28 Mart 2012 Çarşamba

Eski kız

Şimdi Türk aile tipine, örf ve adetlerine, TSE 1950'ye, ISO 40bin kere maşallah'a falan ters, biliyorum ama içimden gelmiyor ki. Sevdiceğe karışmak, çemkirmek, trip atmak, döt devirip yatmak beceremediğim haller. Deli doktorum dedi, kendime güvenim tammış da, ondanmış. Aldım kabul ettim.

Eski sevgililer (konu icabı illaki gerekiyorsa) konuşulur ama kıskanılmaz bizim evde. E yani beni ben yapan, iyi kötü hatıram olan düzgün efendiden insanlar hepsi (biri hariç, onun da şeytan pabucunu ters giydirsin, yanaklarını öpsün İNŞ), insan ara sıra anıyor tabii, neden anılmasın ki? Zaten hepimiz evlenmiş barklanmışız, Allah mutluluğumuzu daim etsin. Maziye saygı duymak ama fazla da elleşmemek lazım. Belli ki kocayı daha çok sevmişim ve seçmişim, hayrını da göreyim İNŞ. O da beni daha çok sevmiş, seçmiş, sevgiyle depe depe kullanıyor MAŞ.

Buraya kadar iyi güzel. Lakin bizim bi "Ştefi" olayımız var. Bildiniz mi? Eski kız, ayol.. Alman olmasından kelli, pek tabii sarışın bi hatun bu Ştefi. Hafif balık etli böyle, gerdan falan yerinde. İlk 8 sene önce tanıştık biz, sevdiceğimle tanışmamızın ikinci ayında, böyle kankalar falan toplanmışız. Grupta bir bu kıza içim ısındı ilk andan. Komik de bir durum vuku buldu. Öyle loş bar ortamında eski kız olduğunu anlamamışım, kardeşini o sanmışım, kardeşi de soğuk nevale falan derken neyse amaaan. O gün bu gündür biz böyle seviyeli bir ilişki içindeyiz Ştefi'yle. Çok sık görüşmüyoruz ama görüşünce pek sıcak davranıyoruz birbirimize. Ayol numara mı yapıyoruz, yok yahu, yapmıyor gibiyiz. Kızcağızı ayıp olmasın, yanlış anlaşılmasın diye kocasıyla beraber düğünümüze çağırdık, o da sanırım ayıp olmasın, yanlış anlaşılmasın diye geldi, üstüne yüklenmiş kocaman hediye falan getirdi. Şimdi ev gezmelerine gidip geliyoruz, bana özel sevdiğim pastadan alıyor, ben ona iltifatlar ediyorum, benim kahve saçıma gözüme hayranlar karı koca.. Abesle iştigal edilen durumlar yahu. Türkiye'de olsak olacak iş değil yani. Ama Alemanya bu kadar da medeni bi toplum demek ki ya da herkes rolünü çok medeni bi şekilde oynuyor. Öyle saç saça baş başa mahalleliler gibi kavga edecek hallere düşmedik çok şükür (hoş şimdi düşündüm de böyle bi chick-fight durumunda da kocalarımız zevkle izlerler, ayırmazlardı da sanki.. neyse geçelim, aklım fazla çalışıyor muzurluğa)

Neyse bu Ştefi iki haftadır bana sardırdı. Geçen hafta IKEA üstüne berbat fülüt konseri falan derken atlattık ama bu hafta "allasen, yok vallahi olmaz, ölümü ye" ayarında almanca cümleler kuruldu falan, kaçamadım. Bu haftasonu Brunch yapacağız, medeni bir ortamda medeni bi şekilde. Orda çikolata sosunda bir chick-fight aklıma geliyor ama yok, olmaz heralde daha neler..

Ya normal mi bunlar merak ediyorum? Ben kıskanç bir insan değilim gerçekten ama bu durum normal mi yani, eski kızla kanka olma halleri falan? Hayır evropaya uyayım derken aşırı medenileşmiş olmayayım yanlışlıkla, Allah muhafaza?

Bahar çarpar, yetmedi terlik fırlatır

Oh keyifler gani gani, doktor randevum iptal. Doktorun hasta olacağı tutmuş, oysa ki doktor dediğin her daim sağlıklı olur sanarız. Kendisine Allahtan acil şifa, sevenlerine de sabır diliyorum ama ben şahsen bu habere çok mutlu oldum, çünkü fellik fellik kaçacak yer ve bahane arıyordum. Gerek kalmadı, iyi oldu. Üç beş gün kazandım piyangodan.

Bu şenlikli ruh haliyle hemen pencereye koştum. Baktım bi değişiklik var mı, bahar gelmiş mi? Yok henüz gelmemiş. A be canım, bahar dış mekanlara gelmediyse de iç mekana geldi yahu. O da nesi; sardunyalarım pörtlemiş, orkidelerim cortlamış, soğuk insanlar diyarı alemanya'da akdenizli ruh halimi korumak için almış bulunduğum zeytin fidesi dahi çiçek açmış! İşte yanda kanıtı! Evin dışında kış koşulları devam etse de, içinde bahar havası esmeye başlamış.

Akşama kızlarla "içelim güzelleşelim" randevumuz var. Kara kış koşullarına bir süredir yenik düşüp imana gelmiştik ama sonra geldi bahar ayları, gevşer gönül yayları.. Burada 5 euro'ya, bizi de müesseseyi de "happy" eden "happy hour" hadisesi var, birkaç kız o bar senin bu bar benim, bir-iki haftada bir toplaşıyoruz. Erkekler gelemiyor ama tahmin edersiniz bu durumda konu sırf erkekler be bacım.. Arada akıllı uslu iki çift başka laf eden de çıkıyor neyse ki ama 5 euro'ya cocktail diyorum, gerisini koyveriyorum..

Errrrkek demişken; bu hafta sonu benim kişisel domestic errrrkekim bir güzellik yaptı. Sevabına beni IKEA'ya götürüverdi. Bu IKEA teee şehrin bi ucunda, özgür kız ayaklarında tek başıma gidebileceğim bir yer değil. Aslında IKEA'ya erkekle gitmek de bir dert. Adamcağızımı restoranta köftelerin dibine park edip, dizinin üzerine bilgisayarını koyup, kendim şöyle doya doya dolandım pek şükür. 2 saat sonra, köftelerin yanına park ettiğim adamın dizinin üzerindeki bilgisayarın pili bite-yazınca, artık köftelere bakarak kahvesini yudumlamaktan bitab düşmüş olduğunun ayırdına varıp, mesaj attı tek satır: "acıktım" diye. O sıra ben de rengarenkli yastıklarla iç gıcıklayan koku mumların arasında bir yerde kendimi yitirmiş bulunduğumdan, IKEA denen labirentte yolumu bulup restorana geri gelebilmem biraz zaman aldı tabii. Adamcağızımı açlıktan gözü dönmüş, köfte ile füme somon arasında kararsızlık krizleri geçirmekte buldum. Kavuştuk ey dostlar. O ne kavuşma.. Adamcağızım kendini hemen köfte sırasına vurdu, ben de çocuk viyaklamalarının görece-duyaca- iliklere dek hissedece az olduğu bir masaya kapağı attım. Kapağı derken, hakikaten kapak, bildiğiniz kavanoz kapakları. 2 saatlik dolaşmanın sonunda aldığım en manasız ama en "ay çok şirin bunnaaaar" şey bu renkli kapaklar olmuştu çünkü.. Geçelim. Köfteleri yedik, kocanın daha evden çıkmadan internetten görüp bana da beğendirdiği iki parça eşyayı arabaya atıp, benim kendimden geçerek aldığım birkaç bitkiyi sırtlandık, son dakikada kocanın "şurdan muhakkak bir balık yumurtası sosu almalıyım" diye ışık hızıyla atıldığı isveç gıda marketinde kısa bir duraklama geçirdikten sonra eve döndük. Alemanya'da cumartesi gece ve pazar tüm gün çivi dahi çakmak yasak olduğu için, aldıklarımızı yerleştirip huşuuuu içinde hayatımıza devam ettik.

Bu yandaki mutfağımın son hali, fransız kafelerine benzememiş mi allaaaaseniz? Gelin de size ellerimle croissant'lar açayım, cafe au lait'ler ikram edeyim. Bu arada, fransız mutfağına şu nedenle de hastayım. Normal koşullarda karıştırılması genel toplum ve ahlak kurallarına karşı olan bazı gıdalar vardır, misal ekmek üzerine beyaz peynir ile vişne reçeli ya da almanların tatlı salatalık turşusu ile potibör bisküvi, daha da ileri gitmek isteyenler için akasya balı ile yeşil zeytin ezmesi.. Bu gıdaları yemeyi seviyorsanız (misal, ben) dünya genelinde yaşayan elalem size deli ya da daha beteri hamile gözüyle bakar. Oysa ki fransa'ya giderseniz bunları afiyetle yemekle kalmaz, bir de üzerine eşek yüküyle para ödersiniz. Böyle de bi ayrıntı var işte hayatta. Biliniz ona göre davranınız, mahçup olmayınız diye anlattım.

Haftasonu ayrıca bir klasik müzik konseri - ki inanılmaz kötüydü çünkü harp ve fülüte bi derece dayanabilsem de, bunları o incecik sesiyle harmanlamaya kalkan viyolonsele inanılmaz sinir olurum - ve sezonun son karlı dağ tırmanışı - ki inanılmaz güzeldi, doğa mis gibi kokmaya çimenler yeşermeye başlamış, bahar mı geliyor ne?!? - ile geçti. Bir de ben doktor vs düşünmemek ve tırlatmamak için, iç odanın şeklini değiştirip, camları sildim ve kereviz pişirdim. Sonra da şu yandaki okuma koltuğuma yığılıp kaldım. Bu koltuğu ve tepesindeki orkideleri o kadar çok seviyorum ki, burda bir ömür geçirebilirim sanırım. Çiçeklerime bir maşallah deyin, nazar değmesin..

Bahar herkeste yorgunluk yapıyormış, bende ise aşırı bir enerji patlaması yapıyor. Bu sıra güzel çalışıyorum doktora adına, almancaya da biraz eğiliyorum. Akşamları da ekseriyetle dışarılarda oluyoruz çünkü bira bahçeleri açıldı ve yaz saati uygulaması ile akşamlar upuzun bizim oldu. Bir de şu doktor vs. işleri bi bitse de rahatlasam harika olacak..

21 Mart 2012 Çarşamba

Ac'cık Kültür

Aldığım duyumlara göre, sizin oralara bahar gelmiş sevgili bahar sevişgenlerim. Kendinizi çimene çiçeğe salmışsınız, güneş ısıtmaya başlamış kulunçlarınızı. Bizim buraya henüz gelmedi o dediklerinizden ama dünyanın dört bir yanından aldığım havadislere göre çevremizdeki kış-çemberi gittikçe daralıyor. Anlaşılan bahar ha bugün ha yarın, söz vermiş bize de gelecekmiş. Bizi de sevindirecekmiş. Ama daha var sanki ac'cık.. Heryerde kuru dallar, gri bir doku hakim. Papatya sarısına, çimen yeşiline var daha..

Yine de mutluyuz. Entellektüel camia gri havayı sever. Züğürt avunur, devran döner. Çıkamayasıca kış en azından masa başına oturtup üç beş makale yazdırıyor, okutuyor, düşündürüyor. Okuya-düşüne-kaşına keşfettiğim bazı güzellikler oldu. Ac'cık kültürlenmeniz için nakşediyorum buraya.

"Bir kitap okudum dünyam değişti" desem bulutların üstünden kızarak bakar bana Oğuz Atay. Zaten değişmiyor nicedir dünyam, monotona bağladı iyice. Memnunum. Zira baharın geldiğini anladığı anda bünye birden çıldırıveriyor, ne yaptığımı bilemez halde koşturup coşturuyorum. Ac'cık monotonluk iyidir mirim. Monoton monoton şu kitabı okudum geçenlerde: "Mr. Nice - Biography of Howard Marks". Kendisi uzunca bir süre ticaretini yaptığı "Mari Teyze"mizin 30 Ton kadarı ile yakalandıktan sonra, 25 seneye mahkum olup 7 sene sonra bir şekilde hükümeti bu durumun kendi hataları olduğuna inandırarak salınıverilen cingöz recai bir abimiz. Oldukça macera dolu bir hayat. Filmi de oldu tabii ama kitabın dili çok keyifli. Tavsiye olunur, biiiir.

Yine aynı monotonluk sırasında Almancam gelişsin ac'cık diye düşündüğüm için Alman filmlerine sardırdıydım. Birkaç iyi ve bilindik film izledim ama şu film ac'cık depresif olmakla birlikte çok hoşuma gitti; "Kirschblüten - Hanami". İngilizcesi Cherry Blossoms, Türkçesi Kiraz Çiçekleri.. Tabii ki Tokyo'daki kiraz çiçekleri zamanında çekilmiş, gözümüz gönlümüz açılsın. Rudi adında tipik Bavyeralı yaşlı ve huysuz bir ihtiyarın Trudi adındaki sevimli karısı aniden ölüyor. Kadıncağızın ömür billah tek arzusu kiraz çiçekleri açtığında Tokyo'yu görebilmekmiş. Olmuyor. Adam bavuluna karısının elbiselerini yerleştirip gidiyor Tokyo'ya.. Sevimli bir filmdi, tavsiye olunur, ikiiiii.

Nicedir mp3 çalarımda aynı müzikler, bayıldım artık. Yeni gruplar keşfetmek, bir ergenin tüketim anlayışıyla onları bir hafta dinleyip atmak istiyorum ama yaş ilerledikçe insanın yeni müzisyen bulma yeteneği geriliyor gerçekten. The Morning Benders adında bir indie-rock grubu keşfettim. Belki siz çoktan keşfettiniz, o da olabilir ama ruhumu çok okşuyor bu adamlar bu sıra. "Excuses"tan başlayabilirsiniz, tavsiye olunur bu üüüüüüç.

Akşamları hafif yiyeyim, diri vücüüüdüm bozulmasın düsturu ile bol nar ekşili yeşil salatamı çatallarken, yanında tezat olsun şık dursun diye de Netflix'ten Anthony Bourdain'in "culinary and culturally" temalarla bezenmiş bulunan, yemek ve seyahat kültürünü pek bir güzel harmanlayan "No Reservations" programını izliyoruz. Türkiye bölümünü izlerken ben kilo aldığımı hissettim, o derece leziz bir programdı. Ondan başlayıp dünya mutfaklarına açılabilirsiniz. Tavsiye olunur bu da dööööööööört.

20 Mart 2012 Salı

İsim, şehir, hayvan

Bloğunu severek takip ettiğim Jardzy, işyerimizdeki bilgisayarda çalışıyor gibi görünürken oynayabileceğimiz birkaç oyun önermiş. Sağolsun, çok makbule geçti. Ben de işi bir adım ileriye (ya da yirmi sene geriye) götürerek, size işyerinizde çalışma arkadaşlarınızla oynayabileceğiniz, grup dinamiklerini geliştiren bir oyunumuzu hatırlatmak istedim: İsim, şehir, hayvan.

Normalde bir harf saptanır; ona göre isim, şehir, hayvan, ülke, spor, politikacı vs. allah genel kültürden ne verdiyse yazılır. Kural; aynı grupta sözcüğün tekrarlanmaması, tekrarlanan kelime çıkaıldığında kalan toplam kelimelerin sayılıp birincinin ilan edilmesine dayanır ama ben bugün yalnız çalışan bir kovboy olduğum için kuralları azıcık değiştirip, belirli bir harften değil de, 5sn içinde aklıma gelen kelimeden size birer hikaye anlatmaya çalışacağım. Evet, başlıyoruz. Rahat, hazır ol, başla!

İsim: Fasülye. Evet, bildiğiniz yeşil fasülye. Bursa'ya Bulgaristan'dan göçen bir ailenin kızlarına koydukları isimdir. Vallahi (ve de billahi) gerçektir. Gaz da yapar, doğrudur. Bana sormayın "neden ama neden, neden?" diye, muhacir aileler bu tip enteresan isimleri çok koyarlar. Çocukken bizim evde bana bakan Ganime hanım vardı mesela. Ya da Veslihan diye bi arkadaş vardı okulda. Bu arkadaşa da böylesi denk gelmiş. Tuhaf isim sahibi olmak için muhacir olmaya da gerek yok, bizim memlekette bolca var böyle tuhaf isim. Misal Yosma.. Güzel kadın demekmiş. Niyet iyi aslında yani.. Dahası var: buradan okuyun çünkü benim zamanım az, 5 saniye doldu mu? Peki.

Şehir: Fucking. Alman sınırına 4km uzaklıkta olan, Avusturya'da bulunan bir şehirdir. İnanmayanlar buradan inanabilir. Aslında bu kentle ilgili tuhaf-komik tek durum kentin ismi değil, devamlı tekrarlayan ciddi bir kriminal problemleri var bu insanların. Evlerine muzip bir hediye götürmek isteyen turist insancıklar tarafından kentin girişindeki isim tabelaları devamlı çalınıyormuş.. Kendilerine Allah'tan sabır diliyoruz. 5 saniye yine mi doldu? Peki.

Hayvan: Kurbağa. Çünkü öptüğünüzde prensi bulma şansınız var. Tabii yakalayabilirseniz, çünkü kendi boyunun yaklaşık 50 katı (yani neredeyse 2 metre) zıplayabilme yeteneğine sahipler. Yaklaşık 5000 farklı türü olan kurbağaların bir türü de bu yandaki şekerleme kurbağalar. Sydney'de yemiş ve beğenmiştim. "Kurbağanın şekerlemesini ne yapayım, bizzat kendisini yerim" diyorsanız, o da mevcut. Tuhaf şeyleri yemeyi sevenler diyarı Fransa'nın başkenti Paris'teki "Rotisserie d'en Face"da pişirilip beğeninize sunulan kurbağa bacakları, dünyanın en iyi bacaklarıymış. Ewwww diyenler için, tadının tavuğa benzediğini belirtelim. 5 mi? Peki.

Ülke: Liechtenstein. Avusturya ile İsviçre arasında 160km2'lik, 35.000 nüfuslu, Avrupa'nın en küçük ve Monako Prensliğinden sonra, Avrupa'nın en zengin ülkesi. Ayrıca işsizlik oranı da %1.5'un altında, o kişiler de sanırım keyiflerinden çalışmıyorlar. Liechtenstein'lılar kendi pasaportlarına, ulusal marşlarına ve ordularına sahipler. Ayrıca bir de prensleri var (ki kendisi benim kayınvalide ile üniversitede berabermiş, bu da benim sevdiceğimin kraliyeti teğet geçtiğini göstermiyor da nedir?). Liechtenstein birkaç sene önce yanlışlıkla İsviçre tarafından işgal edildi! Olay şöyle vuku buldu: İsviçre ordusuna ait bir tabur dağlık alanda kaybolup kendini Liechtenstein'da bulunca politik bir kriz yaşandıysa da, Liechtenstein basın sözcüleri "neyse ki çevremizdeki ülkeler son derece uygar ve barış yanlısı keh keh" diyerek durumu kotarmayı başarmışlardır. Ayrıca Liechtenstein dünya takma dişlerinin %80'ini üretmektedir. Yine mi 5 saniye? Peki.

Spor: Boules. Fransızların yine hiçbir anlam veremediğim ulusal özelliklerinden biri olan bu spor, gülle kadar ağır topların asla anlaşılamayan bir takım kurallar çerçevesinde sağa sola fırlatılmasını içeriyor. Oynayanların yaş ortalaması 85 olduğu için fazla detaya girmiyorum artık.

Politikacı: Hepsini koymalılar bir füzeye, fırlatmalılar uzayın derinliklerine.. Sıkıldım ben, oynamıycam artık.

Yeni başlayanlar için: Kemoterapi

Kanser tuhaf bir hastalık. Sizde, ailenizde ya da sevdiğiniz bir dostunuzda olmayınca ya hiç umurunuzda olmuyor ya da çok korkutucu geldiği için bilinçli bir şekilde bilinçaltına atılıp tamamen gözardı ediliyor, ağza dahi alınmıyor. Oysa ki çok yaygın kanser. Mesela gelişmiş ülkelerde her 10 yetişkinden 1'inde kolon kanseri, her 8 kadından 1'inde meme kanseri, her 4 erkekten 1'inde prostat kanseri, toplumun %8'inde akciğer kanseri görülmekte. Bu tip yüzdeleri verdikçe aklıma hep bizim patoloji hocasının "yüzdeleri bir arada ele alınca normal diye tanımlanabilecek insan kalmaz" demesi gelir. Aslında bir anlamda doğru da.. Yaşam uzadıkça, beslenme ve egzersiz alışkanlıkları değiştikçe, tıp gelişip adı konmamış hastalık oranları düştükçe, aslında her insanın yaşamı boyunca en az bir ciddi hastalık geçirdiği gibi bir sonuç çıkıyor ortaya. Kanser de bunlardan biri.

KANSER kelimesi ne kadar negatif anlam yüklü, hiç fark ettiniz mi? KANSER, küçük harfle yazılamaz gibi.. Zaten K harfiyle başlayan kelimeler bizim dilde biraz ağırdır. Katı, kötü, kan, karafatma, kabızlık, kurufasülye.. falan. Garip bu. Psikolinguistik bir yana, kanser kelimesi çağrışımları gereği de korkutucu. Ağrı, acı, ölüm.. Pozitif anlam ilişkisi kuramadığımız kelimelerden.

Gerçekten öyle mi peki? Biraz aaştırırsanız, aslında pek değil. Son on yıldır, tedaviler de geliştikçe ve insanlar yüksek oranlarda kanseri "yenmeyi" başardıkça, kanserin pozitif yönlerinden de bahsedilmeye başlandı. Ben bile yazmışım burada. Kanserle gelen olgunlaşma, sosyal ilişkilerde iyileşme, yaşama bakışta değişim konuları, psikoloji ve onkolojide sıklıkla ele alınmaya başlandı. Artık kanser; çaresi olan, hatta yakalandığınızda ve savaştığınızda kişisel gelişiminize olumlu katkıları olduğu kanıtlanan bir "yaşam süreci" olarak kabul ediliyor. Erken dönemde teşhisi konan, yerinde tedavi edilen ve önleyici terapilerle desteklenen kanserler, artık "hastalık" yerine "yaşam süreci" olarak anılıyor. Bir psikolog olarak, ben de bu sürecin normalleştirilmesi taraftarıyım. Yani kanser teşhisi konulan ve tedavi sürecinde olan kişilerin "hasta" olarak tanımlanması yerine, bu kişilerin özel bir yaşam döneminde olduklarının dile getirilmesi, kişinin normal yaşamından mümkün olduğunca uzak bırakılmaması ve sosyal, bilişsel ve psikolojik yaşamlarının kesintiye uğratılmaması gerektiğini savunuyorum. Tabii ki bu hastalığın önemsenmemesi veya hafife alınıp tıbbi ya da koruyucu davranışsal gereklerin ve yaptırımların hiçe sayılması anlamına gelmemeli. Önemli olan kanserle edilen tıbbi mücadeleyi titizlikle sürdürürken, yaşama tutkuyla sarılmak belki de.

Bunları yazmak veya konuşmak kanserle yüzyüze gelmemiş biri için ne kadar kolaydır bilir misiniz? "Canım tutunuver işte hayata" demek, "somurtma, ağlama, sinirlenme, neşeli ol işte" demek, kısaca "Allah şifa versin" deyip kendi dertlerini anlatmaya başlamak ya da hasta ve yakınlarının karşısına geçip "senin başına niye geldi buuuu" diye hönküre hönküre ağlamak.. İnanın, bunlar yapılıyor ve son derece sinir bozucu durumlar. Oysa kanser hastalarının ahlayıp puflayan, onları azarlar şekilde konuşan, sinirlerini bozan, ille bir neden aratıp sanki kendi keyifleriyle kanser olmuşlar gibi "şunu şunu yaptın ya da yapmadın, ondan oldu" diyen "ben sana dediydim" tiplemelerine değil, onlara neşe ve umut veren dostlara ihtiyaçları vardır. Onun da samimisine ama.. Yoksa yüzün gülerken için ağlıyorsa, bunu en kolay onlar anlar..

Ağlayıp sızlayacaksanız, kendi derdinizi anlatıp sıkacaksanız, telefon edip yarım saat çene çalarak hastayı yoracaksanız, herşeyin artık ne kadar hormonlu olduğunu, bu nedenle kanserlerin ne çok arttığını "onda şu var, bunda bu var" diyerek ortaokul coğrafya öğretmeni misali sıralayacaksanız, bir zahmet siz eksik olun. Samimi insan konuşmaz, gider iki organik yumurta, domates alır gelir mesela. "Evet çok yaygın ama tedavisi mümkün" diye moral verir mesela. Öğreten adam değil, destek veren dost olur, insanı rahatlatır, hep kanser yerine başka şeylerden sohbet eder. Süreci normalleştirir yani. Lütfen böyle olun siz de.

Kanser öcü değil. Bir süreç. Dün ve bugün Ankara'daki Numune Hastanesi'nin Tıbbi Onkoloji Polikliniği'nde insanları inceler ve bazılarıyla sohbet ederken bunları öğrendim ve paylaşmak istedim. Bir de insan bazı şeyleri ancak deneyimleyerek, uzun yoldan öğrenebiliyor. Kemoterapi süreci de bunlardan biri. Hassas bir konu bu kemoterapi, herkes herşeyi söylüyor. Ben hep korkardım mesela "kemoterapi" ile "yazık" kelimelerini sıkça bir arada kullanırdım. Ne angutluk. Tamam, zor bir süreç, dikkat edilmesi gereken bir süreç, bilgilenilmesi gereken bir süreç.. İnsanı bitab ve halsiz bırakıyor, süründürüyor gerçekten. Ama öteyandan, aslında normal de bir yaşam süreci.. Yani 7 yaşındaki çocukla 87 yaşındaki ihtiyar da alıyor, gayet de güçlü gidiyor o koltuğa oturuyorlar.

Şöyle oluyor kemoterapi: bir gün önceden gidilip kan tetkiki yaptırılıyor. Birkaç saat içinde çıkan sonucu doktorunuza gösteriyorsunuz. O tedaviyi onayladığında, ertesi gün poliklinik hemşirelerinden kişiye özel ilacınızı alıyorsunuz ve kemoterapi odasına geçiyorsunuz. İlk serumlar hızlı veriliyor, sonrakiler ise 46 saatte yavaş yavaş verileceği için, serumlar bir askı ile boynunuza asılıyor ve eve yollanıyorsunuz. Evde dinlenmeniz, soğuk hava akımlarından, olası mikrop kapmalardan (yakın temas vs.) uzak durmanız gerekiyor. İlaçlar bulantı, halsizlik ve bazen saç dökülmesi, ellerde aşırı hassasiyet yapabiliyor ama yeni nesil ilaçlarda bu etkiler de daha az hissediliyor. Bir de genellikle 6 ay her 15 günde bir planlanan tedavide, ilacın damarlardan verilmesi bir süre sonra damarlarda sertleşme ve tahribata neden olduğu için, omuz ile göğüs arasında bir damara "port" denen bir alet takılıyor ve bu tedavi sonuna dek vücudunuzda kalıyor. Dıştan elbise altından belli bile olmuyor, güzel bir buluş. 46 saatlik ilaç bitince yine hastaneye gidiyorsunuz, iğne çıkartılıyor, port temizleniyor ve eve dönüyorsunuz. Birkaç gün içinde de iştahınız ve enerjiniz geri geliyor. Tabii bu süreç hiç kolay değil, psikolojiniz hassas oluyor, kırılgan oluyorsunuz, yakınlarınız biraz fazla üstünüze düşüp sizi sinirlendirebiliyor. Ama sonuçta bir süreç. Herkesinki farklı olsa da başı ve sonu olan bir süreç. Geçeceğini, sağlığınıza kavuşacağınızı lütfen hiç unutmuyorsunuz.

İşte böyle; yeni başlayanlar için kemoterapiye giriş postu oldu bu da.. Dün ve bugün onkolojide çok tatlı insanlar gördüm ve tanıdım. Bazısı müthiş bir enerji ile örgü örüyor, bazısı gazetesini okuyor, bazısı ders çalışıyor, bazısı sohbet ediyor bir yandan da kemo'larını alıyorlardı. Bu süreci normalleştirmeyi başaran, ailesi ve sevdiklerinden destek alarak geleceğe olumlu bakanlar, eğer bu bir savaşsa, kazanan taraf oluyor anladığım kadarıyla. Özetle; kemoterapide korkulacak birşey yok ama kesinlikle hafife alınacak bir süreç de değil. O zaman ne yapıyoruz sevgili bloggercıklarım? Pozitif düşünüyoruz, sağlık kontrollerimizi aksatmıyoruz, tüm hastalara da bol şans ve şifa diliyor ve dua ediyoruz.

Görsel buradan alıntıdır.

14 Mart 2012 Çarşamba

Gece fenerleri

Aşırı hızlı geçmekte olan 2000'lerin yoğun ötesi insanının "boş boş oturma" lüksü elinden alındığı için, bazı küçük ama önemli ayrıntıları gözden kaçıranlarımız olabilir diye yazıyorum bu yazıyı.

Çocukluğumdan beri pek sık görmediğim, en sonuncusunu da 1998 yılının Ağustos'unda Rumeli Hisarı'ndaki Yeni Türkü konseri sırasında gördüğüm bir alamet-i farika, geçen hafta şans eseri tekrar karşıma çıktı: Ateşböcekleri! Aman tanrım, tevellüt kaç benim ya?!? Rumeli Hisarı konseri mi kaldı, Yeni Türkü mü kaldı ki ateşböceği kalsın?!? Ateşböcekleri.. Hayır tiyatro sanatçıları Ercan ve Yalçın değil - aman tanrım, yine aynı şey, bu adamları yeni nesile nasıl tanımlarsın şimdi?!? - benim bahsettiğim, bildiğiniz böcekgillerden ateş böceği. Hiç rastlamamış olabilenler çıkacağını düşündüğüm için - sevdiceğim de bunlardan biri çünkü - önce size bu böceğin bir nüshasını göstermeliyim.

İşte bu, o. Ama bu renkli halini görebilmemiz pek mümkün değil çünkü onun tercihi "gecelerin kadını" olmak. Simsiyah geceyi yanıp sönerek aydınlatan ufacık florasan lambalar gibiler, yeşil yeşil minicikler. Karanlık gecelere tuhaf bir huzur verirler, en azından ben öyle hissederim çünkü bu böcekleri çocukluğumun ışıksız ve ufak Ege kasabasında hayranlıkla izlerdim geceler boyu. Sonra dediğim gibi, yıllarca kayboldular ve bir gece Rumeli Hisarı'nda - tam da Derya "işte bu yüzden, sırf bu yüzden işte, yeni bir isim verdim sana: Destinaaaaaa!" derken - aniden karşıma çıktılar. Onlar benim Alcatel'in (yeni nesile not: cep telefonuydu bu) yanıp sönen yeşil ışığına aşık, ben onlara.. Yine yıllar sonra, bu sefer geçen hafta Palawan'ın ufak ve yine elektriksiz adasında, yine dalga sesleriyle uykuya dalmak üzereyken, birden odada yanıp sönmeye başladılar. Sevdiceğim inanamadı, sonra çocuk gibi heyecanlandı, sonra hayranlıkla izledi benim gibi, kapkaranlık odadaki minik gece fenerlerini. Çok güzeldi..

En azından bazı çocukların hala ateşböcekleriyle büyüdüklerini bilmek güzel..

Denize kavuşmak

Henüz ortasında olduğumuz Mart ayının tartışmasız en muhteşem anı, doğum günümden bir önceki gece yaşandı. Albaguen adasında bir kaç gece önce yumurtadan çıkan ve tesisin ekolojik hassasiyet sahibi personelinin yıllardır sahip olduğu deneyimle birkaç gün suyla ve kayalarla dolu kırmızı bir leğende yüzdürdüğü yavru deniz kaplumbağaları suya salındı. Yavruların kumsalda debelenip, denize kavuşma anı ve sonra birkaç saniye durup birden denizin sonsuzluğunda kaybolmaları muhteşem bir görüntüydü.

2002'de yüksek lisansımı yaparken üniversiteden tanıdığım bir ekiple, Dalyan'daki Caretta Caretta'ların yumurtadan çıkışlarını ve denize kavuşmalarını desteklemiştik. Projeyi Hacettepe Biyoloji'den Ali Fuat Canbolat yönetiyordu ve bölümde okuyan öğrenciler de hem tatil hem staj yapıyorlar, Caretta'ları taramadan geçiriyor, veri topluyor ve denize ulaşmalarına destek olmaya çalışıyorlardı. Benim kampta bulunduğum dönem yumurtlama sonrası, yavru çıkışına denk gelmişti ve öğrencilerden beklenen, yeri belirlenmiş bulunan yuvaları, kedi, köpek, kuş gibi predatörlerden korumak ve yavruları denize kavuşturmaktı. Caretta yavruları yuvadan çıkınca içgüdüsel olarak deniz üzerinde dalgalanan ayışığına yani yakamoza yönelir, bu sayede denize kavuşurlar. Fakat Dalyan gibi doğal sit alanı olan bölgelerde ne yazık ki izin verilen turizm ve yapılaşma, onları deniz yerine çok daha güçlü olan ışık kaynaklarına yönlendirir. Dolayısıyla deniz yerine otellere yönelen kaplumbağaları doğru yola çevirmek öğrencilerin en büyük göreviydi. Aslında yavru kaplumbağalara dokunmak, onları elimize alıp denize götürüvermek yardımsever bir davranış gibi gözükse de, öyle değil. Çünkü yavrular kumsalı geçerken öğreniyorlar ve olgunlaştıklarında dişiler aynı kumsala geri dönerek yumurtalarını bırakıyor. Bu nedenle ele almadan, gerektiğinde yönlendirerek denize kavuşturmak en doğrusu. Gece boyu uyanık kalmayı, kedi köpek kuş ve yengeç kovalamayı gerektiren ama insanı çok da keyiflendiren bir görev bu. İlgilenenler için daha fazla bilgi burada.

Albaguen adasındaki personel kaplumbağaları direkt denizin kıyısına bıraktı, bence de iyi oldu çünkü kumsalda sayısız yengeç ve iki koca köpekle kimsenin uğraşacak enerjisi yoktu. Ayrıca bunlar carette caretta olmadıkları için, ben de bilgiçlik taslamak ve hepsi ayrı yöne koşturan 17 minik canavarın peşinde tüm gece uyanık kalmak istemedim. Ama denize kavuşma anlarını görebilmek mütiş keyifliydi. Yolları açık olsun bakalım. Köpekbalıklarını ve diğer büyük balıkları, açlığı ve çalkalı sonsuz denizi yenebilirlerse, belki 10 sene içinde adaya geri dönerler. Kim bilir..

10 Mart 2012 Cumartesi

Dön'üş'üm

Bu sefer bana da sürpriz oldu. Kar kış ortasında hiç aklımda yokken, eşim bana doğum günü sürprizi Filipinler seyahati armağan etti; evde öylesine uçak biletlerine bakarken (neden diye sormayın arada yaparız biz bunu) çok ucuz bilet bulunca, zamanı da uydurunca "hadi kalk gidiyoruz!" dedi. İlk başta bir sürü iş ve sorumluluk bahane ederek homurdandım ama, kabul etmeliyim o beni benden iyi tanıyor. Çok ihtiyacım varmış kaçıp gitmeye.. İyi ki de gitmişim, inanılmaz dinlendim. Gezi yazımı buradan okuyabilirsiniz. Avrupa'daki son bilmem kaç senenin en soğuk kışından çıkıp, masmavi denize ve sıcacık güneşe doyarken, inanılmaz enerji topladım. Denizin kıyısında hiçbir şeyi düşünmüyorum sanarken, hiç farkına varmadan hayatıma dair önemli kararlar aldım. Eve çok daha hafif ve şeffaf döndüm. Kış tatilinin gücü işte, yazın yapılan tatil bu kadar etkili olmuyor. Son bir haftadır okuldaki seminerler de, devamlı yağan yağmur da vız geliyor. Bu enerjiyle, bu haftasonu Ankara'ya kısa bir seyahat daha planlıyorum. Üstelik, eminim birkaç hafta içinde ağaçların yaprakları yavaş yavaş geri dönecek. Yeşile kavuştuktan sonra.. Gerisi kolay.

Değişim; kıştan çıkınca gerekli. Şöyle bir ruhumun kapılarını, camlarını açıp mis gibi bahar havasını içeriye almalıyım. Uzun uykudan sonra toprakta yeni yeni beliren çiğdemler gibi, yeni planlar ve hedefler saptamalıyım. Şöyle bir esnemeli, gerinmeli, saçımı avucumun içiyle bir karıştırmalı, kışın miskinliğinden kurtulmalıyım.

Filipinler ile Münih arasındaki 7 saatlik zaman farkı ve dolayısıyla kaçınılmaz olarak yakalandığım jetlag'e kahve de zencefil de kar etmiyor. Kaç sabahtır 5.30'da açılıyor gözüm. Daha karanlık tabii etraf. Biraz yatakta dön dolan, sonra fırla kalk. Hava aydınlanırken yoga yap, duş al, filtre kahveyi koy. Sevdiceğimin kahve kokusuna uyanışını izlemeyi seviyorum. Yersiz bir benzetme olacak ama, Patrick Süskind'in Jean-Baptiste Grenouille'i gibi onun da önce gözleri değil, burnu uyanıyor. Kahve mis gibi kokuyor tüm evde. Fırından sıcacık çeşit çeşit Alman ekmeği alıyorum. Son bir haftadır her sabah jetlag'in şerefine karı-koca pazar kahvaltısı keyfi yapıyoruz. Sonra o işe, ben okula yallah. Sabah romansı çok güzel de, jetlag gece vuruyor tabii. Film ya da uçak kazaları belgeseli izlerken (neden diye sormayın, seviyoruz biz uçak kazalarını) koltukta uyuyakalıyorum. Hep böyle gidemez tabii. İlk haftanın verdiği gevşeklikle jetlag'in keyfini çıkardık işte. Haftaya geçmiş bitmiş olacak kahvaltı keyifleri, koltukta sızmalar falan.

Bitsin de zaten. Dedim ya.. Planlarım var. Uygulamaya konacak 18 maddelik bir liste hazırladım (neden diye sormayın, listeleri de seviyorum). Listenin içinde neler yok ki; mutfak balkonunda bahçecilik projemden, 30(küsür)den sonra başlamayı umduğum yeni outdoor aktivitelerine, doktora teziyle ilgili hedeflerden, tuzla kaplı balık pişirme ve birkaç parti-organizasyon projesine.. Bol heyecan, bol aksiyon. Bu arada fark ettiniz mi, blogun tasarımını değiştirdim. Şu janjanlı renkler ve berbat font gözümü tırmalayıp duruyordu, insanın yazası gelmiyor. Attım çöpe gitti. Daha sade, böyle şirin şirin kelebeklerle dolu (midemdeki kelebekler?!?) bir tema var artık. Bahar gibi. Ben sevdim, umarım siz de seversiniz sevgili bloggercıklarım. Bir süre gider bence bu bize.

Haydi o zaman! Vira vira! Yelkenler fora! Yeni bir yıl başlıyor (neden diye sormayın, benim için yeni yıl her zaman Mart'ta başlar). Doğa uyanıyor. Yeni bir yıl, heni hedefler, yüksek motivasyon, pozitif enerji.. Haydi bakalım, yolum açık olsun o zaman!