1 Kasım 2012 Perşembe

Serseriyane

Andre Gide "Öyle günler oluyor ki, kendimi uşağım tarafından yatağa bağlatmam gerekirdi diye düşünüyorum" demiş ya, adam haklı. Bazı günler insanın yataktan çıkmaması lazım. Ayrıca insanın bir uşağının olması da yerinde olabilir (ah şu küçük burjuva tutkularım.. ah proletaryanın hakları..) Ne yazık ki, Gide kadar büyük bir yazar olma ve uşaklarca yatağa bağlanma fantazilerimin gerçekleşme şansı, yazın konusundaki yeteneksizliğim ölçüsünde az. O nedenle, çalıştıkça özgürleştiğine inandırılan kitleler misali çalışıyorum.. Okuldaki seminerlerin sunum hazırlıkları, doktora tezinin çatısının oturtulmasını takiben örülmeye başlanan duvarları, yılan hikayesine dönen Alman sürücü ehliyetimin sınavları, iptal edilemeyen sosyal gereklilikler falan derken, bir de çalışıyorum ya bir aydır.. Hamladım. Bertrand Russell'a katılıyorum; aylaklık büyük lüks.

Buna karşın, dün, sanırım muhteşem diye tanımlanabilecek bir gündü. Sürpriz olarak gelmesi de ayrı bir güzel oldu. Sonunda bomboş bir günü, aylak aylak geçirebildim!

"Muhteşem gün" tanımı herkes için farklıdır elbet; ama benim için aşağı yukarı şöyle birşey: Sabah 7.20'de yataktan fırlanır (neden? çünkü bünye sabahları bi başka aktif), yarım litre su ile ilaç niyetine yutulan bir adet kiwinin ardından evden çıkılır, spora gidilir. Salonda bir saat ter döküldükten sonra, fırından sıcacık ekmek ve içi üzümlü minik poğaçalardam alınır ve eve dönülür. Çay konulur, yumurta haşlanırken duş alınır. Duşu takiben; pijamalar geri giyilir, kahvaltılıklar bir tepsi içine konur ve gerisin geri yatağa dönülür. Kahvaltıyla eş zamanlı olarak mailler kontrol edilir, bloglara ve suret sayfasına göz atılır, keyif çayıyla gazeteler karıştırılır. Sonra bilgisayar bir köşeye kaldırılır ve kapkalın bir kitap ele alınır. Gözler kapanana dek okunur, gözler birkaç saat sonra geri açılınca yine okunur, erken kararan sonbahar havası izin verdiği kadar, okunur da okunur. Sonra yataktan kalkılır, süslenilir püslenilir, birşeyler atıştırılır, evden çıkılır ve Parov Stellar konserine gidilir. Çılgınlar gibi 3 saat dans edildikten sonra ayaklara inen kara sularla eve dönülür, yine pijamalar giyilir, yine uyunur uyunur ve uyunur. Evet, bence dün muhteşem bir gündü.

Parov Stellar benim 2008'de Avustralya'da Jus Burgers'de hamburger dişlerken keşfettiğim tınılardan biri. 1920'lerin swing ritmlerini, şimdinin elektronik anlayışıyla harmanlayan bir DJ. Bolca saksafon ve trompet kullanıyor, dolayısıyla hareketli bıcır bıcır bir müzik. Spor yaparken de çalışırken de iyi gidiyor. Canlı dinlemesi de keyifli oldu, tüm salon ve tüm sahne daimi bir dans etme, swing eyleme halindeydik. Müziği merak ederseniz şu linke tıklayabilirsiniz. 1920'lerdeki büyük anne ve babalarımız bizimle gurur duyardı. Ah o altın 1920'ler..

1920'lerin Amerika'sında hayat aşağı yukarı şöyleymiş; 1. Dünya savaşı yeni bitmiş, ekonomik rahatlık hissedilmeye başlanmış. İlk defa kadın hakları konuşuluyor, Jazz Miziği yapılıyor, Avrupa'dan kaçan entellektüel ve sanat camiası kendine bir yer açıyor. Picasso, Dali, Kandinsky, Klee, Miro, Hemingway, Tolstoy, Breton, Huxley, Woolf, Joyce, Shaw, Kafka ve niceleri en üretken dönemlerindeler. Einstein düşünüyor, Edison ile Tesla kavgalı, Freud ve Heisenberg bilimlerin önünü açıyor. Chaplin filmleriyle gülünüyor, Garbo ile aşık olunuyor, Keaton ile maceranın dibine vuruluyor. Bu yıllara Roaring Twenties (kükreyen 20'ler) denmesinin nedeni, özellikle müzik teknolojisi ve medya alanında yaşanan gelişmeler. Mesela Armstrong, Ellington, Bartok hep 20'lerde.. Ayrıca absynth ve kokain 20'lerin sevilen, bolca tüketilen ve bilimadamları tarafından sakinleştirici niyetine önerilen bir keyfi; o zamanlar bağımlılık yarattığı ve zararlı olabileceği bilinmediği için aynen esrar kullanımı gibi tamamen serbest - ki bazı tarihçiler kokaini 1920'lerde yaşanan düşünsel ve sanatsal alanlardaki patlamanın baş mimarı olarak da görürler. Bugün, 1920'lere duyulan özlemin altında yatanlar kısaca bunlar ve ben bu satırları yazarken, Woody Allen'in "Midnight in Paris" filmini yeniden izleyesim geldi.. Ah o altın 20'ler..

Serseriyaneme geri dönecek olursak; dün güzel bir gündü ama her gün bu şekilde yaşama lüksüm yok. Olsaydı da, zaten bir süre sonra bunu bir keyif olarak algılayamazdım heralde.. Almanya'da aylak adam / kadın olmak zor, çünkü hıristiyanlığın protestanlık mezhebinde çalışmak insanı tanrıya yaklaştıran en önemli görev. Tembellikse en baş günah. Dolayısıyla bu diyarlarda çalışmayan insana iyi gözle bakılmıyor, insanın bir işinin, bir uğraşının olması, aylak aylak dolaşmaması bekleniyor. Çocuksan da, yetişkinsen de, yaşlıysan da böyle bu. Herkesin belirli görevleri var ve bu görevler yerine getirilmediğinde ya "akıl hastası" yerine konma riskini ya "günahkar olma" riskini ya da "asalak gibi yaşayan insan" olma riskini aldın demek. Bu toplumda aylaklığa övgü geçerli değil, aylaklık ve aylaklara geçit yok.. Dolayısıyla dostlar, adım aylağa çıkmadan artık yazmayı bırakıp yavaştan ve yantiri bir şekilde okula gidiyorum..

3 yorum:

  1. Parov'u 2 kere canlı seyrettim! Hastasıyım! Powder.

    Alamanya'da işsizlik maaşı ile yan yatan ve hatta kasıtlı şekilde iş kazası geçirip malulen emekli olan Türkler, bu milletin bizden nefret etmesinin diğer bir sebebi kanımca.

    YanıtlaSil
  2. Var öyleleri evet :/ Bir de çok kötü koşullarda çalıştırılmış olanlar var köle niyetine..
    Band çok iyiydi gerçekten, oh kurtlarımı döktüm swinge swinge :)

    YanıtlaSil
  3. Pek beğendim ben bu Parov'u, pek eğlenceli :)

    YanıtlaSil