26 Eylül 2011 Pazartesi

Vişne - Şeftali

Soğuk içecek dolabının önünde kararsız bir şekilde dikiliyorum. Cola, diet cola, cola zero, portakal suyu, armut nektarı, karpuzlu soda, narlı bilmemne.. Her sene ismi ve içeriği biraz daha karmaşık bir hal alıyor gibi görünen bu post-modern soğuk içecekler arasından birini seçebilmek, yeniyetmelerle bebelerin bile 1-2 saniyesini alırken, benim için "Genç Werther'in Acıları" ayarında bir işkenceye dönüyor. Her sefer böyle bu.

Bazen marketlerde burun buruna geldiğim yaşıtlarımda da aynı kararsızlığı gözlemliyorum. Bizden sonra raflara erişen fıkır fıkır ergenler enerji içeceklerine, "emo" tabir edilen "içli" akranları organik meyve sularına, daha küçük çocuklar cola veya fantaya doğru hemen hamle yapabilirken; biz 30+ kuşağı Matrix filmindeki silah seçme sahnesindeki gibi sonsuza doğru uzayan meyve suyu raflarının önünde ecel teri döküyor ve sonunda avuç içlerimizi iki yana açıp, utangaç bir gülümsemeyle omuzlarımızı silkiyoruz birbirimize. Genellikle de vişne ya da portakal suyu alıp koşar adımlarla çıkıyoruz marketten.

Neden böyle bu? Biz çocukken fazla gazlı içecek verilmezdi bize. Ailelerimiz "10-100-1000 baloncuk"a kuşkuyla yaklaşırdı. Fazla içenin midesi patlayıverirdi mazallah. Çocuklar kahve de içmezdi; kararır, zenci çocuk oluverirdik. Çernobil sonrası çay da azaldı ve o acımsı kekremsi ithal çaya "zehir gibi" denildi. Neden zehir içelim ki? Evde yapılan, içi üzümlü, sıcacık, mis gibi kokan kurabiyelerin yanında koca bir bardak süt içerdik. Sütler öyle yağlı olurdu ki, ayran gibi bıyık yapardı üst dudağımızda.

Meyve suları ise ayrı bir hikaye.. İki gurup çocuk vardı: vişne severler ve şeftali suyu severler. Bu iki grup da sevilen meyve suyuna karşı sanki gizli bir cemaate üyeymişçesine bir tutku ile bağlıydı. Vişneciler, şeftalicileri biraz muhallebi bebesi olmakla suçlardı. Biraz doğruluk payı da vardı bu suçlamanın. Bu çocukların evinde muhallebi pişmezdi pek, çünkü anne babaları çalışıyor olurdu ama arada sırada muhallebiciye giderlerdi. Ama bundan değil bu ismin yakıştırılması.. Doğrusu; şeftaliciler genellikle beyaz yaka kesimin çocukları olurdu ve bu çocukların sırtında her daim hazır bulunan ve oyunun en can alıcı ve en hareketli anında, annenizin ya da bakıcınızın adınızı camdan haykırması ile değiştirilmesi ve sizi diğer çocuklara madara etmesi gereken bir "terbezi" fenomeni olurdu.

Vişneciler ise biraz azılıydılar. Cilli (cam bilye) oyununda şeftalicilerin en güzel cillilerini, hatta bazen pembe etekli bebeklerini ya da mini arabalarını ganimet olarak toplarlardı. Bazen vişnecilerin anneleri geri iade ederdi bu ganimetleri ama şeftalicilerin anneleri kazanılmış haklar konusunda kimsenin anlam veremediği bir nutuk çeker ve bu oyuncakları vişnecilere hediye edebilirlerdi. Şeftalicilerin anneleri ilginç tiplerdi.

Vişnecilerin ağzındaki kekremsi tadı her şeftali çocuğu bilirdi ama bilmezden gelirdi. Şeftaliciler anne-babalarıyla gittikleri "lokal"de şeftalinin olmaması durumunda ısrarlara dayanamayarak vişneyi denemiş ve yüzlerini mutlaka ekşitmiş olurlardı. Fakat vişneciler şeftaliye karşı inanılmaz bir nefret duyar, adını duydukları anda alaylarına başlarlardı. Oysa vişnecilerin şeftali suyu içerken yakalanması ayıp değildi, hatta şeftaliciler onları kendi aralarına katma konusunda bilinçli (ve gizli) bir kampanya yürüttüklerini bugün itiraf etmektedirler.

Çocukken sadece vişne ve şeftali yoktu elbet. Kayısı suyu da vardı - kimse sevmezdi o ekşi kıvamı aslında ama şeftalicilerin bazılarına anne babaları yuttururdu. Kayısıda "K" vitamini var diye. Bugün bile merak ederim bu K vitaminini.. Sonraki yıllarda E'den öteye geçemediğim için, bu aradaki tüm harfleri atlayıp, alfabenin ortasından bize nanik çeken vitamini..

Şeftalicilerin çoğu geçen yıllarda vişneci oldu. Bazısı ise radikalleşerek portakala döndü. Bunun nedeni de, Tamek meyve suyu fabrikasının o kahverengi cam şişeleri üretmeyi bırakması ve Cappy'nin janjanlı metal kutusu içindeki bol şekerli ve kekremsiliği azaltılmış vişne suyunun gönülleri fethetmesi. Bugün karton kutularda litrelik olarak alınan Tamek şeftali artık aynı tadı vermiyor. Ya da o günün çocuklarının ağzının tadı kalmadı artık. Kim bilir..?

İşte bu düşüncelerle büyüyünce, soğuk içecek dolabının önünde yaşanan kararsızlık dakikaları yabanlı olmuyor insana. Sadece fiziksel bir dürtü ile değil, duygusal açıdan da yaklaşıyoruz biz o dolaplara. Dolayısıyla karar vermek zaman alıyor. Ne yapalım.. Böyle garip bir kuşağız biz..

Not. Bu yazıya son verirken, aklıma Uludağ Gazoz da geldi tabii ki ama itiraf etmek gerekirse, bazıları tarafından tadı biraz da asprine benzetilen bu gazozu sevebilmek için Bursalı olmak ya da en azından ilkokul dönemini Bursa'da geçirmiş olmak lazım. Anlaşılamama endişesi ile şimdilik es geçiyorum kendisini.

25 Eylül 2011 Pazar

Doğadaki koltuklar

Yıllardır beni çok eğlendiren bir görüntüdür bu; doğanın orta yerinde terk edilmiş haldeki koltuklar. Mesela uzun süredir mola falan vermeden araba kullanıyorsunuz, artık geçtiğiniz tüm köy ve kasabalar birbirine benzemeye başlıyor. Can sıkıntısının tavan yaptığı o noktada, otoyolun hemen kenarında, bazen bir ağaın gölgesinde, bir koltuk çıkıverir karşınıza!

Tamam; biraz yıpranmıştır döşemesi, solmuştur renkleri ama orada öylece tüm haşmetiyle durur o koltuk. Genellikle 16.yy'dan kalma gibi göründüğü için Loui stili de denen, neo-klasik stilleri ve bordo ya da nefti yeşil renkleri ile, şok edici derecede heybetlidirler. Bazısı klasik dede koltuğu, hani 60-70'lerin canlı renkleriyle deri kaplı, biz kitap kurtlarının ta çocukluktan bayıldığımız, gün boyu o rahatlığın, kocamanlığın içine gömüldüğümüz.. Diğerleri 80'lerin barok stili, tahta kakmalı, yaldızlı döşemeli sert kumaşla kaplı fiskos koltuğu denen cinsten. O dönem baya moda olmuştu, neyse ki 90'ların sonlarında sadeleşti mobilya tarzları. Ama bu koltuklara kıyamayanlar ve evlerinde tutanlar hala var. Bazısı da böyle aniden biryerlerde karşısına çıkıyor insanın. Sanki doğanın kucağında oturmak gibi, çoğu zaman durup fotoğraflarını çekiyorum bu koltukların. Bu tip konulara karşı bende bir otistiğin ilgisi ve merakı var, bilirsiniz.

Doğadaki bu koltukları bizim memleketin az yağış alan sahil kesiminde çok sık görüyorum ama yurtdışında da - özellikle Akdeniz'e kıyısı olan ülkelerde ve Avustralya'da yaşarken - rastladım. Global bir durum bu yani. Çoğu yola (tren yolu, otoyol) ya da uzaklarda ufuk hizasında birleşen denize ya da ormanlık alanlara bakıyor. Koltuklar böyle çok stratejik şekillerde konuşlandırılmış olsa da, henüz üzerinde bir allahın kuluna rastlayamadım. Oysa birileri arasıra oturuyor ve kendilerini, dünyalarını ve belki de tanrıyı falan düşünüyor olsa gerek bu koltuklarda. Terk edilmiş gibi değiller. Çoğunun çevresinde çöp tenekesi olmaması da bunu düşünmeme neden oluyor.

Bu koltukların sadece bir tanesine oturdum şimdiye kadar. O da oturulmadan geçilebilecek bir koltuk değildi. Pek kimsenin kullanmadığı, denizden kıvrıla kıvrıla tepeye çıkan bir yol var. İşte orada, göz alabildiğine zeytinliklerin ortasında, bir tekli barok koltuk durur. Rengi o kadar soluk ki, deseni kendinden mi, doğanın azizliğinden mi bilinmez. Bir kez denizi fazla kaçırıp dönerken oturup soluklanayım dedim, iki saat kalkamadım. Hava kararmasaydı ve ananemin gazabından korkmasaydım herhalde o koltukta bir ömür boyu da oturur, orda yaşlanır ve ölebilirdim. Öyle güzel bir mobilyaydı.

Bu yaz başından beri bu yazıyı yazmayı ve bu koltuğun fotoğrafını da "Prelude to SOFA" misali en başa koymayı istiyordum ama bu yaz bulamadım onu bıraktığım yerde. Almış götürmüş biri koltuğumu. Belki yaktı sobada, belki de Dağ'ımın tepelerindeki bir yerlerdeki çöplüğünde yatıyor huzur içinde, kim bilir..

Tek renkli mozaik

Bizim "mozaik mozaik" diye birbirimizi uyuttuğumuz güzide memleketimizde bir milliyetçilik akımıdır gidiyor ve aklı selim hepimiz endişe duyuyoruz. Bu konuda benden çok daha akıcı yazan onlarca yüzlerce kişi var ve 90'ların başında patlayan Türk Popu'nun o acaip şarkı sözleri polemiği sırasında Serdar Ortaç'ın "Türkçe'de kullanılabilecek tüm kelimeler, farklı gramatik permütasyonlarla denendi, artık matematiksel açıdan daha önce kullanılmamış bir cümle kurmamız mümkün değildir" demesi gibi, ben de bu konuda daha ne denebilir, yazılabilir, çizilebilir bilmiyorum. O nedenle ben yine kendi bakış açımdan yorumlayacağım bu sıkıntılı durumu.

Elalemin sigara yakıp, komşunun dedikodusu ve memleketin nasıl kurtarılabileceği arasında gidip gelen kısır sohbeti sırasında yaşanan o "bilinç tutulması" anlarında, ben ve benim gibi toplumda "tek tahtası eksik" tabir edilen asosyal insanlar şu konuları düşünürüz:

1. Işık hem dalga, hem tanecik ise; bu iki birimi içeren bir başka belirleyici olmalıdır.
2. Yıldızlardan gelen ışık bize milyonlarca yıl sonra ulaşabiliyorsa "sevgilim bak bu bizim yıldızımız olsun mu?" dediğimiz yıldız aslında çoktan sönmüüş olabileceği için, aslında var mıdır, yok mudur?
3. Bu kadar yılda hepimiz iyice birbirimize karışmışken, hala öz-türk, öz-müslüman, öz-hakiki "ben ve ötekiler" tartışması yapmanın manası nedir? Herkesin tek renk ve doku olduğu bir ülkede nasıl yaşanır, bu sefer kime ve neye kafa takılır?

İşte kafam bu sorularla dolu halde yürürken çok sevimli iki "kafadar" çıktı yoluma. Bizim memlekette "akbaş" tabir edilen, orta boy boz sokak köpekleri vardır, bilirsiniz. Son derece karışık bir ırktır tabii ki ve sokaklarımız ve hayvan barınaklarımız onlarla doludur. "Niteliksiz köpek" bile dendiğini duydum bu güzel hayvanlara. işte bunlardan biri, fıkır fıkır bir boz erkek köpek hoplaya zıplaya, dili dışarda geldi yanıma. Kulak arkasını biraz sevdirdi, sırtının ortasında o "ulaşılamaz alan"ını kaşıttı ve kuyruğunu sallayıp burnunu değdirdi koluma, klasik. Hemen arkasında onun bir boy büyüğü, tasmalı, bol kaslı, parlak tüylü, dik kulaklı, türünün belli ki secereli bir bireyi olan bir alman çoban köpeği (shepherd) vardı. O da erkek. Erkek köpekler pek geçinemez, özellikle ssahipli olanlar dayılanır, o nedenle biraz endişeyle izlemeye başladım ilişkilerini. Bu iki kafadar hemen koklaştı, ön ayaklarını yere indirip kıçlarını tepeye dikerek "oyun pozisyonu" na geçtiler, içim rahatladı.

Ben tabii sanıyorum ki bizim akbaş oğlan, alamancı Hans'a (adını tabii ki bilmiyorum, sahibi yoktu etrafta ama ben onda ırkından ötürü bir Hans'lık ya da Helmut'luk sezinledim) imrenerek bakacak, heybetli ve temiz ya.. Biraz alttan alacak, belki kıskanacak, hayran olacak. Olay tam tersi tabii ki. Hans akbaşın etrafında pervane. O nereyi koklarsa, bu da heyecanla atlıyor, hep bir adım arkasında. Denize girdi akbaş, hans korktu ve bekledi kıyıda. Akbaş oralı olmaz bir tavırla, burnu kuyruğu dikmiş havaya. Hans ezik büzük peşinde, el etek öpme halinde, yalaka. Demek ki hayvan aleminde görünüş, büyüklük, secere yalan dedim kendi kendime. Tabii ki öyle olacak aslında çünkü genetik açıdan akbaş çok daha mükemmel yapıda. Doğada ne kadar karışırsa ırklar, genetik açıdan o kadar güçlü oluyorlar. Safkan ırkların zekası daha düşük, çok sık hastalanıyorlar, türlü sorunları oluyor. Ama melez ırklar her açıdan daha şanslı ve çok daha uzun ve sağlıklı yaşıyorlar - tabii bizdeki gibi sokakta kalmadıkları sürece.

Tüm bunları düşünürken; bu tek renklilik, hepimiz Türk'üz mantığı nasıl saçma geliyor değil mi? Daha ötesi, genetik araştırmacılar toplumda eş seçmeyi incelerken şunu bulmuşlar: beden kokusu birinden hoşlanmanın en temel belirleyicisi ve insanlar eşlerini seçerken onlara hoş gelen beden kokusu, aslında genetik açıdan onlardan en farklı bireylerdeki koku oluyormuş. Bu da akrabalar arası (ensest) ilişkileri engellemek, gen havuzunu olabildiğince genişletebilmek ve farklılaştırabilmek için doğanın bize ufak bir kıyağı işte. Anlayabilene tabii.

Son zamanlarda bakıyorum, bizim memleket tek tip olmaya özendiriliyor. Zaten düşünmeyi imkansız kılan tek tip eğitim ve kültürün dayatılması ile davranış açısından herkes aynı hale getirilmişti de, bunun üstüne bir de herkes aynı fiziksel özellikleri taşır hale gelmeye başladı. Erkeklerde kirli sakal, gömlek kolları kıvrılmış; kızlarda düz siyah saç, uçları katlı kesim, üstte gözün birini ya da tümünü örten kahkül. Hepsinde aynı bayık bayık bakış (bu da TV dizilerinden özeniliyormuş). Kabus gibi! Arada böyle kırmızı bir saç, turkuaz bir eşarp, bembeyaz mini mini bir şile bezi elbise uçuşsa diye arıyor gözlerim ama ne yazık ki herkes tıpatıp aynı. Kıyafetler aynı. Eskiden utanırdık biz aynı kazağı giyen birini görünce, şimdi moda böyleymiş, askeri üniforma gibi. İçim daralıyor bu tek renklilikten.

Kocamın muhteşem saptamaları var Türkiye ile ilgili, arada yazıyorum biliyorsunuz. Bunlardan bir tanesi, mesela uzun yolculuklarda yol kıyısına kurulu standlar hakkında. Bana şöyle soruyor: "neden 1km boyunca tüm standlarda kavun satılıyor da birinde de karpuz olmuyor? O karpuzcu ne çok kazanır halbuki" diyor. Haklı, şimdi ne denir buna? Kavun mevsimi desen, e karpuz da aynı mevsim. Daha komiği, mesela Ege yollarında arka arkaya 10 standta sadece incir ve içi doldurulmuş peluş koyun oyuncak gördük. Ama hep ikisi bir arada. Neden böyle hakikaten? İncir + peluş koyun. Ama incir + peluş ayı ya da üzüm + koyun ya da daha radikal bir şekilde karpuz + yel değirmeni yok! Acaip.

Acaba tek renkli sosyal yapının bir başka göstergesi mi bu, yoksa ben bir "boyalı kuş" olarak her tozdan nem kapmaya mı başladım bu sistemin içinde?

Hamiş: Bunu yazdım, bitirdim, otobüsteyim. Önümden şortlu sevgilisinin elini tutmuş halde, sadece gözleri gözüken kara çarşaflı bir kız geçti. Geçerken de eteğini topladı sürünmesin diye ve dize kadar gördüğüm görüntü: Yeşil Converse ayakkabı, çorapsız dize kadar açık bir bacak.. Güler misin, ağlar mısın şimdi?

Kim Kimdir - Bölüm V

Beyaz cildine tamamen zıt, simsiyah, dümdüz, upuzun saçları ve yeşil ela gözleriyle pamuk prensesi andırıyor. Aklıma gelen ilk cümle bu. Üç kız kardeşin, kardeşsiz büyüyen, büyürken kardeş olan çocuklarıyız biz, üç kuzen. "Pamuk prenses" ilkimiz, ben ortanca, "oğlan" küçüğümüz.

Pamuk prenses daha doğumdan dünya vatandaşı, 7 cücesi olmasa da 7 kıtası oldu; çok-dilli, çok-kültürlü, teyzemin ördüğü atkı ve beresi gibi çok-çok-renkli. Bayıldığım o güzel saçların bir hikayesi var belleğimde: Kuzenim çok güzel kelebek yüzer, dalıp dalıp çıkar sulara. Lise döneminde yüzme sporuyla ciddi olarak ilgilendiği için. Ben küçükken hep arkasına takılmaya kalkardım. Benim henüz gidemediğim o engin mavilikle kuşatılmış o ipek gibi upuzun saçlarının görüntüsü bugün bile gözümün önünde.

Ben biraz büyüyünce sırdaşım oldu, tabii ki aşık olunan rock yıldızları konusunda ailede beni anlayan tek kişi. Sonra o kız-kıza pijama partileri, annelerimize karşı birlik olmalar, yani bir ablayla ne yapılırsa işte.. Kahkahasına bayılıyorum, tüm odayı doldurur. Çoğu zaman gülmekten yaşlar gelir gözlerimizden. Tabii ki aile dedikoduları, bir üst nesili didikleme hali. Bir de erkekler.. Büyürken O'na çok imrenirdim, benim henüz anlayamadığım bir dünyadan gelmiş gibiydi. "Kolejli Abla", baklava desenli çorapları, kolej tipi ayakkabı - hani şu Loafer denen, hatırlarsınız.. Su gibi Fransızca konuşurdu ve İngilizce. Hayranlık ve imrenme doluydum ama hiç kıskançlığa dönüşmezdi; çünkü elimizde su tabancalarıyla kovalardık birbirimizi yazlıkta, çünkü annesinin bana inatla belletmeye çalıştığı ve benim de inatla öğrenmemeye çalıştığım çarpım tablosundan, hergün mutlaka yenilmesi gereken "örnek protein" yumurta belasından beni kurtaran yine O'ydu. Ne zaman Beatles'dan "Girl"ü dinlesem aklıma O gelir, neden bilmiyorum. Belki çocukluğumun sonu gelmeyen yaz akşamlarında, ben uykudan kalktığımda O'nun odasından o melodi geldiği için, onunla özdeşleşti kafamda.

Bir de hayran olduğum, hayallerine ulaşmadaki azmi, çalışkanlığı ve disiplini. Başarıları da kendi gibi çoklu alanlarda; elalem Akdeniz Akşamları'na akor basarken, O tutar Paco De Lucia'dan klasik bir eseri tıngırdatır gitarında. Tabloları benim evim de dahil bir çok evin duvarlarını süsler. Ben Boğaziçi'nin Güney Kampüs manzarasını izler ve yutkunurken, O mühendis olmakla meşguldü. Başarıları olduğu kadar şanssız anları ve sıkıntıları da oldu elbet, ama O hepsinden birşey öğrenerek ve eskisinden de güçlü ve tutarlı bir insan olarak çıktı. Bu yüzden de hayrannım O'na, çünkü ben tam bir nevrotik olarak sızlanıp kendime acırken O'na imrendim ve sonra O'nu kendime örnek aldım, doğrusu.

Bugün ikimiz de aileden çok uzakta, iki ayrı kıtada yaşıyoruz ve yılda ancak birkaç gün görüşüyoruz; ama her bir araya gelişimizde, ben kuzenime değil ablama kavuşuyorum. Hala aynı kahkahalarımız, sırlarımız ve bunları paylaşma şeklimiz. Geçen birkaç gün tam olarak bunlarla dolu geçti dede-ocağında. Bir yılın keyfini verdi bu buluşma, her zamanki gibi. O'nu çok seviyor ve özlüyorum, ama sonra "Girl"ü dinliyorum ve elimde olmadan gülümsüyorum her defasında.

- o - o -

Küçük kuzenim de diğer kardeşim. Büyük ananemin tek çocuğu olmuş; kız, ananem. Onun üç çocuğu olmuş; tekrar kızlar. Onların ilk ikisinin yine kızları olmuş. Kızlara çok değer verilir ve el bebek gül bebek yetiştirilir tabii. Ama küçük teyzeme "Oğlan" gelince, ananem ve kızları ve komşuları (ve en son ne olduğunu anlayamadığımdan, dehşetle karışık bir korku içinde: ben) bir ağladık, bir ağladık, susturabilene aşk olsun. O günden beri bizim küçük kuzen, babası tarafından konulan güzel ve anlamlı ismine rağmen, aile ve ananemin 30 senelik kardeş bildiği komşuları arasında "Oğlan" olarak anılır oldu.

Oğlan'ı ilk eve getirdiklerinde ben de oradaydım ve ailedeki 6 senelik köklü konumumu bu ufak tefek şeyin nasıl değiştirebileceğine kafa yormaktan kıskançlığın doruklarında gezinmekteydim. Ama Oğlan hastaneden sadece kokulu bezleri ve küçük parmağımı tuttu mu bırakmadığı tombik elleriyle değil, bir de LEGOlarla gelmişti ve bu jestine karşı boş kalmak pek mümkün değildi. İşte böylece benim hem kardeşsiz, hem de iki kardeşli çifte-yaşamım başlamış oldu. Ne de iyi oldu. Büyük kuzenle aramızda 8, küçükle 6 yaş var; yani tam ortada, arada "kocaman kızsın, ayıp öyle yapılmaz kardeşe"lerle, arada da "sen küçüksün daha, o kadar derine yüzemezsin"lerle büyüdüğüm için, böyle dengesiz bir tip oldum ve bu sayede de başınnıza blog yazarı kesildim. Ve itiraf etmeliyim ki, küçük kardeş olmayı hep tercih ettim. Fakat geçen yıllarda Oğlan da büyüyüp "Teenage Mutant Ninja Turtles"tan başka alanlara da ilgi duymaya ve hatta bende doğuştan güdük kalan kıvrak sosyal zekası ve tatlı diliyle, birkaç olayda beni ananemin terliğinin azabından kurtarınca, benim gözümde ailenin en has elemanlarından biri oldu çıktı.

Onunla ilgili en muamma olay; şüphesiz biz sülalecek bizim oğlanı elinde bir kez kitap - defter veya kalemle görmemiş olduğumuz halde, gerek akademik, gerek iş hayatında aldığı başarılara şaşırıp "helal olsun!" dememiz ve bu zekasının sırrını çözemememiz. Ama hepimizin hayran olduğu, sözel-sosyal konulardaki yeteneği. Bu nedenle sosyal ilişkiler ve sözel ifade konusunda özürlü olan bendeniz, Oğlan'a sık sık başvuruyor ve sosyal hayatım sarpa sardığında öğüt alıyorum. O da bana yazılı konularda (-de, -da ayrı mı yazılır gibi) ve alakasız bilgiler ansiklopedisinden bir maddeye bakması gerektiğinde (sivrisinekler hangi kanı sever, Osmanlı hakikaten kazığa oturtma cezasını uygular mıydı gibi) danışıyor. Bu şekilde ailenin sosyal ve entellektüel dengesini korumaya çalışıyoruz işte.

Oğlan'ın en sevdiğim yanı sakinliği ve telaşsızlığı. Bir de beni her zaman şaşırtıp çok da güldürmesi. O'nu ve aileye kattığı rengi çok seviyorum.

18 Eylül 2011 Pazar

Arıların McDonalds'ı

Kasabaya tepeden bakan yamaca kurulu, şirin mi şirin bir kahvaltıevi var Karaburun'da; Saip Köyü'nün "Kır Kahvesi". İşletmecileri de şeker mi şeker insanlar; her müşteriyle candan ilgilenir, kahvaltıyı şölene çevirirler. Ege kültürünün bol otlu, mis gibi kokan sızma zeytin yağlı, kabak çiçeği dolmalı, kekikli salçalı mutfağını, zeytin ağaçlarının hafif rüzgar altındaki hışırtısı eşliğinde keyifle mideye indirirsiniz. Homeros'un Odysseia eserindeki Rüzgarlı Mimas'tasınız işte!

Kır kahvesi'nin yanıbaşındaki tarlanın sahibi bu sene arıcılığa merak sarmış. Haklı aslında adam, Karaburun'un kekik balı muhteşemdir. Fakat acemi inancı ve inadıyla sağa sola serpiştirdiği kovanlar, yöre halkının "et arısı" diye adlandırdığı, bal yapımıyla falan ilgisi olmayan yabani arıları da etrafına çekmiş. Kahvaltıda gelen o güzelim reçelleri 20-30 arıyla paylaşmak durumunda kalıyorsunuz. Bence sorun değil, eğlenceli bile; ama arı sokmasına alerjisi olan ananem için hop oturup hop kalktık. Sonunda da ucundan tattığımız reçelleri olduğu gibi yan masaya koyup rahatladık. Bu yandaki fotoğraftaki reçel sadece iki saat gibi kısa bir sürede tamamen yenip bitiyormuş, ben işletmecinin yalancısıyım..

Aklıma şu benzetme geldi; bu tembel arılar işin kolayını bulmuş, çiçek çiçek gezip kendi ballarını üretmektense, hazırı var nasılsa diye dalıyorlar bizim kavanozlara. Bir nevi arı McDonalds'ı işte, çoluk çocuk toplaşıp geliyorlar, yemeklerini yiyip gidiyorlar. Ama haberleri yok; bal değil o, ucuz bir benzeri. Şekere boğulmuş, kaynatılıp kaynatılıp hiçbir vitamin değeri kalmamış meyvelerin suni tadı. Hazır gıda kültürünü arılara da bulaştırmışız. Einstein'ın ünlü arı teorisi geliyor aklıma; hani arılar yeryüzünden silinirse meyve ve sebzelerin döllenmesi mümkün olamayacağı için, 4 sene içinde insanoğlunun da nesli tükenir demişti ya.. Biz burda, Rüzgarlı Mimas'ta, arılarımızı McDonald's kültürüyle tanıştırarak, böyle bir deneye giriştik haberiniz ola. "Sakin Ege Kasabası'nın çiftçileri, dünyayı yoketme alanında yeni bir teoriyi ele alarak, CERN'deki bilimadamlarına meydan okuyor!"

Şık durdu bu manşet. Hadi bakalım..

7 Eylül 2011 Çarşamba

Bahçeler / Bahçem

Bu yandaki fotoğraflar bizim Bursa'daki evimizin bahçesinden; yaşı 13. İçerisinde meyve ağaçları, rengarenk çiçekler, güller, Himalaya Sediri, Mavi Çam ve adını bilemediğim türlü çeşit egzotik ve yerel bitki var. Bu bitkilere Bahçevan Ahmet Abi bakar, gübrenin iyisinden, suyun verilme miktar ve saatine dek her tür hizmeti sağlar, onları dantel gibi işler. Biz de çimenlerde çıplak ayaklarımızı dinlendirir, bahçede koşturur zıplar, gül kokuları arasında yaşar gideriz.

Bu da ananemin yazlığındaki bahçem; 40'lı yaşlarında. Onun da içinde minicik bir fideyken karşı komşudan gelen, ananemin kendi eliyle diktiği, ince uzun bir ardıç, iki koca top fıstık çamı, baharda pespembe açan ılgınlar, bademler, geçen seneye dek gözümüzü şenlendiren ulu iğde, dikilişine şahit olduğum 5-6 zeytin ağacı ve bizzat diktiğim birkaç başka ağaç ve çiçek var. Bu bahçeye yılın büyük bölümünde kimse bakmaz, tatile geldikçe sert şebeke suyu verir, çapa yaparız. Gübre desen direkt yukardaki otlaktaki keçilerin totosundan gelir, senede bir kez, o da yanlış mevsimde, "yetiştirmekten çok kesmek atmak" sevdalı köylünün teki budama dediği bir çeşit katliyam yapar. Her sene beni ağlatır, her sene yalvar yakar eder, kendini Allah'a havale ettirir. Bahçemizde yazları domates, biber, nane ve maydonoz yetiştirilir, kahvaltılık toplar masamızı şenlendiririz.

Hangisi benim bahçem diye sorarsanız, hiç düşünmeden ikincisi derim. O çok düzensiz, ayrık otlarıyla dolu, bin emeğe bir veren, yaşlı, huysuz, oramı buramı kesen bahçeye; ben kendimi daha yakın hissederim. Onu daha çok severim, özledim. Yumuşak çimenleri yoktur ama içinde oturacak taş duvarları vardır. Onunla uğraşırken terlerim, tırnaklarımın içi kapkara olur, bacaklarım tepeye dek çamur olur. Bu eve ne zaman gelsem, her günümün en az iki saati bu bahçede geçer. İki üç günde bir çapa yaparım, ilkyazın çapa ellerimi kanırtır, kollarımı ağrıtır, sonra alışırım. Çapadan sonra mis gibi kokar sardunyalar, sanki teşekkürler der gibi. Her gün güneş batarken su veririm evin üç tarafını saran, evden büyük bahçeme. Suyu alan sardunyalar coşar, yeni yeni mini mini yapraklar çıkartır. Çekirgeler, ağustos böcekleri, karıncalar ve örümcekler zıplar etrafımda. Bahçeyle aramda bir bağ olur; kafam doluysa bahçe sakinleştirir ve berraklaştırır aklımı, kafam boşsa ruhumu hafifletir bahçe. Bir de beni tanırmış gibi; ben gelince daha bir çiçek dolar, daha yeni filizler verir, ya da bana öyle gelir.

Ben aslında tipik bir şehir çocuğu olduğum halde, bizim çocukluğumuzda şehir daha yeşildi. Betonlaşma bu kadar alıp başını yürümemişti; üzerine çıktığımız ağaçlar, arayıp da bulunan dört yapraklı yoncalar, uzun uzun incelediğimiz renk renk börtü böcekler vardı. Ayrıca ailemizle gidilen pazar gezmeleri vardı, doğada koştuğumuz, denize ayak soktuğumuz, çiçeklerin arasında yuvarlandığımız gezilerdi bunlar. Bir de belgesel kanalları vardı; orda hayvanları öğrenir ve severdik, ağaçların dilini çatpat anlamaya, denizin derin dip mavisinden korkmamaya başlardık. "Hey gidi geçmiş zaman" edebiyatı yapmak istemiyorum ama biz sanırım şanslıydık, bilgisayar çağının hemen kıyısındaki çocuklar olarak doğaya da teknolojiye de dengeli zamanlar ayırabildik. Sonraları bu denge de bozuldu, iç denge de..

Kendimi bildim bileli hep bu yazlık bahçede oynar, çalılıkların arasında kaybolur, elim yüzüm kapkarı gelirdim akşam vakti. Ananemden kaçırdığım çarşaflarla, bulduğum sırıklarla çadır yapar, içine oyuncaklarımı alır, yemeğimi bile oraya isterdim. Ama bahçeyle ilk asıl tanışmam, 3-4 yaşlarımda dedemin elime hortumu verip "bak dipten dipten sulayacaksın, yapraklara değdirmeyeceksin" demesiyle başladı sanırım. Sonra tv'den çiçeklerin bakımı, ağaçların budanması gibi şeyleri öğrendim. Tabii bakmakla ne kadar öğrenebilirse insan. Yine de birçok konuda nerden edindiğimi bilmediğim bilgi var kafamda, mesela rüzgar seven ve sevmeyenler, deniz tuzuna rağmen yaşayabilenler falan. O yüzden de çok sinirleniyorum köylü kafasına göre yanlış budamaya, yanlış dikime, bakıma. Köylü diye herşeyi biliyor demek değil! İnsanın içinden geliyor doğaya ilgi ve sevgi. Hani ingilizce'de "you have a green tumb" denir ya, bazımızda yeşil bir parmak var; ne diksek tutuyor, yeşeriyor. Köylü ya da psikolog olmak fark etmiyor.

Uzun lafın kısası, "içinde çalışmadığın bahçenin büyüklüğünü bilemezsin" demişler, çok doğru. Bursa'daki bahçe bu bahçeden büyük gözüküyor gözüme ama yazlık bahçeyi çapalarken, su verirken, süslerken püslerken, sonsuz oluyor bu bahçe.. Bense içinde bir böcek kadar hissediyorum, kaybolup gidiyorum.