25 Haziran 2012 Pazartesi

Yurtdisindan Turkiye'ye bakmak

Ceyrek asira yakin bir yasam donemimi Turkiye'de gecirdim; orada dogdum, orada buyudum, oranin inanc ve degerler sistemiyle yetistim. Ben de herkese verilen milli egitim sistemini aldim, Ingilizce'yi Anadolu Lisesi'nde ogrendim, preposition'lari herkes gibi ben de hep birbirine karistirdim. Benim de ilk askim yazliktandi. Sicak yaz aksamlari biz de sahilde oturup yildizlari izler ve ilerde yasayacagimiz dunyanin hayalini kurardik. Universite'yi ben de dolu dolu yasadim; onume acilan sonsuz entellektuel dunyayi sabirsizca icime cektim. Ben de Istiklal'de sarhos oldum, felsefeyle ilgilendim, sahaflardan kitaplar aldim, muzikler dinledim, sosyal projelerde gonullu calistim, arkadaslarimla sonsuz sohbetler ettim. Universiteden sonra ben de köle gibi kullanildigim ilk isime girdim, ilk maasimla eve bir kilo patates aldim cunku ben de en cok patates salatasini severim. Ve benim patates salatam da bir turlu anneminki kadar lezzetli olmaz..

Bunlari neden yazdim biliyor musunuz? Cunku kisaca; ben de herkes gibiydim.

Sonra 2003 senesi geldi. Yuksek lisans bitti. O yaz, hayatimla ne yapacagima bir turlu karar veremiyordum. Herkes gibi iyi bir ise girebilir, 35 sene sonra emekli olana dek mutlu calisabilirdim. Oysa ben kitaplardan ve belgesellerden bildigim ama tanimadigim dunyayi gormek istiyordum. O donem elimde birikmis az biraz param vardi, bir de babamin yaptirdigi hayat sigortasi o sene pirim veriyordu. Babam bana hayatimin en guzel hediyesini verdi; o pirimi cekme ve istedigim gibi kullanma hakkini. O parayla, sirtima cantami atip, tek basima, kiz basima, bagimsiz ilk seyahatime ciktim: O yillarda icinde bombalarin patladigi Israil'e gittim. Ve kaldigim hostelin acik unuttugum dus dugmesi sayesinde (ki bu da, icinde ask, seyahat, 5 ulke, ayrilik, kavusma ve evlilik olan, basli basina bir baska hikaye) tum hayatim degisti.

Kisaca; 2003'ten beri "disarda"yim. Almanya'da yasamaya baslayali 15 ay oldu. Ondan once 2 sene Avustralya'da, 7 ay Amerika'da, 1.5 sene Hollanda'da ve 3 ay da Israil'de yasadim. Sadece ask, okul ve is nedeniyle degil, tum bos zaman ve imkanimi sirt cantamla ciktigim seyahatlere ayirdigim icin 54 ulkeyi gorme, oradaki insanlarin yasam aliskanliklarini, davranis ve inanclarini inceleme sansim oldu. Turkiye'nin disindaki dunyayi tanimaya basladikca; bizim gibi dusunmeyen, dahasi cok farkli davranis ve degerlere sahip olan insanlar oldugunu gordum. Onlarin deger, inanc, aliskanlik ve davranis sistemlerini gordukce; kendiminkileri sorgulamaya, dogru gorduklerime daha siki sarilirken, yanlis bulduklarimi dogal seleksiyonla eleme yoluna gittim. Olaylara tek acidan degil, coklu acilardan bakmaya, tek bir dogru olmadigini anlamaya basladim. Evrensel degerlerden bahsederken, ayni zamanda bunun imkansizligini goruyorsunuz, cunku bir deger tum dunyada kabul edilse dahi, tum zamanlarda kabul edilmesi soz konusu olmuyor. Bilim bulgulari ortaya atiyor, felsefe sorguluyor, toplumsal ve sosyal yapilar yeniden bicimlendiriyor. Sonsuz bir cark bu.

Turkiye ise, sanki orada oylece yerinde duruyor. Hayir her konuda degil tabii ama buyuk resme baktigimda, 2003'te biraktigim Turkiye ile 2012 Turkiye'sinde tartisilan konulari medyadan takip ettikce, bana Turkiye yerinde duruyormus gibi gozukuyor. Bazi kesimler geriye bile gittigini iddia ediyorlar aslinda ama bence bir sosyal sistemin buyuk bir darbe ya da savas soz konusu olmadikca (Kongo ornegi mesela) sosyal ve entellektuel acidan gerilemesi mumkun olamaz. Degerler sistemi degisebilir, genel inanc ve davranis sistemi "medeni" diye betimlenen ulkelerden farkli bir hal alabilir. Ama zamanda geriye gidilmedikce, insanlarin bilissel sistemlerinde, hatiralarinda, aliskanliklarinda yer alan kaliplar kolay kolay degistirilemez. Bakiniz Iran'daki yasaklarin sonuclarina, bakiniz Afrika'ya verilen onca egitim sonucunda bile burokratik yozlasmanin bir adim onune gecilememesine. Yani ne kadar dayatilsa da, toplumun kendi icindeki dinamigi buna izin vermez. Ha gidisat belki medeni, sosyal demokratik bir yone dogru olmayabilir tabii ve bu sistemi kabul eden bireyler bunu gerileme olarak algilayabilirler.

Turkiye'ye 9 senedir disaridan bakiyor olmak, beni bu konularda ahkam kesmeye itiyor. Disaridan bakilan Turkiye ile iceride yasanan Turkiye arasinda cok buyuk farklar var cunku. Bu farklar beni tedirgin ediyor. 2000'lerin basindan beri dunya hizla kuresellesiyor ve ulkeler politikasi ulkelerin tekelinden cikarak, daha buyuk sistemlerin eline geciyor. Bu genel dunya barisinin saglanmasi ve olasi anlasmazliklarin savaslar yasanmadan cozumlere baglanabilmesi acisindan onemli. Yasli Avrupa ve 2. Dünya savasindan beri girdigi hicbir savasi kazanamayan Amerika bunun onemini anladilar cunku. Kuresellesme ulkeleri ayni zamanda birbir ic islerine karismaya da itiyor tabii. Soz gelimi, Merkel'in tek bir cumlesi Yunanistan'da halki sokaklara dokebiliyor, hukumetleri devirebiliyor. Tum bunlar sayesinde, Turkiye'nin disinda bile olsaniz, icindeymissiniz kadar haber aliyorsunuz. Hatta bazen, icindeyken duymadiginiz haberleri bagimsiz ve sansursuz kurumlardan duyuyorsunuz. Bu nedenle disaridayken, iceridekilerden daha cok endise duydugunuz durumlar olabiliyor.

Ortadogu gundemi, halklarin psikolojik yapisindan midir, kitalarda bir turlu oturtulamayan politik duzenden midir nedir cok cabuk degisen, asla tahmin edilemeyen, cok dinamik bir gundem. Turkiye'de milyonlari sokaga doken bir haber (mesela kurtaj konusu) bir hafta sonra toplumsal bunamayla coktan gundemden dusmus olabiliyor. Ya da oyle cok sayida sorun ayni anda cozum bekliyor ki, hangi birine odaklanip panikleyeceginizi sasiriyorsunuz. Insanlarin yazliklarinda denize girip ciktiklari sirada okuduklari kose haberi, Avrupa gundeminde bas sayfada yer alabiliyor. Bu durumda siz onlar adina paniklerken, Turkiye'de yasayan insanlarin neden paniklemediklerine sasirabiliyorsunuz.

Insanlari kurbaga misali ilik suda yavas yavas pisirmek ile ilgili turlu senaryolar mevcut. Ornegin basin ozgurlugunun kisitlanmasi, bagimsiz haber kuruluslarinin bir sekilde sesinin kesilmesi, halkin coklu kanallardan haber alma ozgurlugunun onune "aile sifresi" gibi bahanelerle, yurtdisindan yayin yapan medyalara erisim kisitlamalariyla sekteye ugratilmasi. Ya da anaokullarinin sayisini azaltmak, calisan annelerin sosyal ve ekonomik acidan zorlanmasina neden olan uygulamalar getirmek, kac sayida cocugun ne zaman yapilmasi gerektigine dair demecler vermek gibi kadin haklarinin, kadinin bedeni ya da akademik ve sosyal hayati uzerinde kendi vermesi gereken kararlarin onune set cekilmesi. Ustelik tum bunlari oyle kiliflara uydurmak ki, toplumun "muhafazakar" kesimi sevilip oksanirken, sozum ona ailenin ve degerlerin korunmasi icin, Avrupa kriterlerine uyum icin, sosyal demokrasi icin bunlarin yapiliyor gibi yutturulmaya calisilmasi ve de cogunlukla basarilmasi..

Yurtdisindan gorunen Turkiye beni korkutuyor. Cunku bu Turkiye iki yuzlu gibi gorunuyor bana, bir yandan demokratik sistemi Avrupa standartlarina yaklastirmak icin ugras verir gibi gorunurken, ote yandan muhafazakar ve islam dinini ve bu dinin mensuplarini diger tum inanclarin ustunde goren, onlarin kabul ettigi deger ve yargilarin yayilmasi icin ugras veren bir sistem gibi de gorunuyor. Size davulcunun dibinde oturur, dugundekilerle halay cekerken davulun sesi nasil geliyor bilemiyorum ama bana karsi dagdan pek iyi gelmiyor dogrusu..

Buraya kadar herseyi politik sistemimizin sorunu gibi gosterdigimin farkindayim. Oysa bu adamlari biz sectik, yani sen ben oy vermesek de, "biz" olarak oy verdik. O zaman sorunu "biz"im disimizda aramamak lazim. Benim Turkiye'de yasarken hic fark etmedigim ama yurtdisindan Turkiye'ye bakarken birden bire onume cikan bir sosyal durum var. Biz Turkler, sosyal acidan toplulukcu bir yapida gorunsek de Cigdem Kagitcibasi'nin dedigi gibi isin ucunun bize dokunabilecegini hissettigimiz anda muthis bireysel takilan bir toplumuz. Soyle ki; bizim icin cevremizdekilerin, komsu teyzelerin, mahalla bakkalinin dahi hakkimizda ne dusunecegi cok onemlidir, onlarin onayini almak, kabul gormek sosyal hayatin bir numarali kuralidir. Ama is cocugumuzu iyi bir okula torpille sokma imkanina geldiginde, toplumun ne dusunecegi hic umrumuzda degildir. Herkes bizim gibi davransa, bu milletin hali ne olur diye dusunmek asla aklimizdan gecmez. Ya da radara yakalanmissak, corba parasi denen mevzu imdadimiza yetisiverir. Sonra da rusvet alan memurdan, yozlasmis devletten bahsederiz tabii. Yani bireysel refahimiz icin sosyal sistemin cokmesi umrumuzda olmaz. Hatta hayatinda rusvet vermemis, torpille gelen basariyi kabul etmemis, ekmegim bir lokma olsun ama temiz olsun demis biri, arkadaslar arasinda sosyal sebek raddesine falan getirilebilir.

Biz Turkler ayrica bir konuda daha cok ilerideyiz: sosyal sindirme konusunda. Yani herkesi kendimize benzetmeye calisma, tek renk mozaikler uretme ve bunu da marifetmis gibi sergileme konusunda. Biz ne diyorsak dogrudur, neye inaniyorsak kabul edilmelidir, neyi begeniyorsak moda olmalidir, ne diyorsak yapilmalidir. Turkiye'de herkes birbirine karisma ozgurlugunu sonsuz sekilde kullanmaktadir. Mesela bebeginizi 35 derecede corapsiz gezdirmeye kalkarsaniz, binlerce teyze ve amca sizi yolda durdurur, elestirir, duzeltir. Mesela tika basa doymus dahi olsaniz, anneniz o son kofteyi size mutlaka yedirir. Mesela yabanciyla evlenirseniz is arkadasiniz sunneti olup olmadigini sorma hakkini kendinde gorebilir. Bu kadar hakkimiz sorgulanirken ve sosyal secimlerimiz sindirilirken hic orali olmayiz ama sonra durur her konuda hukumeti elestiririz, cunku yenen tek hakkimiz hukumet tarafindan yenmektedir.

Bu gece; yurtdisindan Turkiye'nin ve Turklerin nasil gorundugunu yazmak istedim. Cunku bu konu disardaki beni rahatsiz ediyor. Sanki Turkiye Titanik gemisi olmus, oyle guclu, oyle teknolojik, oyle saglam ve oyle batmaz saniyoruz ki, gumus takimlarda yemeklerimizi yer ve calip oynarken, farkinda olmadan olume gidiyoruz gibi geliyor bana.. Korkuyorum.

Ceren Musaagaoglu Schubert - Haziran, 2012

22 Haziran 2012 Cuma

Hicbir seyin garantisi yoktur

Gecen hafta basinda 7 senelik bilgisayarim sonunda esek cennetini boyladi. Tabii ki yedekleme yapmamistim bir suredir, tabii ki bazi islerim uctu gitti, uzerlerine bir bardak su ictim. Evdeki i-pad'e bir parmak atmayi denesem de, bunye klavyeye, gozler 15 inclik ekrana alismis. "Alismamis bunyede i-pad durmuyor" tabii. Ustelik, bize turlu turlu eglencelik bos isler ve gorsel incelikler sunsa da, bunun disinda oturup adam gibi calisabilme secenegim yok. Bu tip hadiselerde adet olundugu uzere; yaz tatili oncesi oldugu ve yumurtalar da tum ogrenci aleminin dotune dayandigi icin, universitede en yogun donemdeyiz. Kayinvalidemin apple'ini odunc aldim, onda calisacagim temmuz ortasina dek. Bu da demek oluyor ki Alman tipi klavyeye mahkumum ve Turkce'yi dogru yazma takintili biri olarak son derece burnumdan soluyorum. Noktalama isaretlerinin yaratabilecegi "sikintilar" icin de ozur diliyorum. Belki de bir sure bloga ugramasam hepimiz icin daha iyi olacak..

Diye dusunup dururken, su haber gozume carpti ve tabii ki cenemi tutamadim. Habere gore, Bibi ve Poldi isimli iki sevimli kaplumbaga 115 senelik beraberliklerini asiri gecimsizlik nedeniyle sonlandirma karari almislar. Bibi hanim, Poldi bey'i gormeye bile tahammul edemez, gidip gidip kuyrugunu isirir olmus. Hayvanat bahcesi yetkilileri Poldi'yi Bibi'nin ofkeli dislerinden kurtarabilmek icin bir baska kafese almak zorunda kalmislar. 115 senelik cifti baristirabilmek icin herseyi deneyen yetkililer, sonunda ciftin iliskisinin miyadini doldurdugunu anlamis ve ciftin bosanmasina goz yummuslar. Tabii acikli bir haber bu yahu, 115 senelik iliski nasil sona ermis goruyorsunuz. Kim bilir ne yasandi da bu duruma geldiler. Acaba Bibi "yettin gari herüüüf, biktim 115 senedir senin camasirindan bulasigindan" mi dedi, yoksa Poldi ne camlar devirdi de sonra Bibi'ye mi yakalandi, yoksa 150 yasina dek yasayabilen kaplumbagalardan biri olan Bibi "115 sene omrumu yidin, artik baska bedenler, baska tatlar ariyorum" mu dedi, ne oldu bilemiyoruz tabii. Ama bu kucuk haber tum erkeklere bir uyari niteligi tasiyor, dikkat ediniz beyler.

35 sene evli kalan anne babasi bosanmis birkac arkadasim var. Cogunluk nedense cocuklarini evlendirip, hemen akabinde de kendileri bosaniyor. Bunda verilmek istenen mesaj "biz bosaniyoruz ama bak evlilik yine de guzel bisey" midir bilmiyorum. Nasil mantik evliligi olmaz diyorsak, bitmis bir iliskiyi de sirf mantiksal nedenlerle devam ettirmek olmaz. Madem beraberken mutsuzsunuz, ayrilin yahu. Bibi diyor, ben demiyorum. Ben evlenmeden once dikkat etmek, mumkun oldugunca uzun ve detayli tanimak, evlenme karari aldiktan sonra da artik cok ciddi bir guven ya da kisilik sorunu yasanmadikca evliligi yurutme mucadelesi vermekten yanayim. Neden boyleyim bilmiyorum. Belki basarisiylik korkum falan vardir, bilemiycem. Ama her sosyal etkilesimde oldugu kadar evlilikte de sorunlar, fikir farkliliklarinin yarattigi gerginlikler, yasam olaylarinin getirdigi ruh cokusleri, egonun sosyal catismalari olur, normaldir. Onemli olan iki kisinin saygi ve sevgi merkezinde oturup bunun nedenlerine ve cozumune kafa yormalari, bunu istemeleridir. Zaten bir etkilesim, ask, elektrik bitti dendiginde, insanlarin vozum uretmeye istek ve niyetleri kalmamis anlamina gelir. Iste o noktada kisiler ve iliskiler takilip kalir, disaridan yardim aranir, ya da tumden vazgecilir, sil bastan baslanir.

Ben her sorunun bir cozumu olduguna inanan insanlardanim. Bibi ile Poldi'nin sorunu nedir bilmiyorum ama buyuk ihtimalle ikisinden birinde belki fizyolojik bir hastalik sonucu hormonal degisimler yasanmis olabilir, ya da Bibi ya da Poldi bir aydinlanma yasamis, hayatta baska kaplumbagalar oldugunun ayrimina varmis olabilirler (dikkat ederseniz cift bebeklikten beri beraberlermis, yani besik kertmesi dedigimiz sosyal yara soz konusu, ensest bile cikabilir altindan diye korkuyorum tabii). Ya da belki Poldi onderliginde tum erkeklerin (ve de tabii tum kadinlarin) hayatta hicbir seyin garantisinin olmadigini ogrenmelerinin zamani gelmistir, kim bilir.. En onemlisi de bu degil mi; evlendik diye yayip koca gobek yapanlar, ustune basina dikkat etmeyip esofmanin (pijama demeye utandim) rahatligina burunenler, flortgen halde gezen tozan ama evlilik sonrasi evden cikmayanlar, kendini sirf yemek yapimi, cocuk yapimi gibi islere verenler, kisaca nasilsa yuzugu taktim, unumu eledim, elegimi astim diyenler. Poldi'nin basina gelenlerden feyz aliniz.

Hamis: Bu vesileyle de evcil kaplumbagam Ayse'yi hurmetle aniyor, 20 sene once kendisini biraktigimiz dere kenarinda umarim bir kediye ya da leylege yem olmaktansa, torun torba sahibi olmus olmasini diliyorum..
Hamis 2: Tablo wikipedia'dan alintidir. 1906 Kaplumbaga Terbiyecisi (Osman Hamdi Bey)

7 Haziran 2012 Perşembe

Eames koltuğu

Kimileri onun için dünyadaki en rahat koltuktur der; bir örneği New York Museum of Modern Art'ta, bir diğer örneği Münih Pinakothek der Moderne (müzesinde) sergilenir. Tasarımı yıllar süren, kalıplanmış kontrplak, ahşap kaplama ve deriden yapılan bu koltuk ve beraberindeki osmanlı sehbası; 1956 yılında yaşamımıza girmiştir. O gün bu gündür de "tapılası tasarımlar" arasında sayılmaktadır. Fiyatı 6000-8000 Euro arasında değişmektedir.

Kendisini bu akşam Fermina Daza'nın blogunda görünce bana bir ateş bastı. Totosunu bir kez bir Eames koltuğuna koyan kişi, o hissiyatı ömür boyu yakalamak için didinir sevgili bloggercıklarım. Biliyorum, çünkü ben de bu şanslı ve fekat sonsuza dek lanetlenmiş azınlıktan biriyim..

Sevdicek tasarımcı olduğu için, biz ailecek beğeniyoruz bu Eames koltuğunun kendisini. Boş zamanlarımızda ve yağmurlu günlerde Pinakothek'e gidip içli içli baktığımız oluyor, suretine uzaktan.. Fermina Hanım gibi bizim de ona sahip olabileceğimiz günler hayli uzakta şimdilik. Lakin; çok değil birkaç hafta önce, ben kendisine sahip olmaya, asla olamayacağım derecede yakın olmuştum..

Günlerden pazartesiydi; havada bir başka esenlik vardı o gün, hafif bir meltem eşliğinde oynuyordu yapraklar.. Doktora hocamla 3'te buluşmak üzere anlaşmıştık ve ben her zamanki gibi tam zamanında kapıya dayanmıştım. O gün Eames koltuğunu tekrar, yeniden görecek; ona sadece birkaç adım uzakta oturacak, zarif silüetini gözlerimle okşayacaktım. Evet dostlar; doktora hocamın üniversitedeki 39 senelik ofisinde bir Eames vardı! Ve ben ilk kez oturmuştum ona, sadece birkaç saniyeliğine, doktora hocam dışarıya çıkıp beni Eames ile odada yalnız bıraktığı o ilk buluşmamızda.. O ne rahatlıktı, o nasıl bir hissiyattı anlatamam size, totonuz sanki pamuk hüzmelerle kavranmış, kollarınız melekler tarafından taşınır gibi.. Hoca gelmeden iki saniye de ayaklarımı ottoman'ına uzatabilir miyim diye bir ikilemde kalmıştım, yapamamıştım.. Ah.. Son pişmanlık.. Ben nereden bilebilirdim ki..

O gün de bu hissiyatla gitmiştim. Odaya girer girmez, her zamanki gibi gözlerim ilk O'nu aradı. O genellikle odanın kuzey ucunda dururdu; üzerinde mütemadiyen tezler, makaleler, kitaplar olurdu (ki bu beni çok üzerdi..) Ama yoktu O! Tanrım.. Yoksa..

Eames koltukla ilk karşılaşmamızda (aynı zamanda doktora hocamla da ilk karşılaşmamız ama bu küçük ve önemsiz ayrıntıyı geçiyorum) çok heyecanlanmış; O'nu tekrar görebilmek için "ne olursa olsun bu okula, bu hocayla çalışmaya kabul edilmeliyim" demiştim. Sonraki geliş gidişlerimde öyle akıllı usluydum ki, bir gün bu koltuğun hocamdan bana geçeceğine adımız gibi emindik sevdiceğimle.. Arada, o yağmurlu müze günlerinde bunu konuşur, soğuk ellerimizi Eames'e sahip olduğumuz bir yaşamın hayalleriyle ısıtırdık.. Benim gibi sevdiceğim de emindi o koltuğun bir gün bizim evimizin baş köşesini süsleyeceğini.. Ben diyeyim 3 sene, sen de 7 sene; bu süre sadece doktora çalışmama ve hocanın gözüne girmeme bağlıydı..

Öyle değilmiş oysa ki.. Nereden bilebilirdim..

Hocam bu sene 39.senesini doldurunca, üniversitedeki işinden emekli olarak tamamen klinikte çalışmaya karar verdi. Tabii bu durumda üniversitedeki odasından ayrılarak, karşı caddedeki kliniğine taşındı. Bu süreçte ben sık sık Eames koltuğuMu ziyaret ederek durumunu kontrol ettim (ve tabii doktora çalışmamın gidişatı ile ilgili tartışmalarda bulundum, önemsiz ayrıntı..) Kendisi ofisten son çıkanlardan biri olacaktı ve kliniğe alınacaktı (tabii ki başka nasıl bir alternatif olabilirdi ki?) O pazartesi günü saat 3'te, tüm dünyam altüst olana dek, ben buna inanmaya devam ettim..

Pazartesi günü saat 3'te gittiğimde koltuk yoktu. Hoca da yoktu. Koşarak kliniğe gittim. Hoca oradaydı. Koltuk yoktu. Hoca doktoramla ilgili gereksiz sorular sordu, ben bir hayal aleminde gibi cevaplar verdim. Doktoradan bana neydi.. Ben koltuğuMu görmek istiyordum.. Ellerim titriyordu.. Hoca bana "klinikte çalışmanı isterim, ekibimizde senin gibi bir terapisti görmek bizi sevindirir" diyordu ama ben koltuktan başka birşey düşünemiyordum. Koltuk neredeydi? Ne olmuştu O'na..

İçim kan ağlarken, işi şakaya vurmam gereken o acı noktadaydık. Ağzımdan şu sözler dökülürken hala soğukkanlılığımı koruyabiliyordum: "Pektabii ben de isterim bunu; terapist koltuğuna oturmayalı uzun zaman oldu.. Bu arada Eames koltuğunuz nerede?" Hocam güldü ve şu acımasız, şu sonsuz ağırlıktaki, şu ölüm fermanı gibi sözler döküldü ağzından "A evet koltuk, Dr. M. aldı onu, terapi odasında o tür bir koltuğa ihtiyacı vardı"............ Yıkılmıştım.

Artık tek bir hedefim var sevgili bloggercıklarım; ne olursa olsun, o terapi odası benim olacak.. Ya Doktor olarak, ya da başka bir şekilde.. bir şekilde, bir gün!

Afedersiniz eşşşek sütü

Eşek, inek, horoz ve benzeri hayvancığa ait bir anısını anlatmaya "afedersiniz eşek.." diye başlayan insanlara sinir olurum. Ne demek afedersin eşek? Eşek ne güzel bir hayvandır halbuki, gözleri sürmeli sürmeli.. Hoş, yakından ve ilgiyle incelendiğinde çirkin hayvan da yoktur bana göre ama o ayrı konu şimdi..

Eşekceğizlerin sütü bu sıra moda olmuş sevgili bloggercıklarım. Bir söylenceye göre, İtalya'da delinin biri bir deliğe taş atmış, Kırklareli'nden de bir başka akıllı hemen bu taşı sahiplenmiş, bağrına basmış. Litresi 60 Euro'yu bulan eşek sütünün bir bardağını, girişimci köylü kadınlarımız 5 TL'den satıyorlarmış. Uyanık Trakyalılar ise bir bardağa 20 TL talep ediyorlarmış. Eşek sütünü, içerik ve içim açısından anne sütüne en yakın süt olarak lanse eden bu haberlere göre, eşek sütünün faydaları da saymakla bitmiyormuş. Astım, bronşit, siroz, kolon kanseri gibi hastalıklara faydası bir yana, araba tutması, unutkanlık gibi başımızın belalarına da birebirmiş. Üstelik Kleopatra da güzelliğini - özellikle de selülitsiz bacaklarını - eşek sütünde aldığı banyolara borçluymuş. Yani öyle diyor koca koca adamlar, biz kim oluyoruz da sorguluyoruz ki zaten eşek sütünün faydalarını?!

Eğri oturalım, doğru konuşalım sevgili bloggercıklarım. Sirozu, bronşiti bilemeyeceğim ama yakından takip ettiğim kanser tedavisi alanında her gün ayrı bir keşif, ayrı bir çağın buluşu, ayrı bir muhteşem formül bulunduğunu okumaktan artık benim sinirlerim bozuldu. Kanserle mücadele eden sevdiklerimize bir eşek sütü içirmediğimiz kalmıştı, onu da yapıyormuşuz, pes yani. Herşeyin organiği, herşeyin doğalı derken zaten birçoğumuz kafayı sıyırdık. Yok domates hormonlu, yok elmada siyanür, yok yumurtada bilmemne derken; tohumundaki genetiğe, toprağındaki gübreye bakmadan herşeyin "organik"ini arar olduk. Bu durum özellikle de yeni yavrulamış annelerde ve hasta yakınlarında görülmektedir ve sevdiklerimizi her türlü kötülükten korumaya çalışma içgüdüsünün tüketim toplumundaki çakal üreticilerine yaramaktadır. Uyanalım lütfen.. Geçenlerde bir tıp doktorunun "çocuğunuza kurtlu meyve yedirin, çürük domates doğaldır" dediğine dahi şahit oldum! Doktoru böyle derse, uyanık manav ne yapar? Sağda solda kalmış çürükleri organik diye 5 katı fiyata başımıza kakmaz mı?!

Ben organik almıyorum. Almıyorum derken, bandrolün bile sahtesini yapan güzide ülkemin organik ürününe de, verimden kazanayım diye düşünerek hormonu, böcekten ve hastalıktan kurtulayım diye ilacı basan köylüye de güvenmediğim için almıyorum. Mevsimindeki sebze meyveyi alıyorum, mümkün olduğunca konserve, işlenmiş ürün, katkı maddesi doldurulmuş gıda kullanmamaya çalışıyorum ama kafamı da herşeyin doğalına takmıyorum. İstediğin kadar doğal ye, büyük şehir havasındaki zehirden kaçamazsın çünkü. Ya da kaç Ege'nin en ucra kasabasına, doğadan topladığın otları ye; e bu sefer de evin yapılırken kullanılan inşaat malzemesi, arabana koyduğun benzinin, tependeki ozon deliği.. Yani var oğlu var. Üstelik sağlığa kafayı takıp, korumak için stres yaparsan asıl o zaman oluyorsun hasta.. Geçenlerde bir arkadaşım çocuğuna "assssla!" güneş kremi sürmediğini anlatıyordu. Neymiş, kremler kanserojenmiş. E peki ne yapacaksın, 3 yaşında fıldır fıldır bir çocuğu yaz günü saat 10 ila 17 arası eve mi hapsedeceksin? Bu mudur yani alternatifin? Bu işler ince işler sevgili bloggercıklarım.

Eşek sütüne dönersek; bu sektörün büyümesinin tek bir yararı eşekleri toplayıp bir çiftliğe koymaları olmuş olabilir. Zira yıllardır ağır işçiliğe, tecavüze ve sosis yapımına koşulan o güzel sürmeli gözlüler için tam bir "eşek cenneti" olsa gerek çiftlikler. Zira; kentleşme ve göç aşkıyla, güzel gözlülerin popülasyonu da gittikçe azalıyordu. Özetle; valla paranız bolsa eşek sütü alınız içiniz, yetmedi içine girip banyo yapınız. Zira bazı amcalar ve teyzeler denemişler, memnun kalanlar varmış. Ne diyeyim; eşek sütü zihin de açıyordur inşallah..

Bir atasözümüz vardı, sanırım modern hayata uyarlaması da şöyle birşey olsa gerek: "Eşek sütü cehaleti alır, eşşşşeklik baki kalır"..

6 Haziran 2012 Çarşamba

Kevin Carter; bir kahraman ve bir kurban

Tek bir kare fotoğrafın sayfalarca yazıya denk gelebilen anlatım gücünü anlamaya başladığım yaşlarda, meslek olarak savaş foto-muhabirliği çok ilgimi çekerdi. Babam o yıllarda bazı yurtdışı dergilerinin abonmanıydı ve posta yoluyla evimize gelen bu dergilerde takip ettiğim bazı fotoğrafçılar vardı. 1994 yılında o dergilerden birinde gördüğüm bir fotoğraf, arkasından koparılan yaygara ve ucunda asılı kalan ölüm hiç aklımdan çıkmıyor. Kahramanı ve kurbanı; Kevin Carter..

Aslen savaş muhabiri olan Carter, Güney Afrika'da yaşanan iç savaşı dünya gündemine taşıyan "Bang Bang Club" üyesi dört foto-muhabirden biriydi. Thokoza Township (Cape Town'daki banliyö gruplarından biri)nde yaşanan bir çatışmayı fotoğrafladıkları sırada, çapraz ateş altında kalan grup üyesi arkadaşları Oosterbroek'in ölümü ve Marinovich'in yaralanmasından etkilendiği için; savaş muhabirliğine bir süre ara vererek 1993'te Sudan'a gitti. Savaş muhabirlerinde sıklıkla görülen travma sonrası stres bozukluğu ve depresyon belirtileri veriyordu, yaşamın adaletsizliğini, beyazların sahip olduğu hak ve özgürlüklerden siyah ırkın mahrum edilmesini, açlığı, çaresizliği ve Batı'nın umursamazlığını dert ediniyordu. Bana Bir Masumun Ölümü yazımda anlattığım Christopher McCandless'ı hatırlatıyordu.. Görüntüde kahraman, içinde naifti..

Sudan'da çektiği, "çocuğu bekleyen ölüm" diye tanımlanabilecek bir fotoğraftı. Oysa ki o hiçbir fotoğrafına isim vermezdi. Fotoğraf Pulitzer ödülünü kazandı, Sudan'da yaşananları Batı'nın gündemine taşıdı, o yıllarda aklı beş karış havada bir orta okul öğrencisi olan bana dahi ulaştı. Dünyayı ayağa kaldırması gereken soru "neden bu perişanlık"tı, "ne yapılabilir"di. Ancak her zamanki gibi büyük resmi (ya da büyük fotoğrafı) görmek istemeyen gözler, küçük resme (yani bireye) odaklandı. O fotoğraftaki küçük kıza ne olmuştu, fotoğraf çekildikten sonra Carter kuşu kovalamamış, çocuğu kurtarmamış, doyurmamış, şişmanlatmamış mıydı yoksa? Nasıl lensin arkasına saklanabilir, hiçbir şey yapmadan izleyebilirdi? Gündem bu sorulara odaklandı, Carter birden kendini muhabirin temel görevi ile insanlık görevi arasındaki tartışmanın odağında buluverdi. Oysa o lensin odağında değil, lensin arkasında olmaya alışkındı. Fotoğraftaki "kurban" kadar, fotoğrafı çeken de bir "kurban"dı artık..

1994 Haziran'ında arabasında cesedini buldular. Egzoz zehirlenmesiydi ölümün adı.

Carter'ın başı üzerinde alevlenen tartışma bugün dahi savaş muhabirlerinin temel derdidir; insanlık mı, haber mi? Benim görüşüm; savaş muhabiri kullandığı kameranın bir aparatıdır, bir kordonudur, bir uzvudur. Orada bulunan bir taraf değildir, bir yardım ya da insaniyet görevlisi değildir. Onun görevi ve sorumluluğu, olan biteni bize aksetmektir. Görevini yerini getirdikten sonra yapabileceği varsa, o noktada insaniyet görevi başlar. İşte o noktada elinden geleni yapmalıdır. Bu, hepimiz gibi onun da insan olarak vicdani görevidir, fakat mesleki görevinin önünde değildir. Belki katı düşünüyorum çoğu insana göre, bilmiyorum. Zaten bu ikilemi ben de içimde tam çözemediğim için, savaş muhabiri ol(a)madım..

Ceren Musaagaoglu Schubert - Haziran, 2012
Görsel alıntısı / Photo taken from: Wikipedia

3 Haziran 2012 Pazar

İki teker üzerinde: Çilek Tarlası

Dersten, iş-güçten ve yeni tanıştığım biri Finlandiya'lı diğeri Endonezya'lı iki kızla fıldır fıldır gezmenin suyunu çıkardığımdan; bu haftasonu sessiz ve sakin geçsin istedim. En sevdiğim "sessiz" aktivitelerden biri de; Münih'in çevresindeki ormanlık alanlarda, nehir kenarlarında ya da bisiklet yollarını takip ederek gidilebilen kasabalarda saatlerce pedal basmak. Güneyindeki 1750mt'lik Alplere rağmen, Münih o kadar dümdüz bir şehir ki; karla kaplı ya da sular seller gibi yağmurlu olmadığı sürece, 2 yaşındaki emzikli bebeden 90 yaşındaki takma dişli nineye dek herkes her daim iki teker üzerinde. Ben de fırsat buldukça doğaya zaman ayırmayı seviyorum, bazen kitap defterimi alıp parklarda çimen üzerinde çalıştığım da oluyor; üniversitenin kütüphanesinden daha keyifli olduğu kesin.

Bir de, sonunda kiraz çıktı yaşasın! Çıktı derken Türkiye'de çıktı, buraya ithal edildi ama kilosu 6.99 Euro, şimdilik el değmiyor. Ama heryer çilek dolu! Bisikletle geçerken baktım herkes eğilmiş yerden birşeyler topluyor, merak edip durunca çilek tarlası olduğunu farkettim. Hemen daldım içine tabii ki; tarladan kendi elinle topla, at sepetine.. Tarlanın ucundaki barakada bir kadın oturuyor, tartıp söylüyor ne kadar ettiğini. Üstte gördüğünüz karton kutuya topladıklarım kadar da ağzıma attıklarım var, o da "göz hakkı" tabii ki.

Eve gelince çilekleri güzelce yıkadım, robota atıp püre haline getirdim. Sonra bir bardağın 1/3ü kadarını çilek püresiyle, geri kalanını soğuk sütle doldurup, içine ağız tadına göre birazcık bal ve vodka ekleyip karıştırdım ve adını "Pink Russian" koyduğum kokteyli yaptım. İkinci bardağa da aynı oranda püre koyup üstünü süt yerine portakal suyuyla tamamlayıp yine vodka ekledim. Bu da renginden ötürü "Strawberry Sunset" adını aldı. Ben fazla şekerli sevmediğim için ilki daha çok hoşuma gitti ama ikincisi daha klasik ve geniş kitlelere hitab edebilecek bir içecek sanırım.

İçeceğimi ve kitabımı alıp balkona kurulunca, bir yandan güneş batar, bir yandan bülbüller öterken, Haydar Ergülen'in şu dizesi geldi aklıma:

"Mayısı havalandır, sonrası hazirandır..."