31 Aralık 2012 Pazartesi

2012'yi uğurlarken

Adettendir, yeni yıla girilirken bir sürü bir sürü dilekler dilenir. Bazımız yeni evlere, arabalara, yeni işlere, yeni sevgililere kavuşmayı umar; bazımız ise dünyada bu sene daha az kıtlık ve savaş olsun, içimiz huzur ve sağlıkla dolsun ister. Bazılarımızın hayalleri gerçekleşir, bazılarımız da "bitemedi bu sene, bitsin artık bu çile" deriz.. Sonunda sene biter, yenisi gelir.. Yeniden umut, yeniden dilekler..

Bu sene, ben farklı olsun istiyorum; gelen seneye değil, gidene yazmak istiyorum. 2012 her yönüyle unutamayacağım bir sene oldu çünkü; öyle yoğun yaşadığımı hissettim ki.. Eskiden aklıma bile getirmek istemediklerimi uzun uzun düşündüğüm, hiç almam dediğim kararları bazen şaşılacak kadar kolay ve net alabildiğim, beni en temelden sarsan bir sene oldu. Umduğumdan çok zorluk getirdi önüme; üstelik tuttu, tam "geçti" derken yenisini getirdi. Sınavlarla geçen bir sene oldu benim için; en değişmez dediğim kanunlarım alt üst oldu, "hayatın anlamı" denen naneyi hiç bu kadar sık düşünmemiştim. 2012'nin bu son günlerinde, tüm bir seneye bakınca, tüm yaşadıklarımı düşününce; beni temelden değiştiren ve daha güçlü bir ben yapan bir sene olduğunu görüyorum.

Unutulmayacak bir senenin ayak izleri bunlar.........

1. Senenin ilk günlerinde küçük teyzeme kanser teşhisi konuldu ve büyük bir ameliyat geçirdi. Korkunç günler, haftalar, aylar geçirdik ailecek. Ve benim küçük ama güçlü teyzem kanseri yendi! Yendi ama, bu günlerin hepimizde izleri kaldı. Ben ailenin, birbirimize destek olmanın, sevginin ve inancın iyileştirici gücünün önemini anladım ve "iki dünya bir araya bile gelse, asla bebek yapmam!" fikrimden vazgeçtim. Bu benim gibi bencil bir insan için, hayatta alınabilecek en önemli karardı belki de..

2. Mart ayında, kafam teyzemdeyken, istemeye istemeye, sevdiceğin zoru ve ailemin desteğiyle dünyanın öbür ucuna gittim. Çocukluğumdan beri görmediğim ışıl ışıl ateş böceklerinin etrafımda uçuştuğu, tahta bir iskele üzerine kurulu tek göz bir saz odada, denizin sesiyle ve elektriksiz simsiyah ve apaydınlık gökyüzüyle baş başayken, yaşamın ne kadar güzel olduğunu yeniden düşündüm. Tanımadığım hayvanların, gecenin sakin sessizliğini bozan şarkıları zaten emin olduğum bir şeyi yeniden hatırlattı bana: hayatta bir kum tanesi kadar yer kapladığımı. Tüm üzüntülerin, endişelerin üzerimden akıp gittiğini hissettim. Ara sıra hissettiğim gibi, şu kocaman evrenin, hayatın içinde, hiçbirimizin en ufak bir etkisinin olmadığı, bizden apayrı ve buna rağmen bizi de içine alan bir uyumun, sevginin varlığını hissettim.

3. Nisan ayında bir ameliyat geçirdim ve narkozdan hemen önce gözlerim kapanırken; huzur içinde olduğumu, tuhaf bir "tamamlanmışlık" hissi yaşadığımı hissettim. Fişi çekip atsalar, sonsuz hiçlik içine huzur duyarak giriyordum, devamlı bir şeyleri yetiştirmek, bir şeylere yetişmek takıntım yüzünden hep çok telaşlı gördüğüm kendimden bunu beklemediğim için şaşırdım ve sevindim.

4. Mayıs'ın başından Ekim'in ortasına dek; Almanya, Avusturya ve İtalya'nın dağ tepelerinde dolaştım. Deniz ve dibinde sakin sakin dolaşmak dururken, dağları ve tırmanmayı  hiç sevmeyen biri olduğum için, böyle yeni bir hobi edinmek ve haftalar geçtikçe kendi sınırlarımı zorlamaktan aldığım keyif beni çok mutlu etti, kendimle gurur duydum.

5. Doktorayı rayına soktum, ağır aksak da olsa, tıngır mıngır gidiyor oluşu hoşuma gitti. Ayrıca ehliyetimi aldım, yeni bir Almanca konuşma grubuna katıldım, üniversiteden almam gereken birkaç derse ve projelerine odaklandım, yeni bir işe başladım, yeni birkaç arkadaş edindim, kendimi Almanya'da daha çok evimde hissetmeye başladım. Uzun yıllardır ülkeler, seyahatler ve işler arasında bölük pörçük olan hayatımı rayına oturttuğumu hissettim. Belki de 10 senedir ilk defa, bir ülkede 2 seneden fazla kalmanın olasılığı ve "rutin" kelimesi hoşuma gitti.

Şimdi dönüp bakıyorum da, şu 2012'yi beklerken isimli blog yazımda bahsettiğim "Wish List" yani istek listem var ya; çoğu gerçekleşmiş! (Tabii ki reçelli ekmeklerin yere düştüklerinde reçelli taraflarının üzerine düşmeleri gerçeğini yine de değiştiremedim.......)

2012 kötü değil ama "YOĞUN" bir yıl oldu, ama aynı zamanda da unutulmayacak bir yıl oldu.... 2013 umarım güzel bir sene olsun, HEPİMİZE sağlık ve iç huzuru getirsin.. MUTLU YILLAR!

29 Aralık 2012 Cumartesi

Bilinçsizce mutluluk

Hepimizin ihtiyacı olan bu; bilinçsizce, üzerinde düşünülmemiş, tartılıp ölçülmemiş, ne'iğdüü belirsiz bir mutluluk hali. "Arama ki bulasın.." der Tao.

Türkiye'de geçirdiğim 10 (+ piyangodan son dakikada çıkan ekstra 7 gün) mutlu etti beni. Özlemişim. Hepimiz aslında tatil için çalışıyoruz, başka bir şey için değil. Para, kişisel gelişim, kariyer yolu hikaye; bize huzur veren bir yerde, hiç bir şey yapmadan ve yapmamız gerekmeden, plansız ve tembel bir huzur için çalışıyoruz. Adına tatil dediğimiz de, aslında huzur.

Ankara güzeldi (ananem, teyzelerim ve sürpriz J. ile kucaklaşmalar), Bursa güzeldi (annemler, arkadaşlar, ansızın yağan pamuk kar altında kalan bahçe, sonra açan güneş ve çalı bülbüllerinin serenadı), yemekler ve içecekler güzeldi (yazdan beri burnumda tüten üstüne domates sürülmüş kaşarlı tostu eve 10dk uzaklıkta bulmak ve bilinçsiz bir şekilde mutlu olup, kalp şeklinde ısırıklar almak), böcek arabamla dolanıp durmak güzeldi (Almanya'nın bir süre sonra insana çok itici gelmeye başlayan mükemmelliyetçiliğinden sonra, içinde apayrı bir mikro-kozmos barındıran çukurlarla bezeli yollarda, direksiyonu bir o yana bir bu yana sallayarak şehir içinde off-road imkanı sunan, memleketimin ca'ğ'nım yolları).. Özlemişim hepsini. Doya doya yaşamaya kalktığım için de, bloga yazamadım bir süre (pardonunuz).

Tilki'anım kürkçü tükkanına dönmek durumunda. Bir sonraki tatili hak edene dek projelerden projelere koşturmak şartı var şu hayatta. Aralık başından Mart'ın ortasına dek, Almanya'da günler bol karlı, karanlık ve soğuk geçiyor. İnsanı fena halde bezdiriyor. Bu nedenle (insanların daralıp kendilerini trenlerin önüne birer birer atmaya kalkışmalarını önleme amaçlı) bu dönemde bol sayıda müzik, şarap, köy hali festivali olur. Bunlar karanlık ve uzun kış gecelerinde bilinçsiz mutluluk halimizi restore etmemiz için bize sunulan imkanlar. İçime yün tumanlarımı giyip, totom dona dona yazarım size bunları.

Bakalım 2013 bize neler getirecek sevgili blogger'cıklarım..

21 Aralık 2012 Cuma

Maya; olmadı mayalı

Bursa bembeyaz kar altında ama; ara sıra beliren güneşin kış yorgunu bir iki parça ışık hüzmesi, çamların diken diken yem-yeşilinin arasından yüzünü gösteriveriyor. Dünyanın son günüyse bile, güzel bir sabaha uyandık işte! Bugün de ölsek, 50 yıl sonra da ölsek; aslında değişen ne olacak ki? Siz aynı siz, ben aynı ben, biraz daha yaşanmışlık, şanslıysak gülümseten anılardan bir düzine daha, belki yılların bilgeliği, belki hayatın hoyratlığının izleri ve bıkkınlığı. Toplamda böyle geldik, böyle gidiyoruz hissi.. Farklı olacağını sanmıyorum.

Yanda kıyametin KESİN kopmayacağı iki yerden biri olan Şirince'nin "Günün anlam ve önemine dair" programını görüyorsunuz, hadi daha zaman var, atlayın arabalara, İsrafil'den Sur dinletisi'ne yetişiriz gibime geliyor?! "Yaşam bir gündür, o da bugündür" diyebileceğimiz yegane günü değerlendirebiliriz.. Ya da benim yaptığım gibi; sıcak bir bardak süt eşliğinde camdan dışarı bakıp, düşüncelere ve hayallere dalmanın özgürlüğünü ve keyfini yaşayabiliriz. Çalı bülbülleri uçuşuyor bahçede, kar altında yiyecek bir şeyler arıyorlar. Biraz ekmek kırıntısı (bulabilirsem ince bulgur) koyuyorum dışarıya. Kedinin biri mart şarkıları söylüyor kapının önünde, erkenci şapşal.

Maya takvimi tutmazsa, mayalı yapmak güzel bir alternatif olabilir günün anlam ve ehemmiyetine atfen. Ben sevmem hamur işlerini ama mayalı-severler "aaa güzel oluuuur" derler. Mayalı hamur parçalarının yağda kızartılması, üzerine reçel, peynir, nutella, domates, zeytin; ne tercih ederseniz artık. Yanına da çay demlerler tazecik. Kahvaltı ya da "beş çayı"na yaparlar.

Sevdicekle aramızda bir kıyamet diyaloğu yaşandı bu sabah. Aynen aktarıyorum:

Sevdicek: Bugün kıyamet kopacak..
Ben: Hıııı evet, kar yaaaayo ne güzel!
Sevdicek: Hazırlıklı mıyız?
Ben: Nasıl?
Sevdicek: Armageddona diyorum, hazır mıyız, silah falan olarak kullanabileceğimiz ne var evde?
Ben: Bahçe, balkonlar kar dolu ya. Kartopu atarız....?!

Olmaz mı...?
Bence gayet güzel olur..

Kıssadan hisse; maya takvimi tutarsa, zaten "hepimiz ölüceeeez, bro!" ama belki de bir yerlerde bir kahraman dünyayı kurtarmakla meşgul şu anda? Bir Jack Bauer olsun, bir Jüneyt Arkın olsun. Bu arada bir anket yapılmış, "kıyametten dünyayı kim kurtarsın" referandumu diyelim. Sonuç: Bruce Willis çıkmış.. Ben de güveniyorum kendisine. O adam işin ucunu bırakmaz dostlar; hiç korkmayınız, endişelenmeyiniz, metiiiin olunuz.

3 Aralık 2012 Pazartesi

Noel adetleri

Aralık ayı hıristiyan dünyasında ışıl ışıl geçen bir ay. Hz. İsa'nın doğumunun kutlandığı Noel Gecesi (24 Aralık) bizdeki Kadir Gecesi kadar özel bir gece, öncesindeki dört hafta da bu gecenin hazırlıklarıyla geçiyor. Geçen sene benim için ilk olan bu hazırlıkları uzun uzun anlatmıştım, buraya tıklayarak yeniden hatırlayabilirsiniz. Bu sene artık deneyimli olduğum için, beni nelerin beklediğini aşağı yukarı biliyorum: noel kandili, noel takvimi, noel ağacı, noel kurabiyeleri, noel sıcak şarabı, noel hediyeleri alışverişleri ve büyük finalde tabii ki noel gecesi..

Noel kandilimizin ilk mumunu bu pazar yaktık bile. İlerleyen dört pazar boyunca ek bir mumu yakarak, dört haftanın sonunda tüm mumları yakmış olacağız (bu arada evi tümden yakmazsak tabii). Noel takvimlerimiz de hazır; her sabah minik paketlerden birini açıp, çocuklar gibi seviniyoruz. Bu seneki takvime ben bir konsept hazırladım, sevdicek her sabah şekerlemelerin yanında bir kült filmin benim kalemimden ufak bir özetini okuyor. Bu filmlerin bazıları; Leon, Terminator, Rüzgar gibi geçti, Heidi, Frankenstein vs. ve benim aklımda yer ettiği şekliyle (çoğu zaman tuhaf Freudian tespitler ya da Woolf'sal bilinçakışlarıyla zenginleştirilmiş şekilde) ufak kağıtlara özetlenmiş haldeler. İlk üç günün geribildirimine bakarsak, sevdicek okurken baya keyif alıyor ve bol bol kahkaha atıyor. Bazı hikayelerin kahramanlarının ben ve o olarak değiştirildiğini de belirtmeme gerek yok sanırım ;) Bunun karşılığında benim paketlerimden pembe ve yumuşak şekerlemeler ve ufak hediyeler çıkıyor, ben de çok keyifliyim doğrusu.

Öteyandan, "noel ağacı" konusu ya da geçen seneye atfen (tıklayın ve hatırlayın lütfen) kabusu diyelim, henüz önüme gelmedi. Kentin dört bir yanına kurulan ağaç pazarlarında boy boy kesilmiş ağaçlar görüyorum tabii ama sevdicekle bu konuda bir türlü uzlaşmaya varamamış oluşumuz ve konu her açıldığında yeni bir kavga çıktığı için, sanırım ben tatile çıkana dek ağaç konusu gündeme gelmeyecek. Benim tatile çıkışımı takiben, o gariban ağacın eve geleceğine ve süslenip püslenerek dönüşümde beni salonun en has köşesinde karşılayacağına ise adım gibi eminim. Ama ben de ağzımı açmıyorum şimdilik.. Yine bu sene de, aldığımız cana karşılık TEMA vakfına tohum bağışında bulunacağım, belki biraz olsun hafifletir durumun caniliğini..

Henüz şehrin dört bir yanına kurulmuş olan noel marketlerine uğrayacak vakit bulamadım. Ama bu haftaiçi hem ufak tefek hediyelikler almak, hem de fırk fırk sıcak şarap içmek için iş çıkışı kızlara sözüm var. Bayılıyorum bu marketlere itiraf edeyim. Buz gibi havada, minik minik tahta kulübelerin etrafında ayakta dikilip, tarçınlı karanfilli mis gibi sıcacık şarapları yudumlayarak rengarenk noel süslerine ve dantelli renkli işlere bakıp gülüşmek çok büyük keyif doğrusu.

Son iki gündür artık gündüz ısısı da eksi derecelere geçti ve şehir beyaz battaniyenin altına gizlendi. Yollarda patinaj yapmaya başladığım için, bisikletimi aşağı bodruma indirdim artık. Eldivenler, bereler ve atkıların altında burnum ve yanaklarım kırmızı kırmızı. Önümüzdeki 3,5 ay da böyle geçecek, bu diyarlarda kış uzun sürüyor.. O nedenle noel ve yılbaşı gibi aklı uzun kış koşullarından uzaklaştıran hazırlıklar hoşuma gidiyor. Bu ay noel ve yılbaşı, Ocak ayında sevdiceğin doğum günü derken kışı yarılamış oluyoruz. Ama Şubat bir vuruyor; bir yandan dondurucu soğuk, bir yandan kısa günler, bir yandan tatil, güneş, deniz diye bağıran bünye, süt beyazı bedenin tükenişi.. Mart'a çıkınca rahatlardım eskiden, bizim oralarda bahar başlar çünkü. Burda Nisan'dan önce bereyi eldiveni atamıyorum. Yani uzun, upuzuuuuun bir kış daha yeni başladı.. Hepimize kolay gelsin!

29 Kasım 2012 Perşembe

Alınteri ve ödülü

"Sunumlarım yapıldı, projelerim teslim edildi, terapideki hastalarımın süreçleri rayına girdi, noel hazırlıkları tamamlandı ve ben yarın iki haftalık bir tatile başlıyorum, yaşasın!" dememe sadece iki hafta kaldı. Neredeyse günleri odanın duvarına çentik çentik kazıyıp, 5 olunca ortalarına yatay çizgi çekeceğim. O derece bittim tükendim, yeterayh.. diye homurdana-yazarken, bugün beni çok mutlu eden bir şey oldu.

Günlerdir grinin tonlarına uyanıyoruz, bugün beyaza uyandık. Hava buz gibi ama karın kokusu mis gibi, hangisini seçerseniz öyle başlar gününüz. Herşey bakış açısına bağlı aslında. Geç kalırım diye fazla erken çıkınca, büfelerden birinden ufak bir simitimsi alabilecek ek zaman bulabildim. Böylece yönettiğim terapi grubuyla öğlene kadar süren çalışmada karnım gurul gurul gurlamamış oldu, biraz utanıyor insan "kahvaltı yapamamış bir gariğğban" olmaktan. Sonra o şey oldu işte, grubun bitiminde hastamın biri gelip, ta gözlerimin içine baktı ve "çok teşekkür ederim" dedi. "Çok teşekkür ederim, buraya gelmek, sizinle konuşmak beni çok rahatlatıyor. Burdan ve sizden çok şey öğreniyorum" dedi. Elimi sıktı. Gitti. İnsanlar genellikle teşekkür eder, rahatladıklarını söylerler terapistlerine ama bu kadar kalpten bir teşekkür duymak açıkçası nadir karşıma çıkıyor. Üniversitede proje falan hazırlarken, sunum falan yaparken asla hiç çıkmıyor da; anca insanlarla yüzyüze çalışırken, onlara çok ağır gelen bir problemi çözdüğünüzde, yaşamlarına ufak da olsa bir etki ettiğinizde, bunu gerçekten anlıyor insanlar ve ödülü de size anında dönüyor. İyileşen bir panik atak hastası, ergen oğluyla artık kavga etmeyen bir baba, düşünüp durmaktan gece uyku uyuyamayan bir anksiyete hastası; hiç beklemediğiniz bir anda gelip "teşekkürler" diyiveriyor, yüzünüzde aptal bir sırıtış, "ya ben mesleğimi seviyorum be heyyt" dedirtiyor size.

İnsanla çalışmanın bu güzelliği var işte. Birine yardım edebilmenin, birini rahatlatabilmenin maddi getirisinden çok manevi getirisi insanı mutlu ediyor. Basit ama içten bir teşekkür duymak, bazen "ben bu işi neden yapıyorum, bu projeleri neden hazırlıyorum, kendimi neden bu kadar yoruyorum?" sorularının anlık bir cevabı oluyor. Sanırım, yaptığım iş için biri bana 10.000 euro verse, bu içten gelen teşekkür kadar mutlu etmezdi.. Sevindim ya, öyle bi duygusal oldum yani. Olumlu geribildirim almak ne güzel şey. Grileri beyaza çeviriyor..

25 Kasım 2012 Pazar

Hayvan deneyleri

Üç hafta önce üzerime birden geliveren bir galeyan anında, yeteri kadar koşturup durmadığımı düşündüğümden olsa gerek, Max Plank enstitüsünden bir ders alasım tuttu. Psikiyatrik ilaçların hazırlanma aşamasında yapılan hayvan deneyleri ve etiği üzerine bir ders beğendim kendime. Adam bize dayadı bir tomar makale, bu üç hafta içerisinde okunacak ve sunum hazırlanacak. Ben üç hafta boyunca tabii ki makalenin yüzüne dahi bakamadım, şimdi sunuma üç gün kala eteklerim zil çalarak makaleyi anlamaya çalışıyorum. Normalde bir doktora öğrencisi için kolay bir görev sunum hazırlamak ve oturur sabahtan akşama tek günde hem okur hem hazırlar, bitirirsin. Ama şu makalenin başlığına bir bakın ve nasıl yusufladığımı anlayın: "HDAC6 Regulates Glucocorticoid Receptor Signaling in Serotonin Pathways with Critical Impact on Stress Resilience", kusura bakmayın Türkçeye çeviresim bile yok.. Özetle, stres altındaki farelerde rahatlamayı ve mutluluğu sağlayan bir hormon olan serotoninin salgılanmasında HDAC6 maddesinin etkilerini anlatan bir deneysel çalışma bu. Amaç, stres altında yaşayan insanlara sağlanabilecek ilaç tedavilerinin geliştirilmesi.

Hayvan deneylerine kişisel olarak karşıyım, yani ben kendi araştırmalarımda hayvan kullanmam, günlük hayatta kimyasal ya da kozmetik ürünlerin hayvanlar üzerinde denenmeyenlerini tercih ederim, hayvan haklarını savunur, istismar edenleri kınarım falan. Fakat iş sağlık sektörüne gelince fikrim değişiyor. Yani biraz ikili oynuyorum doğrusu.. Bundan da rahatsızım biraz. Belki de o nedenle aldım bu dersi, bilmiyorum.

İlaç ve tedavi sanayiinde hayvanların kullanılması kaçınılmaz. Bir ilaç piyasaya sürülmeden önce birçok aşamadan geçiyor ve basitten karmaşığa hayvanlar üzerinde daha sonra insan grupları üzerinde deneniyor. Son aşamada kullanılan insan grupları hem hasta, hem sağlıklı bireylerden oluşuyor ve birçok insan bu işe gönüllü katıldığı için yüklü paralar kazanıyor. Mesela kullandığınız en basit ağrı kesici, sizin elinize gelmeden önce kronik ağrı hastalarında olduğu kadar, hayatı boyunca bir kez bile başı ağrımamış sağlıklı insanlar üzerinde de deneniyor ki olası yan etkileri araştırma aşamasında keşfedilip elimine edilsin. Bu deneylere katılan gönüllü sağlıklı insanların bir kısmı sağlıklarını kaybediyor ama bu sırada çok para kazanabiliyorlar. Oysa hayvanların böyle bir şansı da yok. Bir deneyde kullanılan hayvan grubunu bir başka deneyde dahi kullanamıyorsunuz, deney bittiğinde hayvanın imha edilmesi (öldürülmesi) gerekiyor. Ama hayvanların kullanımı, kullanılan denekler arasındaki genetik farklılıkların ve dolayısıyla karıştırıcı etmenlerin en aza indirilmesi, deney ortamının ve deneğin davranışın büyük ölçüde kontrol altında tutulabilmesi anlamına geliyor, ki bunlar çok büyük avantajlar.

Öte yandan, alanda yıllardır süregelen hayvan ile insanın fizyolojik yapısının karşılaştırılmasının ne ölçüde yerinde ve geçerli olduğu tartışmaları da var. Yani mesela psikoloji alanında hayvanlarla çalışıyorsanız, örneğin bir farenin depresyon benzeri belirtileri ile insanın depresyon tanısı arasında ne kadar yakın bir bağ kurulabilir diye soruluyor, ki bu bence çok önemli bir nokta. Depresyondaki bir insanın davranış örüntüsüne bakınca, iştah ve uyku alışkanlıklarında görülen değişimler ile farelerde görülen değişimler bir yere kadar karşılaştırılabilse de; umutsuzluk ve mutsuzluk hali, kendine zarar verme düşünceleri gibi çok daha içsel yaşanan süreçler, farelerdeki duygusal durum ile neredeyse hiçbir zaman karşılaştırılamaz. Bu da, daha deneyin "tanımlanması" aşamasında ortaya çıkan büyük bir sorundur. Dolayısıyla, bu çalışmaların neredeyse tamamı fizyolojik belirtilere odaklanır ve içsel süreçleri tamamen göz ardı eder - ki psikolojik hastalıklarda asıl acil olarak odaklanılması gereken de çoğu zaman duygusal ve içsel süreçlerdir.

Konu ilaç mı psikoterapi mi ikilemine geliyor ister istemez. Ona da kısaca değineyim hazır elim değmişken.. Ben klinik psikolog olduğum için, doğal olarak psikoterapi yanlısıyım. Çalıştığım psikiyatristlerin şeker verir gibi kolayca ilaç yazmalarına karşıyım. Ama burda çok önemli bir ayrım var, psikolojik rahatsızlıklar ile ağır psikiyatrik rahatsızlıklar arasındaki fark. Bazı psikolojik sorunların temelinde, beyin kimyası ya da fizyolojisindeki bozukluklar yatar ve siz ne kadar terapiye giderseniz gidin, ilaçsız iyileşme olmaz. Ama tüm psikolojik sorunların ilaçlı ya da ilaçsız tedavisinde psikoterapi olmadan da hiçbir yol kaydedemezsiniz. En ağır psikiyatrik rahatsızlıklardan biri olup, ömür boyu ilaç kullanmak zorunda olan şizofreni hastaları bile terapiye gider, bir klinik psikologtan günlük yaşamlarını nasıl düzenleyeceklerini, sosyal sorunları ve korkuları hakkında konuşarak bunlarla nasıl yaşayabileceklerini öğrenirler.

Son olarak, hayvan deneylerine geri dönersek; ilaç sektörü dışında (kimya, kozmetik, bilişsel ve deneysel psikoloji alanlarında) hayvanların deney malzemesi olarak kullanılmasına karşıyım ve aldığım ürünlerin hayvanlar üzerinde denenmemiş olmasına çok dikkat ediyorum. Ayrıca canlının beslenme ürünü olarak kullanıldığında israf edilmesine (çöpe yemek dökülmesine) karşıyım ve buzdolabımdaki ürünlerin son kullanım tarihine ve gereğinden çok yemek pişirmemeye dikkat ediyorum. İlaç ve tedavi sanayinde ise hayvan deneyleri kaçınılmaz olduğu için, kişisel olarak yapabileceğim tek önlem olarak, gereksiz ilaç kullanmaktan kaçınıyorum ve mümkün olduğunca doğal alternatiflere ve hastalıktan korunma yöntemlerine yöneliyorum.. Bilmem büyük oyunda ne derece etkim oluyor ama en azından denemiş oluyorum.

20 Kasım 2012 Salı

Almanya'da ehliyet almak

12 senedir minik, siyah, klimasız arabam "Böcek"le vızır vızır trafikteyim. Kaş yolunda bir kez bikiniyle radara yakalanma vukuatım dışında (ağustos sıcağında, akdenizde, klimasız siyah araba diyorum, lütfen yargısız infaz yapmayalım) ne bir kaza, ne bir ceza, maşallah. Uzun yol severim, dikkatli, uysal ve iyi bir şöför olduğumu düşünür dururum. Düzeltiyorum.. Tüm bunlar geçmişte hoş bir sada olarak kaldı çünkü.

Almanya'da yaşamınızın ilk altı ayından sonra, yani cicim aylarının bitiminde, bu güzel memleket size "ahanda Türk ehliyetini geçersiz saydım" diyiveriyor. İşin doğrusu harıl harıl çalışan toplu taşıma sistemi ya da bisiklet kullanarak ulaşamayacağınız yer yok. Ama "yok kardeşim, ben tuvalete dahi 4 teker üzerinde giderim" derseniz; en baştan kursa yazılmanız, yazılı ve sözlü sınavlardan geçmeniz ve AB'de geçerli yeni bir ehliyete başvurmanız gerekiyor. Ben de kendim ettim, kendim buldum, yaklaşık 2 ay önce bu maceraya atıldım. Aslında bana kalsa hiç atılmazdım ya, annemler sağolsun gizlice yüklü bir mebla bırakmışlar son ziyaretlerinde, yemeye içmeye harcayacağıma kırayım dizimi şu ehliyet işini halledeyim dedim. Şimdiki aklım olsa, iki tekme bir Muhammed Ali sağ kroşesi hesabıyla çalışan çamaşır makinasını yenilerim - ki kendisiyle münasebetim çok daha sık yaşanıyor ve yaşanacak.. Ama hayır, o günün mantığıyla ehliyet almaya yeltendim...

İlk büyük hatam, "memleketimin insanı olsun, hem dilimden anlasın, hem halimden anlasın, hem de o kazansın yahu" mantığıyla hareket edip Münih'in Türk mahallesinin en ortasında bulunan bir sürücü kursuna yazılmak oldu. Şimdi eğri oturup doğru konuşalım, yiğidi öldür ama hakkını yeme! "Kıyak Sürücü Kursu" oldukça titiz ve dikkatli çalışıyor, lakin benim hoca tam bir iptidai otorite.. Adamın eğitim anlayışında pozitif geri bildirim diye birşey yok, bir kez bile "aferin, bu sefer oldu bak" duymadım yeminle! Ona göre iyi eğitim tüm hataları yüzünüze haykırmak ve tekrar tekrar üstünden geçirmek. Niyet en ağır koşullarda en iyi şekilde öğrenip sonra rahat etmek. Bana tüm Alemanya trafik kurallarını öğreticem derken, adamcağızın saçları ağardı bu iki ayda yeminle. İşini o derece ciddiye alıp sizi en iyi düzeye getirmeye çalışan insan evladı.. Eli maşalı klasik Türk hocası yani. Buldum Alemanya'da böyle bir tip, evet. Bu da benim başarım.

İlkyardım kursu ve yazılı sınav kolayca geçti, sıra geldi teorik derslere. 12 senelik Türk sürücüsü olmak, İstanbul gibi yerde katil olmadan ya da arabaya bir çizik dahi attırmadan vızır vızır dolanmak, otobanda basmak falan burda hiçbir anlam ifade etmiyor, en baştan en az 5-6 ders almanız gerekiyor. Bizim Türkiye'deki göbeğe kim önce girerse o geçer kardeşim ya da selektör yaparım anlarlar türündeki "orman kuralları" ve kadın sürücüleri otobanda sıkıştırıp korkutmak gibi hobiler burda geçersiz ve de yasak.

Mesela şu tip dilemma'lar var, sizin için online sınav çalıştırıcısından özenle çaldım bu görselleri:


Gördüğünüz gibi bir kavşak için bu gözünü sevdiğim ülkenin 12.675 adet kuralı ve yanısıra 152.726.353 adet trafik levhası var. Burda, ilk fotoda içgüdüsel olarak motosikletliye yol vermemek, "sağdaki öncelikli" kuralını uygulamak ve önce mavi araba, sonra siz, sonra motosikletin geçmesi gerekiyor. İkinci fotoda ise o sarı muamma ve altındaki sağa dönen çizgi kimin önceliği olduğunu gösteriyor? Sarı arabanın. Yeşil araba düz gittiği ve normalde geçiş üstünlüğü olduğu halde, önündeki mikroskopik boyutta görülen ters üçgen levha nedeniyle beklemek ve ikinci sırada sola dönen size yol vermek durumunda. Üçüncü resimde ise yine kırmızı araba ilk, siz iki, kamyon sonuncu çünkü kamyonun önünde yine o ters üçgen var. Bizde olsa bi sağa bi sola bi daha sağa bak, gerekirse kol işareti yap korna çal, geeeeç..

Bunları çabuk öğrendim neyse.. Benim asıl derdim, vites kolu. Kardeşim, 12 senedir otomatik araba kullanıyorum, tekrar vitesi debriyajı burnuma dayadınız, unutmuşum yahu.. Vitesli araba, merdaneli çamaşır makinesi gibi çağdışı birşey yahu! Daha ileri teknoloji dururken vites tak vites çıkart, bu ne yahu.. Bir de otobanda 5'ten 3'e geçirme derdi var, nasıl başarıyorsam 5'ten 1'e geçirmeyi ve motoru yaka-yazmayı başarıyorum, hocanın saçlar diken diken oluyor. Bir başka üstün başarım vitesi 3'te unutup yeşil yanınca "horrrrr" diye öttürmek arabayı. "Ceren hanım, yine bir imkansızı başarıp 3. viteste kalktınız" diye diye adamcağız....... Neyse.

İttire kaktıra, kan ter ve gözyaşı dolu iki ayın sonunda, bu sabah titreye titreye pratik sınava da girdim ve bir mucize sonucunda geçtim yahu! En başta hoca ve ben olmak üzere herkes de şaşırdı doğrusu, üstelik sınavı yapan adam demez mi "hayatımda gördüğüm en başarılı paralel park eden insansınız tebrikler" diye! E kardeşim, İstanbul'da burdaki gibi değil döt kadar yere ittire ittire koca arabayı sığdırmak zorundasın, iyi park etmeyip napacan, arabayı ortada bırakıp gidecen mi? Diyemedim, içimde kaldı.

Velhasıl bir macera dolu Alemanya hikayesini daha burada sona erdiriyoruz sevgili bloggercıklarım. Aleman ehliyetimi aldım, sıra şu yandakini almaya geldi şimdi.. Üç beş ne varsa yollayın kuzucuklarım, alıverin şu gariban blogger'ınıza bir Porşe "kaka rengi" Karrera. Gurbet ellerde hız sınırı olmayan otobanlardavızır vızır dolanayım sayenizde. Otomatik olsun ama, reca ederim, mümkünse merdanesiz...

18 Kasım 2012 Pazar

İştahsızlık ve obezite

Çok değil, daha sadece bir sene önce, bu blogda kendime "devamlı yemek yapıyor" süsü vermiş olduğumu, dahası tarifini verdiğim iç gıcıklayıcı yemeklerle kocayı zehirleme denemeleri yaptığımı alenen ilan etmişim! Şaşırdım, hatta şoka uğradım. Bildiğim kadarıyla kronik bir yalancılık eğilimi içinde değilim, demek ki vardı öyle bir kadın içimde.. Ama kimdi yahu o yemek yapan kadın? Ben miydim o? Bir sene içinde hayatımda ne değişti, beni evkadınlığı konusunda neler bu denli yıprattı ve bezdirdi bilmiyorum ama, ben yemek yap(a)maz hale gelmişim sevgili bloggercıklarım.

Benim annem mutfak konusunda bir evliyadır ve bu tip hamarat kadınların kızlarının mutfakta berbat olduğu bilinen bir gerçektir. Lakin, çok da kötü bir aşçı değildim ben doğrusu.. Tariflerimin biraz "alışılmadık" olduğu doğru, yemeklerimin ve soframın süsünün tadından öteye geçebildiği zamanlar olduğunu da kabul edebilirim; fakat çok kötü yemek yapmam, yaptığım yemek genelde orta kalitede, bazen de "oy oy oy" derecesinde takdir kazanır. "Yine yapsana ondan!" benim için bir yemeğin sevildiğini gösteren en samimi işarettir ve bunu da sıkça duyarım. Yani istediğimde, özendiğimde güzel yemek yaparım. Fakat son zamanlarda belki hayatın hızlı ve yorucu ritmi, belki istediğim sebzeleri istediğim tazelikte bulamamak, belki bu memlekette hazır gıdaların çok fazla tüketilir oluşu, belki de sadece üşengeçlik nedeniyle, ne yemek yapmayı, ne de itiraf etmek gerekirse yemeyi ister oldum. Dikkat ediyorum, hep aynı şeyleri yer oldum. Haftaiçleri menüsü: sabah zencefilli süt, meyve; öğlen sandviç, meyve çayı; akşam marul, domates, salatalık üzerine nar ekşisi sosu. Haftasonları: sabah yumurta, peynir, domates, yeşil zeytin, ekmek, çay/kahve; öğlen hiçbişey; akşam balık ızgara, salata ya da patates salata, maydonozlu köfte ya da ton balıklı domates soslu makarna ya da sebzeli tavuk ve pirinç pilavı.. Hiç sektirmeden döndürüp dolandırıp yediğim hep bunlar.. Bu yemekleri de, yağda yumurta yapmayı becerebilen her insan evladı kolayca yapabilir, sönük renksiz sıradan yemekler işte..

İşin doğrusu; "gönlümde ne karnıyarıklar, ne saray kebapları, ne alengirli sebze yemekleri yatıyor da yapamıyorum" da diyemeyeceğim çünkü işin doğrusu bu yemekleri ne yapacak enerjim, ne de yiyecek iştahım var. İçimden gelmiyor yahu yemek yapmak.. Ne biçim Türk kadınıyım ayol ben?! Zaten et yemeklerini sevmem ve ayda bir burnuma dayatılınca yerim ama sebze yemeklerini de yapmıyorum. İlk başta bunu yabancı kocanın Türk sebze yemeklerinden "anlamamasına" yormuş, "insan kendi kendine yemek yapmak da istemiyor yahu" demiştim.. Ama asıl sorun o değil. Belki suçu bir türlü doçentlik mertebesine ulaşmayı beceremeyen Dr. Oetker'e atmak lazım. Her tür hazır sosu burnumuza dayadı adam, tembelleştik. Hazır yemek kolay yemek oldu ama onca katkı maddesi yemeğin tadını bozdu, iştahımız kaçtı belki de.. Bilmiyorum.

Oysa bazı bloglar var; ne kadar hamaratlar, ne kadar çeşit çeşit yemeği şıp diye iki dakikada yapıp ailesini doyuran, besleyen, semirten analar var yahu. Ayol kadın evde incirli saray incik bilmemne gibi benim bırak pişirmeyi, ismini bile telaffuz edemeyeceğim "eser"ler icra ediyor, ben daha ne diyeyim? Helal olsun size bacılar!

Şu haber karşıma çıktı; her 2 Türk insanının 1'i obezmiş sevgili bloggercıklarım. Ben değilim çok şükür, ama annemler teyzemler ananemler biraraya gelince obez gibi yediriliyorum tabii adetten. Biz Türk ailelerinde çocüüüne sevgi göstermek biraz da yemek yedirmekle eş anlamlı olabiliyor çünkü. Zayıf çocuk mazallah düşman başına, bıngıl bıngıl eti gelsin avucumuza değil mi.. Sonra ergenlikte birden "ayol şişko kız oldun kim beğenir seni" der, çocuğu yeme bozukluklarına gark ederiz, o da ayrı, karıştırmayalım şimdi. Ama bizim bol yağlı, salçalı/kalçalı, kaymaklı ballı sofra adetlerimiz zaten obeziteye davetiye niteliğinde olduğu ve spor yapana da toplumda iyi gözle bakılmadığı için, bu gazete haberi de beni fazla şaşırtmadı doğrusu. Üzdü ama yahu, yazık insanımıza..

16 Kasım 2012 Cuma

Endişe hali

Ailem ve sevgili dostlar, bir süredir çeşitli sosyal mecralarda sesimin kesilmesi nedeniyle arıza vermeye başladınız, haklısınız. Lakin inanınız boş oturmuyorum, eve akın etmiş bulunan mevsimsel karasinekleri bile bir nazik el darbesiyle kovalayacak zaman bulamadığımdan, maaile Afrika belgesellerindeki zavallı bebeler misali gözlerimize / ağzımıza hücum eden sineklerle donandık. O derece gariban ve acınacak haldeyiz. Ben üç dört kulvarda koşturmaktan bitkin, koca efendi benden hallice, aldıkları büyük (ve heyecanlı) proje yüzünden zombiye döndü adam. Üstelik eve gecenin bi vakti dönünce bünye ne yemek yapmak ne de yemek yemek istediği için, sırf adet yerini bulsun derken içimizde peynir-ekmek-domates ağacı çıkacak yakında. Haftasonlarını iple çeker, haftasonu gelince de sadece uyumak ister olduk. İşin acı yanı, bu tempo yaklaşık 2-3 hafta daha sürecek ve ben kendimi yabancı kocaya Türkçe atasözleri öğretir buluyorum: "If being raped is inevitable, try to enjoy" dedim adama dün sabah saat 07.20'de; tren seferlerinin kendini raya atan (kendini bilmez diyeceğim ama ayıp be bana, can sonuçta..) bir zat-ı muhterem sayesinde 30dk gecikeceğini ve soğuk havada titreyerek beklemek durumunda kaldığımızı öğrendiğim bir anda.. Neyse ki her durum için bir atasözü var lügatta, öğreniyor adam yavaş yavaş..

Tüm bunlar olup biterken ve biz yavaş yavaş kapitalist sistemin çarkları arasında aslanın ağzına ulaşıcam da ekmeği kapıcam da falan diye diye yitip giderken; sizin endişe halinize atfen, şu yandaki grafik çıktı karşıma. Bakınız, gülünüz.

Endişe insanı yiyip bitiren bir ruh hali. Çalıştığım büyük küçük tüm anksiyete bozukluğu kurbanlarına can-ı gönülden acil şifa diliyorum, lakin endişelerin önüne geçebilmek, hele hele bunların pek de görünürde mantıklı olan nedenleri yoksa, uzuuuuun ve aktif katılım/savaşım gerektiren bir süreç. Endişeli ruh halinin sonu yok arkadaşlar, kendinizi bilinçli bir şekilde durduracaksınız. Kolay değil endişeleri söküp atabilmek, ama endişe endişe içinde açıldıkça açılan bir nevi Rus matruşka bebekleri gibi birşey, sonu yok. Birkez "ya öyleyse, ya böyleyse" kısır döngüsüne girdiniz mi, çıkamazsınız. En iyisi, en baştan önüne geçmek, geçilemiyorsa bir uzmandan yardım istemek. Biz endişe sahibi insanlarla çalışırken, olasılık hesabına ve gerçeklere yönelik mantık oyunları oynuyoruz, endişe edilen bir nesne veya elle tutulur bir durumsa, yavaş yavaş, adım adım üzerine gittiğimiz basamak tedavisi uyguluyoruz. Burada amaç, önceden oturtulmuş ve herhangi bir gerçekle bağdaşmadan doğru kabul edilmiş, otomatik yanlış düşünceler ve varsayımların fark edilmesini sağlamak, sonra bu kalıp yargıların önüne geçmek ve hastayı "gerçek" ile yüzleştirmek. Tedavide oldukça başarılı sonuçlar elde ediliyor.

Tabii benim burda bahsettiğim sürekli ve insanın sosyal, psikolojik ve fiziksel bütünlüğünü bozan bir endişe hali. Yani endişe etmekten gözlerine uykular girmemesi, sürekli dalgınlık hali, fiziksel yakınmalar (ağrılar, mide ve cilt problemleri mesela). Yoksa endişenin azı da bir yere kadar faydalı bir işlev görüyor. Mesela az düzeyde endişe; motivasyonu arttıran, öğrenme, yaratıcılık ve değişme süreçlerinde etkili olan bir unsur. Hiçbir olay karşısında endişe duymamak da, kişinin psikolojik ve sosyal açıdan sorunlu olduğuna işaret eder.

Beni merak ettiğiniz, arayıp sorduğunuz için teşekkürler. Merak ve endişe etmeyiniz, iyiyim, sadece fazla yoğunum. Hepinizi seviyor, sevgiyle kucaklıyor, bir sevgi kelebeği olup uçarak uzaklaşıyorum..

10 Kasım 2012 Cumartesi

Muhafazakarlık

Karakter özellikleri arasında beni en çok kızdıran samimiyetsizlik olsa da, muhafazakarlık da hiç hazzetmediğim huylar listesinde ilk sıralarda yer alır. Muhafazakar insan; tüm dünyaya tek bir pencereden bakan, görmek istediğini gören, hiçbir surette esneklik veya farklıya yönelik ilgi göstermeye yanaşmayan insandır. Empati yeteneğinden yoksun olup, diğerinin kendinden başka birşey olabileceğini göremez. İçimi gerer bu tip insanlar, ne yazık ki heryerdeler..

Muhafazakarlık sadece din dogmalarına birebir uymakla sınırlı kalmaz, daha geniş düzeyde ele alınması gereken bir düşünce ve davranış şeklidir. Muhafazakar Ali efendinin kızının etek boyunu kafaya takmasını sadece dindarlığına bağlayamayız, onun kendinden güçsüz gördüğü bir varlık üzerinde hakimiyet kurma isteğini, kendini ait gördüğü efendiler topluluğunda baskıcı bir yer edinme isteğini ve "dediğim kanundur" psikozunun altında yatan kendine güven eksikliğini de göz önünde tutmamız gerekir. Muhafazakar insan aslında dünyanın dinamik yaşamıyla başa çıkamayan, kendini bir kavuğa gizleyen, korku ve tedirginlik dolu bir yaşam süren insandır. Freud'un bir zamanlar dediği gibi "insan beyni kabul edemediği şeylerin biçimini değiştirip, onları kabul edebileceği biçimlere yoğurmayı pek güzel başarabilir" çünkü..

Muhafazakar insanın en sinir bozucu özelliği ise, diğer insanları da kendine benzetmeye çalışmasıdır. Ona göre dünya siyah ve beyaz renklerden oluşur ve grinin tonlarını görebilen insanlar sapkınlardır. Bu insanlar yok edilmeli, edilmeleri mümkün olmadığında ise değiştirilmeli, muhafazakar yapıya uygun hale getirilmelidirler. Muhafazakar insan; çocuğunu da muhafazakar yetiştirir, onun dünyadaki tüm olumsuzlukları, tüm negatif durumları, aksi gidebilecek her türlü yaşam olayını bilmesini, dahası başına geleceğine inanmasını ister. O salıncakta hızlı sallanılmamalıdır, çünkü düşmek kaçınılmazdır. O kızla arkadaşlık edilmemelidir, çünkü o tip kızlar seni de aşağı çeker. Muhafazakar insanın çocuğunun olumsuz koşullarda bile tünelin ucundaki ışığın varlığına inanma şansı asla olmaz. Buna inanarak büyütülen çocuk dünyayı negatif görür, dünyadan korkar, kendi gücünün ve kişiliğinin sınırlarını asla zorlamaz. Bu çocuk dünyanın ileri doğru bir adım atabilmesinin önünde durur.

Muhafazakar insan; olasılıkları göremeyen, yaratıcılığı körelmiş insandır. Kıvrak ve elastik değildir, ağır ve temkinli hareket eder. Önündeki fırsatları asla zamanında fark edemez, olduğu yerde sayar durur. Muhafazakar insan merak da etmez, çünkü ona göre zaten herşey yaşanmıştır, bilinmektedir, tarihin tekerrüründen ibarettir.

Ne yazık ki muhafazakarlık bulaşıcıdır, muhafazakar insanlar diğerlerini de sindirme konusunda başarılıdırlar. Sayıları çoğaldıkça güçlenir, onlar gibi düşünmeyen insanları korkutur, sindirir, baskılarlar. Bir süre sonra, muhafazakarlar tarafından yerinde otlamakta olan bir toplum yaratılır ve bu toplum değişimden ve "öteki"lerden o kadar korkar hale getirilir ki; insanları gütmek de, istediğini hiçbir tepki görmeden yaptırmak da kolayca mümkün olur.......

6 Kasım 2012 Salı

Yabancılaşmak

"Bir insanın yakınları arasında kendini yabancı hissetmesine hangi bakışın, hangi sözün, hangi alayın yol açtığını kim bilebilir ki?" der Amin Maalouf, Tanios'un ağzından.

Bir zamanlar çok iyi tanıdığınızı sandığınız bir insanla yıllar sonra yeniden karşılaştığınızda, karşınızda duran yabancının yüz hatlarında size tanıdık gelen birşeyler görmekle birlikte, hiç tanımadığınız çizgileri, mimikleri ve bakışları da görürsünüz. Bu yeni çizgiler size karşınızdaki insanın hiç görmediğiniz bir yönünü gösterirken, aslında ona ne kadar yabancılaştığınızı da fark edersiniz. Gözlerin altında hiç tanımadığınız bir koyuluk vardır mesela, yıllar önce orada olmayan. Ya da çenede belirsiz bir yara izi, çoktan açılmış ve kapanmış bir yaranın belli belirsiz, soluk hayaleti. Dudakların tanıdığınız kıvrımında bir başka - bir farklı yatıklık. Gözlerdeki ışığın tonunda hissedilen ama tanımlanamayan bir değişiklik.

Tüm bunlar size, aslında bir zamanlar tanıdığınızı sandığınız o insanı belki de hiç tanımamış olduğunuzu fısıldar. İçinize bir şüphe düşer ansızın. Artık demin olduğunuz kadar emin değilsinizdir hiçbir şeyden..

Belki de değişen o değil, siz kendinizsiniz? Geçen yıllarda ona yüklediğiniz anlam değişmiş, belki yıllar önce ona o kadar yakın hissetmenize neden olan inanç ve değerleriniz değişmiştir. Kimbilir?

1 Kasım 2012 Perşembe

Serseriyane

Andre Gide "Öyle günler oluyor ki, kendimi uşağım tarafından yatağa bağlatmam gerekirdi diye düşünüyorum" demiş ya, adam haklı. Bazı günler insanın yataktan çıkmaması lazım. Ayrıca insanın bir uşağının olması da yerinde olabilir (ah şu küçük burjuva tutkularım.. ah proletaryanın hakları..) Ne yazık ki, Gide kadar büyük bir yazar olma ve uşaklarca yatağa bağlanma fantazilerimin gerçekleşme şansı, yazın konusundaki yeteneksizliğim ölçüsünde az. O nedenle, çalıştıkça özgürleştiğine inandırılan kitleler misali çalışıyorum.. Okuldaki seminerlerin sunum hazırlıkları, doktora tezinin çatısının oturtulmasını takiben örülmeye başlanan duvarları, yılan hikayesine dönen Alman sürücü ehliyetimin sınavları, iptal edilemeyen sosyal gereklilikler falan derken, bir de çalışıyorum ya bir aydır.. Hamladım. Bertrand Russell'a katılıyorum; aylaklık büyük lüks.

Buna karşın, dün, sanırım muhteşem diye tanımlanabilecek bir gündü. Sürpriz olarak gelmesi de ayrı bir güzel oldu. Sonunda bomboş bir günü, aylak aylak geçirebildim!

"Muhteşem gün" tanımı herkes için farklıdır elbet; ama benim için aşağı yukarı şöyle birşey: Sabah 7.20'de yataktan fırlanır (neden? çünkü bünye sabahları bi başka aktif), yarım litre su ile ilaç niyetine yutulan bir adet kiwinin ardından evden çıkılır, spora gidilir. Salonda bir saat ter döküldükten sonra, fırından sıcacık ekmek ve içi üzümlü minik poğaçalardam alınır ve eve dönülür. Çay konulur, yumurta haşlanırken duş alınır. Duşu takiben; pijamalar geri giyilir, kahvaltılıklar bir tepsi içine konur ve gerisin geri yatağa dönülür. Kahvaltıyla eş zamanlı olarak mailler kontrol edilir, bloglara ve suret sayfasına göz atılır, keyif çayıyla gazeteler karıştırılır. Sonra bilgisayar bir köşeye kaldırılır ve kapkalın bir kitap ele alınır. Gözler kapanana dek okunur, gözler birkaç saat sonra geri açılınca yine okunur, erken kararan sonbahar havası izin verdiği kadar, okunur da okunur. Sonra yataktan kalkılır, süslenilir püslenilir, birşeyler atıştırılır, evden çıkılır ve Parov Stellar konserine gidilir. Çılgınlar gibi 3 saat dans edildikten sonra ayaklara inen kara sularla eve dönülür, yine pijamalar giyilir, yine uyunur uyunur ve uyunur. Evet, bence dün muhteşem bir gündü.

Parov Stellar benim 2008'de Avustralya'da Jus Burgers'de hamburger dişlerken keşfettiğim tınılardan biri. 1920'lerin swing ritmlerini, şimdinin elektronik anlayışıyla harmanlayan bir DJ. Bolca saksafon ve trompet kullanıyor, dolayısıyla hareketli bıcır bıcır bir müzik. Spor yaparken de çalışırken de iyi gidiyor. Canlı dinlemesi de keyifli oldu, tüm salon ve tüm sahne daimi bir dans etme, swing eyleme halindeydik. Müziği merak ederseniz şu linke tıklayabilirsiniz. 1920'lerdeki büyük anne ve babalarımız bizimle gurur duyardı. Ah o altın 1920'ler..

1920'lerin Amerika'sında hayat aşağı yukarı şöyleymiş; 1. Dünya savaşı yeni bitmiş, ekonomik rahatlık hissedilmeye başlanmış. İlk defa kadın hakları konuşuluyor, Jazz Miziği yapılıyor, Avrupa'dan kaçan entellektüel ve sanat camiası kendine bir yer açıyor. Picasso, Dali, Kandinsky, Klee, Miro, Hemingway, Tolstoy, Breton, Huxley, Woolf, Joyce, Shaw, Kafka ve niceleri en üretken dönemlerindeler. Einstein düşünüyor, Edison ile Tesla kavgalı, Freud ve Heisenberg bilimlerin önünü açıyor. Chaplin filmleriyle gülünüyor, Garbo ile aşık olunuyor, Keaton ile maceranın dibine vuruluyor. Bu yıllara Roaring Twenties (kükreyen 20'ler) denmesinin nedeni, özellikle müzik teknolojisi ve medya alanında yaşanan gelişmeler. Mesela Armstrong, Ellington, Bartok hep 20'lerde.. Ayrıca absynth ve kokain 20'lerin sevilen, bolca tüketilen ve bilimadamları tarafından sakinleştirici niyetine önerilen bir keyfi; o zamanlar bağımlılık yarattığı ve zararlı olabileceği bilinmediği için aynen esrar kullanımı gibi tamamen serbest - ki bazı tarihçiler kokaini 1920'lerde yaşanan düşünsel ve sanatsal alanlardaki patlamanın baş mimarı olarak da görürler. Bugün, 1920'lere duyulan özlemin altında yatanlar kısaca bunlar ve ben bu satırları yazarken, Woody Allen'in "Midnight in Paris" filmini yeniden izleyesim geldi.. Ah o altın 20'ler..

Serseriyaneme geri dönecek olursak; dün güzel bir gündü ama her gün bu şekilde yaşama lüksüm yok. Olsaydı da, zaten bir süre sonra bunu bir keyif olarak algılayamazdım heralde.. Almanya'da aylak adam / kadın olmak zor, çünkü hıristiyanlığın protestanlık mezhebinde çalışmak insanı tanrıya yaklaştıran en önemli görev. Tembellikse en baş günah. Dolayısıyla bu diyarlarda çalışmayan insana iyi gözle bakılmıyor, insanın bir işinin, bir uğraşının olması, aylak aylak dolaşmaması bekleniyor. Çocuksan da, yetişkinsen de, yaşlıysan da böyle bu. Herkesin belirli görevleri var ve bu görevler yerine getirilmediğinde ya "akıl hastası" yerine konma riskini ya "günahkar olma" riskini ya da "asalak gibi yaşayan insan" olma riskini aldın demek. Bu toplumda aylaklığa övgü geçerli değil, aylaklık ve aylaklara geçit yok.. Dolayısıyla dostlar, adım aylağa çıkmadan artık yazmayı bırakıp yavaştan ve yantiri bir şekilde okula gidiyorum..

27 Ekim 2012 Cumartesi

Kışı kışkışlamak

Delireceğim; sabahtan beri lapa lapa yağmakta olan kar, şu an şehri beyaz bir örtünün altına gizledi. Daha kasım ayına bile gelmedik ve bayram tatili dolayısıyla Akdeniz'e gitmiş olan arkadaşlar, suretsayfasından boy boy denize girmeli, güneşlenmeli fotoğraflarını sergiliyorlar. Ama ama, bu hiç adil değiiiiil.

Bizim ülkede mevsimin bir mantığı olur, hava birden 20 derece ısınıp soğumaz. Ama Almanya'da öyle değil. Ülkenin kuzeyinde doğru dürüst dağ olmadığı için, Sibirya'dan ara sıra sürpriz niyetine bir soğuk geliveriyor, darmadağın oluyoruz. Daha nadir olarak da İspanya'dan Afrika'dan gelen sıcak dalgalar oluyor, paltoyu çıkarıp tshirtü giyiyoruz. Bir sıcak, bir soğuk; resmen konserveye döndük. Ben alışık değilim bu ekstrem değişikliklere, ben kışlıkların indirildiği, yazlıkların kaldırıldığı, bunun altı ayda bir jimnastik niyetine icra edildiği bir memleketin çocuğuyum. Havaya bakıp alt dudağımı titretip duruyorum.. Sinirlerim laçka.

Çocukken öyle kollanıp sarmalanırdım ki, hiç üşüdüğüm bir anımı hatırlayamıyorum! Yandaki foto kanıtı. Burda yaşamaya başlayalıberi, yılın 6 ayı tüm gün titreyerek geziyorum. Almanların "soğuk hava yoktur, ince giysi vardır" diye bir atasözü var ama benim için geçerli değil. Kat kat lahana misali giyinsem de hep üşüyorum, hep bir titreme halindeyim. Elim ayağım burnum hep buz kesiyor. Ve ben soğuğu hiç sevmem, hiç. Tüylü kazaklar da kaşındırır beni, içime uzun kollu boğazlı içlikler giysem dahi hart hart kaşınırım; ondan onları da giyemem. Belki işin sırrı o kazaklarda bilmiyorum.

Burda termo-içlik diye birşey satılıyor, bildiğiniz bizdeki yün don. Dedeler falan giyer hani. İmajı çizdirmek uğruna belki ondan alıcam bu sene, kararsızım. Nisan ortasına kadar nasıl hayatta kalacağım ben?!?

Kışı kışkışlamak mümkün değilse, en azından aklımızı yitirmeden geçirmeye çabalayalım bu mevsimi. Kışla ilgili birkaç güzellik; kestane, mandalina, kar altında dikilerek içilen mis gibi tarçın kokulu sıcak şarap, tarçınlı ve elmalı kurabiyeler, enseden içeri girmeyen kartopuların atıldığı mahalle savaşları, battaniyenin altında büzülmek, kışa depo amaçlı alınan kiloların bol katlı kıyafetlerin altında gizlenebilmesi, yılbaşını, noeli, cadılar bayramını beklemek..

Cadılar bayramı demişken; önümüzdeki çarşamba cadılar bayramı malum. Geçen seneki olaylı kutlamalardan sonra, bu sene ben fazla bir atraksiyona girmeye niyetli değilim. Bir balkabağı çorbası yapacağım, bavyera mutfağının en güzel örneği bence bu balkabağı çorbası. Bu sıra şeker tüketimine de biraz kısıtlama getiriyorum evde, kış öncesi kilo alma eğilimim var çünkü. Ama şu yandaki Breaking Bad'den fırlama Heisenberg ve Jesse kapıma dayanırsa, valla evi şekere batırır teslim ederim, sözüm söz! Üstüne tıklayıp büyütün ve Jesse'nin surat ifadesini kaçırmayın lütfen! Muhteşem foto değil mi?

25 Ekim 2012 Perşembe

Kadın, teknolojiye karşı

Yıllar yılı, nörolog annemi "en karmaşık beyin problemlerini, en anlaşılmaz görüntüleme tekniklerini falan çözebildiği halde, Tv'nin uzaktan kumandasını kullanmayı çözememesi" dolayısıyla acımasızca eleştirmiş olmamın allah katından geri dönen çuvaldızı, bi tarafıma saplandı sevgili dostlar. Oh olsun. Ofisin dış kapısı; sabrımı, şükrümü, rüştümü, inanç ve iyi niyetimi sınıyor yeminle.. Alman sistemi; adı şanı zaten dünyaya yayılmış bir teknoloji memleketi burası. Teknolojinin girmediği delik yok. Anahtar deliğine bile teknoloji sokmuş adamlar; anahtarlık denen cep süsünde 1 ev 1 oto 1 ofis anahtarı oluyor; bizdeki gibi çıngır çıngır onlarca anahtar ve mal mülk bildirimi sallanmıyor meretten. Bu tekli anahtar sistemi ilk geldiğimde beni çok şaşırtmıştı. Aynı anahtarla hem evin dış kapısını, hem evin kendi kapısını, hem de en alttaki garajı açabiliyorsunuz. Adamlar anaktar dişlisini farklı delik boyutlarında farklı şekilde çalışmak üzere ayarlamış; yani sizin ev anahtarınızla karşı komşunun ev anahtarı farklı olduğu halde, her ikisi de dış kapının kilidini ve bir başka derinlikteki garaj kilidini açabiliyor. Neyse bunu çözdüm, bir hoşluk olarak geride kaldı.

Bir diğer teknolojik sorunum, sevdiceğin evdeki tüm elektrikli aletleri birbirine bağlama azmiydi. Adam koltuktan kalkmamak için başarabilse pipisinin ucunu i-pod aracılığıyla tuvalete ya da direkt modem üzerinden okyanusa falan bağlayacak ama şimdilik elinden ancak Tv'yi i-pod'a, i-pod'u dünyanın dizi ve filmine beleşe ulaşmamıza yarayan netflix'e, netflix'i de kendimize Amerika'da yaşıyor süsü verecek IP değerini değiştiren sisteme, onu da uyduya, modeme, telefon hattına vs vs. bağlamak geliyor. Evde boyumdan büyük Lego modelleri yaratan bir adam için bu iki dakika falan alan bir işlem (ya da 5000'lik puzzle yapan adı lazım değil bazı arkadaşlar için de böyledir belki) ama benim için anlaşılması olanaksız bir algoritmik logaritmik işlemler bütünlüğü. Dolayısıyla en baştan tavrımı koyup "genlerimde Tv kumandasını çözememe kapasitesi var" diyip işin içinden sıyrıldım. Adam oynasın oyalansın maksat.. Lakin adam seyahate gidince ve iş başa düşünce, insan kuantum fiziğini bile öğrenebiliyor. Şimdi kullanıyorum bu hom enterteynmınt sistemlerini kolayca, bunu da çözdüm.

Lakin bu sefer de ofisin dış kapısı başıma bela. Bu dış kapı, benim gibi 1.58'lik yer cüceleri için üretilmemiş. Ya bizim ofis civarında henüz anlayamadığım +18'lik olaylar vuku buluyor ve el-kol-ayak ölçüleri belli boya gelemeyenler içeri alınmıyor (hangi arkeolojik sitedeydi o ayak izi, şimdi aklıma da takıldı), ya da ben olayın sırrına eremedim, kapının açılabilmesi için gerekli yoga duruşlarına vakıf olamadım. Lakin kapıyı açmam her sefer bir başka hikaye, bıktım artık. Kapının yanında bir zil var, kapı otomatı. Ama kapının dış tarafındakilerin erişememesi için yan duvarın bir hayli iç tarafına konulmuş. Zile basmak yeterli olmuyor, aynı anda kapı tutacağına da temasta bulunmanız, zile basarken kapıyı da çekiştirmeniz gerekiyor. 1.80'lik Alman hatunları için sorun değil bu, ama ben tek elimle zile diğer elimle kapıya ulaşamıyorum, hele bir yandan da kulağıma telefon dayalı laklak yapıyorsam - ki aksi gibi genelde de yapıyor oluyorum. Bunun başka bir yolu var mıdır diye sormak için de artık geç kaldım. İnsan işin 3. haftasında kapıyı nasıl açacağını sorarsa adı çıkar mazallah.. Hani kaç haftadır tanıdığınız halde adını bir türlü öğrenemediğiniz iş arkadaşları gibi, bir noktadan sonra insan karşısındakine adını soramıyor - ki bu da avanak başımın bir başka derdidir hep. Bunun çaresi var ama, yanınızda bir arkadaşınızı götürün. İkisi tanışırken diğerinin ismini de öğrenmiş olursunuz ;)

Başımın yeni derdi kapı sorunsalı böyle. Gökbilimci Jon Morse'a katılıyorum: "Evren bizim bildiğimizden ve hayal edebileceğimizden bile garip şeyler barındırıyor". Bu kapı da onlardan biri.

Nerde o eski bayramlar..?

Bugün terapi gurubuna gelen Türk kadınlar, baklavalar böreklerle geldiler. Aralarında yaşça küçük sekreterimize harçlık verenler bile oldu. Sonra Türkiye'deki bayramlarla Almanya'daki bayramların arasındaki farkları konuştuk. Çoğu 20 yılı aşkın süredir Almanya'da yaşıyor bu insanların. Dolayısıyla vatan özlemleri de, bayram gibi özel günlerde yaşadıkları mahsunlukları ve yalnızlıkları da had safhada.. Hepsi "eski bayramlar"ı arıyor; hani o en güzel elbiselerin giyilerek maaile buluşulup, küçüklerin el öptüğü, büyüklerin harçlık verdiği, sofraların şen, sohbetlerin canlı olduğu o eski güzel bayramları.

Ben 30 küsür yıldır yaşadığım bayramları hatırlamaya çalışınca, o "eski bayramlar"ın bugünkülerden çok da farklı olduğunu düşünmüyorum doğrusu. Aradan geçen yıllarda ailemizden eksilenler, aramıza yeni katılanlar olması dışında, bayramların tadı ve dokusu aynı kaldı. Bizim ailemiz için de, bayramlar önemlidir, bir araya gelmeye, hiç değilse telefonla birbirimize ulaşmaya çalışır, bayramlaşırız. Bir aradayken sofralarımız Halil İbrahim Sofrası gibi bereketli olur, sohbetlerimiz ve kahkahalarımız sıcak evimizde yankılanır. Yani bayramın bir anlamı vardır bizde de, bir kıymeti vardır. Fakat işin doğrusu, ben çocukken de sevmezdim şu kurban bayramını, büyüyüp anlamını idrak ettiğimde de sevmedim, şimdi vatandan ve ailemden uzaktayken de sevmiyorum. Kurban bayramının nasıl kutlanmaya başladığını anlatmıştım şu yazımda, bu hikaye bende çözemediğim acı duygular uyandırıyor. Bir babanın öz oğlunu inanç uğruna kesmeye kalkması, inandığı meta-olgu'nun olaya son dakikada müdahalesi, hadi onu kesme ama şunu kes diye bir ulvi takas.. Tanrıya inanan biri olduğum halde; bu şekilde "davranan", kendisine insan huyları atfedilen, sevilme - sayılma - kurbanlık adanma ihtiyacı içinde olan bir tanrıya hiç inanmadım ben. Bu hikaye de, kutsal kitaplardaki birçok benzeri gibi salt "bir hikaye" gibi geliyor bana, daha ötesi olduğunu sanmıyorum. Öteyandan, inanan insanlar için bu hikayenin "tanrı tarafından sınanma ve sınavı başarıyla geçme" anafikri çok önemli anladığım kadarıyla. Başarılı olmak, birinden aferin almak, kendi kıymetini başkasının koyduğu kriterlere bakarak anlamak.. Oysa insanın kendisiyle huzur içinde yaşaması; başkasının doğrularına uymasıyla ya da uyabilmek için yaşam boyu çırpınmasıyla değil, kendi bilincini ve farkındalığını geliştirmesiyle, etik ve adil olmayı öğrenmesiyle alakalı.

Bu tip dini kuşkuculuk üstüne, bir de et sevmeyen biri olmanın getirdiği, gereksiz ve yetkisiz hayvan katliyamına isyanla, kurban bayramına sıcak bakamıyorum; benim için anlam ve değeri olan bir bayram değil doğrusu. Ama günümüzün iş ve uğraşlar arasında bin parçaya bölünerek hızla akıp geçen hayat koşullarında; maaile biraraya gelinmesi, büyük küçük tüm aile bireylerinin birbirini tanıyabilmesi ve hoş sohbet edebilmesi, ihtiyaç sahiplerinin belirlenip yardım sağlanabilmesi için de bir vesile bayramlar, bunu da göz ardı etmemek lazım.

18 Ekim 2012 Perşembe

SoMbahar

Sonbahar iyiden iyiye kendini hissettirmeye başladı bu coğrafyada. Bu sabah uyandığımda hava hala alacakaranlıktı. Sabah yürüyüşüm sırasında, evin yakınındaki ufak ortaçağ şatosunun önündeki gölette görmeye alışık olduğum ördek ve kazların, daha sıcak bir iklime gitmiş olduklarını gördüm. Neyse ki iki evcil kuğu var orda kış boyu kalan.. Yoksa kuşlar da olmadan, çok yalnız hissedecektim kendimi. Sincaplara da güven olmuyor; bir gün hepsi etrafta ağaçlardan düşen kestaneleri ve yemişleri depolama telaşı içinde, ertesi gün hepsi yuvalarına çekilmiş, tık yok.

Bizim pastırma yazı dediğimiz, batılıların Indian Summer dedikleri doğanın o şiir gibi sarı-kırmızı renklere büründüğü zamanlar başladı. Doğa yaklaşan soğuk, çıplak ve gri kışa inat eder gibi boyadı kendini capcanlı güz renklerine. Her köşe başı bir başka tablo adeta, sarının ve kırmızının binlerce tonu kahverenginin içinde öyle güzel ki! Hele güneşli günlerde.. İnsan hiç dönmemecesine yürüyüşlere çıkmak, pedal basmak istiyor kuru yaprakların üzerinde. Almanya'da yaprakları toplayan temizlik işçileri var, ama henüz başlamadılar göreve. Sanki herkes bu güzelliğin keyfini biraz daha çıkarabilmek istiyor. Kış uzun, soğuk ve gri örtüsünü örtmeden üzerimize.

Sonbahar, akademik yılın başı olduğu için, yeni yeni heyecanlar da kattı hayatıma. Bu dönem aldığım "Hisseden Beyin" dersindeki nörofizyoloji ve felsefe öğrencileri arasındaki ilk elektrikten anladığım, bu dönem bol tartışmalı geçecek. Ne güzel! Bayılırım fizikle felsefenin çakıştığı noktalara. Bazı öğrencilerin felsefe doktorası yapacak zaman ve para lüksüne sahip olmasını kıskanıyorum. "Felsefeci olmak" bir hayat tarzı, bundan para kazanabilir miyim diye düşünmemek demek - ki zaten kazanamazsın. Salt felsefeci olan, devamlı düşünen, tartışan olmak isterdim..

Sonbahara dair en sevdiğim şey; mandalina çıktı. Geçen sene bol bol hazırladığım "enerji tabağı"na yine başladım. Bu şekilde hazırlanınca insana "soğuk havaya psikolojik olarak da göğüs gerebilme" gücü veriyor... Tavsiye ederim.

Eskiden Sombahar dergisini alırdım, başlık ona atfen. Çok güzel dergiydi. İntihar sayısı hele.. Tüm sayılarını Bilkent kütüphanesinde bulabilirsiniz.

17 Ekim 2012 Çarşamba

Tuhaf şeyler

Tv'de damper reklamı gördüm; evet damper.. Damper kaç kişiye hitab ediyor ki reklamını tv'ye koyuyorlar? Bu reklamdan sonra içimde onulmaz, karşı konulmaz bir damper satın alma arzusu da oluşmadı üstelik. Ya da potansiyel bir damper alıcısı olsaydım da, tv'den mi beğenip alırdım damperimi, bilemiyorum.. Güldürürken düşündüren bir reklam oldu benim için bu damper reklamı.

Ölüm maskesi diye birşey varmış şu hayatta. Ben sadece Antik Mısır'da kullanıldığını sanıyordum ama öyle değilmiş, antik ve modern uygarlıkların bir çoğunda kullanılırmış ölüm maskeleri. Ölen kişinin yüzünün balmumu ya da alçıdan kalıbı çıkartılırmış, Roma döneminde bir çok heykelde bilindik yüzler bu teknikle kullanılmış. 17.yy. Avrupa'sında ise, ölen kişinin cenazesinde bu maskenin bulunması adettenmiş. Günümüzde ise; adli tıp, ölümden sonra arta kalan kemiklerden bu maskeleri yeniden inşa edebiliyor, böylece ölen kişinin kimliği şaşırtıcı bir mükemmellikle en ince ayrıntısına dek belirlenebiliyor.

İslami bisiklet yaygarasına ne oldu? Gündemden düştü, oysa çok eğlenceli ve güldürücüydü. Almanya'da yolun sağ tarafına düşen kaldırımdaki bisiklet yolu (ki iki bisikletin yanyana geçebileceği kadar da geniş olmasına rağmen) asıl bisiklet kullanılacak yolmuş. Sol taraftaki kaldırımdan (yani trafiğin tersi istikamette) bisiklet kullanıyorsanız, 50Euro'ya kadar cezası varmış, geçen gün polisler duruyordu o ters tarafta ve geçenlere ceza kesiyorlardı pey pey pey.. Ayrıca Münih'te yol üzerindeki benzinliklerden saat 22'den sonra alışveriş yapabilmek için, benzinliğe arabayla gitmiş olmak gerekiyormuş. Bu kuralları kim düşünüp buluyor, kim mantıklı bulup koyuyor yahu?!

Fransız kadınları incelik ve zarifliklerini sadece sabah kahvaltılarında tatlı yemeye bağlıyorlarmış diye okuyup hemen Fransız çocukluk arkadaşımı arayıp teyit ettirdim. Doğruymuş; Fransızlar sadece sabah kahvaltısında tatlı yerlermiş, akşam yemeklerinden sonra ise birkaç dilim sert peynir tatlı niyetine yenirmiş. Ayrıca çocuklarına da beş yaşına kadar şekerli hiç birşey vermezlermiş. Bu yaşlardan sonra ayrıca çocuklara suyla şarabı karıştırıp verdikleri de doğruymuş ama şarap oranı yüzde onu geçmezmiş. Fransa'da ve Almanya'da içki içince bizdeki kadar sapıtmıyor insanlar, bunun da nedeni kültürel yaklaşımlar ve "yasaklanmamak" olabilir.

Kadının teki geçenlerde eski sevgilisini evinin tavanarasında gizlice yaşarken yakalamış. Adam kadından ayrıldıktan sonra, çaktırmadan tavanarasına yerleşmiş. Kadın tıkırtılar duydukça ilk olarak tavanarasında fare olduğunu sanmış, tıkırtılar artınca evin perili ev olduğuna inanmaya başlamış. Çağırdığı cesur itfaiyeciler olayı çözmüş.

Bugün cenaze işleri şirketinin önünden kamyonları çalınmış. Kamyonun içindeki 12 cesetle birlikte.. Çalan adamın dramını düşünemiyorum. Almanya gündemi bunları konuşuyor.

Yukarıdaki güzellik; koli basilinin mikroskop altında bilmemkaç kere büyütülmüş görüntüsü.. Tuhaf.

15 Ekim 2012 Pazartesi

Uzaya balonla yollanan adam

 
Uzaya balon yollayan adam'ı hatırlıyorsunuz değil mi? Bu sefer de uzaya balonla adam yolladık, dün. Avusturya'lı Felix Baumgartner; Red Bull sayesinde, sadece uzayın sınırlarından (128.100 feet'ten) dünyaya atlayan ilk insan olmakla kalmadı, aynı zamanda ses hızından (1.24 Mach) daha hızlı giden ilk insan olma rekorunu da kırdı. Dünyaya inmesi 4 dakika 20 saniye süren Felix; korkulduğu gibi aşırı hızla kendi çevresinde dönerken bayılmadı ve belli yüksekliklerdeki hava akımlarının değişimi sırasında giydiği uzay elbisesinin başlığındaki camın buhar olması dışında pek de bir rahatsızlık hissetmedi. Felix dünyaya ayak basar basmaz önce toprağı, sonra da ona doğru koşan hayat destek uzmanını kucakladı.
Bundan ne anladık?
 
1. Red Bull hakikaten "kanatlandırıyor". O da yetmezse balonlandırıyor. Avusturya'nın bağrında 1987'de temelleri atılan ufacık bir enerji içeceği firmasının geldiği noktaya bakın! İçinde bulunan Kafein ve Taurin maddeleri nedeniyle, özellikle aşırı kullanımda ve 18 yaş altında ölümlere neden olduğu öne sürülse de, yapılan araştırmalar sonucunda Red Bull içinde bulunan bu maddelerin, diğer mevye suları ve gazlı içeceklerdekinden çok da fazla olmadığı ve tek başına sağlık sorunlarına neden olmayacağı kanıtlanmış. O gün bu gündür, 147 ülkede tüketilen içeceğin yaratıcıları, aynı zamanda Red Bull Air Race, Red Bull Crashed Ice gibi etkinliklere, Red Bull Racing, Scuderia Toro Rosso, EC Red Bull Salzburg, FC Red Bull Salzburg, Red Bull New York, RB Leipzig, Rel Bull Brasil gibi spor takımlarına, Red Bull Plak Şirketi'ne ve Servus TV'ye sahip olmuş durumdalar. Yani Felix gibi nicelerini kanatlandırıyorlar. Yarım bardak sütlü kahveyle bile kalbi Afrika tamtamları çalan biri olarak, ben hiç Red Bull içmedim hayatımda (!) ve Felix ses hızını aştı diye de içeceğimi sanmıyorum. Ama Red Bull aktivitelerini Red Bull içmeden izlemeyi çok seviyorum, o ayrı..

2. "Rekorlar yeniden kırılmak içindir" diyen 84 yaşındaki tonton ihtiyar Kittinger, 1960'taki rekorunu kaptırsa da, ne güzel moral verdi ve araştırma üssünden an be an destek oldu Baumgartner'a! Demek ki, işyerlerimizde, araştırma merkezlerimizde sık sık karşımıza çıkan şu "aman öğretmeyeyim, aman göstermeyeyim, aman boynuz kulağı geçmesin" fikri ne saçma sapan, ne hastalıklı bir saplantıymış. Demek ki "uzmanlık", ardından gelene yol göstermek, yolu açmakmış.

3. Felix'i nefesini 4 dakika tutarak izleyen biri varsa, o da annesidir sanırım. Elalem çocuğunu tek başına şehirlerarası yola yollayamazken, bu kadıncağızın "tosun"unun "anne, kafa aşağı ses hızından yüksek bir şekilde dünyaya düşücem ben!" fikrini desteklemesi nasıl bir ders olmalı tavuk-annelerimize bir durup düşünelim..!

10 Ekim 2012 Çarşamba

Evlilik, bekarlık, yalnızlık ve sultanlık üzerine

Sevdiceğin geçen hafta başından itibaren 11 günlük iş seyahatine çıkmasıyla, evleneli beri ilk kez bu kadar uzun süre evde tek başıma kalarak, bekarlık günlerime şaşalı bir geri dönüş yaptım bu sıralar. İnsan evlilik rutinine bir kez alışınca, bekarlık günlerini ne çabuk unutuveriyormuş yahu. Bekarlık ve sultanlık ayarlarım bozulmuş benim! Tez elden bu ayarlara reset atmak icab etti..

Allah kimseyi sevdiceğinden ayırmasın; evlilik aslında çok eğlenceli, kendine özgü bir rutini olsa bile insanı bu rutinle mutlu mesut yaşamaya alıştırıyor. Böyle işten / okuldan eve gel, sohbet ederek birşeyler atıştır, sarmaş dolaş koltukta film falan izle, arkadaşların onun da arkadaşları olsun, haftasonları eve öteberi almaya git, beraber yeni hobiler edin ya da eski hobileri paylaş.. Bunlar sevdiği insanla beraber yaşayan ya da evli insanlar için çok güzel rutinler.. En yakın arkadaşının hep yanında olması yani, ne güzel şey. Yalnız olmamak, bir ekip olmak, tamamlanmışsın gibi hissetmek..

Ama işin doğrusu, insanın ara sıra kendisiyle yalnız kalmasının da ayrı bir güzelliği var. Özellikle benim gibi ailenin tek çocuğu olup, kendi kendine kaldığında kendini eğlendirmeyi çok erken yaşta öğrenen ve bu "kendimle başbaşa" zamanlarından oldukça keyf alan biri için. Üniversiteyi kazandığım andan itibaren, maddi imkanlar sayesinde yuvadan uçup kendi başıma yaşamaya başladım ve bu süreçte hem özgürlüğün, hem de sorumluluk sahibi olmanın hassas dengesinde bir yaşam kurdum kendime. Bu dönemde itiraf etmek gerekirse kendimi hiç yalnız hissettiğim, geceleri uyurken korktuğum, "boş eve girmemek için" uğraş verdiğim falan olmadı. Hatta yalnız yaşamaktan o kadar keyf alıyordum ki, sevdicekle ilkkez beraber yaşamaya karar verdiğimizde bu beni çok tedirgin eden ve çok zor adapte olacağımı sandığım ve doğrusu korktuğum bir yaşam adımı olmuştu. İnsan sevdiceğiyle beraber yaşamaya başlayınca, ister istemez tekbaşına oturttuğu rutini bozuluyor. (Mesela "biz kadınlar çok üşürüz" diyip; pamuklu pijamalarını, üstüne en kalın hırkanı, altına çizgili rengarenk çoraplarını giyip, ayıcık gibi dolanamıyorsun ortalıkta. Mazallah evliliğin rengi kaçar yoksa :P Evli ve eşofmanlı kavramına çok karşıyım azizim.. Adamı ya da kadını nasıl tavladıysan, o şekilde de devam edeceksin! Yaymak yok!). Ama evliliğin bir rutini var diye de, mıç mıç her dakika bir arada olan, herşeyi ortak yapan, suret sayfasına dahi kafa kafaya resim koyan tiplere de mutlak surette uyuz oluyorum, belirteyim. Evlilik kişiliklerin erimesi ve tek bir kişilik haline gelmek değil çünkü! Bence evli insanın kendine, arkadaşlarına, hobilerine de özel zaman ayırması; "kendiyle başbaşa" kaldığı zamanlar yaratabilmesi lazım.

Velhasıl, kocayı "iş seyahatine" yolladıktan sonra, ben zaten evleneli beri rutin olarak haftada bir yapa-durduğum "kendimle başbaşa" zamanımı tüm haftaya yayma lüksüne kavuşmuş bulundum. Aynen bekar ve yalnız yaşadığım zamanlarda olduğu gibi, ilk işim altıma bol pamuklu bir pijama altı ve rengarenk çoraplar çekmek oldu (çünkü evet, aslında biz kadınlar çok üşürüz yahu! Ve hepimizin zulasında böyle kocasız anlar için birer pamuklu pijama altı bulunmaktadır!). Pijama altını çektiğim gibi, yataktan battaniyemi ve buzdolabından da akşam yemeği niyetine yemeye karar verdiğim envayi çeşit şekerlemeyi kapıp, salona kuruldum. TV'de ne kadar "hatun filmi" varsa izleyerek, bir yandan da bizim kızlara mesajlar ve mailler yazıp "bekarlık ve sultanlık haftası etkinliklerime katılma davetleri" yolladım. Daha yalnız kalışımın bu ilk gecesinde, neredeyse tüm haftaya ait sosyal programım dolmuştu bile! Kızlar sağolsunlar beni hiç yalnız bırakmadılar; kimiyle gece kokteyller içmeye çıktım, kimiyle sebze yemekleri pişirip afiyetle mideye indirdik, kimiyle şarap eşliğinde Johnny Depp filmleri keyfi yaptık, bir iki sabah kahvaltıya, birkaç akşam da kek ve kahveye falan buluştuk. Hatunsal konuların dibine vurduk, alışverişe çıkıp 5 saat dolanıp hiçbirşey almadan döndük falan. Tam bekarlık sultanlık halleri. Kızların dışında, bolca kendimle de başbaşa kaldım ve upuzun yürüyüşlere ve bisiklet sefalarına çıktım. Bazı geceler İstanbul'daki bekarlık ve yoğun çalışma zamanlarıma atfen, akşam yemeğinde kahvaltı yaptım (oh ne mütiş şeydir peynir, ekmek, domates!) ve Netflix'teki dizileri izleyerek koltukta uyuyakaldım. Kimse de uykumun en tatlı yerinde "kalk yerine yat" diyemedi.

Ha, sanılmasın kendimi tamamen gezmeye tozmaya verdim. İşin tuhaf tarafı, kanıma girmiş bulunan Almanlık sayesinde, tüm hafta boyunca disiplinli bir şekilde çalıştım ve sporumla yogamı da ihmal etmedim. Bununla da kalmayıp, bir de iş buldum yahu! Evet güzel haber; artık doktoranın yanısıra bir de işim var! Bu haftadan itibaren çok sevdiğim ve özlediğim mesleğim olan terapistliğe geri dönüyorum, oleeeey!

Kısaca; evlilik güzel şey ve sevdiceğimin kokusunu, beraber yarattığımız rutinimizi çok özledim yahu. Ama yalnızlık da güzel şey; herşeyi kendi kafana göre, istediğin zamanda yapabilmek de güzel. Sanırım zor olan; yalnız kalmak değil, kendini yalnız hissetmek..

9 Ekim 2012 Salı

Edebiyatçının çevirmenden farkı

Elimde uzun zamandır dolanan, ara sıra açıp baktığım Shakespeare'in sonelerini dün gece bitirdim. Bendeki Remzi'den çıkan eski bir baskı (fiyat küpürü 1.250.000TL'yi gösteriyor; basım yılı 1999) ve belki yeni baskılarda farklı çevirmenlerle çalışmış olabilirler, Shakespeare'in ağdalı dilinin üstesinden gelebilmenin zorluğunu da anlarım.. Ama sevgili Bülent Saadet Bozkurt; bir sone bu kadar mı berbat çevrilir! Edebiyat tutkunu olsam da blogumda pek kitaplardan bahsetmiyorum, hele emeğe saygı duymak lazım diye düşündüğüm için.. Ama.. Bu kadar güzel, bu kadar yaşadığımız çağdan çok önce yazıldığı halde hala geçerli olan, bu kadar tutkulu bir sone; bu kadar mı ruhsuz, sıradan, tutkusuz çevirilir..? Çok sinirlendirdiniz beni, size şu yandaki "Shakespeare tarzı onur kırıcı cümleler"den seçip seçip yolluyorum, bilesiniz. 


İşte aynı sonenin iki farklı çevirisi. Yorum sizin..
 
Bu; sonenin Bülent Saadet Bozkurt çevirisi:

Bezdim hepsinden, ölüm gelse de huzur getirse;
Hangisini saysam: Haklının hakkı hiç verilmez;
Allı pullu giysi düşer, beş para etmez serseriye;
En güvendiğin adam seni aldatmaktan çekinmez
Oysa buna hayasızca yaldızlı paye dağıtılır,
Tertemiz genç kıza düşüncesizce damga vurulur,
Sarsak yönetimlerce becerikli insan engellenir,
Kusursuz adını hak etmişe haksızca leke sürülür.
Kültürle bilimin dili bağlanır yetkili kişilerce,
Bilgin geçinen şarlatanlar yönetir bilgili adamı,
İyilik kıskıvrak kul köle edilir kötülüğe,
Doğru sözlü kişinin aptala çıkartılır adı.
     Bezdim işte bunlardan ve hiç durmam bana kalsa;
     Ölmek, sevdiğimi bir başsına bırakıp gitmek olmasa.

Bu da aynı sonenin Can Yücel çevirisi:

Vazgeçtim bu dünyadan tek ölüm paklar beni,
Değmez bu yangın yeri, avuç açmaya değmez.
Değil mi ki çiğnenmiş inancın en seçkini,
Değil mi ki yoksullar mutluluktan habersiz,
Değil mi ki ayaklar altında insan onuru,
O kızoğlan kız erdem dağlara kaldırılmış,
Ezilmiş, hor görülmüş el emeği, göz nuru,
Ödlekler geçmiş başa, derken mertlik bozulmuş,
Değil mi ki korkudan dili bağlı sanatın,
Değil mi ki çılgınlık sahip çıkmış düzene,
Doğruya doğru derken eğriye çıkmış adın,
Değil mi ki kötüler kadı olmuş Yemen'e
     Vazgeçtim bu dünyadan, dünyamdan geçtim ama,
     Seni yalnız komak var, o koyuyor adama.

7 Ekim 2012 Pazar

En güzel içki tarifleri

Google'dan en yeni ve en tutulan kokteyl tariflerini aratarak geldiysen, yanlış yerdesin dostum! Ha, şöyle 60'lardan kalma hipster bir barda kokteyller yuvarlamak, o da güzeldir, onların yeri de ayrı pek tabii.. Ama bu yazının konusu, son derece dürüst, katısıksız ve saf olan temel içecekler. Alttaki listede de en çok sevdiğimden başlayarak; süt, domates suyu, mojito ve köpüklü taze şarap tarifleri var; ona göre..

Benim en sevdiğim içki süt yahu.. Sudan bile çok sevdiğimi söyleyebilirim buzzzz gibi bir bardak sütü. Oysa son zamanlarda doktorlar inek sütü başta olmak üzere, 750ml'yi aşan günlük süt tüketiminin zararlı olduğunu söylüyorlar. Fazla süt demir emilimini azaltıyor, kızlarda erken ergenliğe girmeye ve bazı hormonal sorunlara neden oluyormuş. Bunu diyenler var, ben pek umursamıyor ve her sabah koca bir bardak sütümü seve seve içiyorum. Bu sıra Alplerin tepelerinde gezip durduğumuz için, bol sayıda inekle karşılaşıp koca memelerine göz dikiyoruz. Almanca'da "Alm" denen dağ kulübelerinde bu inekceğizleri taze taze sıkıp, sütünü kaynatıp (hatta bazı ekolojik çiftliklerde ve Amerika'da yeni moda olduğu üzre, "sağlıklı inekte bakteri olmaz" diyip tüm hastalık olasılıklarını da hasır altı ederek, direkt bardağa koyup) elinize tutuşturuyorlar. Hani bir dikişte lıkır lıkır içersiniz, "ehhhh" diye bir keyif sesi çıkarır, burnunuzla dudağınız arasındaki kalın beyaz süt bıyığını silersiniz ya, hah işte o (85 sonrası doğumlular için, bknz. "gerçek inek sütü nedir?"). İşte bu sütün kış aylarında bir başka güzel kullanım alanı daha vardır: hastalıklara karşı; zencefilli ballı süt. Sütü ısıtır, içine rendelediğiniz taze zencefilden bir çay kaşığı, baldan da bir tatlı kaşığı koyar, çın çın karıştırır, afiyetle içersiniz. Ne nezle, ne boğaz ağrısı, ne öksürük, bişeyciğiniz kalmaz. Anaokulunda müdürlük yaparken öğrendiğim, bir öbek çocuk üzerinde bir kış boyu deneyler yaparak kalite güvenirliğini tasbit ettiğim bir tarif size. Jardzy'ciğim, hor hor çeşme burnuna iyi gelebilir.

İkinci içkimiz, bulutlar arasında 10.000 feet'in en çok tercih edilen markası: Domates Suyu! Domates suyu'nu Ankara'da yaşayan şanslı bir azınlık olarak AOÇ'den alabildiyseniz hele, tadından içilmez. Lütfen bu lezzet elimizden alınmasın, değil mi sevgili Fermina Daza?! Bu içkinin özellikle uçakta tercih edilmesinin nedenlerini araştıran akademisyenler var (bazı insanlar doktora ünvanına ne kolay ulaşıyo görün!) ve nedenleri "kırmızı baskın bir renk olduğundan, birbirine yakın alanda bulunan kişilerin biri kırmızı renkli sıvı içerse, diğerleri de sosyal psikolojik nedenlerle bu davranışa iştirak ederler" ile "domates suyu kabin basıncı değişiklikleri nedeniyle yaşanan ağız koruluğuna iyi geliyor" arasında biryerlerde tesbit edilmiş. Velhasıl, evet, sadece uçakta bile olsa domates suyunu severek içenlerdeniz hepimiz, itiraf edelim. Bu güzel sebzeyi ayrıca içine 30ml Smirnoff Vodka, 15ml taze limon suyu, karabiber, tuz ve istediğiniz acılık için gerekli kadar Tabasco ekleyerek ve kereviz sapları ile süsleyerek ve kat-i surette günbatımı zamanı (asla daha geç değil) hazırlayarak, Bloody Mary olarak da değerlendirebilirsiniz.

En sevdiğim üçüncü içki; yaz akşamlarının tatlı esintisi ve akdenizin kıpır kıpırlığı eşliğinde Mojito. Kaleminin gücünü, ağzının tadından alan Ernest Hemingway'in de bir numaralı içkisi olan Mojito'nun sırrı, iyi Rum kullanmakta gizlidir; dolayısıyla Matusalem Platino ya da Cruzan Light'tan (bulamazsak, hadi en azından Küba menşeyli açık renkli rumlardan diyelim) şaşmıyoruz. 60ml rum içine, 30ml limon suyu (tercihen minik yeşil lime olsun) ve yarım lime'ın kazınmış kabuğunu, 90ml mineral suyu, 15 nane yaprağı ve daha tatlı sevenler için bir çay kaşığı şekeri bol bol ezilmiş buzla karıştırıyor, sıcak akdeniz akşamlarında (hava mümkünse 30 derecenin altı olmasın), tercihen denize karşı, yavaş yavaş, keyifle içiyoruz. Mojito, naneli tadı nedeniyle çok hızlı ve bolca içilme ve içinde bulunan rum ve şeker nedeniyle bolca kilo aldıran bir içki olduğu için, birbiri ardına sipariş verip abartmıyoruz. Yoksa göbeğimiz pörtleyebiliyor sevgili Ece'ciğim :)

Son günlerde keşfettiğim ve ilk görüşte aşık olup devamında da tutkuyla bağlandığım son önerim; burada Federweißer (Beyaz kuş tüyü!) diye adlandırılan, taze üzümden yapılan ve bağ bozumunun hemen ardından piyasaya sürülen köpüklü taze şarap. Kırmızı ve beyaz (daha güzel) iki çeşidi de olan bu tatlı ve köpüklü içecek, Almanya dışında farklı isimlere sahip. Almanya, İsviçre ve Güney Tirollerde "Sauser" ya da "Süßer" (şekerli, taze), Frankonya'da "Bremser", Fransa'da "vin bourru" ya da "vernache", Slovakya ve Çek Cumhuriyetinde "burçak" ve Gürcistan'da "makari" olarak anılıyor, bu ülkelere bağbozumu döneminde giderseniz mutlaka deneyin. Belki bizim ülkemizde de evlerde ya da aile bağlarında üretiliyordur, bu konuyu Çağatay abi'ye danışmak lazım. Normal köpüklü şarabın daha taze taze üzüm kokan, daha az asitli hali olan bu şarap; içinde normalden fazla alkol bulunduruyor, dikkat! Ayrıca diğer şaraplardan farklı olarak, fermantasyon süreci şişelendikten sonra da büyük hızla devam ettiği için, bu şişelere tam kapanmayan kilit-kapak sistemi takıldığı için, şişenin yatık muhafaza edilmemesi gerekiyor, yoksa şişeyi dik konuma getirdiğiniz anda, hiç beklemediğiniz şekilde birden Michael Schumacher misali şampanya patlatmalı kutlamalar içinde bulabilirsiniz kendinizi.. Aynı nedenden ötürü, bu şarabı genellikle üreticiden direkt alıyorsunuz ve aldıktan sonra kısa sürede tüketmeniz gerekiyor (zaten şişeyi açmanızla dibini görmeniz bir oluyor, muhteşem bir tat!).

O zaman "şerefe" diyoruz!

28 Eylül 2012 Cuma

Oktoberfest

Dün Oktoberfest'teydik, yanda kanıtı. Münih denince akla en başta Oktoberfest geliyor ama ben bu konuda nedense hiç yazmamışım, nasıl olur?!? Bavyeralıların tabiriyle "Wiesn" ya da daha turistik adıyla Oktoberfest (Ekim Festivali) geleneği; 12 Ekim 1810'da Bavyera prensi 1. Ludwig ile Saksonya prensesi Therese'nin düğün kutlamaları olarak başlamış ve o tarihten bu yana büyük savaşlar ya da doğal afetler olmadığı sürece her yıl aynı dönemde kutlanmaya devam edilmiş. Geçen cumartesi 179'uncusu başlayan Oktoberfest, her sene 15 gün sürüyor ve 202 sene önce düğünün yapıldığı Theresienwiese alanına kurulan Münih'in belli başlı birahanelerinin çadırlarının her birinde 5000-7000 kişilik kapasite bulunuyor. Her sene dünyanın dört bir yanından ortalama 6,5 milyon kişi tarafından ziyaret edilen Oktoberfest'te, insanlar yıllık ortalama 7 milyon litre bira içiyor, 506 bin tavuk çevirme yiyor, 250 civarında gözlük, 200 civarında cep telefonu ve sağa sola cilve yaparken çıkarıp cebe attıkları yüzlerce evlilik yüzüğünü kaybediyorlar (ciddiyim, bilgileri Wikipedia'nın şu linkinden kontrol edebilirsiniz).

Oktoberfest sadece bira çadırları demek değil; çadırların dışında kurulan lunapark alanlarında eğlenmek, çevredeki bir çok büfeden ballı yer fıstıkları, çikolata kaplı meyveler, Lebkuchenherz denen kalp şeklinde boynunuza asılan şekerlemeler, çeşitli gözlemeler, sosisli ekmekler atıştırmak, ufak tefek el işleri ve hatıra eşyaların satıldığı kulübeleri dolaşmak da çok eğlenceli. Ama tabii ki insanları akın akın Münih'e getiren, tüm otel odalarını aylar öncesinden kapatan, şehrin trafiğini altüst eden; dünyanın dört bir yanından gelen insanlarla tahta banklarda omuz omuza oturup, bilmediğiniz bir dilde tuhaf bir nedenle çok akıcı bir şekilde şarkılar söyleyerek, çeşit çeşit birayı litre litre mideye indirme zevki. Çadır içlerindeki yemek seçenekleri de genellikle tavuk ya da domuz çevirme, patates salatası ya da soğuk sandviçler ve peynir tabakları. Ya da geleneksel Breze ekmeğiyle Obazda peyniri.

Münih'lilerin birçoğu Oktoberfest'ten gurur duysa ve haftalar öncesinden çadır içlerinde yerlerini ayırtsa da, bir kısmı bu dönemde pılını pırtısını toplayıp, evlerin camlarını kapılarını demir güneşliklerle sabitleyerek tatile bir başka ülkeye kaçmayı tercih ediyor. Oktoberfest döneminde Münih gerçekten bambaşka bir şehir oluyor çünkü. Mesela bal dök yala temizliğindeki sokaklarımızda yer yer bayvera mutfağının çeşitli ürünlerinin öğütülmüş hallerini bulmak ve sabahın köründe bu bulamaçların üstlerine basmadan işe gidebilmek için sek sek oynamak yetenek ve demir gibi sinirler gerektiren bir hal. Ya da, öğlen 12'de akın akın sarhoş adam ve kadının nağralar atarak sokaklarda zombi gibi yürüyüşünü izlemek. Ya da akşam 6'da siz eve dönerken, trende sızıp kalmış bir adamın üstünüze düşüp duran kafasını ikide bir öte tarafa ittirmek.. Zor azizim; Oktoberfest döneminde ayık halde Münih'te bulunmak.. Zor.

 Ama siz de birkaç "Maß" (ß harfi Almanca'da iki S harfi yerine kullanılıyor; Mass yani 1 litrelik bira demek, zaten bira Oktoberfest'te daha küçük boyutta servis edilmiyor) içtiyseniz, keyifliyseniz, o zaman başka tabii. Bu arada; Maß'ı içerken dikkatli olmanız lazım çünkü sadece miktar olarak değil, normalden biraz daha az asitli oluşu nedeniyle kolayca ve hızlı içilmesi nedeniyle ve normalden daha fazla oranda alkol içerdiği için. Benim tavsiyem kadınlar için 1, erkekler için 2 Maß; bu miktar Oktoberfest'ten keyif almak, sonrasında da lunaparktaki oyuncaklara binecek cesarete sahip olmak için ideal. Ayrıca, Oktoberfest'e mümkünse hafta içi ve erken saatte gitmenizi öneririm. Birçok Münih'li sadece öğlene dek çalışıp, öğlen 12 gibi Oktoberfest'e gidiyor. Saat 16'dan sonra çadırların içinde yer bulmak pek mümkün olmuyor. Eğer haftasonu gitmekte ısrar ediyorsanız, sabah 9.30 gibi (evet doğru okudunuz) alanda olmanız lazım, insanların çoğu bu saatte çadırlara girmeye başlıyor ve öğlen 11 gibi çadırlar tamamen dolduğu için kapıları kapatılıyor ve önünde duran iri yarı adama ne deseniz kar etmiyor, içeri girmeniz mümkün olmuyor. Oktoberfest gece 10'a dek açık.

Oktoberfest süresince sokaklar geleneksel Bavyera kıyafetleri giyen insanlarla dolu oluyor. Erkekler Lederhosen (deri pantolon) denen, diz altına dek gelen ve askılarla iç gömleğe tutturulan pantolonları giyiyor ve deri ayakkabıların içine giyilen kısa yün çoraplarla "Bavyera baldırlarını" beğenimize sunuyorlar (baldır erkek vücudunun en seksi yeri olarak kabul ediliyormuş yahu). Kadınlar da Dirndl denen rengarenk cicili bicili elbiseleri giyiyor. "Ön balkonların" da bolca havalandırılması, boyuna kalın bir kolye takılması ve saçların yandan örülmesi şart. Dirndl'ınızın iki kısmını birbirine tutturan düğünüm yeri çok önemli bir ayrıntı. Evli ya da biriyle birlikte olan kadınlar bu düğümü sağa, bekar kadınlar sola, dul kadınlar arkaya ve genç kızlar ön tarafa atmıyor ve bu şekilde gerekli merciilere gerekli mesajı veriyorlar.

Bir başka önemli nokta; lunaparktaki aktivitelere kesinlikle biraz çakırkeyf katılmanızı öneririm, çünkü burdaki rollercoaster'lar ya da vücutta organların yer değiştirdiği izlenimi yaratan döndürmeli hoplatmalı oyuncaklar her babayiğidin harcı değil. Oyuncaklara binmek ve 5-6 dakika sonra aklınızı kaybetmeden geri inebilmek için biradan biraz cesaret almak iyi olabilir. Tüm bu çılgınlıkları yaptıktan ve oyuncaklarda temelden sallanıp kendinize geldikten sonra, eve gidip yatağınıza girmeden önce koca bir bardak su ya da daha iyisi maden suyu ve mümkünse biraz ekmek, pirinç pilavı gibi mideyi tutucu şeyler yemenizi öneririm, yoksa ertesi günün büyük bölümünü Oktoberfest'e geldiğinize geleceğinize pişman halde yatak ile tuvalet arasında geçirmeniz gerekebilir..

Foto kaynak / Photo Source: Süddeutsche Zeitung

27 Eylül 2012 Perşembe

Hayvan hakları yasası

Sosyal medyada bu günlerde en çok tartışılan konulardan biri, Haziran 2004'ten beri geçerli olan 5199 sayılı Hayvan Hakları Yasası'na getirilmesi öngörülen değişiklikler. Bu konuda yazmak için öncelikle eski kanunun maddelerini ve bu maddelere getirilen ek ve değişiklikleri okumam gerekti. Size de eski kanunu bu link üzerine tıklayarak, değişiklikleri de bu link üzerine tıklayarak okumanızı öneriyorum ki, 30 Eylül Pazar günü Türkiye'nin çeşitli illerinde yapılacak olan eyleme katılırken, neye karşı olduğumuzu ya da olmadığımızı anlamış olalım.

Bir hayvansever ve hayvan hakları koruyucusu olarak; ülkemizdeki sokak, ev ve besi hayvanlarının durumunun tartışmaya açılması ve gerekli yasal önlem ve cezalarla bu durumun iyileştirilmeye çalışılmasını çok olumlu bir adım olarak görüyorum ve 2004 Hayvan Hakları Kanunu'nun eksik kalan bazı maddelerine yapılan eklemelerin de genel olarak yerinde olduğunu düşünüyorum. Fakat, bu kanunda biz hayvanseverleri tedirgin eden bazı açık uçlu cümleler bulunmakta. Bunlardan ilki; şu ana dek sokaklarımızda yaşayan, sabah başını okşadığımız, yaz aylarında bir kap su verdiğimiz, elimizden geldiğince güvenliklerini sağlamaya çalıştığımız kedi ve köpekler, bundan sonra sokaklardan toplanarak hayvan bakım evleri ya da doğal yaşam parklarına konulacaklar. Benim de Havuç ismini verdiğim bir sokak kedim olduğu için, bu kanun değişikliğini ilk duyduğumda oldukça rahatsız oldum. Fakat; eğri oturup doğru konuşmak lazım arkadaşlar. Şehrin sokaklar hayvanların evi değil; biz her ne kadar göz kulak olsak, beslesek de, hayvanların başıboş halde sokakta yaşamaları hem kendi güvenlikleri hem de insan güvenliği için doğru değil. Bu kedi ve köpekcikler sokakta yaşarken; trafik problemiyle, sapık insanlardan gelecek zararlarla her zaman yüz yüzeler. Evet bakıyoruz gözetiyoruz ama bırakıp tatile gittiğimiz oluyor, 24 saat 365 gün gözetemiyoruz. Havuç mesela, son derece uysal bir kedi olmasına rağmen, sadece apartman kapısından ayrılmıyor diye sapığın birinin sopalı saldırısına uğradı! Evet yaşadık biz bunu. Ne yapmalı; ya sokakta baktığınız hayvanı sahipleneceksiniz, ya da sokakların hayvan için güvenli olmadığını kabul edip, yabancı ülkelerde de olduğu gibi bakım evlerinin kurulması ve belirli standartlara uygun çalışması için destek vereceksiniz. Bu bakımevlerinin kapasitelerini ve bakım personeli kalitesini arttırmak için çalışabiliriz mesela. Evet, ne yazık ki yurtdışındaki bakımevlerinde belirli süre içinde sahiplenilmeyen hayvanlar uyutularak öldürülüyor ve büyük olasılıkla bizde de yaşanacak bunlar. Ama bunun önüne geçilmesi için de herkes "Golden Retriever" sahibi olmaya çalışmaktansa, bu güzel sokak hayvanlarını da sahiplendirmeye özendirilebilir. Yurtdışında "cins köpek ve kedi" sahibi olan çok az insan var ve çoğu insan barınaktan alıyor hayvan dostunu. Bu konudaki anlayışın değişmesi şart.

Tartışılan ikinci bir madde; "tehlikeli ırk" kabul edilen köpeklerin kısırlaştırılmasının ardından, bakımevlerine teslim edilmesi. Bu maddenin ne yazık ki ucu açık, teslim alınan bu köpeklere ne olacağını bilemiyor ve mutlak surette öğrenmek istiyoruz. Buyük olasılıkla bu köpekler imha edilecekler diye düşünüyoruz. Ben 14 senelik dostumu, bu tür saldırgan ve daha önce de birçok hayvanın ölümüne sebep olmuş bir köpeğin tasmasız dolaştırılması sonucunda, çok büyük bir acı ile kaybettim. Bunu 7 sene sonra şu an anlatmak dahi gözlerimi dolduruyor. Bu tip köpeklerin çoğaltılmasına, evde bakılmasına tamamen karşıyım, çünkü çok canım yandı. Fakat, köpekten insan davranışı beklememeliyiz. Köpek nasıl eğitim aldıysa, o şekilde davranan, davranışının sonuçlarını düşünebilen bir canlı değildir. Hali hazırda saldırgan bir ırka ait bir köpeğin de, çok sebatlı bir eğitim sürecinden geçmediği takdirde, saldırgan davranış göstermemesi mümkün değildir. Her ne kadar bu tip saldırgan köpeklerin öldürülmesine asla taraf olmasam da, bu köpeklerin kısırlaştırılması, barınaklarda toplanması ve mümkünse saldırganlık karşıtı eğitime tabi tutulup, ancak bilirkişi onayı aldıktan sonra sahibine teslim edilmesi gerektiğini düşünüyorum. Yeni kanun tasarısında ayrıca köpeklerin tasmasız serbest dolaşamama yasağı da var ve bence çok yerinde bir yasak. Burada heryere girebiliyor hayvan dostlarımız, ama asla tasmasız ve ağızlıksız toplum içinde bulunamıyorlar. Yurtdışında ayrıca saldırgan köpekler (ki saldırgan köpek tanımı, bahçe içinde havlayarak yoldan geçeni korkutan köpek anlamına dahi geliyor ve bunun da cezası var) uyutularak imha ediliyor. Unutmayalım, bu köpekler ülkemizde çoğu zaman bodrum altlarında yasadışı köpek dövüşleri için üretiliyor ve kullanılıyor. Bana göre bu en büyük hayvan hakları ihlalidir ve mutlaka önüne geçilmelidir.

Bir diğer madde; hayvanların deney için kullanılması. Bu madde tabii ki hepimiz için olumsuz, istenmeyen bir madde. Fakat bu maddenin kaldırılmasını talep etmek son derece gerçeklikten uzak. Kullandığınız kozmetik ürünlerine, hayatınızı kurtaran ilaç sanayine tamamen karşı durmanız lazım, ki bu da gerçekçi değil. Maddenin getirdiği "bu konuda eğitim almış ve sertifikalı kişi" tanımlaması bence olumlu bir adım, çünkü bu sertifikaları almak genel olarak hayvan hakları ve etik bilinci eğitimini içerir. Gönül ister ki hiçbir hayvan fiziksel ya da psikolojik acı çekmesin, deneylerde kullanılmasın. Ama aynı gönül ister ki; kansere, alzheimera, ufacık çocukların yanık derilerini iyileştirmeye de bir çare bulunsun..

Yani arkadaşlar; yeni yasa yeterli değil, bazı konularda korkutucu bir açık uçluluk içinde. Fakat bu yasa gerekli, ne yazık ki gerçekçi ve yurtdışında geçerli olan standartlara da uygun. Şehirlerimiz güvenli değil, sokaklarımız hayvanların yaşamasına uygun değil. "Sokak hayvanı" kavramı yanlış, sokakta yaşayan hayvan hem insan ve çevre sağlığına, hem de kendi fiziksel ve psikolojik sağlığına zararlı. Umuyorum ki sokakta beslediğimiz hayvanları mümkünse evlere alabilelim. Bu mümkün değilse de barınak sayılarını ve niteliklerini arttırmaya uğraşalım, barınak gönüllüleri oluşturalım, hayvan hakları bilincini yayalım ki; barınaklarda dostlarımız kötü muamele görmesin, telef olmasın. Umuyorum Pazar günü yurdun dört bir yanında buna inanan ve bunun için gönüllü çalışan insanlar toplanır ve seslerini gerekli yerlere ama en çok da toplumun ta kendisine duyurmayı başarırlar.

Ceren Musaağaoğlu Schubert, Eylül 2012.