24 Mayıs 2012 Perşembe

Ameliyat Güncesi - Bölüm 2: Ameliyat

Nerede kalmıştık.. Ha evet; güzel bir bahar sabahı kargaların kahvaltı yaptığı saatte, biz aç bilaç ve heyecan silsilesi içinde hastaneye doğru yola çıktık. Hastalık hastalığım tavan yaptığı için, ben ikide bir "bu benim son gün doğumum", "bu benim son çiçek bürümüş ağacım", "bu benim son kargam" falan derken, kocamın eli ayağına dolaşıp kaybolunca, kayıt odasına 5dk geç vardık. Almanya kriterlerinde 5dk, Türkiye'de 5 saatlik gecikmeye eşit, a dostlar. Biz gittiğimizde herkes gelmiş, kayıt olmuş, totodan açık hastane gömleğini giymiş, kasap kuyruğunda kuzu kuzu bekliyordu bile.. Durumun vehametini anlayabilmeniz için, yanda bu hastaların totodan esintili gömlek giymiş bir örneğini (ama ne örnek, o Heisenberg!) temsili olarak iliştiriyorum.

Gurbet elde ameliyat olmak hayli enteresan be kuzucuklarım. Mesela üç dille mücadele halindeyim. Acaba hangi dilde bayılacağım, ayılırken hangi dilde ayılacağım? Narkozlu kafayla hangi dilde saçmalayacak, sırlarımı hangi dilde ifşa edeceğim? İşte ben bu tip varoluşsal sorunsalları çözmeye çalışırken ve son dakika dindarı mantığıyla aman sakın besmele çekmeden bayılmayayım ha gavurland'de diye düşünüp dururken; beklenen hemşire elinde mini mini kaplarla geldi ve "Frau S., hazır mıyız bakalııım" dedi. O saniye Tibet Yak'ı sakinliğim yerini bir titremeye, hafif hafif gelen panik dalgalarına bıraktı. Korkuyorum işte ya, yiğitlik buraya kadar. Kimbilir nereme ne iğneler, borular, tüpler sokulacak. Tünele bir kez girdin mi tamam zaten, gerisi Cem Yılmaz'ın değimiyle "totoya bir pamuk"tan ibaret..

Ben (pek tabii ki totodan gelen esintinin de etkisiyle) İmir’in iti gibi titreye durayım, hemşire elindeki minik hapı bana uzattı. "Happy Pill" deniyor buna, harikalar diyarına giden Alice'in mutluluk hapı. Bir yudum su eşliğinde içiliyor, anında sizi tüm günlük dertlerinizden, heyecan ve evhamlarınızdan kurtarıyor. Bildiğiniz sihirli hap.. Rolling Stones şarkısını bile yapmış yahu; Mother's Little Helper işte. Hemşire "birazdan sizi almaya "genç bir erkek" gelecek, onu gördüğünüz zaman hapı alın" diyor. Alice'in tavşanı mıdır nedir bu "Genç Erkek" yahu..? Beklenen "Genç Erkek" geldiğinde, hem mecazi hem gerçek anlamda hapı yutuyorum. Yatağımla birlikte bilinmeze doğru yola çıkarken, sevdiceğim arkamdan "tünelde ışığın tersi yöne doğru koş, tamam mı!" diye sesleniyor. Ameliyat katına vardığımızda; "Genç Erkek", yatağımla beni "Genç Kadın"a veriyor. Genç kadın beni yarı steril bölüme alıyor, burada yılın moda rengi yeşil. Herkes ve herşey yeşillere bürünmüş. Yeşil tesettür, beyaz ışık, latex eldiven üçlüsü olayı anında ciddi bir hale sokuyor ama gariptir, artık titremiyorum. Daha da garibi; şakır şakır, hiç konuşmadığım derecede akıcı bir Almanca konuşuyorum, üstelik Bavyera ağzıyla?!? Ben "bu happy pill ne acaip şey, tahtalıköyden dönüşte bir koli sipariş vermeliyim!" diye düşünürken, genç kadın bir düğmeye basıyor ve önüme havaalanlarındaki bagaj bantları gibi birşey geliyor. Totomu yataktan az kaydırıp bantın üstüne oturuyorum, bir uzun yol bagajının huzuru ve esenliği içinde, yarı steril bölgeden steril bölgeye geçiyorum.

Steril bölge ayrı bir dünya.. Bu sefer herşey beyaz. Üzerime sıcacık ısıtılmış bir battaniye örtüyorlar, elime iğneyi cortlatıyorlar, koluma tansiyon aletini sarıyorlar, parmağıma bipleyip duran bir zımbırtı takıyorlar, burnuma bir maske geçiriyorlar. Ben önce Bavyeracadan Almancaya, ordan İngilizceye geçiyor, en son "ha dur la bi saniye.. bismil..” derken dünya kararıyor, dudaklarımdan “that is weirrrrd" gibi anlamsız bir cümle dökülürken, gerisini koyveriyorum..

On yüz bin ışık yılı falan sonra; soldan, sislerin ve bulutların gerisinden, tok sesli biri "Frau S!" diye dürtüyor beni. Karşımda koca bir duvar saati, Alice'in tavşanının saati olsa gerek bu.. Sağımda ve solumdaki bölmelerde iki yarı baygın daha var. Uyanma odası burası, uyanma ve sapır saçma konuşma odası. Almanlar titiz millet, saçmalasak da hemşireye saçmalayalım, sırlarımızı ifşa etmeyelim, karizmayı çizdirmeyelim diye düşünmüşler, sağolsunlar. İyice ayılmadan odama yollamıyorlar, elalemin oyuncağı etmiyorlar beni. Karizma tamam da, acaba tüm uzuvlarım yerinde mi bakalım? Ayak parmaklarımı oynatıyorum, oynuyorlar. Dizlerimi oynatıyorum, oynuyorlar. Ellerim evet, onlarda oynuyor. Belirgin acı ağrı da yok. Ya acaba ameliyat iptal mi edildi? Yok ama karnımda bir şişlik, bezler ve hortumlarla kaplıyım. İlk cümlem yine ingilizce: "hangi yıldayız?" Hemşire gülüyor "hala 2012'deyiz". Tabii benim derdim şu; 30 sene komada kalmış olabilirim, kocam şimdi dışarıda yanında 25'lik yeni karısıyla ve boşanma kağıtlarıyla bekliyor olabilir, teknoloji aşırı gelişmiş, sağda solda uçan insanlar belirmiş olabilir.. Neden olmasın? Ya cidden bitti mi ameliyat, Hayrettin gitti mi, hayatta mıyım yani? Oh be!

Karşımda 4'ü gösteren koca saatle bakışarak 30dk daha geçiriyoruz. Ben artık sapır saçma konuşmayacağıma dair söz verince, "Genç Erkek" geliyor ve beni odama götürüyor. Sevdiceğim kapıda, elinde koca bir buket çiçek, öteki elinde saçmalarımı not etmek için ufak bir defter. O dizinden bir ameliyat geçirdiğinde ben ayılma odasına kağıt ve kalemimle dalıp, her dediğini not edip, haftalarca akraba ve dostlara okuyup okuyup gülmüştüm de; öcünü alma derdinde garibim.. Birkaç saat beraber oturuyoruz, ben uyuyorum, uyanıyorum, kayınvalidem ve çiçekleri geliyor, annemlerle telefonlaşıyorum, doktorum geliyor, karnıma bakıyor, gece hemşiresiyle tanışıyorum, ziyaret saati sona eriyor, sevdiceğim gidiyor (burda hastanın yanında refakatçi kalma durumu yok) hepsi hayal mayal.. Gece uyuyamıyorum ama sandığınız gibi ağrıdan değil, pisboğazlıktan. 30 saat oldu son yemekten beri ve hala yemek vermiyorlar bana! Çok açım; ey Türk refakatçileri ve beraberindeki börek, baklava, dolma heyeti! Neredesiniz?! Aslında nevrotik yapımla saniyede 15 farklı şeyden şikayet edebilirim ama dayıyorlar morfini ooooh, kafa bin dünya. MP3'ümü takıyorum kulağıma, iki saatte bir hemşire, happy pill falan derken sabahı ediyorum.

Sabah hemşiresi iş bitirici bir tip çıkıyor ve ilk iş sondayı, sonra serumu ve orama burama dürttükleri bilimum aparatı çıkarıyor. Bahçe hortumu boyutundaki son aparatı(tamam biraz abartmış olabilirim) çıkarırken, damarı da çıkaracak gibi oluyor. Tam ben etrafa kan fışkırtırken ve hemşireler koşuşurken, o esnada sevdiceğimin ziyarete geleceği tutuyor. Kan gölünün ortasında elinde sevdiğim poğaçalarla dikilmekte olan, gözleri korkuyla büyümüş sevdicek şok içinde; ben poğaçalara doğru bir yandan kan fışkırtır, öteyandan salya akıtır halde. Ne sabah ama.. Poğaçayla zenginleştirilmiş kahvaltı servisi sonrası sevdicek işe gidiyor, doktor ve asistanları vizite geliyor. Bu sefer aklım başımda olduğu için önce ameliyatın detaylarını, sonra Hayrettin'i görüp göremeyeceğimi soruyorum. Bu sorum tansiyonumun ölçülmesine ve ateşime bakılmasına neden oluyor. Nasıl ama ya? Bademciklerimi göstermişlerdi bana, böyle çilek reçeli gibi kavanozun içinde.. Sonra yıllar yılı bizim ailede çilek reçelinin adı sayemde bademcik reçeline çıktı. Hayrettin ise çoktan patolojiye yollanmış, oraya bir giden birdaha dönmezmiş a dostlar.. Zavallı Hayrettin'im; temiz raporu çıktıktan sonra kimbilir hangi tıbbi çöplüğü, hangi sokak köpeğinin midesini boylamışsındır bilinmez..

Stockholm sendromu nedeniyle gözümde bir Dr. Gregory House güzelliğine bürünen doktor, beni acılarımla başbaşa bırakıp işine gücüne gidiyor. Akşama kadar gelen şekerlemeleri yiyor, Nazi subayı çıkan öğlen hemşiresinin zoruyla yatağın çevresinde yürüyor, kendi kendime tuvalete gitmeye başlıyor, bu duruma abartılı bir şekilde seviniyor, akabinde bilgisayarda tam 3 saat plants vs zombies oynuyor, şekerli happy pill'ler içiyor, daha da seviniyor, keyf ediyorum. Akşam gelen doktor son kan tahlilime, genel tabloma, ultrason sonuçlarıma bakıp, üzerine de benim bu şekerli şurubu fazla kaçmış bol keyifli halimi görünce "Hadi hadi turp gibisin artık. Ülkemizin fonlarını beleş beleş kullandığın yeter, yallah evine"yi çekiveriyor bana. "Yahu daha dün bir, bugün iki, daha kendi kendime işemeyi yeni becerdim, ayrıca bu akşam yemekte köri soslu tofu var, etmeyin eylemeyin, ya gece fenalaşırsam" falan desem de dinletemiyorum, resmen taburcu oluyorum. Sevdiceğin işten çıkıp gelmesi zaman aldığı için, bir daha nerde bulucam mantığıyla giderayak tofumu da yiyorum tabii.

Bu şekilde kan, ter ve gözyaşı ile bezenmiş bir bölümün daha sonuna geliyor, ameliyat güncemize evdeki maceralarımızla devam ediyoruz sevgili blogger'cıklarım. Arkası yarın.

6 yorum:

  1. CERENMUS; gerçekten çok geçmiş olsun. Yazdıklarını okurken öldüm öldüm dirildim.

    Bundan sonrası için acil şifalar dilerim, tekrar büyük geçmiş olsun.

    YanıtlaSil
  2. Teşekkürler :) Ameliyatı Nisan'da oldum. Geç yazabiliyorum bu yazıları çünkü önce teyzeme söylemem ve beni kendi gözüyle görüp içini rahat ettirmem gerekti.. Yoksa geçti yani, merak etmeyin.

    YanıtlaSil
  3. şu sonda meselesini ayrıca görüşsek? en büyük korkularımdan biri o. yoksa deviasyonumu törpületeceğim :)
    tekrar geçmiş olsun. geçmiş olsa bile :D

    YanıtlaSil
  4. Ben de en çok ondan korkuyordum, korkulacak birşey değilmiş.. Zaten sen uyuduğunda takıyorlar, çıkarması ise kolay ve acısız :)

    YanıtlaSil
  5. ceren çok geçmiş olsun. kendi deviasyon ameliyatımdaki sızlanmalarımı düşünüyorum da senin durumu karşılaman beni utandırdı valla.

    evet sağlık gibisi yok.

    YanıtlaSil
  6. Hirondelle'cağızım, burun yüzün ortasında OM hizamıza yakın durduğundan mıdır bilinmez, çok fena acır derler, sen kendinle beni karşılaştırma.. Ayrıca erkeklerin acı eşiği ve sızlanma katsayısı konusunda yazılmış makalelere bir göz gezdirmek de lazım :D Hepimize geçmiş olsun ey ahali..

    YanıtlaSil