31 Temmuz 2012 Salı

Ayaklarımla düşünmek

Amin Maalouf'un sık sık düşüncelere dalıp giden karakteri Tanios gibi ben de, "ayaklarımla" düşünmeyi severim. İnsan kafası doluyken, kararsız kaldığında, düşündüklerinin hızını yakalayamaz olduğunda ayakları imdadına yetişir. Alır başını gidersin, nereye gittiğinin önemi olmaz. Bazen düşüncelerin yollarda iz bırakır; bir köy çeşmesinin başında bir soru işareti kalır, dağların gökyüzüyle kesişiminde bir ünlem, denizin kıyıya çarpıp çekildiği noktada üç nokta yan yana...

Sık bir ormanda, ağaçların arasında yürümek insanın düşüncelerini dağıtır. Başı sonu olmayan bir ormanda, sessiz bir hayalet gibi dolaşır düşünceler. Kimi ağaçların arasında kaybolur, kimi rüzgarla her yöne dağılır, kimi arada sırada kulağa çalınan bir ses gibi gelip geçer. Kimi yağan karın antiseptik beyazlığı gibi örter üstünü herşeyin, kimi sık meşeliklerde hissedilen sıcak ve nemli bir Temmuz ayı gibi bunaltıcıdır. Ne kadar yürürsen yürü, seni her zaman ağaç tepelerinden izleyen hu-kuşu gibi peşindedir bazısı.

Bir su başında oturursun, doğayı dinlemeye başlarsın. O an sanki zaman durmuştur, yazgın mühürlenmiştir, o an tüm dünya üzerinde senden ve belli belirsiz vızıltısını duyduğun kanatlıdan başka birşey yoktur sanki. Tepelerin ardından deniz görünecek gibi olur. O an orada, taştan bir Rum evi olmak istersin. Başında iki servi ağacı, terk edilmiş, yıkık. Mübadeleden beri kimsesiz. Denize bakan bir kayanın üzerine kurulmuş bu evin odaları bahçeye açılsın, sessiz Temmuz gecelerinde bahçenin karanlık kuytularında denizin sesi, kokusu dolaşsın istersin.

Issızlık, rüzgarın hafif uğultusuna karışan denizin nemi, ayaklarının altında kayan yumuşak toprak, çok uzaklardan gelen bir köpek sesine karışan belli belirsiz çıngırak sesleri - belki de hiç yoklardı?! - artık düşüncelerin önemsizdir, silinmiştir, doğaya karışmıştır. Ruhun hafiflemiş, aydınlanmıştır.

"İnsanın ayaklarıyla dövdüğü ve başına doğru çıkan düşünceler insanı rahatlatır, canlandırır. Başından ayaklarına doğru inenler ise hantallaştırır, cesaretini kırar." - Tanios Kalesi.

23 Temmuz 2012 Pazartesi

Mutluluk listesi

Bloğunu zevkle takip ettiğim Verba Volant sevimli bir mim yollamış. Normalde ben kim mim kim, dolayısıyla cevap vermekte geciktim, çok pardon Verba! Ama bu mimin konusu çok hoşuma giden, ara/sıra/dönüp/durup severek yazdığım bir konu zaten. Geyiği bile var, paylaştıkça çoğalıyor. Evet.. Ta kendisi, yani Mutluluk.

Nedir beni mutlu eden? Ü-hüüüü bis'sürü şey, hangi birini yazayım ki?

Numero Uno; şöyle insanın içini hafif hafif ürperten, masmavi, depderin, berrak bir denizde kulaç ata ata yüzmek. Yüzerken yüzümü o engin maviliğe gömmek, gözlerimi açtığımda dibini göremediğim maviliklerde süzülen güneş ışığı hüzmelerinin dansını izlemek. Evet bu beni çok mutlu eder. Geçen hafta da doya doya yaşadım, mutluyum.


İki numara biraz ulvi. Karşılık beklenmeden yapılan küçük iyilikler vardır ya, genellikle hiç tanımadığınız birinden, hiç beklemediğiniz bir anda gelir. İşte onlar beni çok mutlu eder. Mesela Hollanda'da okurken, evde makina olmadığı için çamaşırlarımı yıkatmaya götürdüğüm yaşlı bir çamaşırcı kadın vardı. Kolunda hafif bir sökük olan kazağımı geri alıp eve geldiğimde, söküğün dikildiğini görmüş ve bu sözü bile edilmeden yapılan anne şefkatinden gurbet elde ağlamaklı olmuştum.


Üç, bu biraz gülünç, ama ben ayaklarımı tepeye dikip, kafamı aşağı sallandırmak suretiyle koltukta yayılmayı ve göbeğimde taşıdığım kitapları okumayı çok severim. Bir de hafif rüzgarlı bir günde böyle kalın çizgili rengarenk bir hamakta yatarak hem sallanmak, hem kitap okumak vardır ya, o da cok güzeldir.


Dört beni dürt, boğazla ilgili tabii, can boğazdan gelir çünkü. Çok daraldığımda, bir bardak buz gibi süte birkaç kurabiye ya da hiç olmasa bisküvi batırıp batırıp yemek beni rahatlatır, moralimi düzeltir. Bugün mesela buna ihtiyaç duyuyorum.


Çocukken çok sevdiğim, ergenlikte nefret ettiğim ve 25 yaşımdan sonra yine bayılarak icra ettiğim bir başka mutluluk azdırıcım spor yapmak. İster dışarıda iki teker üzerinde pedal basmak olsun, ister içeride millet 50-60 kilolarla çalışırken ben 15kg ile kaslarımı çalıştırıyor olayım, ister koşu bandında rekora koşuyor olayım, ister deli saçması figürlerle dans ediyor olayım, hepsi yüzüme kocaman bir gülümseme kondurmaya yeter de artar.


Altı mavi martı; çocukların sevindikleri zaman popoları üzerinde hophop yaparak el çırpmaları beni çok güldürüyor ve neşelendiriyor. Köpeklerin deli gibi neşeli kuyruk sallaması kadar güzel bir görüntü bence bu.


Yedi şöyle dedi; sushi treni beni mutlu eder. Mutfakta taze taze hazırlanan sushiler ve ottan çöpten saz arkadaşları ikişer ikişer tabaklara konmuş şekilde, masaların arasına kurulmuş raylı düzenekle devamlı önünden geçiyor, sen de gözüne hoş görünen tabağı, hop bir el atıp kapıyorsun. Bu sistem tabii "yiyebildiğin kadar ye ve patla" ilkesine dayanıyor ve bazı restorantlarda tabak rengine göre fiyat kategorileri oluyor, bazısında ise önceden belirlenmiş bir fiyat ödeniyor. İçinde oyun, eğlence de olan hoş bir yeme sistemi bence ve beni hakikaten mutlu ediyor.


Sekiz numero yandığımız şu yaz günlerinin büyük özlemi kıştan geliyor; hani bembeyaz karla kaplanır sokaklar ve bir sessizlik/sakinlik gelir etrafa. O 15-20cm karda yürürken ayaklarımızın altında sıkışarak "gorf gorf" diye ses çıkarır ya kar. İşte o beni çok mutlu eden bir sestir.


Dokuz biz evde yokuz; seyahat planı yapmak. Seyahatte olmaktan çok daha heyecanlı ve eğlenceli buluyorum bazen plan yapıp hayal kurmayı.


On kırmızı don tabii ki de yazmak. İşte bu belki de beni herşeyden çok mutlu eden şey. Hep kendime yazıyorum diye düşünürken, birilerinin okuması, yorum yapması falan da çok güzel oluyor. Verba Volant'tan gelen bu mim keyifli ve mutluluk verici oldu; ben de topu hepinize/kim isterse paslıyorum.

Hamiş: Fotolar köpekli bebek ve süte bandırma kurabiyesi dışında şahsıma aittir, lütfen izinsiz kullanmayalım.

Türkiye'de 20 gün

Bilgisayar eşek cennetini boyladı, ben delireyazıp Türkiye'ye kaçtım, denizdi, güneşti, seminerdi, sunumdu derken tatilin 15 günü bitti, son haftaya geldik a dostlar. Tatil de haftasonları gibi çabucak biten, zamanın göreceli olduğuna bizi inandıran bir zaman dilimi. Son haftaya girmek, bünyede bir pazar öğleden sonra saat 03.17 hissi yaratıyor (araştırmalara göre pazartesi sendromu pazar akşamı tam 03.17'de başlıyormuş da).

Görsel internetten alıntı ama bugün gözümün önünde dursun. Bu hafta keyifsiz başladı, çok istediğim birşeyin olmayacağını öğrendim. O objektifin ucundaki miniğe dikkat etmek ve şunu düşünmek lazım: "Hayırlısı olsun, büyük resme odaklanalım, belki yakından göremediğimiz birşeyler vardır" diyoruz şu mübağğğrek Ramazan gününde tabii ve ilerlere değil önümüze bakıyoruz. Ama keyfim de pek yok doğrusu, hazırlamışım kendimi olacak diye, olmayınca üzüldüm işte.. Biri bana koca bir bardak soğuk süt ile üzümlü kurabiye yollayabilir mi teselli babında?

Yurtdışında yaşayan biri için "Türkiye'ye gelmek" bünyeyi altüst eden bir hadise. Zaten 17 derecelik Avrupa yazından 40 derecelik Türk yazına geçiş insanda bir konserve ediliyormuş hissi yaratıyor, turşu gibi dolanıyorsunuz etrafta. Ayrıca ne kadar kalırsanız kalın, yetmiyor, yetiremiyorsunuz. İlle göremediğiniz dostlar, yeterince kucaklayamadığınız yakınlar, sohbetine doyamadığınız tanışlar kalıyor. Aynı anda beş yerde birden bulunamadığınız takdirde bu hep böyle. Ayrıca hala o üzerine salça sürülmüş "sünen" peynirli tostu da yiyecek zaman ve imkan bulamadım, kısmetse bu hafta biryerlerden bir tost bulmam lazım. Başka yemek özlememişim nedense. Yemek içmek değil de, kokuları, esen rüzgarın getirdiği Ege nemini falan özlüyorum ben.. Bakınız o Ege neminin nerdeyse 30 sene önceki hali (eski fotolara hastayım.. şimdi de manzarada hiçbir değişiklik yok aslında, benim ebatlar biraz irileşti sadece); teyzemle ben akşam keyfi yaparken:


Bilgisayarıma kavuştum, bu güzel haber. Gıcır gıcır bir samsung ultrabook! En üst derecede tavsiye ederim; çok seksi ve hızlı, babama binlerce teşekkür! Ama doğrusu anladım ki; son 15 günde sadece 1 kez 10dk bilgisayar başında oturmak, telefonun sim kartı hata verip kapandığı için (bişey istesem olacakmış babında oldu bu aslında) telefon sesi duymamak ne büyük lüksmüş. Bundan 10 sene önce hayatımızı sosyal medya ele geçirmeden önce ne mutluymuşuz. Ortaya ne kadar fazla boş zaman çıktı, şaşırdım kaldım. Teknolojisiz tatillere daha önce de çıkmıştım ama hiçbirinde bu denli dinlendiğimi hatırlamıyorum. Tabii dönüşte takip ettiğim blogları bir çırpıda okudum ve özlediğimi de fark ettim, o ayrı..

Son haftam olduğu için, dolu dolu yaşayabilme babında kendimi dışarılara atıyorum şimdi. Almanya 17 derece ve yağmurlu bir yaz yaşamaya devam ediyormuş (koca bülten her sabah esefle bildiriyor), gitmeden biraz D vitamini depo edeyim yoksa bu kış geçmez..

7 Temmuz 2012 Cumartesi

Semo'suz 7 yil

Yine geldi 7 Temmuz; yine Semo'suz, ama yine onun yaninda..
http://cerenin-gunlugu.blogspot.de/2011/07/7-temmuz.html

Bir sure yokum blogda ve telefonsuz, bilgisayarsiz, sardunyalarin arasinda denize bakarak kitap okuyor ya da direkt denizi kucakliyor olacagim.. cok ihtiyacim var bu sakinlige.
12-13 gun sonra gorusmek uzere, saglicakla kalin.

2 Temmuz 2012 Pazartesi

Soyut ile 16 yil

Soyut; Eylul 1996'dan beri tuttugum hatira defterim. Nilgun Marmara'nin "kirmizi kahverengi defter"ine ozenip aldigim, kocaman, sut gibi bembeyaz sayfalari olan, daha ilk sayfasina "simdi bu defterin son sayfasinda ne yazdigini merak ediyorum, keske sayfalari cevirip okuyabilsem" yazdigim defterim.. O son sayfayi dun aksam yazdim. Tam 16 sene sonra, artik o son sayfada ve daha onceki sayfalarda ne yazdigini biliyorum. Icindeki fotograflari ile, sevdigim, hayatimda bir donem yeri olmus insanlarin ani niyetine sakladigim ufak notlari ile. Bu insanlardan bazilari artik hayatimda ya da hayatta degilken bile.

Soyut'un sayfalari hayallerimle, uzuntulerimle, sevinclerim ve sonsuz uzunluktaki "yapacagim bunlari" listelerimle dolu. Bazi zamanlar birbirimizden uzaktayken, bulabildigim kagit parcalarina yazdigim ve sonra sayfalari arasina sikistirdigim "Soyut'a mektuplar" da var icinde. Bazi kucuk takvimler, sosyal ya da politik hayattan haberler, doviz kurlari ve hava durumu istatistikleri bile var. Benim icin cok degerli Soyut. Ucak yolculuklarinda el bagajimda, evimde bas kosede durur. Avustralya'da yangin alarmlari caldiginda alelacele - ve yalinayak - evden disariya kosarken bile koynumda olan iki esyamdan biridir Soyut (digeri tabii ki Herby). O derece degerlidir. Ve dun son sayfasina yazdim..

Soyut'a hoscakal derken; yepyeni bir Soyut'a merhaba diyecegimi de biliyorum. Yeni Soyut'u Ankara'da bir sahafta buldum. Onun da kar gibi, birinci kalite hamurdan sayfalari, deriden el isi dikisli bir kabi var. Onu gorur gormez, Soyut 2 oldugunu biliyordum. Ve onun da son sayfasinda ne yazdigini simdiden merak ediyorum. Zaman yavas yavas dolduracak sayfalarini. Aynen Soyut'ta oldugu gibi bazi sayfalari tekrar tekrar okuyup gulecegim, bazi sayfalarda Orhan Pamuk'un yasadigi tedirginligi yasayacak ve "Tuttugum hatira defterlerini tekrar gormek bile istemiyorum. Gecmiste yasadiklarim o kadar gulunc, basit ve cocukca geliyor ki; okumaya utaniyorum" diyecegim, bazi sayfalar ise oyle aci verecek ki, yazdigim gunden sonra asla yeniden okuyamayarak, hizla gecistirecegim. Cok kararsiz olacagim yine, donup dolasip ayni sacma sapanliklara kafami takacagim, sonucundan mutlu olmadigim olaylari dusunurken "Oyle mi olsaydi acaba, boyle yapsaydim ne olurdu" diyecegim. Sonra ertesi hafta gunes acacak, hersey gozume cok daha basit ve kolay gorunecek.

Cogu zaman dusuncelerimin hizina yetisemiyorum. Hayatim boyunca boyle oldu. Tum ani ofke patlamalarim, kirdigim tum insanlar bu huyumdan kaynaklanan sorunlarin kurbani oldular. Ote yandan, bu huyum ayni zamanda bircok insanin ilk fark ettigi ve "seni bunun icin seviyorum iste" dedigi bir kisisel ozelligim de oldu. Icimdekini tutamam ben, hemen soylerim. Bunun icin yalani dolani beceremem, kimseye yag cekemem ve kimse icin kisiligimi, etik degerlerimi ve inancimi degistiremem ben. Hem meziyet hem de kusur bu. Ama Soyut'la oyle degil. Ben yazarken yavas dusunebiliyorum, yazarken bazi anlarin farkina varabiliyorum. Kisaca; yazarken yasayabiliyorum. Ya da belki yazarak yasayabiliyorum? Okunmak ise hic istemedigim birsey, Soyut'un yeri hep gizlidir bu yuzden. Soyut'a baska bir gozun degmesini istemem. Baskalarinin gunluklerine de elim ya da gozum asla degmemistir hayatta, kisilerin ozeline saygim vardir cunku. Blog farkli tabii, yazarsin, okurlar, begenirler, yorum yaparlar, sen de okursun, begenirsin, yorum yaparsin. Blog sosyal bir ortam, buraya yazdiklarim da ozel seyler degil ve okunmasi, begenilmesi hosuma gidiyor. Benim gibi dusunen insanlar oldugunu bilmek, beni mutlu ediyor. O nedenle ismim, cismim acikta. Bazen icim cok dolup tasinca bu aciklik hic hosuma gitmiyor, o ayri tabii.. O zaman Soyut var iste.

16 senelik Soyut'a yazdigim son satirlarim sunlar oldu: "Yasayacagim o zaman. Tum duyularim sonuna dek acik, hayati tum getirdikleriyle ve tum siddetiyle yasayacagim. Ve yazacagim sana. Cunku soz ucar, yazi kalir. O zaman; hem bir hoscakal bu, hem de yepyeni bir merhaba!"..