31 Ağustos 2012 Cuma

Ana babalı haller


Haftasonu annemle babam Türkiye'den ziyaretimize geldiler. "Misafirlik üç gündür" diyen atamızın sözüne uyup, hemencecik de geri döndüler. Kısacık haftasonu ziyaretleri hepimize güzel bir değişiklik oldu; yine Avusturalya'dan dönüp bu kadar yakın bir ülkeye yerleşmemizin ne kadar isabetli bir karar olduğunu düşündük, ılık ve yer yer yağışlı Avrupa yazının keyfini çıkarttık ve tabii evde anne baba olmasının tatlı ve sıcak huzurunu hissettik. Ben yaptığımız yürüyüşleri, bira bahçesinde birden yağmura yakalanmamızı, evde yaptığımız kahvaltıları tek geçerim. Hele yolda görüp durduğumuz, sevinç çığlıkları atarak, koşarak daldığımız bir ahududu tarlası macerası var ki.. Ailecek 1,5kg ahududu topladık dalından ve adet olduğu üzere en az 1,5kg da mideye indirdik; fiyatlar zaten %200 zamlı olduğu için, toplarken yeme zevki hoşgörülüyor. Bazen düşünüyorum da, artık bura benim evim oldu ama keşke tüm ailem ve tüm arkadaşlarım da benimle birlikte Münih'te yaşasalardı.. Burası sanırım dünyanın en güzel kenti, bir tek insan sevdiklerinden ayrı olmasa..

Annemle babam çok ilginç tipler gibi geliyor bana ama büyük ihtimalle hepimizinkiler öyledir. Annem yanında kendi bahçesinden koparttığı 1kg yeşil biber ve bir cam kavanozda zeytin getirmiş! Babam çeşit çeşit kuruyemiş almış. Boğazlarından geçmiyormuş yoksa.. Bu kadarla kalsa iyi; bir de her ziyaretimde, bu "eşek kadar" yaşıma bakmadan seyahat harçlığı vermeye kalkıyorlar bana! Ben genellikle cebime, çantama sokuşturulan bu harçlıkları keşfedip geri bırakıyorum ve akabinde de tam giderayak "ben büyüdüm yahu artık kendi ayaklarımın üzerinde duruyorum" ile "sen bizim için sonsuza dek çocuksun" temalı ufak tartışmalar yaşanıyor, bazen gözyaşları dökülüyor falan. Bu sefer böyle birşey yaşanmadı, ne konusu geçti, ne de çantamda cebimde bir kabartı keşfettim ve haliyle ben de "anladılar yahu büyüdüğümü" diye küçük çaplı bir sevinç yaşadım. Ama tabii kazın ayağı öyle değilmiş, anne baba değişmezmiş sevgili dostlar. Annemler döndükten sonra mail yazıp "salon kitaplığında duran Filipinler rehber kitabının içine bak! seni seviyoruz" diye adeta bir 007 James Bond pusulası yollamışlar. Gittim baktım heyecanla, define adasının haritası mı çıkacak ne çıkacak? Ne çıkabilir? Kitabın içinden hayli yüklü bir mebla çıktı; sinirlensem mi, üzülsem mi, yoksa gülsem mi bilemedim. Yaratıcılıklarına şapka çıkarıyorum. Bu yaşta bayramlık almış oldum annemle babamdan. İnsana ağır geliyor bu haller.. Tamam şu an öğrenciyim ama, eşek kadar olduk artık, elimiz ekmek tutar halde, kendi yağımızda kavrulalım istiyoruz. Ama anne baba yüreği de böyle birşey heralde; gelirken biber, giderken para..

Birini yolcu etmek, insana bir boşluk hissi veriyor. Sanki birşeyler eksik kalmış gibi.

20 Ağustos 2012 Pazartesi

Nü'anslı haller

Sağolsun İspanya bize bir kıyak çekip, üzerimize doğru sıcak hava dalgası gönderdi. Nitekim Münih ahalisi olarak 35 derece havaya alışkın değiliz biz, buraların yazı 22 bilemedin 23 derecenin üzerine çıkmıyor. Dolayısıyla haftasonu topluca aklımızı kaybettik, topyekün delirdik. Cuma akşamı işten çıkan, en yakın marketten etleri otları biraları kaptığı gibi kendini Isar nehrinin kıyısına attı. Bazılarımız evden hazırlıklı (havlulu ve mayolu ve edepli) geldiyse de, çoğunluk pantolonları etekleri fora edip direkt cıbıldak halde suya daldı.

Bu anadan üryan haller pek benlik haller değil, itiraf etmek gerekirse. Çocukluğumdan beri ben üryanlıktan pek hoşlanmam; bebekken bile bikini üstünü giyme ısrarları, yaz gelip de ilk çıplak bacağa etek/şort geçirdiğimde böyle bir gariplik eksiklik hali, hamam ve sauna ortamlarından itinayla kaçınmalar, spor salonunda kızlar içinde dahi üst değiştirme tedirginliği falan. Karakter mes'elesi. Bir de tabii bizim ülkede üryanlık (erkek çocuk mikilerinin fotoğraflanması ve aleme gururla teşhiri dışında) yasalarla da kısıtlanmış, engellenmiş bir durumdur. Plajlarımızda üstsüz güneşlenen turistlere bile nçık-nçık-nçık atarız icabında. Dolayısıyla ben de kültürel ve kişisel olarak nü'anslı hallere alışmamışım, yadırgıyorum. Fakat Almanya'da bu tip cıbıldak haller normal kabul ediliyor; kısıtlayıcı ve engelleyici yasalar olmamakla birlikte, kişilerin kendi evlerinin balkonunda tamamen çıplak arz-ı endam edebilmeleri için evlerin tasarımları balkonlar birbirini görmeyecek şekilde yapılıyor ve balkonunda çıplak dolaşan komşu görüldüğünde imha edilmek yerine, yasalarca da korunuyor (kişisel alanda özgürlükler ilkesi). Bunun yanısıra; kamuya ait park, bahçe, doğal alanlar gibi yerlerde, aksini belirten bir tabela olmadığı sürece (ki bu tabelayı benim bir kez bile görmüşlüğüm olmamakla birlikte, mesela şık bir göl kenarı restorantının açık alanında böyle bir tabelanın teorik olarak dahi olsa bulunabileceğini varsayıyorum) anadan üryan dolaşma hakkı bulunuyor. İnsanlar da bu haklarını özgürce kullanıyorlar. Özgürce derken; isteyen çıplak, isteyen giyinik bir arada olunabiliyor anlamında bir özgürlükten bahsediyorum. Şehrin belirli bir nü alanı yok, kimse kimseye karışmıyor ve gözünü dikip bakmıyor. Evet bu ilginç tabii..

Evden mayolu, havlulu, üç çeşit salatalı, çeşitli baharat ve zeytin yağında terbiye edilmiş edepli etlerimle edepli edepli çıkıp Isar nehrinin kenarına vardığımda, bu özgürlük karşısında tutulup kaldım tabii. Halkın yarısı çıplaktı ayol! Buluşma noktasına varana dek, çeşitli yaş skalasından kadın ve erkeklerin anatomik yapısına dair, bir Leonardo da Vinci bilgisine sahip olmuştum. Üstelik "umarım bizim arkadaşlar da nü'anslı hallere bürünmek gibi dahiyane bir fikir edinmemişlerdir" paranoyasının da dibini vurmuştum. Zira çıplaklar arasında insan elbiseleriyle çok acaip hissediyor inanınız.

Bir de 70'lerin Berlin'inde genç ve taş gibi bir hatun olan kaynanamın bu nü'anslı hallerle ilgili çok enteresan hikayeleri vardır, bu noktada ona da bir yer vermek lazım. Bedeniyle gurur duyan kaynanam tabii bu nü'anslı haller akımının önde giden temsilcilerindenmiş zamanında. Kendi ailesi zaten Fransız asilzadelerinden olduğu için, Fransa'da da 70'lerde (anladığım kadarıyla) sokakta zaten herkes anadan üryan dolandığı için, aile kuzey denizinde çıplak ve özgür şekilde tatil yapar, arkalarından gelen çıplak uşaklar da kendilerine Fransız şaraplı, Fransız peynirli, Baget ekmekli C'est la vie'sel öğlen yemekleri falan sunarlarmış. Çocukluktan çıplak yetişince, büyüyünce de bu tip şeylere takılmıyorsun tabii; göz alışkanlığı, algıda körelme vesaire. Yine bu tip nü'anslı bir gezi sırasında, kaynanam İsviçre'de okurken bir dönem çıktığı, adı lazım değil ufak bir ülkenin prenslerinden birini görüyor (ya evet şaka gibi hikayeler bunlar, kaynanam resmen bir prensle çıkmış, düşünsenize beni şimdi şatomdan prensesin günlüğü bloğuma yazarken..) Neyse bunlar tabii kumsalda hemen birbirlerine doğru koşup kucaklaşıyor falan, eşler yanlarında, prensin iki çocuğu, benim sevdicek falan bebeler kucakta. Herşey iyi güzel de, bu resmi şimdi üryan olarak düşünün.. Lülülülülü.. Aman yarebbi. Neyse ki ramazan bitti şu hikayeyi anlatırken. Böyle işler işte. "aaaa prens çıplak!" hikayesinin türevleri.. Oluyormuş demek ki böyle şeyler canım.

Biz dönersek hayatın aristokrasi dışında kalan gerçeklerine, neyse ki bizim arkadaşlar giyinik çıktı da döktüğüm ecel terleri kabusa dönüşmedi. Ama hemen dibimizdeki nü'anslı hallerin fotolarını da ibret-i alem olarak yayınlıyorum işte. Enteresan bir ülke bu Alemanya azizim..

19 Ağustos 2012 Pazar

Bilinç akışı

Bu gece, yine düşüncelerimin akış hızına yetişemiyorum. O zaman bırak aksın bilincin; yazmak en iyisi..

Beni düşündüren çok şey var hayatta; çünkü herşeyin nedenini, nasılını merak ederim. Mesela; Andre Gide "her türlü kötülüğü yapabilecekken birşey yapmamak; işte bu iyiliktir" derken doğruyu mu söylüyordu? Ya da neden herkesin hakkını hep ben, şövalye gibi korumaya ve savunmaya kalkıyorum? Sonra herkes "aman, kötü olmamak" adına geri çekilince neden ben tek başıma ortada kalıyorum? Kendi hakkımı neden diğerlerininki kadar iyi savunamıyorum? Neden herkes bir yolunu bulmuş ilerlerken, ben Bilge Karasu gibi "kurabiyeyi yeme isteği ile, elimde kalan parçanın gittikçe küçülmesi gerçeği arasında ikilemde kalmak"tayım? Belki de Dostoyevski gibi "fazla duyarlı olma hastalığı"na yakalandım? Oysa Ahmet Hamdi Tanpınar gibi boşverebilirdim de, nasılsa "günler gelip geçmekteler, kuşlar gibi uçmaktalar"..

Oysa, birşey yapmalı! Orhan Pamuk'un Beyaz Kale'de betimlediği "sıradan genç" gibi ben de herkesten daha akıllı ve yaratıcıyım, bundan kuşkum yok! O zaman?

Belki Lao Tzo haklı, çok fazla "arıyorum"; oysa aradıkça yitiriyorum. Gönlümde olan, hakkımda hayırlı mı; hakkımda hayırlı olana gönlüm razı mı? Belki de tüm mesele bu! Ayrıca bazı şeyleri yaparken öğreniyor insan, ararken değil. Moliere gibi; "..ve akıl yürütmeler aklı alıp götürdü.." olmasın sonum?

O zaman uyan! Uyan ve kahvenin kokusunu içine çek.

Hamiş: Üstteki fotoğraf, Münih Flaucher'daki bir köprü üzerindeki "aşk kilitleri". Evlenenler bu köprüye gelip, üzerinde isimlerinin bulunduğu renkli bir kilit asıyorlar. Sonsuza dek birbirlerine "kilitlenmiş" oluyorlar. Bazılarına sonradan eklenmiş kurdeleler ya da minik kilitler de var, çocuklarının isimlerini de kitliyorlar kendilerine. Oysa aşk ya da genel anlamıyla birini sevmek demek; bence serbest bırakmaktır, kuş gibi uçmaktır, midedeki binlerce kelebektir, biryere sonsuza dek bağlanmak değil, yepyeni birşeylere yelken açmaktır. Bu yüzden biz evlenirken; köprülere kilitler değil, okyanusa çiçekler atmayı tercih ettik.. Bence iyi de ettik..

Alplerin tepelerinde damıtılmış düşünceler


Ayaklarımla düşündüğümü artık iyice biliyorsunuz. Düşüncelerimin özellikle Alplerin tepelerinde yoğunlaştığını, damıtıldığını, sadeleşip bana geri döndüğünü artık ben de anladım. Belki de bu yüzden dağları sevmeye başladım son zamanlarda. Bir süredir, haftasonları bir tam günümüzü dışarıda fiziksel efor sarfederek geçiriyoruz. Sabah hafif bir kahvaltının ardından, kendimizi genellikle Alplere ya da bisikletliysek kapkara ormanlara vuruyoruz. Biryerlere tırmanıyoruz, biryerlerden gelen buz gibi derelere ayak sokuyoruz, biryerlerde oturup bizi umursamadan geviş getirip duran tombul ineklerin çıngıraklarını dinliyoruz. Alplere özgü tahtadan dağ kulübelerinde atıştırmalık molalar verip, inişe geçiyoruz. Akşam gün batarken yorgun, kokarca gibi giriyoruz eve. Doğru banyoya. Aptal kutusuna, dünyada ne olup bittiğine bak azıcık, sonra yatağa.

Beni uyku tutmuyor genellikle bu tip fiziksel efor sarfettiğim günlerin gecelerinde. Yorgunluktan uyuyamamak diye birşey varmış gerçekten de! O zaman genellikle ya Soyut'a birşeyler çiziktiriyorum, ya da buraya yazıyorum. Bazısını yayınlıyorum, bazısı taslaklarda kalıyor. Bugün yumuşacık çimeni teperken, gün boyu düşündüğüm; iki can dostumun çıkmadan önce mail kutumda gördüğüm maillerinden birer cümleydi. İlki "normal bir ilişki nedir?" diyordu, ikincisi ise "en son ne zaman kendimi güvende hissettim bilmiyorum" diyordu. Alplerin tepelerinde düşünmek için ne kadar güzel konular bunlar..

Alplerin berrak havası, sessiz sesi, buz gibi suyu damıttı "normal"i; dedi ki: normal diye belirlenmiş birşey yoktur. Normal her farklı zamanda, her farklı ortamda, her farklı kişide, kendini tekrar belirleyen bir kavramdır. Tıpkı genel bir "iyi" ya da "kötü"nün olamayacağı gibi, genellenebilen bir normallik de yoktur. Dolayısıyla "artık normal bir ilişki istiyorum" dediğinizde; havaya konuşursunuz, suya konuşursunuz, rüzgara konuşursunuz ve sesiniz Alplerin girintili çıkıntılı dehlizlerinde, vadilerinde ve yamaçlarında kaybolur gider. Normal bir ilişki istemek, sizin "iyi" ya da "kötü" diye belirlediğiniz kıstaslara uyan bir ilişkidir, içinde bulunduğunuz ruh haline, toplumun genel geleneksel yapısına uygun düşen sıfatlar topluluğudur. Bugünkü belirleyiciler yarına uymaz, bugünün doğrusu ve güzeli yarın çoktan eskiyecektir. Normal bir ilişki istiyorsanız, en başta beklenmedik'e hazırlıklı olmayı, bu anda burada olanı olduğu gibi kabullenip mutlu olmayı öğrenmeniz gerekir. Alpler kulağıma bunu fısıldadı..

Güvende hissetmek de kişinin bakış açısıyla ilişkilidir, doruklarda doğup bahar boyunca akan coşkun sudaki tek bir damla kadar yerinizin olduğunu algılamakla ilgilidir. Herşeyin kendi etrafınızda değil, sizin herşeyin etrafında ve herşeyin de diğer başka herşeyin etrafında döndüğünü kabullenmekle ilgilidir. Kapkaranlık bir gecede yıldızlara bakıp, sizden daha büyük birşeylere ait olduğunuz, çok büyük bir planın ufacık bir detayı kadar önemsiz ya da tam o kadar çok önemli olduğunuzu anlamakla ilgilidir. Bir yaprağın yeşil damarlarına, bir hayvanın cam gözlerine bakıp; kendinizden birşeyler görebilmekle ilgilidir. O zaman ne olursa olsun güvende hissedersiniz kendinizi, çünkü genel planı görebilirsiniz artık ve ufacık bir detayın genel planı aslında hiç etkilemediğini de. Bunu da fısıldadı Alpler..

Tarih tekerrürden ibaretse, aynı zamanda hiçkimse tarihten ders almıyor demektir. Alpler bunu damıttı..

16 Ağustos 2012 Perşembe

Yaşamak üzerine

2012'nin hastalıklar ve dertlerle başlayıp, tam feraha çıktık derken ayağımıza yeni bir çelme takarak, bize bir türlü kendini sevdirememesinden yakınanlara bu yazı.. "Bir dağın her tarafından birden sarp olmasına çok az rastlanır" demiş Andre Gide. "Olaylara öbür yüzünden de bakmalısın" demiş sevdiceğim geçen gece, bir süredir herşeyin tepetaklak gitmesinden yakınıp kollarında ağlarken.. Ben balık burcuyum, salya sümük boldur bizde. Sonra düzeliriz, kahkaha delilik de boldur bizde. Roller coaster gibi hayat bana göre, inişleri de var çıkışları da. Herbirini tecrübe etmek lazım, "yaşadım" diyebilmek için sonunda.

Bazen buraya eften püften şeyler yazıyorum, ne yedik ne içtik ne gördük falan. Bazen de içim dolup taşıyor, ama bu kadar da olmaz kardeşim yazıları yazıyorum. Bazen de öğreten adam oluyorum - aslında hiç de sevmem o tipleri. Bazen de yazmıyorum, dilimin ucuna kadar gelenleri, yazmak çok acı veriyor, çok yoruyor bazen. Bazen de yazamıyorum yahu, entellektüel kabızlıktan muzdarip düşüyorum.

Deniz insanı olarak, dağlara tırmanmayı son birkaç senedir sever oldum ben. O nedenle de dağların sarpı, yamacı hala düşündürüyor beni. Bazı işlere sırf "başaramamak" korkusu ile hiç başlamadığımı anlatmış mıydım? Hani nerde deneyimlemek, yaşamak? Bazen kozanın içinde mutlu huzurlu yatmak varken, neden dışarı çıkayım ki diye düşündüğüm oluyor. Ben dağların sarpını görünce bir de öte taraftan bakayım diye düşünebilen insanlardan değilim. Kolay vazgeçiyorum. Neyse ki yanımda "bak!" diyen, hatta parmakla işaret edenler var.

Doktora *ok gibi gidiyor, bırakmayı çok düşündüm. Bahsetmedim hiç burda. Görüntüde sanki adım adım yürüyorum hedefe, ama gerçekte 1 adım ileri 3 adım duraklama 1 adım geri, 2 adım ileri, saçma sapan bir ritmde gidiyorum. Belki tüm doktora öğrencileri böyledir, belki ben yine "bişekilde gidiyorum en azından" diye sevinmeliyim. Yıllardır yerinde duranlar var sonuçta. Sonra bu sabah saat 4.30'da birden yataktan fırlıyorum; aklıma doktora ile ilgili çok önemli bir nokta geliyor. Etraf kapkaranlıkken, kendimi çalışma odasına (ailenin geri kalanına göre bebek odası olan oda) kapayıp, masa lambasının ışığı altında 3 saat çalışıyorum deliler gibi. Güneş çıkmış, lamba hala yanıyor, haberim yok. Uykulu gözlerini ovuşturarak gelen sevdicek öpüyor beni, söndürüyor lambayı. Bu deli hallerime alıştı, gülümsüyor sadece. "Aklına ne geldi?" diye sorsa biri diğerine uymayan 40 fikir sıralayacağım, sonra içinde kaybolacağım, sonra biri ağır basacak ya da içinden hiçbirşey çıkmayan bir tomar düşünceyle uykusuz kalmış olacağım. Bildik, alışıldık ceren halleri. Düşüncelerimin hızına yetişememe, hayatı mı kaçırıyorum ulan yoksa? halleri.

Doktorayı bırakmayacağım. Yani şu anda bırakmayacağım. Her tarafından da sarp olamaz ya?!

2012'ye dönersek. O da diğer yıllar gibi, doğum var, ölüm var, sevinç var, üzüntü var, başarmak var, başaramamak var, kara kara düşünmek, bir sonuç alamamak var, umut var.. sevgi var.. Önemli olan hangi taraftan baktığınız. 2012'nin ilk günlerinde teyzeme kanser teşhisi kondu. 2012'nin bu günlerinde teyzem kanseri yendi. Dün sabah ilk tetkiklerin sonuçları gelince; mutluluktan oturdum ağladım bu sefer. Derin derin nefesler çekerek, OH! diyerek ağladım..

Üstteki foto, Hindistanda yaşanan bir sel felaketinden arta kalan örümceklerin kuşattığı ağaçlar. Hayatta kalma azmi nasıl güçlü, görün istedim.

13 Ağustos 2012 Pazartesi

Ye-iç-coş-koş

Haftasonu bir yeme festivali ile geçti, sosyalleşme adına yapılabilecek milyon şey varken insanlar olarak en çok beraber oturup yemek yemeyi tercih ediyoruz nedense. Yemek yemek zaten fizyolojik bir ihtiyaç olmaktan çok sosyal ve psikolojik ihtiyaçları doyuran bir davranış. Bu nedenle, psikolojik bir çok rahatsızlıkta yeme bozukluklarının da ortaya çıkması tabii ki rastlantı değil. Sadece acıktığımızda değil, canımız bir dostla sohbet etmek istediğinde ya da önemli bir günü anma adına bir araya gelip yiyoruz yiyoruz yiyoruz..

Yedik yine nitekim. Cuma akşamı bir grup dostla Etiyopya / Eritrea mutfağına daldık. Etiyopya mutfağı inanılmaz bir mutfak. Bir kere herşeyi parmaklamak, mıncırmak suretiyle yiyorsunuz, çatal bıçak falan yok. İlk başta inanılmaz mide bulandırıcı, çok ters, çok acaip gelse de; mıncırıp ağzınıza attığınız ilk lokma ile kendinizden geçiyor ve "yemek elle yenmeeez" kültünü yerle bir ediyorsunuz. Yemek elle yenir kardeşim, yıkarsın ellerini güzelce, nasıl ekmeği salçalı yemeğe bandırıp bandırıp yiyorsan, diğer yemekleri de bi güzel yersin. Etiyopya mutfağının bir başka ilginç yanı, Etiyopya dışındaki tüm restorantlarının adının "Blue Nile" olması! Hemen ünlü düşünür google'a sorabilirsiniz, "yaşadığım şehirde Etiyopya restoranı var mı ki?" diye, getirecektir önünüze bir Blue Nile. İlginç evet, bizdeki "Cumhuriyet Meyhanesi" ya da "Köşem Birahanesi" gibi bir kavram olabilir bu tabii.

Neyse Blue Nile'da yandaki resimdeki gibi klasik bir tepsi geliyor önünüze, büyüklüğü kişi sayısına ya da açlık derecenize bağlı. Alt katmanı bir çeşit şekersiz ve tuzsuz , son derece nötr ama lezzetli kalınca bir krep tadında ve dokusunda olan ekmekten oluşuyor. Üzerine de ülke mutfağına özgü çeşitli etli ve sebzeli yemekler kepçe kepçe konmuş oluyor. Ek olarak da gelen krep-ekmekten bir parça koparıyor, ilk üç parmağınızla yemeğe daldırıp dürüyor ve akabinde ağzınıza atıyorsunuz. Tepsinin altındaki krep-ekmek özellikle tüm yemeklerin suyu ile ıslandığı için ayrıca lezzetli. Bu harika yemeğin yanında bir de ev yapımı ballı şarap geliyor, biraz şekerli ama hoş bir tat.

Cumartesi bir başka dostla el yapımı Amerikan burgerlerine daldım. Hamburger-sever biri değilimdir normalde ve hatta bilindik markaların hamburger diye kakaladıkları plastik yuvarlak nesneleri yemeyeli bir asır bile oldu diyebilirim. Ama ev yapımı ekmek içinde, elde yoğurulmuş tazecik ve yumuşacık bir köfte ve üzerinde sadece domates ile yine ev yapımı turşucuğu bulduysam da hayır demem. Etin her türlüsünü ayda bir falan yiyen bir ot-sever olarak, mayıştım. Yanında hipster usulü ginger-ale falan iyi gidiyor, bir de akaminde sevgili öpmeyecekseniz çıtır soğan halkaları, olmazsa olmaz. Münihli okurlar için mekan burasıdır, deneyiniz. Vejeteryan burgerleri de oldukça başarılı.

Pazar ise kızlarla kokoş kokoş brunch keyfine gittik. Klasik Alman kahvaltısında tabii ki bol kahve ve bol protein oluyor. Özellikle somon füme ya da domuz pastırmaları çok tercih ediliyor. Ayrıca bizdeki gibi kişi başına bir tam haşlanmış yumurta yerine iki cıvık yumurta düşüyor. Benim gibi kahvaltıyı mutlulukla ilişkilendiren biri için oldukça sinir bozucu haller bunlar tabii ki. Ama brunch olayına her kadın gibi ben de hastayım, saatlerce otur masada, yemekler önünde dursun, kimse elleşmesin, çançan çene yap, gazeteni oku falan. Pazar günü bu şekilde başlamalı! Bu yaz Türkiye'deyken çektiğim şu yandaki fotodaki gibi de devam etmeli aslında..

Bu kadar yemeye fil gibi şişmiyorsam, nedeni sadece pedal üzerinde rekora koşuyor ya da Alplerin tepelerinde Peter'ini kaybetmiş şaşkın Heidi misali dolanıp duruyor olmam.. Haftasonu toplamda 120km spor yapmışız! Yani; yenilenler hakedilmiş.

Hermann Hesse Yolu

Hafta içleri her sabah işe gider gibi şu yandaki muhteşem şehir kütüphanesine gidiyorum, Ekim'e kadar bitirmek istediğim doktora ile alakalı hedeflerim var. Geçtiğim yollardan biri de Hermann Hesse yolu. Dere kenarında, ufak ve yemyeşil bir yürüyüş/bisiklet yolu bu. Okullar tatil olduğu için etraf sessiz ve sakin, doğanın o bahar aylarına özgü manik hareketliliği yerini ilerleyen yazın sakin uyuşukluğuna bırakmış, yaz yorgunu güneş rahatsızlık vermiyor; yani tam yürüyüş havası, tam pedal basma havası, tam benlik havalar.. Knulp gibi, Hesse gibi ben de seviyorum doğa ile başbaşa kaldığım bu anları. Zaten ayaklarımla düşündüğümü yazmıştım daha önce; Hesse yoluna gelene dek düşünecek ne çok şey çıkıyor bir bilseniz..

Bugün "başarı" kelimesini düşündüm mesela. Nedir başarı? Kimdir başarılı? Herkes için değiştiği gibi, tüm zamanlar için de değişiyor bu soruların yanıtları. Savaş zamanı mesela, sadece hayatta kalabilmek başarıyken.. Şimdi hayatta kalabilmek yetmiyor; birşeylerin sahibi olmak başarı olabiliyor. Bir diploma sahibi olmak, bir iş sahibi olmak, tomar tomar paraların sahibi olmak, çocuk sahibi olmak, göl kıyısında bir yelkenli sahibi olmak; bazen herşeyin sahibi olmak bile yetmiyor. Onlara nasıl, hangi koşullarda, kendinden ya da ilkelerinden neler vererek sahip olduğun da önemli. Ya da tüm sahip olunanların toplumca biçilen değerinin yanında, sahip kişinin toplumsal değeri de önemli, ve hatta belirleyici. Dünyanın herşeyine sahip olan, çok mutsuz insanlar biliyoruz; demek ki başarılı olmak, sahip olmakla eş değil.

60-70'lerde yaşanan feminist devrim, biraz da kadınların toplumda daha çok şey "başarması" için yapıldı mesela. Kadın da erkek kadar başarsın diye; okulda, işte, evde, sosyal ve ekonomik hayatta. Sonuçta biz kadınlar, anneannelerimizden daha mı başarılıyız peki? Bir yandan okula koş, bir yandan işe koş, aman biyolojik saat zırlamadan evlen, çocuk yap, yetmez, ikinciyi yap. Hem de öyle yap ki tüm bunları, her kulvarda başarıyı yakala; işinde uzman ol, koş koş gel eve, evin mis gibi tertemiz düzenli olsun, dolapta illa ki zeytinyağlın bulunsun, okuldan geldiğinde seni evde bulması gereken çocuklara organik el yapımı kurabiyeler yap, kocanı kapıda karşıla ve terliklerini illa ki gülümseyerek uzat ki bazı gelenekler ölmesin, aman. Çocukların alemin en terbiyeli ve başarılı çocukları olsun, kocan alemin en bahtiyar kocası, evin tasarım ve mutluluk abidesi, işin ise her kadının sahip olmak isteyeceği bir pozisyonda bulunurken; sen her daim bakımlı, neşeli ve enerji dolu kalmayı başarabil. Bu mudur başarı? Bu mudur imkansızlık? Bu mudur her kulvarda süper-kadın olmak için çırpınan kadının sonunda kaçınılmaz olarak ağına düşeceği depresyon, kaygı, mutsuzluk..?

Ya da erkeksin dimi sapına kadar, yoksa değil misin? Peki, olabilir, kime ne bundan? Toplumu salladın, erkek sevgilinle yaşadın, başarılı mısın? Diğer hemcinslerin sokaklarda dövülürken, aşağılanırken, kanunlar önünde yasaklıyken, bir sen mi başarılısın?

Ya da çocuksun daha.. Ya da ergensin.. Okulda tüm derslerin pekiyi, takdir belgelerin dizi dizi, üstelik suretkitabı'nda 1256 arkadaşın var, başarılısın demek midir bu?

Ya da bunların hiçbiri değilsin, o zaman başarısız mısın sen?

Haftasonu yol sormak için durduğumuzda yaşlıca bir adamla tanıştık, Bavyera'nın güneyinde ufak bir köyde inek çiftliğinde çalışıyormuş. Çiftlik onun değil, bir başkasının. Orada o sadece sayısı 80'i bulan ineklerin beslenmesinden, sağılmasından, yeni yavruların büyütülmesinde sorumlu. Karısıyla 61'de evlenmişler, 51 senedir evliler. Baktım gülümseyerek anlatıyor, hemen sordum nedir 51 senenin sırrı diye. Dediğini değiştirmeden yazıyorum: "Gençlikte herşey kolay, herşey güzel. Yaşlılıkta asıl, evliliğin önemi ortaya çıkıyor. Hastalıkta ve sağlıkta diyerek evlendik, ne olursa olsun birbirimizin yanında durmaya söz verdik. Gençken yanında durmak kolay; güzel, dinç, her gün yeni bir insan.. Yaşlılıkta ise, artık yeni birşey yok, güzellik bitti, geriye kalan, işte onunla yaşamak asıl iş, asıl evlilik ve asıl sevgidir. Biz de bunu yaptık, bunu yapacağız".

Başarı bu olsa gerek diyebilirim. Sadece evlilikte değil, her alanda başarı bu olsa gerek.. İçinde bulunduğun anın, durumun kendine has güzelliğini görebilmek, onunla yaşayabilmek, onu başarı sayabilmek.

"Man muss einen Traum finden, dann wird der Weg leicht" - Hermann Hesse
(İnsan asıl bir hayale sahip olmalı; ona ulaşma yolu ise kolaydır)

6 Ağustos 2012 Pazartesi

Bit pazarına gittim, bitlendim

Bu sabah bizim mahallede "Flohmarkt" (bit pazarı) kuruldu. Normal şartlarda bit pazarı dediğin şu yandaki resimdeki gibi birşeydir; eski ya da artık kullanmadığın, gereksiz yer işgal etmekte olan eşyaları evden dışarıya çıkarırsın, gelen geçen bakar, 2-3 dolar karşılığı satın alır ya da elindeki bir başka malla değiştirir. Bizim mahallede de birçok aile, önceden belirlendiği ve mahalledeki çeşitli direklere ve duvarlara afişler asılarak duyurulduğu üzere, bu sabah bit pazarı etkinliğine katılarak evlerinin önüne satmak istedikleri eşyalarını çıkardılar. Tabii mahalle enteresan olunca, eşyalar daha da bir enteresan oluyor. Golf takımlarından gıcır gıcır snowboardlara, antika dikiş makinelerinden playstation'lara kadar her tür "bit" vardı pazarda. Hatta biri koca bir yelkenliyi çekmiş kapının önüne, alıcı bekliyordu. Bu hengamede ben de bücürün biriyle sıkı bir pazarlık yaparak scooter sahibi oldum! Bücür beni sevince üstüne beleşten bir iki taktik de verdi ki kafamı gözümü yarmayayım, bu yaştan sonra dizlere zeval getirmeyeyim.

Öğleden sonranın tamamını yeni "eski-scooter"ımla geçirdim. Çocuklar kadar da şendim. Hatta öyle şendim ki; sevdiceğim beni zorla, binbir dil dökerek ve çeşitli rüşvetler vad ederek eve sokabildi. Scooter denen hadise bu sene burda çok moda, Türkiye'ye henüz gelmemiş ya da gelmiş de yolların bozukluğundan tutmamış olabilir. Bu ufak ve pratik alet 70 kiloya kadar taşıyor ama daha profesyonel olanları 120 kiloya kadar bana mısın demiyor. Hani 90'larda kaykay neyse 2010'larda scooter o demek diyeyim size. Resmen 7'den 70'e herkes bu scooterların üzerinde burada. Takım elbiseyle işe gideninden tut, markete giden yaşlı teyzelere, çocuklarını okula bırakan annelere kadar herkes bu zımbırtının üzerinde. Ben de ne zamandır özenip istiyordum doğrusu, düşeş oldu. İki teker sevdam zaten bolca var biliyorsunuz ama mesela okula giderken bunu elimde bile taşıyabilirim! Çünkü bisikleti ille biryerlere park etmek, kilitlemek falan gerekiyor. Bunu kıvır, sopa şeklinde elinde taşı, bence çağın buluşu.

Bu şekilde seke seke gidiyorum yollarda görüyorsunuz. İlk başta dengemi tutturamadım ama çim kayağındaki gibi kendinizi hafif arkaya verip, gözünüzü de yere değil ufuğa dikince rahatlıyor ve işi kapıyorsunuz. Basenleri eritmek için de ideal, ara ara ayak değiştirmek gerekiyor tabii. Bir de MAŞALLAH diyelim de bu yaştan sonra tepetaklak düşüp sağımızı solumuzu kırmayalım, zira tekerlekler yoldaki ızgaralara dalmaya, ufak töpeleklerde takılmaya biraz müsait. Ama genel değerlendirme; çooook eğlenceli, tavsiye olunur!

2 Ağustos 2012 Perşembe

Bugün ne giydim

Jardzy'nin aynı başlıklı yazılarına özendim, evet. Onun ilçe yaşamını renklendiren bot koleksiyonu beni aşar ama benim de kendime göre aksesuarlarım var işte. Üstelik son derece fonksiyonel ve herşeyle gidebilen "asil renk siyah"tan. Kendisini seçkin ortopedi mağazalarında, sağa sola serpiştirilmiş varis çorapları ve takma bacak aparatları arasında bulabilir, sigorta kesintisi sonrası 7 Avro karşılığında satın alabilir, bir ay boyunca her tür elbise, pantolon, ayakkabı ve şapka ile kullanabilirsiniz. Elinizi ve akabinde tüm benliğinizi sabitlerken aynı zamanda hasar görmüş bulunan tendonunuzu da rahatlatır, okşar, onarır. Üstelik kendisinden sıkıldığınız anlarda çıtçıtlarından açar, çıkarır, hiddetle bir köşeye fırlatır; ağrınız arttığında da fellik fellik arar, bulur, çıkardığınız gibi geri de takarsınız.

Sevgili "baş parmağı ve bileği kuşatan tendon dinlendirici atel" aletimiz, pamuksu - ya da kürksü - dokusu ile sıcak yaz günlerinin bir vazgeçilmezi adeta. Sağ elinize taktığınızda hayatınızı tümden felç etme özelliği ile üzerinizde fiziksel, sosyal ve psikolojik yaralar açsa da, genel olarak ağrıyı azaltma özelliği ile tüm bu gereksiz ayrıntıları o güzel kafanızdaki güzel düşüncelerden uzaklaştırmakta. Baş parmağınızı sabitleyici özelliği; sizi kalem tutma gibi gereksiz entellektüel faaliyetlerden arındırıcı yan özellikler de sunuyor. Üstün ergonomik yapısı ile bisiklete binmek de çok kolay; asla fren sıkmadan bisiklet sürebileceğiniz, sonsuz düzlük ve uzunluktaki insansız Pleasantville caddelerinde arz-ı endam edebilirsiniz. Doktorunuz zaten atelinizle birlikte size 300 sayfalık has kalite özel basım "atelle yapılabilecek çeşitli aktiviteler" kitapçığını hediye edecek, bu aktivitelerin her birini uygulamaya kalktığınızda zaten bir ayın nasıl geçtiğini bile anlayamayacak oluşunuzu her fırsatta dile getirecektir.

Ateli taktığınız andan itibaren, 3 aydır 14-17 derecelerde giden Alman hava koşullarının da mucizevi bir şekilde değişip 28-30 derecelere ulaştığını görecek, gözlerinize inanamayacaksınız. Takriben 3 gün sürecek olan bu "Alman Yazı"nın atelinizle balayı yaşadığınız döneme gelmiş olması gözlerinizi yaşartacak, sizi atelli elinizi gökyüzüne doğru sallayarak "adaletin bu mu lağn hava?" diye çığırmaya sevk edecektir. Hemen akabinde "Alman Yazı'nda atelle yapılabilecek çeşitli aktiviteler kitapçığı"nın 213. sayfasındaki "Cabrio'nuza atlayıp, atelli elinizi yan cam/kapıdan kamyon şöförü pozisyonuyla sarkıtmak suretiyle Alp göllerine doğru direksiyon sallama" eylemine girişebilirsiniz. Doktorun önerdiği "1 ay boyunca uyanık olduğunuz her an elinizi ya atelde, ya da soğuk suya / soğuk tampona daldırma" kuralına uygun olarak, ateli ve elbiseleri fora ederek, 18 derecelik Alp göllerine atlayabilir, buz gibi sularda tendonunuzu rahatlatabilirsiniz.

"3 günlük Alman Yazı süresince atelle yapılabilecek en güzel aktivite" hiç kuşkusuz ateli fazla sallamamak, ya da tamamen sallamak olacaktır - ki ben de aynen bunu yapıyorum. Bir aksesuar olarak taşıdığım atelim ve ben; "sayılı yaz günü çabuk geçer" diyerek kendimizi dışarıya atıyor, elim kalem tutmasa da kitabımı tutabildiği sürece, sırt çantama kitaplarımı dolduruyor, o göl senin, bu dere benim, şu çimenlik onların ama öbürü kesinlikle benim mantığı ile dağ tepe - bisikletsiz ama tabanvay kullanarak - geziyor ve de tozuyoruz. Doktora hocamın geride binlerce ödev ve nasihat bırakarak tatile çıktığı, Almanca kursumun yaz dönemi öğrencileriyle dolup taşarak bana yer bırakmadığı Ağustos ayı boyunca, denizsiz bir coğrafyada akıl sağlığımı yerinde tutabilmenin tek yolu bu çünkü.

Bu sabah atelim ve ben erkenden kalkıp, duşumuzu alıp, sevdiceği işe uğurladıktan sonra, sol elim tarafından hazırlanan ve kavun içini oyma ve doldurma sanatının son örneği olan şu alttaki "bugün neler yaptım neler" isimli kolajda gördüğünüz kiwili, altın çilekli ve yoğurtlu, üstelik leziz ve sağlıklı kahvaltıyı takiben, yürüyerek eve 5dk uzaklıkta bulunan Blutenburg Şatosu'na gittik. Bir süre kuğuları ve birbirini dürtüp duran ördekleri izledikten sonra, atelim ve ben sıkıldık. Kalkıp orman içi, dere kenarı yollardan Pasing semtine yürüdük ve yolda gördüğümüz çimenlikte üç saat kadar serilip ders çalıştık. Atelim ve ben öğleden sonra eve döndük, sevdiceğe sevdiği karnıyarık ve pilav ikilisini pişirdikten sonra - sol elle tabii - can sıkıntısı ve evde olmanın verdiği huzur ile içimiz geçmiş bulundu ve horul horul uyuduk. Huzurlu bir uykudan sonra atelim ve ben sersemlemiş ve sinirli olarak kalktık (alışık olunmayan akşam üzeri uykularının bünyeme tuhaf bir getirisidir bu), sol elimizle leziz bir vişneli kek yaptık ve yine sol elimizle Finlandiyalı arkadaşımıza telefon edip kek ve süt ikilisini kutsamaya çağırdık. Finlandiyalı dostumuz içinde bikinisi, kafasında ise koca bir hasır şapka ile geldi ve sarı kafasını neşe içinde sağa sola sallayarak, genetik harikası bedeninin dümdüz karın bölgesine kekin %27'sini löp diye indirdi. Çeşitli konularda laklak yaptıktan sonra, haftasonu açıkhava sinemasına gitmek için sözleşip ayrıldık. Akşamın geri kalanında, balkonda begonvillerimle sarmalanmış şekilde kitap okudum, işten gelen sevdiceği karşıladım, karnıyarık festivali ile doyurdum, gün batımında yürüyüşe çıktık, ayaklarımız bizi Biergarten (bira bahçesi)ne götürünce birer bira/maden suyu içip hava kararınca kalktık, eve gelip bir parça "Louis" ve bir parça "Shameless" izleyip koltukta sızdık. İşte fotoğraflar da kanıtı! Yaşasın huzurlu sakin Ağustos günleri, yaşasın 3 günlük Almanya yazı ve yaşasın doktora hocamın tatile gidişi diyor, önümüzdeki üç hafta boyunca bu tempoyu rutin hayatıma yaymayı, Eylül'e dek outdoor-office yapıp yan gelip yatmayı umuyorum. Tüm yaz tembellerine sevgi ve saygılarımla..