31 Aralık 2011 Cumartesi

2012'yi beklerken

2012'de yanaklarımız sağlıktan al al, gözlerimiz neşeden pırıl pırıl, kalbimiz aşkla pıtır pıtır olsun. Yatağımıza girdiğimizde huzur bizi bulsun ve mışıl mışıl uyutsun. Kararsızlıklarımız yaşam felsefemiz, seçeneklerimiz zenginliğimiz olsun. Sevgi hayatımızın merkezinde olsun; midemiz kelebeklerle dolsun. Hayatımızda oyuna, sanata, seyahate daha çok yer olsun. İşyerinde, trafikte ve sıkıcı insanların yanında zaman daha hızlı geçsin. Günbatımları kıpkırmızı olsun. Hergün en az birkaç kez kahkaha atacağımız nedenlerimiz olsun. 2012; yaşadıklarının değerini bilen ve mutluluğu yayan herkes için çok güzel bir yıl olsun!

İşte benim 2012 Wish List'im :)

1. Maya takvimi safsata çıksın; henüz seyahat etmek istediğim ülkeler, denemek istediğim maceralar, yaşamak istediğim güzellikler var!

2. Deniz kıyısında daha çok zaman geçirebileyim; kulaklarım dalga sesiyle dolsun.

3. Sokaklarda daha çok kucaklaşan ve öpüşen insan olsun.

4. Elimden kayıp düşen tüm reçelli ekmeklerin reçelli kısmı üste gelsin.

5. Bu sene de biricik aşkım tarafından 365+1 kez öpülerek uyandırılayım.

6. Doktora raporlarımı yazarken bilgisayarım çökmesin ya da ilahi bir güç beni her iki dakikada bir dürtsün de yazdıklarımı sık sık kaydedeyim, hatta yedekleyeyim.

7. İki tekerlek, raylar ya da bulutlar üzerinde katettiğim yollar, dört tekerlek üzerindekinden daha çok olsun.

8. Beyaz eldivenlerimi bembeyaz tutabilecek, üzerine dökülen kırmızı şarabı çıkarabilecek (aynı zamanda da çevre dostu) ulvi bir deterjan icad edilsin; ya da her beyaz giydiğimde üzerime kırmızı renkli bişeyler dökülmesin.

9. Ananoşumun ekşili köftesini, annemin enginarını, babamın buğulama balığını, küçük teyzemin biber dolmasını, büyük teyzemin ayşekadın fasülyesini, kuzenimin ıspanaklı istiridyesini onlarla birlikte daha sık yiyebileyim.

10. Sanat düşkünü kocamın beni sürükleyip durduğu, iç içe geçmiş plastik borular ya da bana göre tersten asılması gereken yağlıboya tablolardan oluşan "comtemporary art" sanat eserlerine "bu ne ya? bişeye benzemiyo" diyecek gücü bulayım.

11. 2011 biterken; Spiritz aperol denen 70'lere özgü o mide bulandırıcı kavuniçi içki ve buna eşlik eden kibarcası kahverengi (aslı kaka rengi) araba modası tedavülden kalksın; her ikisinin de kokusu burnumdan uçsun gitsin.

12. Aşı olmayayım, kan aldırmayayım, iğne hiç hiç hiç olmayayım.

13. Bu sene atılan kartoplarını tam enseme yemeyeyim, yediysem de sırtıma doğru kayarak içime inmesinler.

14. Kiraz, kereviz, kekik, çipura ve yeşil elma bu sene bol olsun.

15. Otobüs yolculuklarında psikolog olduğumu söylediğimde insanlar hemen sorunlarını anlatmaya başlamasın ya da muhabbetin bir noktasında "görüyosun işte ben de bi nevi psikolog oldum" demesin.

16. Bu sene içtiğimiz biralar göbek yapmasın.

17. İnsanlar kışın daha rengarenk giyinsin; heryerde siyah ve gri olmasın.

18. Koşu bandında rahatça koşabildiğim 20dk'yı doğada neden koşamadığımı bana açıklayabilecek bir insan evladıyla tanışayım. Ya da doğada da koşabileyim yahu.

19. Bu sene bulunduğum üniversite, banka, vatandaş büroları gibi devlet mercilerinde çok sıra beklemeyeyim, müdürün odasındaki deri koltuğa davet edileyim, işim halledilirken "ne içersiniz?" diye sorulduğunda "bir cin-tonik lütfen" diye cevap verebileyim ve tam o sırada uyanıvermeyeyim.

20. Bu sene çok değişik heyecanlar, mutluluklar, keyifler ve yeni yeni maceralar yaşayayım. Blogum neşeli ve keyifli yazılarla dolsun :)

MUTLU YILLAR!

30 Aralık 2011 Cuma

Love, actually..

Demin biricik aşkımla kocaman koltuğun ennn köşesindeki bir metrekarelik alanda sıkış tıkış, yumuş yumoş, el ele "Love, Actually"yi bilmem-kaç-küsürüncü kez izlerken ve her sefer o kızıl kıvırcık kafanın (adı Sam olan her canlı muhteşem değildir de nedir?!) "dünyada kavuşulmayan aşktan daha kötü ne olabilir ki?" demesinin suratıma kondurduğu eblek gülümseme tam yerini almışken, bloguma yazacağım "senenin sondan bir önceki yazısı"nın (evet birazdan ben de wish list'imi yayınlayacağım, her blogger gibi..) AŞK üzerine olmasına karar verdim.

Aşk, aslında.. Çok basit birşey. Onun gülümsemesi içinizi ısıtıyorsa, yanındayken dünyanın tüm zorluklarıyla baş edebileceğinize inanıyorsanız, kalbiniz çarpıyor, midenizde kelebekler uçuşuyorsa, onunlayken daha iyi bir insansanız, hayat çok daha eğlenceliyse; aşıksınız. Bu kadar. Bunların biri bile yoksa; değilsiniz. Bu kadar basit işte. Biraz da nüansı var tabii; aşık olduğunuz kişiyle birbirinizi mutually inclusive yani tüm yönlerinizle kabullenmeli, değiştirmeye çalışmamalısınız. Onun yanındayken huzur duymalı, şu sorun bu sorun içinize daral gelmemeli. Sevdiceğiniz karmaşık olmamalı, hayatı size basit ve sevgi dolu yansıtmalı. Sevdiceğiniz basit de olmamalı, her gün yeni birşeyler öğrenebilmelisiniz ondan. Sevdiceğiniz pinti olmamalı, siz de ona karşı pinti olmamalısınız; ama paranın nasıl zor kazanıldığını da unutmamalı, bir ihtiyacınız ya da isteğiniz olduğunda hayatın müşterek olduğunu hatırlamalısınız. Sevdiceğinizin telefonunu, cüzdanını, emailini kurcalamamalı, özelini didiklememeli, size yapılmasını istemediğiniz hiçbir davranışı ona karşı yapmamalısınız; sonuçta aldatacak insan karda yürür de izini belli etmez. Yalan asla olmamalı ilişkinizde, açık ve dürüst olmalı, bir hata yaptığınızda özür dilemeyi de bundan ders almayı da bilmelisiniz. Gurur, küsme, trip atma gibi klasik hatun davranışları, bebek diliyle konuşma, bişey isterken mırıl mırıl kedi gibi olup sinirlenince cadı gibi çift yüzlü olmamalısınız. Sevdiğiniz kadına sadık olmalısınız, olamıyorsanız da baştan bu huyunuzu açıklamalı, açık bir ilişki talep etmelisiniz (her kadın ille evlenelim diye tutturmaz, inanın biz de arada hiçbir yere varmayacak gönül maceralı yaşamak isteyebiliriz). Erkeğin kalbine giden yol kadar kadının kalbine giden yolun da az buçuk mutfak ile köpüklü bir küvet arasında biryerlerden geçtiğini unutmamalısınız. Kadının devamlı evlilik muhabbeti açanından, alacağınız yüzüğün boyutlarını vereninden; erkeğin ise kimleydin, nerdeydin diye soranından, hizmet sektöründe çalışan kişilere (garson, kapıcı vs gibi) sert ve küçümser davrananından mutlaka uzak durmalısınız. Ve son ama en önemlisi; sevdiceğinizin (kadın ya da erkek) özgür bir birey olma hakkına, sizden dışarda bir yaşamı, dostları ve hobileri olmasına saygı duymalı, sağlıklı bir ilişki için insanların arada kendilerine zaman ayırmaları gerektiğini unutmamalısınız.

Tüm bunlara sahipseniz; siz aşkı buldunuz ya da şanssızlıklar nedeniyle biraz gecikmiş olsa da - hiç merak etmeyin - çok yakında bulmak üzeresiniz demektir :)

26 Aralık 2011 Pazartesi

Psikolojik şekerleme'lemeler

Bizim camiada; yani her tür insan davranışını ille tartıp değerlendirelim, temellerini araştıralım, teoriler geliştirelim, anlayalım ve anlatalım meraklısı, araştırmacı psikologlar camiasında; koca bir kutu şekerlemeyi uluorta yiyip bitirmek, oldukça tehlikeli bir davranıştır. Çünkü biz psikologlar, bu tip aşırı davranışlara kötü gözle bakar, sizi en yakın meslekdaşımıza yönlendiriveririz. Üstelik; bir kutu şekerlemeyi hoppadanak mideye indiren insanlar hakkında "şekerleme bağımlıları psikolojik açıdan sorunlu insanlar ve şekerlemeyi duygu-durumlarını düzenlemede (acı veren olaylardan uzaklaşmak için) kullanıyorlar" diyenler ve "şekerlemelerin psikolojik etkisi, beyindeki ödül-keyif mekanizmaları ile birebir ilintilidir; şekerlemeler insanı mutlu eder, sevilen şekerlemelerin tüketiminin kısıtlanması ya da engellenmesi ise mutsuz eder" diyenler arasında sonu gelmeyen bir tartışma süregelmektedir (evet, aslında iki grup da benzer şeyleri söylemektedir, biraz da tartışmanın sonu bu nedenle gelmemektedir..)

Şekerlemeler başta oldukça doğal malzemeler içerdikleri için etrafta bolluk ve bereket içinde değillermiş, özel günlerde belli kısıtlamalarla tüketilirlermiş (inanmıyorsanız ananenize sorun, bakın bakalım kendisi bi avuç şeker yediğini hiç hatırlıyor mu?) Oysa, sanayileşme sonrası ile gelen "uzun ömürlü gıda üretimi" takıntısı ve "bas içine kimyasalı, sentetiği" anlayışı ile şekerlemelerin miktarı artarken, besin kalitesi aynı hızla düşmeye başlamış. Etrafta bolca bulunması, bolca tüketilmesini de beraberinde getirmiş. 80sonrası filmlerde, dizilerde "sevgilisinden postayı yiyen ve akabinde bir kutu koca dondurmayı yiyen hatun" profili görünmeye başlamış. Sanıyorum psikoloji tarihinde de aşırı şekerleme yeme davranışına ilk kafayı takan Morris ve Reilly adındaki iki kafadar olmuş. 1987'de girdikleri "içki mi tüm kötülüklerin anasıdır, şekerlemeler mi?" iddiasında hiçbir yere varamadıkları için "şekerlemeler de en az içki tüketim davranışları kadar, kişilerin duygu-durumlarını düzenlemede kullandıkları araçlardır" diyip işin içinden çıkmaya çabalamış olsalar da; kötülüklerin anası lobisi ve yandaşları "durun bakalım bi ordaaaa" diyerek tartışmaya katılmış ve günümüze dek gerek kavramsal, gerek nörobilimsel, gerek sosyal yaklaşımsal açılardan şekerleme tüketimini irdelemişlerdir.

Peki; "Unutmak için şekerleme yiyorum" fenomeni ne kadar doğru? Abraham ve Beumont 1982'de "tamamen doğru" demişse de, yeni nörobilimsel araştırmalar duygu-durumu düzenlemek için kullanılan alkol gibi şekerlemelerin de aslında negatif anıların ilk aşamada unutulmasına yardımcı oluyor gibi görünse de, bunun basit bir "dikkat dağıtma" olduğunu, bilakis unutulmak istenen durumla ilişkilenen davranışı daha kalıcı bir hale getirdiğini söylüyorlar. Nöropsikoloji'cesi "Nucleus accumbens'imiz bu şekildeki davranış örüntüsünde, olması gerekenden daha aktif hale getiriliyor". Ne anladınız bilmiyorum ama, yanlış anlamamanız için; adamlar şunu demeye çalışıyor: üzgünken kendinizi şekerlemeye gömmeyin! aşırı mutluyken kendinizi şekerlemeye gömmeyin! sıkkınken kendinizi şekerlemeye gömmeyin! Yoksa; beyniniz duygular ve şekerlemeler arasında bir bağ kurar ve bir süre sonra şekerlemesiz bir duyguyu ya da duygusuz bir şekerlemeyi (ki en kötüsü de budur :P) yaşayamaz olur; bu arada da obez oluverirsiniz mazallah.

Ama..ama.. şekerlemesiz hayat geçer mi? Bence geçmez ve geçmemeli. Neyse ki böyle düşünen, marjinal bir psikolog sadece ben değilim. Benim gibi "şekerlemelere özgürlük" diyen, kendi de bolca şeker tüketip duran kendi akademik, ruhu çocuk bir güruh var gerçekten. Rahat olunuz! Mesela; çocuklara okulun ilk günü bir koca paket şekerleme vermek bir çok kültürde adettendir. Şekerlemelerle okula giden çocukların, şekerleme değiş tokuşu ile kaynaşmaları, ya da beyinde okulun şekerlerle bağlantılı algılanması, ya da annesini özleyen çocuğun ağzına bir şeker atıvermesi güzel getiriler değil midir? Bir de mesela Christensen, Krietsch ve White 1988'de demişler ki; insan vücudu gibi insan ruhu da bazı gıda maddelerine ihtiyaç duyar. Örneğin kahve ve glukoz içeren gıda maddeleri (evet evet şekerlemeler) özellikle depresyona meyilli bireylerde, depresyon belirtileri sırasında alındığı taktirde, koruyucu özellikler göstermektedir. Türkçesi; baktınız biraz kötü bir gün geçiriyorsunuz, işler ters gidiyor, ağlamaklı bir hale gelmeniz an meselesi.. Atıverin canım ağzınıza ufak şekerleme.. O ilk yumuşak şekerli tadla birlikte insanın gerilmiş yüz kasları hafifliyor, bir ferahlık geliyor. Kahve için de böyle derler.. Hatta bu yukardaki biraderler, depresyona karşı, az miktarda şekerleme ve kahve diyetini bile öneriyorlar - bilimsel kanıtları var yahu. (Bayanlara not: premenstrual dönemde de etkili bu ikili - zaten o dönem kendimizi şekere gömmenin de evrimsel bi açıklaması olsa gerek.. Olmalı..)

Bu yazıda dikkatinizi çeken iki şey var, biliyorum. İlki literatürün eski olması, değil mi? Nedeni çok basit; 90 sonrası aşırı zayıflık modası ve beraberinde getirdiği yeme bozuklukları öyle arttı ki şekerleme dostu araştırmalar birer birer rafa kaldırıldı. Hepimiz şekerlemeye hatta daha geniş anlamıyla tüm karbonhidratlara düşman kesildik. Araştırmaları destekleyen çevre, artık sıfır bedeni destekler oldu. Dolayısıyla; ben de yeni literatür bulamadım. Ama sonuçta; aklı başında her diyetisyenin dediği gibi ve aklı başında her insanın da uyguladığı gibi; şekerlemeler hayata tad verir, moralimizi yükseltir, sinirlerimizi ferahlatır. Tabii ki miktarını doğru ayarlamak ve sadece belirli duygusal dönemlerde kullanmamak kaydıyla.. İkinci dikkat çekici nokta ise; evet, fotoğraflar benim bu yazıyı yazarken büyük bir keyifle mideye indirdiğim şekerlemeler ve hayır, pişman değilim!

21 Aralık 2011 Çarşamba

Anti-sosyal Medya

Diğer sosyal medya sitelerini kullanmadığım için bilemiyorum ama Facebook ile Google+ karşılaştırmasında, Facebook bence açık ara lider konumda. İkide bir formatı ve güvenlik seçeneklerini alt üst edip hepimizi gerse de, saçma sapan uygulama ve oyun tekliflerini reddetmekten tıklayıcı parmağımız (eski adıyla işaret) nasır tutsa da, "ben pek girmiyorum, arada foto falan bakıyorum ancak" diye kendimizi kandırsak da; facebook hepimizin hayatında belirli bir yer kaplıyor. Google+ ise, ilk çıktığı zaman bir anti-facebook sevdası dalgalanması yaratarak kendisini bize sevdirdiyse de; bu sevgi uzun soluklu olamadı. Özellikle facebook kullanıcıları tarafından güvenlik açığı diye adlandırılan gizlilik ilkeleri, google+'da da çok da farklı değil. Hatta önüne gelen herkes tarafından bulunmak ve eklenebilmek oldukça sinir bozucu. Tamam bazı ayarlarla oynayarak kendinizi internette tamamen görünmez yapabiliyorsunuz ama o zaman da sosyal medya kullanmanın alemi nedir? Yurdumun kahvehanelerinde yetişmiş, ihtisasını internetkafelerde tamamlamış, mutlak surette horoz dötü saçlı ve eli tesbihli genç, arama kriterlerine "kadın" yazmayı yeterli bulduğu anda Google+ dünyasının kapıları onlara açılıveriyor. Nasıl ki Facebook yıllardır görüşmediğiniz ve normal şartlarda da görüşmeyi gerekli görmediğiniz, ortak tek noktanızın aynı ilkokulu bitirmek olduğu arkadaşlarınızı sizinle buluşturuyorsa; Gooogle+ da güzel kadınları yurdum magandalarıyla buluşturuyor. Temmuzdan beri bunu gördüm, bunu bilirim. Engelle tuşuna basa basa 6 ay imanım gevredikten sonra, bugün itibarıyle Google+ hesabımı kapatmış ve huzura ermiş bulunuyorum. Ayrılma anketine de aynen bunları yazarak Google+'ı aynen kendilerine iade ettim. Zaten toplamdaki 20 arkadaşımla da yüzyüze ilişkim olduğu için, hayatımda hiçbirşey değişmedi doğrusu.

Facebook'a gelince.. Onu kapamak kasıyor tabii. Aslında bağımlısı değilim; telefonuma falan yüklü değil, günde sabah ya da akşam 15dk'dan fazla girmiyorum, oyun veya uygulama kullanmıyorum. Yaptıklarım; benden uzakta yaşayan ailem ve dostlarımla emailleşmeye üşendiğim zamanlarda iki satır yazışmak, seyahat fotolarımı yüklemek, yüklenen fotolara bakmak, arada yorum yapmak ve sevdiğim insanların doğum gününe denk geldiğimde kutlamak.. Başka? Yok. Bu anlamda fazla aktif olduğum söylenemez. Özellikle de okula gidip gelirken trende, sokakta, kütüphanede, restaurantlarda, kafelerde, hatta sinemada insanların devamlı Facebook'a baktıklarına şahit olduğum düşünülürse. Peki neden kapatamıyorum hesabımı? Çünkü Facebook insanın iki temel psikolojik ihtiyacını gideriyor: "olan bitenden haberdar olmak" ve "kendi hakkında haber vermek". Sosyal hayatımızın bu iki olmazsa olmazı, sosyal medyada vücut buluyor. Soyal karşılaştırma; yani kendini diğer insanlarla karşılaştırmak ve buna göre sosyal yaşamda kendine bir yer belirlemek ihtiyacı. 20 senedir görmediğimiz birinin yüklediği tatil fotoları bu nedenle ilgimizi çekiyor. Hepimizde var. Bir çok psikoloji kuramına da temel oluşturur; sağlıklı bir ruh yapısındaysak sosyal açıdan kendimizden aşağıda gördüklerimiz, bizim kendi durumumuzdan hoşnut olmamıza, yardım davranışları geliştirmemize; yukarıdakiler ise hedefler koyup bunları gerçekleştirmeye azim etmemize neden olurlar. Sağlıksız bir ruh yapısında tabii aşağıdakilere yukardan bakıp böbürlenme, yukardakileri ise kıskanma söz konusudur.

Sosyal araştırmacılara göre; bu özelliği ile bizi doyuran Facebook'taki bir terslik, arkadaş listelerinin nitel yapısı. Normal koşullarda aktif bir insanın facebooktaki arkadaş sayısı 250-450 arasında oluyormuş (kaynak için çok araştırdım ama bu okuduğum makaleyi tekrar bulamıyorum, bulduğum zaman alta ekleyeceğim, işkembeden salladığım sanılmasın). Bu sayının altındakiler (özellikle de arkadaş ilişkilerinin en önemli olduğu ergenlikte) sosyal kıyaslamalara ve zorbalığa maruz kalabiliyormuş. Bu sayının üzerine çıkıldığında ise; görünürde sosyal olan ama gerçekte yalnız insanlar söz konusuymuş! 450 rakamının üzerindekiler arkadaş değil; tanıdık, ayıp olmasın diye eklenenler vs oluyormuş. İşin daha da ilginç tarafı; araştırmaya katılan ve 450'den fazla arkadaşı olan facebook kullanıcılarının sahip olduğu arkadaş sayısı arttıkça, kendilerini "yalnız bir insan" olarak görme ve "yalnızlık hissi" oranları da artıyormuş. İlginç.

Bu arada; dün eşimle ortak bir arkadaşımızın fotolarına bakarken ve "kilo mu almış, hamile mi?" dedikodusu yaparken laf lafı açtı ve biz iki kafadar facebook kullanıcılarının 5'e ayrıldığı sonucuna vardık. Bu buluşumuz bizi çok güldürdü ve iddia ediyoruz çok da doğru, deneyin bakın!

Tip 1: Öğreten adam/kadınlar
Bu tipler; genellikle okudukları köşe yazarının tüm yazılarını, gazete haberlerini, facebook güvenlik açıkları ya da yeni uygulamalar hakkındaki tüm bilgileri tüm evrene yollamaktan asla sıkılmayan tiplerdir. Atatürk'ün gelmiş geçmiş tüm fotoğraflarından en bilindik filozofların en çok çiğnenmiş laflarına dek geniş(!) bir bilgi birikimleri bulunur. Amerika'nın Irak'a getirdiği demokrasinin bir benzerini facebook'a getirmeleri an meselesidir. En büyük faydaları ise, tuttukları futbol takımının gollerini ve İstanbul'a yakın depremleri an be an bildirme yetenekleridir.

Tip 2: Hava basanlar
Bu tiplerin büyük çoğunluğunu yeni anneler oluşturur ve çocuklarının ilk kakasının özelliklerinden, süt kanallarının tıkanıklığına dek merak edip durduğumuz(!) her konuda bizi aydınlatmayı kendilerine görev edinmişlerdir. Bu türün çocuk yapmak yerine para yapan cinsleri de bulunur ve bunlar da hiç şaşmadan arabalarının, son gittikleri seyahatin (mutlak surette havaalanından anons edilmiş, Avrupa istikametli ya da Puket paket turlarıdır bunlar), son yedikleri bifteğin ya da çakma sarışın sevgililerinin boy boy fotolarını beğenimize sunarlar. Güneş gözlüklü profil fotoları nedense yan tarafa bakar şekilde ya da sırta dönük, omuzdan kameraya spontan(!) pozdur.

Tip 3: Gizemliler
Bu tiplerin en çok kullandıkları facebook aracı, durum güncellemesi ve yorumlardır. Durum güncellemelerini en az iki farklı anlama gelecek şekilde yapmaları takdire şayandır. Bu tür örneğin "rollercoasterda gibiyim" diyorsa; gerçekten bir park alanında mı, hamile olduğu için midesi mi bulanıyor yoksa hayatı psikolojik anlamda bir aşağı bir yukarı mı gidiyor, asla anlayamazsınız. Buna ek olarak, bu tipler özellikle kadınların meme kanseri duyarlılığı amacıyla kullandıkları "benimki pembe" ya da "3 gündür şalgam yemedim" falan gibi oyunları hiç kaçırmazlar. Arkadaşlarının durumlarına yorum yaparken "anladın sen onu", "şimdi bişey derdim ama neyse" gibi cümleleri fütürsüzce kullanırlar.

Tip 4: Kısa ve öz yazanlar
Bu tipler ezelden beridir haber almadığınız ama arkadaş listenizde öylece duran tiplerdir. Arada birden hortlar, yüklediğiniz eski tarihli fotoğraflardan birini beğeniverir ve aynı hızla yok olurlar. Çok heyecanlandıkları anda "muhteşem" yorumları ve doğum gününüzde duvarınıza "mutlu ol" dilekleri eksik olmaz. Kırk yılın başı birşey yüklediklerinde, bu genellikle öyle absürd bir makale, öyle lezzetli bir yemek fotoğrafı ya da öyle upmarket bir sanat eseri olur ki, "adam/hatun yine koymuş ağırlığını" dersiniz. Facebook'un onca çöpün arasında biraz sanat, biraz bilim, biraz kültür kokmasına onlar yardım ederler.

Tip 5: Ne bulsa gönderenler
Bunlar sabah, öğle, akşam, gece yarısı kullanıcılarıdır. Hepsinde i-phone, olmadı blackberry bulunur. Mümkün mertebe sosyaldirler. Sizle aynı masada sohbet ederken şak diye fotonuzu çeker, siz daha n'oluyo? derken yükler ve altına "şekerim çok güzel çıkmışsın"ı basıverirler. Selçuk Erdem karikatürlerinin yayılmasında büyük emekleri vardır. Son zamanlarda The Guardian'dan alakasız makaleler okumakta ve okuduklarını da bizlerle tabii ki(!) paylaşmaktadırlar. Ayrıca sabah "günaydın!"ları, pazartesi "sendrom"ları, "yaşasın bugün cuma"ları asla bitmez. Ne kadar çiçek fotosu, kedi fotosu, aranan kan ihtiyacı, korunmamız gereken virüs tanımlaması varsa, hepsinden haberdardırlar ve hepimizle her an paylaşmaya da hazırdırlar. Her ne kadar yolladıklarının %85'i çöp kategorisine girse de, Facebook'u bugünkü başarı düzeyine getiren de - kabul edelim - yine onlardır.

17 Aralık 2011 Cumartesi

Dini bütün, yarım, çeyrek; nasıl alırsınız?

Kulaktan dolma din bilgime göre, bizim dinde peygamberi görmek kutsal kabul edilir; birçok dindar insan bu umutla hatimler indirirmiş. Ben dindar değilim; ama evet Kuran'ı da diğer kutsal kitapları okuduğum gibi okumuşluğum var. Ama bundan değildir sanmıyorum, belirli aralıklarla Hz. Muhammed ile sohbet ediyoruz. Oldukça karizmatik biri olduğunu söylemeliyim, ayrıca üzerinden buram buram çok büyük bir sevgi hissi geliyor insana, sanki bir büyük ağabeyle sohbet ediyorsunuz, çölün ortasında biryerlerde kamp ateşinin başında.. (Bu arada, Hz.Muhammed ile çöpşişlere geçirilip ateşte közlenmiş marşmelov yemek nasıl bir psikopati göstergesidir?!?) Ben tabii fırsattan istifade kendisine soruyorum neden başörtüsü? neden kurban? gibi çözemediğim konuları ve sürmeli gözleri uzaklara dalıyor "çok yanlış anladılar, işlerine geleni anladılar" derken.. Yoruma açık, sonuçta rüya değil mi? Herneyse, yine de güzel bir rüyalar serisi bu. Sizlere de nasib olsun inşallah.

Dindar olmadığım ve 10 senelik seküler nöro-psikoloji ve klinik eğitimi aldığım için, beni asıl rüyaların ters yüz olmuş hali ilgilendiriyor. Neydi bu, benim bilinçaltımda bunun yansıması ne olabilir demeyi seviyorum. Evet hafif psikopati var mizacımda ve belki de bu nedenle bilinçaltım renkli ve hareketli; Apollo 11 ile uzayda turlamışlığım, haçlı seferlerinde toplu giyotinle öldürülmüşlüğüm, LA'daki bir rock konserinde sahneden seyircilerin üzerine atlamışlığım, Cousteau ile sohbet ede ede denizler altında 20.000 fersah almışlığım, uçmaktan helak olup uyandığımda kas ağrısı çekmişliğim (psikosomatik tabii ki), ne ararsanız var. Gerçekte yaşayamadıklarımızı bize tattıran güzel hayat / hayal deneyimleri rüyalar..

Bir de dün geceki var, yine uçmuşum da uçmuşum. 2012 yeni yıl gecesindeyiz, bir partiden dönüyoruz, kalabalıkta birlikte olduğum insanları kaybediyorum, başka (ve sıklıkla olduğu gibi tanımadığım) insanlar var yanımda. Mesela simsiyah upuzun bir cübbesi ve upuzun incecik parmakları olan bir pilot var, saçları gün batımı renginde bir kız var, uzun saçlarıyla Spinoza var bir de, düşünceli. Kalabalıkta yürüyorum bu insanlarla, hepimiz bir yerlerde kaybolmuşuz, evi bulmaya çalışıyoruz. Bir kapı var, orda bir adam duruyor, inanılmaz yakışıklı bir adam, okyanus rengi gözleri var. Muhteşem bir gülümsemesi var. Ben kapıdan geçerken, birden saçımdan bir tutam koparıyor ve cebine atıyor! Acımıyor ama o şokla şaşırıyorum ve o zaman Spinoza diyor ki "olamaz, şeytandı o, bu gece tam 12'de bir savaş olacak, iyilerle kötüler arasında ve şeytan insan ırkından birini seçecek bu gece, onunla ya da ona karşı savaşmak için" ve tüm gece beklediği o kapıda, birini seçtiğinde, onun saçından bir tutam alacak, saat tam 12'de onu tanıyabilmek için.

Dehşete kapılıyorum. Ve birden tüm o kalabalık ve pilot ve saçları gün batımı rengi kız ve Spinoza kayboluyor ve yapayalnızım ve korkuyorum ve üşüyorum. Üşüyorum ve düşünüyorum, şeytanla ya da ona karşı olmayı. Neden ben? (Rüyalardaki bu benmerkezci eğilime bayılıyorum, beyin nasıl bir kimya içinde, nasıl bir nöropsikolojik dalgalanma oluyor da tüm dünya sadece rüya sahibinin çevresinde dönüyorsa).

İstenmeyen bir durumdan kaçış olmadığını anladığımız anda, kendi beden ve ruh sağlığımızı koruyarak bu durumdan nasıl çıkabileceğimize dair beyin mekanizmalarımız işlemeye başlar. Metronom hızında olur biter herşey; binlerce fikir uçuşur, elenir, seçilir ve uygulanır. Tüm bunlar olup biterken şeytanın lacivert gözleri kırmızıya, üzerindeki Armani suit ateşten bir pelerine dönüşüyor, saçlarımın dibinden ayaklarımın altına dek ürperiyorum. Şeytana karşı durabilme olasılığının saçmalığı karşısında.

O an geliyor herşey gözümün önüne uçuşarak geliyor ve ben kazanıyorum savaşı. Çünkü içimden birşerden doğup yayılan inanılmaz bir güç var, sıcak birşey, belki dopamin patlaması, belki sevgi. Ben tanrıya inandığımı ve bir şekilde onun benim yanımda olduğunu hissediyorum ve komik geliyor birden herşey, şeytan, pelerini, son savaş ve ben.. Komik geliyor, saçma geliyor, uyanıyorum o anda.

Belki de dindar biriyim..

15 Aralık 2011 Perşembe

Ateşli zombi

Geçenlerde intikam ateşi adı altında anlattığım pek sevgili soğuk algınlığım, ilkokuldan arkadaşım Melike'nin geldiği geçen haftasonu kaçıp biryerlere saklanmıştı sanırım, çünkü Melike bir anne ve mikroplar diyarında anneler bir nevi Gandalf etkisi yaratmaktadır, bilirsiniz. Soğuk algınlığı birden şak diye kesilince, ben de Melike'yle fıldır fıldır gezdim, harika oldu. Lakin dün gece anlaşıldı ki, algınlık sadece saklanmış çünkü Melike'nin Türkiye'ye döndüğü andan tam 24 saat sonra gümbür gümbür geri geldi. Yine ateşler içinde, yorganımın altında, mendillerimin arasında, salon koltuğunda yatıyorum. Sabah tonton yaşlı bir kadın olan aile doktorumuzdan bu seneki gribin böyle 15-20 günden önce geçmediğini, üstelik vücudun çeşitli sistemleri arasında seyahat edip, bir burnu, bir kulağı, bir ciğerleri vurduğunu öğrendiğim için içim rahat. İlaç almama inadımdan da vaz geçtim artık, tonton doktor teyze bana vitaminler, boğaz pastilleri, burun spreyi ve öksürük şurubu yazdı. Bir de geçen uzakdoğu seyahatinden getirdiğimiz mucizevi Tiger Balm'ı nereme denk gelirse sürüyorum (nasıl korkunç mentol ve okaliptüs kokuyorum anlatamam, insan olan yanıma yaklaşamıyor, koalalara kaldım). Gurbet ellerde anne şefkati eksikliğinden oluyor bunlar diyerek annemi de ağlatayım tam olsun.

Aslında Allah ciddi hastalık vermesin; soğuk algınlığı gerçekten bünyeyi güçlendiren ve evde makaleleri raporları bi tarafa fırlatıp, şımarık şımarık yatıp yuvarlanmanızı, sevdiklerinizin sabrını test etmenizi, sadece istediğiniz yemekleri yemenizin hoş karşılandığı (iki gündür içimde konserve ananas ve kıpkırmızı şalgam turşusu ağacı çıkacak - ne alakaysa?!?) bir hastalık. İlk günlerin harlı ateşi ve baş ağrısı geçince, koltuğa gömülüp kitap okumak ve film izlemek güzel. Normalde hasta insanların seçimleri romantik komediler ve günlük edebiyattan yana olsa da; benim tek tahtam eksik olduğu için, ben seçimimi bir virütik salgın hikayesi olan "Contagion" filmi ve çeşitli biyolojik savaş belgesellerinden yana kullandım. TV'dekiler öksürüyor, ben öksürüyorum.. Bi noktada kopuyor film..

Ayrıca; "ateş beni çağırıyor"ken, uzun süredir okumak istediğim lakin entellektüel yapımın akademik yaşam sürecinde izin vermediği, ancak beyin fonksiyonlarımın sekteye uğradığı soğuk algını halinde okunabilecek hafif meşrep bir kitap olan "Day by day Armageddon"u (gün be gün kıyamet diye çevrilebilir) okumaya karar verdim. Kendisi son derece bilinmedik bir yazarın son derece saçma bir kitabı değil, bilakis zombi camiasında yer edinmiş 3'lü serinin ilk kitabı. Zombiler dünyayı ele geçiriyor, kahramanımız kaçıyor, bir yandan da hatıra defteri tutuyor - defter elinde topukları totosuna vura vura kaçan bir Amerikalı düşünün rica ederim. Öyle bir kitap işte.. Oldukça sürükleyici aslında, itiraf etmeliyim.

Zombi edebiyatını seviyorum kardeşim, kim ne derse desin, insanın kafasını boşaltmaya ihtiyaç duyduğu anlarda iyi oluyor. Ateşiniz varken de ekstra bir korkutucu oluyor yahu, pek hoş. Yalnız bişi fark ettim, bu zombi filmleri ve kitapları şaşırtıcı şekilde muzır neşriyata benziyor (evet izlemişliğim var, nolmuş?); her iki alandaki filmlerin de ilk 5dk'sı nedense bir "konu" içerme endişesi taşıyor, bize ne kardeşim konudan hikayeden aslında. Biz zombilerin insanlara saldırmasını, kol bacak koparmalarını ve kafalarına kurşun ya da daha iyisi kazma falan yemelerini izlemek istiyoruz. Konu kimin umrunda, karakterlerin psikolojik yapısından, sosyal hadiselerden bize ne yahu? Salt aksiyon istiyoruz biz (biz derken zombi okuyucuları canım, muzırları bilemem..)

Oh be! Ne zamandır içimi kemiren bu saptamayı da yaptım ve bloggercıklarıma yeni ufuklar açtım ya, huzur içinde işime meşguliyetime dönebilirim.

Ateş yazdırıyor bana bunları yeminle... Belki silerim yarın.

Kanlı canlı yılbaşı ağacı

Evet dostlar, uzun süren savaşımda mağlub oldum: ne dediysem ne yaptıysam olmadı ve eve yılbaşı ağacı alındı. Bir önceki yazımda bahsetmiştim, noel zamanının en önemli geleneksel heyecanlarından biri; çam ağacının seçilip beğenilmesi, alınıp eve getirilmesi, kurulup süslenmesi. Bizde de yılbaşı için yapılan, aslında kökeni pagan kültürüne dayanan bir adet bu (ama biz milletçe plastik hayranı olduğumuz için ağaçlarımız da süslerimiz de plastik). Oysa burda plastik ağaç pek tercih edilmiyor, hatta içerdiği PVC nedeniyle insan sağlığına ve ekolojik olarak doğaya daha fazla zarar verdiği de hesaplanmış. Ayrıntılı bilgiyi buradan edinebilirsiniz.

Son bir aydır, eşim bu adetten kesinlikle taviz vermeyeceğini açıkladığından beri evde bitip tükenmek bilmeyen ağaç tartışmaları yaşanıyor. Şaka gibiyiz; her gece yemekten sonra en az bir saat bu ağaç konusunun tarihi, ekolojik, sosyolojik ve psikolojik yönlerini tartışıyoruz. Benim argümanlarım sırf dekorasyon için bir canlının katledilmesinin yanlışlığı üzerine kurulu, eşiminki ise "ama çoooook güzel, hem çok güzel kokuyo, hem insanı mutlu ediyooooo" üzerine kurulu. Ben şu modern yaşamda pagan adetlerini bırakmamız gerektiğini, ekolojik olarak doğayı yaraladığımızı, ağacı getirip pencere önüne dikip süsleyerek bizden fakir durumda olup ağaç alamayan insanları sosyolojik açıdan üzeceğimizi savunurken, eşim "ama, ama çoooook güzel, hem çok güzel kokuyo, hem insanı mutlu ediyooooo" ya devam. Ben konuyu bizim kurban kesme adeti ile karşılaştırmaya kadar vardırdıysam da, sonuçta kendi kendime gazel okuyup durduğum ortaya çıktı, çünkü şu yukarıda gördüğünüz ağaç üç gündür burnumun bir karış uzağında. Üstelik, evet, süsledim de ben onu.. Evet güzel de kokuyo gerçekten.. Geceleri sadece onun üzerindeki minik sarı lambalarla ve birkaç mumla aydınlatıyoruz evi, çok da romantik bir atmosfer oluyor doğrusu. Ama vicdanım sızlamıyor desem yalan olur; resmen zombi sahibi olduk, yaşayan bir ölü var evimizde..

Tek yapabildiğim, iki günde bir alttan su vermek.

1 Aralık 2011 Perşembe

Aralık; şıkır şıkır!

Aralık ayı; yılın sonu oluşu, havanın tadının kaçması, denizin bozması, doğanın uykuya geçmesi, kış depresyonlarının kendini hissettirmeye başlaması, metabolizmaların yavaşlaması, insanların huysuzlaşması gibi nedenlerle yılın en sevimsiz ayı olması münasebetiyle; kendini bizlere beğendirebilmek için ancak süslenip püslenerek, giderayak bizi heyecanlandırmak istermiş gibi ışıltılı şekillerde karşımıza çıkar. İşte yine şıkır şıkır geldi önümüze.

Yine etrafı bir alışveriş heyecanı sardı; aslında böyle kendi içinde anlam çelişkisine kurban verdiğimiz "herkese" özel yani "sıradan" günlerde hediye değiş-tokuşunu hiç sevmem. Ama çocukluktan beri ağaçlı, çikolatalı, kurabiyeli, bol hediyeli bir noel kültürü içinde büyümüş olan kocam, 32 diş meydanda "noel geliyoooo" diyerek ellerini çırpıp durduğu için de içim kıyım kıyım kıyılıyor. Şu esnada kendi içimde sosyalist öğreti ile afrika'daki aç çocuklar bir yanda; kocamın kırmızı kurdeleli, altın ve gümüş yaldızlı, tarçın kokan masum hayalleri öteyanda.. Emperyalizmin oyununa geldim evet, bu sabah itibarıyle noel kutlama şenliklerimizin resmi açılışını yaptık.

Daha önce Avrupa'da okurken buz gibi bir havada sıcak şarap ve süslü noel marketleri ile çok hoş deneyimlerim olmuştu tabii ama noel "aile" demek, o yüzden içselleştiremediğim o noelleri saymıyorum. Avustralya'da noel okyanus kıyısında bikiniler içinde, serin birşeyler içerek kutlanıyor, ondan da bişey anlamadık biz. Geçen seneki noeli de Zambiya'da şelale tepelerinde kutlamıştık, o da sayılmaz. Çift kültürlü bir evliliğimiz olduğu için, her iki kültürün de güzel adetlerini kutluyoruz biz. Bunu zenginlik sayıyoruz. Dolayısıyla; bu benim ilk noelim..

Henüz ortada ağaç yok çünkü haftasonu bir çiftliğe gidip ordan birtane seçip beğenip almamız gerekiyor. Aslında bu konuda çok yaygara koparttım, nasıl olur da bir ağacı öldürürüz, ne barbarca adet diye.. İlk başta köklü bir ağaç alıp yazın balkonda bakmayı ya da biryere dikmeyi düşündüysek de, ağırlığı nedeniyle vaz geçtik. Ama noel ağaçsız olmuyor dostlar ve alternatifi olan plastik ağacın çevreye verdiği zarar da az değil.. Müzakereler sürdüğü için henüz ağaç yok ortada.. Ama; noel kandillerimiz, noel takvimlerimiz ve ev yapımı tarçınlı, kakulili ve mis gibi portakal kokulu sıcak şarabımız (en üstteki fotodaki gibi) hazır!

Bu yandaki Noel kandilimiz (Almanca'da Adventskranz) aslında noel'den önceki dört haftayı simgeliyor. Altındaki çam düzenlemesini bahçecilik ya da çiçekçilik yapan yerlerden alıyorsunuz ve üzerini siz süslüyor, mumları istediğiniz gibi koyuyorsunuz. Aralık'ın ilk pazar günü ilk mum yakılıyor ve takip eden her hafta bir mum daha yakılarak bu adet devam ettiriliyor. Tabii mumlar devamlı yanmıyor, ancak akşamları işten geldiğinizde, ufak birşeyler atıştırırken, tv izlerken falan hoş bir koku ve ışık veriyor ortama.

Bu yandaki ve alttaki fotolar ise noel takvimlerimiz (Almancası Adventskalender). Tabii ki daha şık gözüken tasarımcı kocamın bana tasarladığı, bol renkli ve akdeniz ruhlu olan alttaki de benim ona hazırladığım takvim. Kocamınki kalın bir kurdeleye iliştirilmiş ve camdaki askıya tutturulmuş 24 hediyecik paketinden, benimki ise mantar panoya iliştirilmiş paketçiklerden oluşuyor. Noele dek her sabah, günaydın öpücüğünden sonra ilk işimiz bu paketlere koşturmak. Bugün ilk paketleri açtık bile! İçlerinde hayal gücünüzün genişliğine uygun herşey olabiliyor. Sürprizi bozmamak için söylemiyorum ama en çok şekerlemeler, ufak hediyelik eşyalar, beraber yapılacak bazı aktiviteler için elde hazırlanmış davet kartları falan olabiliyor ;)

Bunlar bizim noel hazırlıklarımız. Komşularda da tek tük noel ağaçları, ışıklı cam süslemeleri, bacalardan sarkan koca popolu noel babalar belirmeye başladı. Henüz kar yok ama gece eksi 8-10 dereceyi bulan soğukta sıkıca giyinip şehrin çeşitli yerlerinde kurulan noel marketlerine ağaç süslemesi, ufak tefek hediyelik eşya almaya ve sıcak şarap içmeye gitmek, evdeki fırında kestane kebap yapmak, mandalinaların kabuklarını kalorifere koyduğunuzda yayılan o mis gibi koku var. Kısacası; sevimsiz Aralık ayını sevimli hale getirmek için çeşitli maymunluklar yapıyoruz işte ama işe de yarıyor, tavsiye ederim!