu bu saatte çadırlara girmeye başlıyor ve öğlen 11 gibi çadırlar tamamen dolduğu için kapıları kapatılıyor ve önünde duran iri yarı adama ne deseniz kar etmiyor, içeri girmeniz mümkün olmuyor. Oktoberfest gece 10'a dek açık.

Oktoberfest süresince sokaklar geleneksel Bavyera kıyafetleri giyen insanlarla dolu oluyor. Erkekler Lederhosen (deri pantolon) denen, diz altına dek gelen ve askılarla iç gömleğe tutturulan pantolonları giyiyor ve deri ayakkabıların içine giyilen kısa yün çoraplarla "Bavyera baldırlarını" beğenimize sunuyorlar (baldır erkek vücudunun en seksi yeri olarak kabul ediliyormuş yahu). Kadınlar da Dirndl denen rengarenk cicili bicili elbiseleri giyiyor. "Ön balkonların" da bolca havalandırılması, boyuna kalın bir kolye takılması ve saçların yandan örülmesi şart. Dirndl'ınızın iki kısmını birbirine tutturan düğünüm yeri çok önemli bir ayrıntı. Evli ya da biriyle birlikte olan kadınlar bu düğümü sağa, bekar kadınlar sola, dul kadınlar arkaya ve genç kızlar ön tarafa atmıyor ve bu şekilde gerekli merciilere gerekli mesajı veriyorlar.

Bir başka önemli nokta; lunaparktaki aktivitelere kesinlikle biraz çakırkeyf katılmanızı öneririm, çünkü burdaki rollercoaster'lar ya da vücutta organların yer değiştirdiği izlenimi yaratan döndürmeli hoplatmalı oyuncaklar her babayiğidin harcı değil. Oyuncaklara binmek ve 5-6 dakika sonra aklınızı kaybetmeden geri inebilmek için biradan biraz cesaret almak iyi olabilir. Tüm bu çılgınlıkları yaptıktan ve oyuncaklarda temelden sallanıp kendinize geldikten sonra, eve gidip yatağınıza girmeden önce koca bir bardak su ya da daha iyisi maden suyu ve mümkünse biraz ekmek, pirinç pilavı gibi mideyi tutucu şeyler yemenizi öneririm, yoksa ertesi günün büyük bölümünü Oktoberfest'e geldiğinize geleceğinize pişman halde yatak ile tuvalet arasında geçirmeniz gerekebilir..

Foto kaynak / Photo Source: Süddeutsche Zeitung

27 Eylül 2012 Perşembe

Hayvan hakları yasası

Sosyal medyada bu günlerde en çok tartışılan konulardan biri, Haziran 2004'ten beri geçerli olan 5199 sayılı Hayvan Hakları Yasası'na getirilmesi öngörülen değişiklikler. Bu konuda yazmak için öncelikle eski kanunun maddelerini ve bu maddelere getirilen ek ve değişiklikleri okumam gerekti. Size de eski kanunu bu link üzerine tıklayarak, değişiklikleri de bu link üzerine tıklayarak okumanızı öneriyorum ki, 30 Eylül Pazar günü Türkiye'nin çeşitli illerinde yapılacak olan eyleme katılırken, neye karşı olduğumuzu ya da olmadığımızı anlamış olalım.

Bir hayvansever ve hayvan hakları koruyucusu olarak; ülkemizdeki sokak, ev ve besi hayvanlarının durumunun tartışmaya açılması ve gerekli yasal önlem ve cezalarla bu durumun iyileştirilmeye çalışılmasını çok olumlu bir adım olarak görüyorum ve 2004 Hayvan Hakları Kanunu'nun eksik kalan bazı maddelerine yapılan eklemelerin de genel olarak yerinde olduğunu düşünüyorum. Fakat, bu kanunda biz hayvanseverleri tedirgin eden bazı açık uçlu cümleler bulunmakta. Bunlardan ilki; şu ana dek sokaklarımızda yaşayan, sabah başını okşadığımız, yaz aylarında bir kap su verdiğimiz, elimizden geldiğince güvenliklerini sağlamaya çalıştığımız kedi ve köpekler, bundan sonra sokaklardan toplanarak hayvan bakım evleri ya da doğal yaşam parklarına konulacaklar. Benim de Havuç ismini verdiğim bir sokak kedim olduğu için, bu kanun değişikliğini ilk duyduğumda oldukça rahatsız oldum. Fakat; eğri oturup doğru konuşmak lazım arkadaşlar. Şehrin sokaklar hayvanların evi değil; biz her ne kadar göz kulak olsak, beslesek de, hayvanların başıboş halde sokakta yaşamaları hem kendi güvenlikleri hem de insan güvenliği için doğru değil. Bu kedi ve köpekcikler sokakta yaşarken; trafik problemiyle, sapık insanlardan gelecek zararlarla her zaman yüz yüzeler. Evet bakıyoruz gözetiyoruz ama bırakıp tatile gittiğimiz oluyor, 24 saat 365 gün gözetemiyoruz. Havuç mesela, son derece uysal bir kedi olmasına rağmen, sadece apartman kapısından ayrılmıyor diye sapığın birinin sopalı saldırısına uğradı! Evet yaşadık biz bunu. Ne yapmalı; ya sokakta baktığınız hayvanı sahipleneceksiniz, ya da sokakların hayvan için güvenli olmadığını kabul edip, yabancı ülkelerde de olduğu gibi bakım evlerinin kurulması ve belirli standartlara uygun çalışması için destek vereceksiniz. Bu bakımevlerinin kapasitelerini ve bakım personeli kalitesini arttırmak için çalışabiliriz mesela. Evet, ne yazık ki yurtdışındaki bakımevlerinde belirli süre içinde sahiplenilmeyen hayvanlar uyutularak öldürülüyor ve büyük olasılıkla bizde de yaşanacak bunlar. Ama bunun önüne geçilmesi için de herkes "Golden Retriever" sahibi olmaya çalışmaktansa, bu güzel sokak hayvanlarını da sahiplendirmeye özendirilebilir. Yurtdışında "cins köpek ve kedi" sahibi olan çok az insan var ve çoğu insan barınaktan alıyor hayvan dostunu. Bu konudaki anlayışın değişmesi şart.

Tartışılan ikinci bir madde; "tehlikeli ırk" kabul edilen köpeklerin kısırlaştırılmasının ardından, bakımevlerine teslim edilmesi. Bu maddenin ne yazık ki ucu açık, teslim alınan bu köpeklere ne olacağını bilemiyor ve mutlak surette öğrenmek istiyoruz. Buyük olasılıkla bu köpekler imha edilecekler diye düşünüyoruz. Ben 14 senelik dostumu, bu tür saldırgan ve daha önce de birçok hayvanın ölümüne sebep olmuş bir köpeğin tasmasız dolaştırılması sonucunda, çok büyük bir acı ile kaybettim. Bunu 7 sene sonra şu an anlatmak dahi gözlerimi dolduruyor. Bu tip köpeklerin çoğaltılmasına, evde bakılmasına tamamen karşıyım, çünkü çok canım yandı. Fakat, köpekten insan davranışı beklememeliyiz. Köpek nasıl eğitim aldıysa, o şekilde davranan, davranışının sonuçlarını düşünebilen bir canlı değildir. Hali hazırda saldırgan bir ırka ait bir köpeğin de, çok sebatlı bir eğitim sürecinden geçmediği takdirde, saldırgan davranış göstermemesi mümkün değildir. Her ne kadar bu tip saldırgan köpeklerin öldürülmesine asla taraf olmasam da, bu köpeklerin kısırlaştırılması, barınaklarda toplanması ve mümkünse saldırganlık karşıtı eğitime tabi tutulup, ancak bilirkişi onayı aldıktan sonra sahibine teslim edilmesi gerektiğini düşünüyorum. Yeni kanun tasarısında ayrıca köpeklerin tasmasız serbest dolaşamama yasağı da var ve bence çok yerinde bir yasak. Burada heryere girebiliyor hayvan dostlarımız, ama asla tasmasız ve ağızlıksız toplum içinde bulunamıyorlar. Yurtdışında ayrıca saldırgan köpekler (ki saldırgan köpek tanımı, bahçe içinde havlayarak yoldan geçeni korkutan köpek anlamına dahi geliyor ve bunun da cezası var) uyutularak imha ediliyor. Unutmayalım, bu köpekler ülkemizde çoğu zaman bodrum altlarında yasadışı köpek dövüşleri için üretiliyor ve kullanılıyor. Bana göre bu en büyük hayvan hakları ihlalidir ve mutlaka önüne geçilmelidir.

Bir diğer madde; hayvanların deney için kullanılması. Bu madde tabii ki hepimiz için olumsuz, istenmeyen bir madde. Fakat bu maddenin kaldırılmasını talep etmek son derece gerçeklikten uzak. Kullandığınız kozmetik ürünlerine, hayatınızı kurtaran ilaç sanayine tamamen karşı durmanız lazım, ki bu da gerçekçi değil. Maddenin getirdiği "bu konuda eğitim almış ve sertifikalı kişi" tanımlaması bence olumlu bir adım, çünkü bu sertifikaları almak genel olarak hayvan hakları ve etik bilinci eğitimini içerir. Gönül ister ki hiçbir hayvan fiziksel ya da psikolojik acı çekmesin, deneylerde kullanılmasın. Ama aynı gönül ister ki; kansere, alzheimera, ufacık çocukların yanık derilerini iyileştirmeye de bir çare bulunsun..

Yani arkadaşlar; yeni yasa yeterli değil, bazı konularda korkutucu bir açık uçluluk içinde. Fakat bu yasa gerekli, ne yazık ki gerçekçi ve yurtdışında geçerli olan standartlara da uygun. Şehirlerimiz güvenli değil, sokaklarımız hayvanların yaşamasına uygun değil. "Sokak hayvanı" kavramı yanlış, sokakta yaşayan hayvan hem insan ve çevre sağlığına, hem de kendi fiziksel ve psikolojik sağlığına zararlı. Umuyorum ki sokakta beslediğimiz hayvanları mümkünse evlere alabilelim. Bu mümkün değilse de barınak sayılarını ve niteliklerini arttırmaya uğraşalım, barınak gönüllüleri oluşturalım, hayvan hakları bilincini yayalım ki; barınaklarda dostlarımız kötü muamele görmesin, telef olmasın. Umuyorum Pazar günü yurdun dört bir yanında buna inanan ve bunun için gönüllü çalışan insanlar toplanır ve seslerini gerekli yerlere ama en çok da toplumun ta kendisine duyurmayı başarırlar.

Ceren Musaağaoğlu Schubert, Eylül 2012.

25 Eylül 2012 Salı

Bir Berlin, birkaç Berliner

Yılda bir kere düzenli olarak ailenin Berlin kanadını görmeye gidişimiz, her defasında benim için bir kültür şoku oluyor. Münih Berlin arasındaki hız sınırı olmayan otobanda 180'le orta şeritten ve yanınızdan geçen arabaların vınnn! diye ışık hızında sizi sollamasına aldırmadan devamlı kuzeye giderseniz, altı saat sonra başkent Berlin'e varıyorsunuz. Kontrast inanılmaz. Münih'teki güneşli mis gibi dağ havası gitmiş, Berlin'de gri, hüzünlü bir sonbahar başlamış. Berliner (yani Berlinlilerin) "şiki miki" dedikleri Münih'in cicili bicili insanları da, bal dök yala sokakları da yok Berlin'de; herkes biraz daha ciddi, biraz daha paspal, çok daha somurtkan burada. Şehrin tarihi dokusu da, sanat ve kültürel kokusu da başka. Münih'in o "Şirinler Köyü" havası, yerini gri ve katı bir bürokratik başkent ile "heyt be, ne gördük ne geçirdik biz" diye bağıran beton bloglara bırakmış. Ve o blogların ortasındaki gizli yeşil avlulara, birden önünüze çıkıveren minik park alanlarına, sosyal-kent anlayışıyla tasarlanmış "buluşma ve rastlaşma noktalarına" ve tüm bunları süsleyen (ya da bazılarına göre pisleyen) grafiti ve duvar yazılarına.. Benim en sevdiklerim ise; Münih'te pek bulamadığımız paspal ve ucuz ötesi öğrenci-sanatçı kahveleri, köşebaşında ayakta birşeyler atıştırabileceğiniz büfeler (pide içi döner Berlin'in milli yemeği olmuş yahu), muhteşem fransız kahvaltıları sunan cafe'ler ve sanat atölyeleri, sergi odacıkları, komün hayatından vazgeçmeyen 68 kuşağı tarafından işgal edilmiş binalar. Bir de dünyanın en eski metro sistemlerinden biri olan U-Bahn'ın rengarenk fayanslı (insana dev bir banyo görüntüsü veren) durakları.

Bu gidişimde bunların keyfini çıkarttım yine bolca. Berlin'deki karanlık ve paspal hava, Münih'ten sonra hoşuma gitmedi değil. İstanbul sokaklarında geçen öğrencilik yıllarımı hatırlatıyor bu şehir bana. Özellikle şehrin eski fakir ve yeni "IN" mekanlarından Potsdamer Strasse'de kuzenin fotoğraf ve heykel sergisi akabinde bizim kokoş ailenin "öğrenci barı" diyerek tavsiye ettikleri sosyetik Victoria Bar'da içtiğimiz bilmemkaçar tane Tai Mai kokteylinin tadı damağımda kaldı. Mekan ve fiyatlar hiç de öğrenci işi değil ama 60'lardan kalma barmenleri, dekoru ve Mai Tai başta olmak üzere tüm kokteylleri muhteşem bir görsel ve gastronomik doyum garantisi veriyor. Bir de bu barda arada sırada bir "içki okulu" düzenleniyormuş, kokteyllerin yapım ve sunum inceliklerini öğrenmek isterseniz keyifli olabilir. Sevdicekle tüm başbaşa kaldığımız zamanlarda, en karanlık ve paspal sokakları yürüyerek şehri gezdik, sokaklarda ne kadar pis / mundar yemek ve içecek varsa yiyip içtik, birkaç eski dostla buluşup bol dumanlı ve entel sohbetli doğu Berlin barlarında (en azından teoride) dünyayı kurtarma planlarına iştirak ettik falan. Güzeldi.


Üstte bu Berlin'in temsili bir fotoğrafını görüyorsunuz. Saat yönünde, 68 kuşağının takipçileri tarafından "işgal edilmiş" bir kapitalizm karşıtı bina, yanında kuzenin fotoğraf galerisi, altında sakızlar ve grafiti ile süslenmiş "duvar" ve en alt solda "sevgilerle" yazan bir elektrikli testere (galeriden). Sonra kotu-botu çıkarıp, en Dolce & Gabana halimize bürünerek, saçları makyajı falan yapıp aile buluşmalarına katıldık. Aile Berlin'de oturuyor ama onlarınki bir başka Berlin tabii. Öyle karanlıkla paspallıkla pek ilgisi olmayan, sanatla, edebiyatla, ince zevklerle bezenmiş, bol şampanyalı ve parfüm kokulu bir Berlin.

Ailenin Berlin kanadının ana kolu Elf'gillerden Oma, sevdiceğin 93,5 yaşındaki anneannesi ve bizim senede bir Berlin'e gelişimizin sebebi de aslında temel olarak onu ziyaret etmek. Tam 34 senedir kendi başına yaşayan Oma, bacağındaki ağrı ve arasıra (özellikle öğle yemeğinde biraz fazla kaçan şampanya sonrasında) gidip gelen hafıza sorunları dışında son derece sağlıklı bir kadın. Daha önce de dediğim gibi, bu ailenin kadınlarında bir Elf soyu karışımı var; yandaki fotoğrafta ortada oturan 93,5 yaşındaki Oma, sağdaki 70 yaşındaki Tante Ulrike ve soldaki 65'lik kayınvalideme bakarsanız ne demek istediğimi anlayacaksınız. Elfgillerin arka sırasında karanlık adamlar; sevdicek, ben ve kayınpeder kontrast olarak duruyoruz.. Tante Ulrike, tek tük beyazı olan gri saçları ve pırıl pırıl mavi gözleriyle Almanya'nın tanınmış yazarlarından ve 68 kuşağının gençlerinin yaygın olarak yaptığı gibi, yaşamının bir bölümünü komünde geçirmiş. Onunla konuşmak bana büyük zevk veriyor, çünkü 68 kuşağının o naif "hayal edersek ve istersek, herşey olur!" anlayışıyla bir çok sosyal projede çalışmış, bir çok insanın eşit haklar kapsamında eğitim almasına yardım etmiş bir kadın. 80'lerden beri birlikte yaşadığı hayat arkadaşı Hubertus; aynen bir Yunan filozofuna yakışır bir isme ve cisme sahip 75 yaşında bir mimar (fotoğrafı o çektiği için göremiyorsunuz ne yazık ki, ama Sokrates'in günümüz kıyafetleri içindeki halini düşünürseniz, ta kendisi işte). Hubertus işin doğrusu benim ailede en çok sevdiğim insanlardan biri; muhteşem bir kara mizah anlayışı ile sivri zekanın birleşimi.
Bu entellektüel çiftin Berlin'in en güzel mahallesinde, kestane ağaçları arasındaki evleri, rüya gibi bir ev. Sadece o eski Berlin evlerine özgü yüksek tavanı, sade eşyaları değil, benim hayallerimdeki kocaman masif kitaplıkları ve rahat çalışma alanları ile de muhteşem bir ev. Bir yazarın evi işte! Tabii ki bir Eames koltuğu da var evde, Tante Hubertus'a 70. yaş günü hediyesi olarak almış, entellektüel camiada "tektaş"ın karşılığı bu demek ki. Bu Eames konusundaki yazımdan sonra biliyorsunuz hislerimi zaten; sevdicek oturdu ve kalkmak bilmedi gece boyu. Ben de kitapların arasında kayboldum işte saatlerce.. Tante son kitabının İngilizce baskısının henüz onaylanmamış taslağını okumam ve gerekirse düzeltmem için verdi, kendimi editör gibi hissediyorum..
 
Ertesi gün, kuzen Anna'nın şehrin biraz dışındaki evine "kahve ve kek"e davetliydik. Anna profesyonel fotoğrafçı ve 2 sene önce düğünümüz için ayırdığı fotoğraflarından birini (sonunda) bize verdi - biz bu fotoğraftan umudumuzu kesip duvara koca bir çakma Küba Sokakları koyduğumuz için, şimdi bu gerçek sanat eserini ne yapıcaz bilemiyoruz :/ Annesinin komün maceralarına kontrast olarak Anna'nın erken yaşta evlenip barklanması sonucunda, biri 18 diğeri 12 yaşında iki çocuğu, bir kedisi bir de köpeği var. Ama benim için bu ailenin en "acaip" üyesi Johann. Bu çocuk anasının karnından yetişkin bir insan olarak çıkmış sanırım. Sözlükte "ideal çocuk" kavramının karşısında Johann'ın fotoğrafını bulacağınızdan eminim. Johann'ı 7 yaşından beri tanıyorum ve ilk tanıdığımda da 55 yaşında olup olmadığını düşünmüştüm. Tabii şimdi herkesin çocuğu "dahi" olduğu için, zekası konusunda bir yorum yapamayacağım ama çocukla politikadan spora, müzikten sanata, Almanya'nın ekonomisinden Uganda'nın coğrafik yapısına kadar her konuda sohbet edilebiliyor. Bu çocuktan hiç duymadığınız şeyler öğrenebiliyor ve eş zamanlı olarak kendinizi geri zekalı falan sanabiliyorsunuz. Misal; baget ekmek hafif yanlamasına paralel 5 cm'lik kalınlıklarda kesilmeliymiş. Normalde bu tip "büyümüş de küçülmüş" çocuklara ben azami ölçüde sinir olurum ama bu çocuk acaip birşey yahu, sevimli de bir tip.. Çekik yeşil gözlü, ilerde çok kalpler de yakacağı belli bir çocukcağız. Ben bu çocuğu normal bir insan sandığımdan giderken bir kutu çikolata götürmüştüm ama beni "şimdi Anna'nın (anne demiyor) yaptığı kekten yedim, arkasından çikolata yemem benim için zararlı olur" diyerek reddetti! Ben dumurlardan dumur yaşarken, sevdicek de getirdiğimiz çikolataların yarısını mideye indirdi..
 
Sonra da arabaya doluşup yine aynı otobandan, aynı orta şeritten 180'le güneye, evimize döndük.

15 Eylül 2012 Cumartesi

İslam karşıtı film ve Doğu - Batı çıkmazı


Amerika'da çekilen ve dört gün önce yayınlanan islam karşıtı filme yönelik protestolar yayılırken, Avrupa ve Amerika'da da müslümanlara ve islama yönelik bakışaçıları, düşünce ve davranış özgürlüğünün sınırları tartışılmakta. Bu noktada en çok sorulan sorulardan bazıları "Sadece bir filmin çekilmesi suretiyle, kitlelerin öfkesi ve tepkisi yaratıldığında, bunun sorumlusu kimdir?", "Müslümanların verdiği tepkiler neden bu kadar aşırı uçlardadır?" ve "Bu tepkilerin yarattığı ya da güçlendirdiği uzlaşmazlık sorunlarının üzerinden nasıl aşılır?".

(Hıristiyan)Batı'nın kural ve kalıplarıyla düşünüldüğünde, (Müslüman)Doğu'nun his ve tepkilerinin anlaşılmasının mümkün olduğunu sanmıyorum. Avrupa'da yüz yıllardır çeşitli devrim ve savaşlardan alınan derslerle gelişen demokratik düşünce, fikir özgürlükleri ve genel anlamda bireysel sorumluluk bilinci, ne yazık ki doğu kültürleri için geçerli değildir. Bugün hala totariter (çoğu zaman dikta) rejimiyle yönetilen ümmetçi Doğu'nun; Batı'daki demokratik ve özgür düşünceyi, bireylerin fikir ve ifade özgürlüğünü, demokratik yönetimi ve en başta da genel anlamıyla "bireyselciliği" anlaması mümkün değildir. Bu toplumlar yüz yıllardır tek bir başın fikirleriyle yönetilmiş, kendilerine neyi, ne zaman ve nasıl düşünecekleri dikta edilmiş, bireysel çıkışları son derece köktenci, sert ve etkili yöntemlerle bastırılmış bireylerden oluştukları için; toplumu tek bir kişinin, sosyal medyanın ya da üç beş provakatörün yönetmesi mümkündür. Bu durum İslam'daki ümmet anlayışıyla birleştiğinde, kitlelerin kukla gibi oynatılması ve istenilen yönde piyon gibi kullanılması çok kolaydır. Bunun üzerine de zaten fakir ve birçok açıdan Batı'daki sosyal ve fiziki refah düzeyini yakalayamamış olan Doğu'nun, sırf bu nedenle bile Batı'dan nefret etmesi, hakkı olan eşit yaşam koşullarına ulaşamamasında kendinden çok Batı'yı sorumlu görmesi ve bunu adaletsizlik olarak nitelendirmesi ve tepki duyması da beklenen bir durumdur.

Batı'nın anlayamadığı ilk nokta; kendileri hiçbirşey yapmazken, hatta iyilikle yaklaşırken, müslüman halkların neden bu kadar öfkeli ve saldırgan olduklarıdır - ki bunu da H. Clinton'un dünkü ".. Ama biz Libya'yı özgürleştirmiştik.. Neden Libya'da bunlar oluyor?" gibi sığ ve empatiden yoksun demecinden de anlayabiliyoruz. Batılının gözünde doğulular (ya da müslümanlar da diyebiliriz) çocuk gibidir; öfkelendiğinde yıkıcı olabilen ama öfkesi de genellikle sığ olay ve durumlardan kaynaklanan, fazla derin düşünemeyen ve duygu ve davranışlarını kontrol altına alamayan bir çocuk gibi. Batılı bu çocuğu hoş görmez, biraz da sıkılır devamlı bu çocukla uğraşmaktan. Bir çok yetişkinin yaptığı gibi, çocuğu karşısına alıp bu davranışın nedenini anlamaya çalışmaktansa, çeşitli ve genellikle de birbiriyle çelişen cezalar vererek anlık önlemler almayı tercih eder. Oysa kafası iyice karışmış çocuk, kendince adaletsiz bir şekilde cezalandırıldığını düşünerek, yetişkine karşı öfke duymaktadır. Ve yetişkin "Çocuk işte!" deyip geçtiği durumların kalıplaşmış davranış sorunlarına neden olacağı riskini düşünmez, bu davranışlar yıkıcı bir etki yarattığında ise çok şaşırır ve korkar. Örneğin dün Sudan'da Alman Konsolosluğu'na bir saldırı düzenlendi. Bu çirkin saldırı son derece gereksizdi ve Alman toplumunda büyük tepki yarattı, çünkü Sudan ile Almanya arasındaki ilişkiler genel olarak iyi bir seyirde gitmekteydi ve bu davranış Almanları şaşırttı. Sudan'daki insanların Almanya ile sorunları olduğu için değil, Amerika'nın bir uzantısı olarak gördükleri "hıristiyan Almanya'ya" saldırmaları gerçekten de anlaşılmaz bir durumdu. Ama Sudanlının gözünde ha Amerika, ha Almanya, ikisi de hıristiyan "öteki" fikri olduğu belliydi..

Oysa bireysel sorumluluk bilinci olan bir kişi, toplumların "gazı"na kolay kolay gelmez, kendisi düşünür ve kendi doğrusuna yönelik davranır. Bir film ya da bir karikatür üzerine konsoloslukları basmaz, cihad çağrısı yapmaz; çünkü bir düşünce ya da söylevin bir inanç ya da kutsal kabul edilmiş kişiye zarar veremeyeceğini, "dinin elden gitmeyeceğini" bilir. 3-5 kişi tarafından öne sürülen bir fikrin, yapılan bir filmin, çizilen bir karikatürün basit bir provakasyon olduğunu sezer ve tepkisini de konuşarak, tartışarak, kendini ve kültürel değerlerini karşıdaki insana anlatmaya çalışarak, onun görüş açısını dikkatli ve sakin bir şekilde dinlemeye çalışarak gösterir. İslam kültüründe de önerilen, kitaplarında da yazan, islam bilginlerinin hayat ve davranışları incelendiğinde de görülen davranım şekli budur.

Peki bu neden olmuyor?

Yukarıda bahsettiğim gibi Doğu'nun Batı'yı "kendi perişanlığından sorumlu tutması" tabii ki bir neden. Bir diğer neden ise; Batı'nın Doğu'yu kendi doğruları açısından ele alması, kültürel ve tarihi gerçekleri, Doğu'daki insanın psikolojisini ve mizacını tam anlayamaması. Avrupa'nın masa başına oturup sakince tartışan insanlarını Doğu'da bulmamız söz konusu değildir; çünkü bu mizaçlarında da, gördükleri sosyal kalıplarda da yoktur. Doğu'da fikirler bağrışarak, bazen yumruklaşarak tartışılır, sakin insana sünepe damgası bile vurulabilir. Düşünün; haber bültenlerimizi, meclis TV'deki görüntülerimizi, trafikteki hallerimizi, aşk hayatımızı.. Batının bunu anlayabilmesi mümkün değildir; çünkü batıya göre bu bir "Akdeniz ateşi" (Doğu'ya sempati duyan batılı için) ya da "barbarlık" (Doğu'ya antipati duyan batılı için) olarak görülür. Kaldı ki; kendi hayatında demokratik bir davranış görmemiş, hep üstten gelen baskıyla yönetilmiş, davranmaya zorlanmış, bireysel ve özgür düşüncenin varlığından habersiz Doğu halklarının "Ama demokratik düşünce bu.. Özgürlük.." gibi bir yaklaşımı anlaması mümkün değildir. Dolayısıyla; bu bir iletişim problemidir, Doğu ile Batı arasındaki ekonomik, kültürel, politik, toplumsal ve kişisel farklılıkların anlaşılamamasıdır.

Ne yapılabilir?

Her toplumda, "biz ve ötekiler" kalıp düşüncesine saplanıp kalmış bireyler vardır. Ne yazık ki bunların yaptıkları işler kitleleri peşlerinden sürükleyebilecek etkiye sahip olabilir. Bunun sonucunda "ötekiler"den de karşıt tepki gelmesi normaldir ve bu tepki her zaman "biz"im makul kabul ettiğimiz sınırlar içinde kalmaz. İnsanlar düşüncelerini çeşitli yöntemleri kullanarak yaydıkları zaman, karşıt düşüncede olan insanlar neler hisseder, nasıl davranır? Bunun düşünülmesi empati yeteneği gelişmiş birey ve toplumlar için kolaydır. Bir kez "öteki"nin ne demek istediğini anladığımızda, o zaman masa üzerine oturup sakince konuşmak mümkün olacaktır. Bunun ötesinde; politikacılar ya da daha iyisi toplumda saygı gören kişiler halkı provakasyonlara karşı durmak yönünde ikna etmelidirler. Bir politikacı çıkıp "Bugün Cuma, namaz çıkışlarında sakin olalım, provakasyona gelmeyelim" derse (ki dedi) bu bir adımdır. Bir sanatçı çıkıp "bu sanat değeri olmayan, üç beş kendini bilmez tarafından üretilmiş, dikkate bile alınmayacak bir filmdir" derse, bu bir adımdır.

Batılı ülkelerin bir yetişkinden beklendiği gibi sakin ve tutarlı davranıp davranamayacaklarını göreceğiz. Doğulu ülkelerinin de öfkelerine hakim olmayı ve bireysel düşünmeyi başarıp başaramayacaklarını, 500 sene öncesine dek sağlayabildikleri tarihi ve kültürel aydınlığın ışığında mı, barbar çöl kavimleri gibi mi davranmaya devam edeceklerini de göreceğiz. Bu sonsuz ve gittikçe yıkıcı hale gelen "etki-tepki" mekanizmasının önüne geçebilmek, dişine bir çomak sokabilmek, sanırım içinde bulunduğumuz yüzyılın en önemli görevi..

Ceren Musaağaoğlu Schubert - Eylül, 2012.

13 Eylül 2012 Perşembe

Üzerime Coldplay yağdı

Coldplay dün gece muhteşemdi; soğuk yağmur altında 2 saatten uzun çaldılar. "Singing in the Rain" ile bitirdiklerinde, saat gece yarısına yaklaşıyordu ve üzerimde 4.5 saattir aralıksız yağan yağmurun yapış yapışlığı, içimde ise Coldplay tarafından tıka basa doyurulan işitsel ve görsel duyumlarımın beyne yolladığı serotonin ve dopaminin coşturucu etkisi vardı.. Üzerime soğuk yağmur değil, Coldplay yağdı! Üstlerine birer tshirt geçirmişler, tüm donanım, tüm dekor, tüm ekip 10 derece havada, şakır şakır yağmurun altında. Ara sıra saçlarını kuruluyorlar, adamlar "kedi köpek gibi" yağan İngiliz yağmuruna alışkın zaten; "ne olacak, bizde daha beteri var bunun" diyip çaldılar.

Dekor müthiş retro! Fosforlu pembeler, yeşiller, morlar heryerde. Ellerimize de birer ışıklı zamaginzo verdiler, şu yandakinden, 80'lerde çok vardı hani. Ama bunlar uzaktan kumandalı, şarkıya göre yanıp sönüyor, alengirli bişey. Oğuz kuzusu için cebe attım, sever böyle retrosal modernsel renkli ve işveli icatları. Coldplay bolca oooo-aaaaa-oooo'lu tipik bir İngiliz grubu olduğu için, seyirci iştirakı bolca yaşanabiliyor, sesimiz de kısıldı tabii. Totom falan da dondu. Evde sıcak su torbasına yapıştım dönüşte, destek mahiyetinde de bolca C vitamini ve çinko aldım. Büyük olasılık 55.000 kişinin kışlık palto ve bere giymeyen 45.000'i hasta olacak, ne beter havaydı ya.. Kış mevsiminin resmi açılışını da bu şekilde yapmış olduk Münchner'ler olarak.

Gözlem 1: Adamlar işlerini seviyor, insan işini sevince başarı da para da otomatik geliyor. Artık stadyum dolduran grup çıkmıyor, hep eskiler stadyum konseri yapabiliyor hala, yeniler konser alanı bile dolduramıyor.
Gözlem 2: Alkol serbest tabii ki, bolca da tüketildi, tek bir sorun yaşanmadı. Sanat; insanları biraraya getiren, kitlelerin kalbini daha yüce birşeylerle dolduran birşey. Yasaklarla sanat olmaz. Yasaklarla hiçbişey olmaz ya.. Neyse.
Gözlem 3: 55.000 kişinin 50.000'i toplu taşımayı kullandı, tek bir metro girişinde herkes sıraya girdi, itiş kakış yankesici sürtünmeci falan yoktu, konser 11.15'te bitti, 11.30'da metroda oturuyordum, 12'de evdeydim. Bu arada tüm toplu taşıma araçları konser dinleyicilerine bedavaydı..

12 Eylül 2012 Çarşamba

32 yılın ardından 12 Eylül

Bugün 12 Eylül; çoğumuz dünyada bile değildik, bir kısmımız ise bebektik o günlerde. Hatırlamayız biz. Takip eden yıllarda yetişen nesiller için, 12 Eylül büyük bir bilmecedir; eğitim hayatlarının büyük bölümünde darbeyi yapanların "iyi adamlar" oldukları söylenmiştir kendilerine. Dinci kesimin önü kesilmiş, ülke liberal ekonomiye açılmıştır, bayrağımız göklerde dalgalanmakta, sütümüz kapımıza bırakılmakta, abi ve ablalarımız okullarında huzur içinde okuyabilmekte, tek kanallı televizyonumuzda Kara Şimşek izlenebilmektedir. Darbeyi yapanlar kahramanlardır, suçlular zindanlardadır, ekonomi iyiye gitmekte, refah düzeyi artmaktadır. Büyürken; bazı geceler, o yıllarda çok yapılan ev toplantılarında büyüklerin kısık sesle konuşmalarına şahit olmuşuzdur, bizim tanımadığımız biri gözaltına alınmış, birinin oğlu dövülmüş, birinin kızı aniden yurtdışına kaçmış dediklerini duyarız büyüklerin. Ama genellikle fısıldayarak konuştukları için mi, bizi o yıllarda ilgilendiren farklı şeyler olduğu için mi bilmem, üzerinde durmayız. Birinin kızı? Birinin oğlu.. Başkasının, ötekinin babası, anası.. Fazla düşünmeyiz. Unuturuz..

Benim aklım lise yıllarında ermeye başladı bu 12 Eylül darbesine. 90'lar bitmek üzere o zamanlar. O yıllarda pek solcu kalmamıştı etrafta, bunun da nedenini yavaş yavaş anlamaya başlıyordum aslında. Ama yine dincilerle milliyetçiler didişiyordu. Çözemedikleri bir sorun vardı ortada ama ne olduğunu ben pek anlayamıyordum, bana göre düşünce sistemleri aynı derecede berbattı. Solcular da aklıma yatmıyordu, tamam "savaşma seviş" iyiydi güzeldi ama sosyalist sistemdeki kişiliksiz, umutsuz, fazlasıyla kullanılmış ve karşılığı verilmemiş insanları gördükçe, burda yanlış giden birşeyler var diyordum. Hiçbir fikir yakın gelmiyordu bana o yıllarda. Öylesine duyarsızdım ki; Erbakan'ın kara çarşaflı toplum yaratma fikirlerine gülüp geçiyordum. Nasılsa ordu vardı, bir darbe daha yapıverirlerdi, yine rahata kavuşurduk. Oysa öyle değilmiş. Bize öğretilmeyen bir tarih varmış. Darbe barış getirmemiş, aksine toplumu uyuşturan bir gaz salmış havaya. Biz uyurken 650.000 kişi göz altına alınmış, 98.404 kişi örgüt üyesi olmaktan suçlu bulunmuş, 517 kişi idam cezası almış, 50 kişi asılmış, 171 kişi işkenceden ölmüş, 293 kişi cezaevinde kuşkulu bir şekilde ölmüş, 14 kişi açlık rejimi yaparken ölmüş, 14.000 kişi vatandaşlıktan çıkarılmış, 30.000 kişi siyasi mülteci olarak yurtdışına kaçmış, 937 film sakıncalı bulunup yasaklanmış, 23.677 sivil toplum kuruluşu ve dernek kapatılmış, gazeteler 300 gün yayın yapamamış.

Bunlar üzerinde fazla durulmadı. Gündem hızla değişmişti zaten, acısı olanlar da söz etmek istemiyorlardı, yıllar birbirini kovaladı, unuttuk bu sayıları. 2000'de bir savcı Kenan Evren'i önce bizim adaletimize şikayet etti. Bir sonuç çıkmayınca bu sefer Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne şikayet etti. Her zaman olduğu gibi, Avrupa bize kızıp parmak sallayınca utandık, "sorumlular bulunsun" dedik. 2010'da referandum ile önü açıldı, 2011'de soruşturma, 2012 Nisan'ında da yargılama süreci başladı.

Bu süreçte ben hala kafaların karışık olduğunu görüyorum. Hala kendi içimizde yaşadığımız darbede kendi dışımızdaki güçleri suçlama alışkanlığımız devam ediyor, hala iğneyi kendimize bir türlü batıramıyoruz. Hala "dinciler", hala "milliyetçiler", hala "solcular", hala "aynı sorunlar" dilimizde. Sadece şekil değiştirdiler, isim değiştirdiler. Aynı medya sansürü, aynı dindarlığı siyasete bulaştırma azmi, aynı tek adam ideolojisi, aynı vatan millet sakarya en büyük türkiye yaygarası. En beteri de hala aynı birbirimizden nefret etme, bir arada olmaya tahammül edememe hali. Buna ek, gündemde de 13 yaşındaki kız çocuğuna tecavüz eden hayvanları yargılayamama terbiyesizliği, hala suçu kurbana adletme azmi, hala minareyi çalan kılıfını hazırlar anlayışı. Aynı tas aynı hamam.. Bugün yaşanan insan hakları ihlallerini de bir 30 sene sonra yazarım artık.. İçim daraldı.

Üstte, Endonezyalı bir arkadaşımın ev hediyesi getirdiği muz fidesi..

3 Eylül 2012 Pazartesi

Uluslararası kurtarma operasyonu

Yaratıcı eller, bu haftasonu yaşadıklarımızdan bir Hollywood filmi çıkartabilirdi; gerilim, aksiyon, aşk, melodram, vahşi batı, ne ararsanız vardı yahu içinde. Şu saat oldu, damarlarımda gezen adrenalinden uyuyamıyorum hala!

Aslında bu adrenalin yüklemesi geçen hafta benim okulun dibinde 250kg'lık bir bombanın bulunmasıyla başladı belki de.. Bomba yakınlarda bulunan bir öğrenci cafe'sinin restorasyonu sırasında, yerin sadece 1 mt. altında bulundu. 8-10 saat süren heyecanlı bir operasyonla patlatıldı. Aslında bunun gibi binlerce bomba var Münih'in altında; hepsi ikinci dünya savaşı sırasında atılan ama bir şekilde patlamayan bombalar. Üzerlerine şehir yeniden inşa edilmiş, bombalar da unutulup gitmiş. Arada sırada altyapı çalışmaları sırasında bulunuyor bir tane, kontollü şekilde patlatılıyor falan. Sakinlikten ölecek Münih'lilere kırk yılın başı bir heyecan çıkmış oluyor işte. Siz de empati yapıp heyecanlanmak isterseniz buraya tıklayıp olayın tamamını izleyebilirsiniz.

Hareketli haftaiçinden sonra; haftasonu sakinlik battığı ve/fakat hava berbat, sevdicek de hasta ve yatakta olduğu için, evde miskin miskin oturacağıma, hem Almanya'da geçersiz olan Türk ehliyetimi EU'ya çevirtmenin ön koşullarından biri olan, hem de uzun süredir tekrarlamak istediğim ilk yardım eğitimime gideyim bari dedim. İlkyardım uygulamaları beş senede bir değişiyor, sertifikanızın devamı için tekrarlamak gerekiyor. Mesela son gittiğimde turnike yarardan çok zarar verdiği için kalkmıştı, bu sefer de 30 kalp masajına 2 nefes sisteminden nefesi tamamen kaldırmışlar, çünkü insanların çoğu tanımadığı bir yabancının kan ve kusmuk dolu ağzına burnuna nefes vermektense hiçbirşey yapmamayı tercih ediyormuş. Bunun dışında da tabii ufak tefek değişiklikler vardı ama beni asıl şaşırtan ve sevindiren, 2000'li yıllarda ölümle sonuçlanan kazaların oranı hızla düşmekteymiş, bunun da nedeni cep telefonu ve diğer iletişim sistemlerinin yaygın ve kolay kullanımıymış. Tekrar eğitimi olduğu için sadece bir tam gün alan program yoğun ama zevkli geçti. Her beş senede bir olduğu gibi, kurstan bir kahraman edasıyla ve/fakat "Allah ilkyardım yaptırtacak ortam vermesin inşallah.." diye temenni ederek ayrıldık.

Kafam kazalar ve yaralanmalarla dolu halde eve geldiğimde saat gece 11'e geliyordu ve sevdicek panik içinde bir eli telefonda bir eli bilgisayarda ter dökmekteydi. Çok sevdiğimiz bir arkadaşımız, hepimizin itirazlarına aldırış etmeyip, dengesiz öküzün biri olan sevgilisiyle tatile gittiği Güney Kıbrıs'ta fiziksel şiddet görmüş, tehditle otel odasında tutuluyor. Kendini tuvalete kitleyip cepten sevdiceğe "kurtarın beni" diye mesaj atıyor. Güney Kıbrıs'ın ufacık bir köyünde bulunan otel, aslında birbiriyle ilişkisi olmayan, tek odalı küçük köy evlerinden oluşan bir Butik Otel. Yani hiçkimsenin ruhu duymadan birini öldürmek için ideal bir yer. Biz panik.. Kız birlikte olduğu psikopat öküzü kızdırmamak için konuşamıyor, sadece mesaj yazıyor.. Acele internetten otelin telefonu bulunuyor, gecenin 12'sinde otel yöneticisi kadının evi aranıyor, durum bildiriliyor, kadının evi köyden 2 saat uzakta, köyde ne polis var, ne güvenlik. Tanrım, aynen Hitchcock filmi gibi! Sinirlerimiz bozuluyor iyice. Kıza göre öküz sakinleşmiş, dışarda özürler dileme halinde. Kıza asla kilitli kapıyı açmamasını söylüyoruz çünkü bu tip psikopatlar önce özür diler, sonra daha beter döver biliyoruz. Otelin yöneticisi polisle gelene kadar 3 saat mesajlaşıyoruz, bu arada da internetten kıza yeni bir uçak bileti, havaalanına taksi falan gibi detayları hallediyoruz. Saat 4'te polis eve giriyor, kriminal işlemler yapılıyor, otel yöneticisi mailine yolladığımız yeni uçak bilgilerini kıza veriyor, pılını pırtısını topluyorlar ve bulduğumuz ilk uçak ancak ertesi akşam olduğu için, kızı sakin biryere dinlenmeye alıyorlar. Bu arada da devamlı cepten bize bilgi veriyorlar, herşey bitince biz de rahat bir oh çekiyoruz.. Ama itiraf edeyim, yarın kızı havaalanından kendi ellerimle karşılamadan ben bu gece uyuyamayacağım.

Bu olay bana aslında medyanın gücünü tekrar hatırlattı. İlkyardım eğitiminde olduğu gibi, burada da cep telefonlarının ve bilgisayarın gücünü gördüm. Düşünsenize, 20 sene önce olsa, sadece 6 saatte bir insana ulaşmak, onu binlerce km öteden güvene almak, anında yeni bir bilet alıp, taksi bulup, onu bulunduğu yıpratıcı ortamdan çıkarıp evine güvene getirebilmek mümkün olur muydu?! Bu postu yazma amacım şu; dünya pek güvenli bir yer değil ve aşktan gözünüz kör olduğu için psikopat öküzleri insandan sayıp güvenebilir ve hayatınızı tehlikeye atabilirsiniz. Bu sadece aptal ve maddi açıdan öküze bağımlı ev kadınlarının değil, her an hepimizin başına gelebilir. Ama birkaç basit önlemle dünyanın derdiyle başa çıkabilecek güce sahip olabilirsiniz. Bu önlemlerden ilki; sevdiceğiniz dünyanın en harika insanı gibi görünse de, çevrenizdeki herkes sizi onun öküz olduğu konusunda uyarıyorsa, bir durup düşünün lütfen. Bazen insan aşktan burnunun ucundaki pisliği göremeyebilir. İkincisi; her kimle olursa olsun, gözden uzak bir yerde tatile gidecekseniz, lütfen kaldığınız otelin adını ve telefonunu ve ne zaman döneceğinizi en az bir kişiye bildirin. Üçüncüsü; ne kadar hafif olursa olsun, sizi sevdiğini söyleyen birinden psikolojik ya da fiziksel şiddet görmek normal değildir, şakaya alınacak şey değildir, bir kere yaşanan birşey olarak asla kalmayacaktır, gittikçe artan bir süreçtir, lütfen burnunuza gelen kötü kokuyu göz ardı etmeyiniz. Şiddet gördüğünüz anda ise; şiddeti sürdürecek davranışlardan kaçınıp, kendinizi güvenli bir ortama alınız ve hemen güvendiğiniz birine telefonla ulaşıp içinde bulunduğunuz durumu bildiriniz.

Unutmayın; bu herkesin başına gelebilecek, sizin dışınızda tamamen şiddet eğilimi olan kişinin ayıbı olan bir davranıştır ve bu kişinin psikolojik açıdan hasta olduğunu kabul etmeli, onun terapisti ya da annesi olmaya çalışmamalı, kendinizi güvene almalı ve gerisini yetkili ve uzman kişilere bırakmalısınız. Acımak, affetmek, olmamış gibi davranmak; şiddet eğilimi olan hasta kişiye iyilik değildir, dahası kendi hayatınızı tehlikeye atmaktan başka birşey değildir.

Ha bir de; gördüğünüz gibi ailecek uluslararası kurtarma operasyonlarının altından S.W.A.T edasıyla pek bir güzel kalkıyoruz maşallah, hem ilkyardım eğitimimiz de taze taze; yani gece yarıları bizi aramaktan ve hizmetlerimizden faydalanmaktan çekinmeyiniz lütfen :P

1 Eylül 2012 Cumartesi

Saçları günbatımı rengi kız

Hava 12 derece ve yağmur üç gündür hiç durmaksızın yağıyor. Bugün Eylül'ün ve resmi olarak sonbaharın ilk günü ama bu Münihliler için hiç birşey ifade etmiyor; çünkü sonbahar bu coğrafyada gelmek için Eylül'ü beklemiyor. Tıpkı Mart'ın bahardan sayılmaması, Nisan'a ise bizde Mart ayının dengesizliğine özgü sıfatların yüklenmesi gibi; burada da "Nisan kendi bildiğini okur.." diyorlar. Hoş burada ayrıca "Almanya'da 2 mevsim vardır; kış ve Ağustos ayı" da deniyor ama.. Bunu duymamazlığa geliyorum. Kışa hazır değilim henüz; daha gökyüzünün uçsuz bucaksız maviliğine, içimi ısıtan akşam kızıllığına doyamadım. Yaz bitmemeli daha!

Her yaz sonunda, saçlarım günbatımı rengine döner ve çillerim tüm yüzümü kaplar benim. Kızgın yaz güneşi, denizin günboyu üzerimde kurumasına izin verdiğim tuzu, saatlerce açık ve rüzgarlı havada okunan kitaplar, oynanan oyunlar, edilen sohbetler, kısaca tüm gücüyle yaz; saçlarımı ve bazen kirpiklerimle kaşlarımı bile etkisi altına alır, kavurur, kendi rengine boyar. Azıcık papatya suyuyla taramanın da etkisi var ama, yaz sonu doğal yoldan harika bir kızıl kahve olurum. SoMbahar boyunca da sürer etkisi, güneşle pırıl pırıl parlayan kızıl gölge oyunları dans eder saçlarımda. Bu yaz deniz ve güneş yoktu, saçlarım küskün kaldı.. Doya doya kavuşamadığı yaza sevdalı, sonbahara soluk soluk bakan bir kahve, yaklaşan kışı düşünmek bile istemez..

Kızıl saçlara hayranım; upuzun kıpkırmızı saçlara.. Günbatımı rengi saçlara.. SoMbaharın som renklerinde ayrı bir güzel olan saçlara.. Rengarenk bir şemsiyenin altında sevgilisiyle öpüşürken yandan bir tutamı görünen, sıcacık zencefilli süte ve tarçınlı elmalı kurabiyeye uzanan ellerin o alışkın ve dağınık hareketiyle geriye atılan, kalın bir rus romanını okuma lambasının sarı ve soluk ışığıyla aydınlatılmış bir odanın geniş ve rahat koltuğunda sonbahar yağmurlarının sesini dinleyerek okuyan bir kızın balerin tipi topladığı topuzdaki kıpkırmızı saçlara.. Hayranım.

Fotoğrafın kaynağı / Photo source: Magda Berny