20 Ocak 2012 Cuma

Uykusuz

Uyku problemi yaşayan biri değilim; saat 11.30'da rüyalar alemine dalar, sabah 7.15'te zıplar kalkarım. Çok nadir; ya kafaya saçma sapan bişey takmışımdır ya da kahvenin çayın ayarını bilememişimdir, anca o zaman uykum kaçar. Saat gece yarısını çoktan geçti. Sağa döndüm yok, sola döndüm yok. Anlaşıldı bu gece bana uyku yok, uzatmanın alemi de yok. Ver elini dikey pozisyon.

Koca kişisini seçip beğenirken; horlamayanı, ulu orta göbeeeni kaşımayanı, gaz çıkarmayanı falan gibi kriterler konusunda hassas davrandığımdan; bu kriterler anca Avrupa Birliği'nde olur, üstüne bide maviş gözleri olur diye düşünüp öyle hamle yapmış ve emellerime de başarıyla ulaşmıştım. Lakin kış koşullarına yenik düşüp şifayı kapan ve burnu geçici bir süre hizmet dışı bırakan gariban koca, bu gece "hrrrrrr" ile "tsssssssssp" arası sesler çıkarmakta ve üstüne de Alplerden kopup gelen, benim "açık pencere sağlık getirir" düsturuyla -5 derecede inatla açık bıraktığım - ve sanırım kocanın üşütüp hırlamasına neden olan - pencereye 10 kaplan gücünde rüzgarlar estiren kış fırtınası, perde kullanmamakta ısrar edip bunun yerine her gece açık-aralık pencerenin üstüne kapattığımız kepenkleri zangır zungur zongurdatmakta. Of ne cümleydi be. (Uzun cümlelerin şövalyesi Orhan Pamuk da uykusuz mudur ki?)

Evet hala perde kullanmıyoruz. Hayır rahatsız değiliz. Evler burada Almancası kişisel özgürlükler ön planda tutulacak, Türkçesi asosyal almanların komşuyla karşılaşma şansları minimuma indirgenecek şekilde yapılıyor. Kimse kimsenin penceresini tam göremiyor. Kesişen pencereler genelde mutfak ve banyonun buğulu penceresi gibi, en alt sınırda zaman geçirdiğiniz odalara ait oluyor. Hatta bu konuyla paralel bir kanun da var (şaşırdınız mı? yapmayın yahu, artık 10. ayımızı doldurduk bu alemanya'da, şaşırmayın artık) ve hatta bir diğer kanuna göre, kişiler balkonlarında çırılçıplak güneşlenme hakkına sahipler, çünkü normal koşullarda kimse kimseyi görmüyor. Evet ilginç. İlginçlikler diyarı Almanya.

Saat neredeyse 1, uykudan eser yok. Aslında Neuliep'in "sosyalleşme sürecinde kültürün önemi" makalesini okuyor olabilirdim. İyi de olurdu. Ama yapmıyorum. Onun yerine çene çalıyorum, uykusuzluğum ve ben.

Aslında uykusuz blog yazısının konusunun olmaması, daldan dala atlayabilmek güzel birşey. Virginia Woolf'tan bilinç akışı tadında.. Oh. Ne yazsam tutar. Mesela aklıma "Koenzim Q-10" geldi şimdi. Hani son 5 senedir haberdar olduğumuz, ama öyle önemli öyle önemli olan, artık onsuz yaşayamadığımız, saçımıza, cildimize ışıltı saçan gençlik iksiri. Kremlerde falan var yahu, bilirsiniz. Bu tip saçmalıklara da ne ahenkli isimler veriyorlar; ubikinon, kolajen, bioseramid (bu saçın doğal çimentosunu (!? çimento evet) onaran bişeymiş) - onca yıl bunlarsız yaşayıp hala bir şekilde bizden güzel olmayı beceren anneannelerimizin cildinin olayı nedir peki? Bu uykusuz gecede bunu düşünebilirim mesela.. Ama bunu da yapmıyorum.

Geçenlerde kütüphanede fazla zaman geçirip psikotik sürecin kıyısından eve dönerken - normal, korkmayın, her doktora öğrencisi böyle, olayımız bu, sınırda kişilik bozukluğunu yaşayarak öğreniyoruz - aklıma birtakım dahiyane fikirler geldi. "Üç Günlük Dünya" projesi. Evet yapmak istiyorum bunu. Seyahatlerimi uzun süredir yazıyorum ama böyle bir seri hazırlasam, mesela alt bölümler 3 günde Münih, 3 günde New York falan, ne yenir, ne içilir, nerede gezilir.. Hani 3 günlük dünya, ye iç oyna misali.. Olabilir tabii.. Ya da bir "Yeni başlayanlar için" serisi; mesela yeni başlayanlar için, musluğun civatası nasıl değiştirilir? Aslında çok gerekli. Hele Almanya'da. Yine efsanevi bir tamirci macerası yaşadık dün mesela. Bulaşık makinesi giderden su kaçırıyor. Servisi aradık. 10 gün sonraya randevu verdiler. Bilindik durumlar buna da şaşırmıyorsunuz artık tabii. Neyse adamcağız geldi, musluğa gözünün ucu ve işaret parmağının dibi ile baktı. Gider hortumunu - abartmıyorum - 2cm kaldırıp üstteki bir boruya plastik kelepçeyle bağladı. "Tamam, debi düştüğü için oluyordu, hallettim" ayarında Bavyeraca birşeyler mırıldandı ve gitti. Fatura: 70 euro. El insaf. Ödedik. Akıllanmadık, bir de gittik arabanın bakımını yaptırdık. Fren balataları değişti, 560 euro da ona. Kocayı Türkleştirmişim ki buna o bile isyan etti, 500'e kapattık. Kazıklanmaktan hayata atılamıyoruz adeta.. Şu doktora bitsin, üstüne tamircilik okuyacağım! Bunu düşünebilirim bu gece. Ama? Yapmıyorum.

Bu haftasonu bizde Hollandalılar vardı. Benim master'dan arkadaşım ve kocası. Komik tipler, rahat ve uyumlu, bol sohbet. Kocamcağız yeni tanıdı ama sevdi. Sevdiğini şundan anlıyorum, tepede duran ve bir ömür boyu da öylece durmaya devam edecek "fistolu" havluları sevdiğimiz misafire ikram etme huyu var kendisinde. Bizde yatın kalkın, sabah odanıza fistolu havlu gelmemişse kaçın. O derece. Neyse fistolu havluları verdik, iyi geceler dedik, odalara dağıldık. Tabii Alman evleri de pencereleri gibi ince ayar düşünülmüş, odalar birbirini görmüyor, kapı baca açık - rüzgar dolanıyor evde sağlıklı sağlıklı - ama bir kötü tarafı var, kapılar incecik, ses geçiriyor. O an keşfettik, Hollandalılar tuvalette beraber, biri diş fırçalarken diğeri çiş yapıyor. Abovvvv. Olur mu yahu? Bazı şeyler evlilikte bile kişiye özel kalmalı diye düşündük, zıbardık yattık. O gece güzel de uyuduk, bu gecenin aksine. Üfff saat 2, uyku hala yok. Çene bol, devam..

Bugün uzun ve sıkıntılı geçen bir dönemin ardından çok güzel bir haber aldım ailemden, çok sevindim, evde güm güm zıpladım. Devamı da gelecek inşallah, pozitif düşünceye devam. Ama bu arada baya bir dopamin, serotonin dalgalanması oldu vücutta. Zen bir hint ineği kadar sakin geçiyor hayatım, alışkın değil bünyem. Belki ondan da uyuyamıyorum amaaaaan, uyuyamayayım ne yapalım. Olmuyorsa olmuyor, yatakta dönüp durmaktan iyidir. Neuliep'e baksam biraz fena olmayacak aslında..

Ha bu arada; geçen biri bana "iki nokta kullanıyorsun sen, yanlış, cık cık cık, üç nokta onun doğrusu" dedi. Yahu biliyorum ki ben onun doğrusunu, iki kitap okumuşluğum, ele kalem almışlığım, üç beş makale tıklamışlığım var çok şükür. Lakin üç noktayı gördünüz mü siz hiç gerçek hayatta? Tren gibi bişey! İşte böyle, upuzun... Yani grafik tasarım kültürü almış, her aklı selim gözü düzgün bakan insan evladı ve onların birinci dereceden yakın akrabaları rahatsız olur yahu. Oysa iki nokta bence tam karar. İşte bu şekil.. Hoş. Canım istiyor kullanıyorum, severek isteyerek aldım ben kendisini. Size ne? Gidin dahi anlamındaki "de" yi ayrı yazmayanlarla uğraşın yahu, zaman ve takıntı bol sizde anacıım.

Koca ben yanında olmayınca uyuyamıyormuş, şu dakikada beyan etti. Halbuki iki saattir fosur fosur horlıyor içerde ama neyse, kocadır, her daim haklıdır. Ben bilmem, beyim bilir, bir de salon soğumaya başladı, hadi gideyim de uykuya bir şans daha vereyim bakalım. İyi uykular, tatlı rüyalar kuzucuklar.. Bi'daha da öğleden sonra kahve içersem bahçe cinleri peşimden kovalasın beni!

4 yorum:

  1. Aaa yayınlanma saati 00.12 diyo? Yanlış o.. Nedense iki saat geride.. İki saat geride nere var? İngiltereden bir saat ileride, Kanarya adaları falan mı? Orda mıyım yoksa yaf? Oley..

    YanıtlaSil
  2. Yorum da akşam 5 diyo, hem de dün akşam.. Haydaaa! Gel de cozutma..

    YanıtlaSil
  3. zamanın kaymış senin :)

    YanıtlaSil
  4. Öyle oldu gerçekten :) Ama sabah 7.15'de fırladım yine..

    YanıtlaSil