25 Ağustos 2011 Perşembe

Aranılan erkek: Mehmet

Dört gündür Türkiye'deyim ve geldiğim andan itibaren bu yaza damgasını vuran alamet-i farika ile cebelleşmekteyim: Mehmettttt..!

Mehmet bildiğim kadarıyla magazinel bir kişi değil ama evinden dışarıya adım attığı anda bizim sitenin kızları ona doğru çığlıklar atarak koşuyorlar. Mehmet'in mavi bir scooter'ı, bir de internete bağlanmak istediğimizde tüm sitenin bilgisayar ekranlarında beliren kablosuz internet ağı var. Mehmet kedileri kovalamayı, yokuş aşağı koşturmayı ve araba yarışlarını seviyor; çünkü kendisi 5 yaşında.

Sitenin biri esmer biri sarışın iki dilberinin; dötten bacaklı, koca kafalı ve "r"leri söylemeyi pek beceremeyen Mehmet'i yere göğe sırdıramamasının bir hikmeti olabileceğini düşünerek, bu akşam saatlerimi balkonda (kendime kitap okuyan entel teyze süsü vererek tabii) Mehmet'i izlemekle geçirdim. Çığlık ve haykırışlarla geçen bu iki saatin sonunda, kafam tutmuş haldeyken bile, bir takım genellemelere varabileceğimi ve memleketimizin bekar kızlarına erkek neymiş görmeleri açısından bir nebze katkıda bulunabileceğimi düşünüyorum.

Akşamın o huzur dolu olması beklenen Ahmet Haşimsel kızıl saatlerinde; güneş arka yoldan çekilmiş, otlar usul usul dalgalanır, ağaçlar hışır hışır fısıldaşır, kuşlar cıvıldaşır, köpekler havlaşır ve hatta biraz kassak kuzular bile meleşirken.. Olan oluyor ve Mehmet ile hayranları öğle uykularından uyanıp, yemeklerini yiyip, zaten fazla gelen enerjilerini sağa sola fışkırtmak için sitenin sokaklarına çıkıyorlar. O anda inanın dostlar; tüm doğa bir susuyor, kuşlar, böcekler ve balkonlarda olan komşular panik içinde kaçışıyor, hatta sanki güneş tutulmasına benzer bir karanlık kaplıyor etrafı.. Bir ürperti, derinden gelecek olan baş ağrısının bir habercisi.. Yani kısacası sokaklar birkaç saat Mehmet ve hayranlarından soruluyor, ta ki birinden birinin bakıcısı ya da anane'si tehditlerle karışık serzenişlerde bulunup çocukları eve sokmayı başarana dek. Geriye yollara tebeşirle çizilmiş tavşanlar, tam park yerlerinin girişine özenle park edilmiş kamyon ve bisikletler, evcilik ve doktorculuk setlerinin renkli plastikten üyeleri kalıyor. Neyse ki Mehmet ve hayranları erken uyuyorlar, gecenin ağustos böcekli fısıltısı ve yıldızların ışıltısı bize kalıyor, yoksa altı senedir çocuksuz ve huzur dolu bir komşuluk ilişkisi içinde olan tüm site ahalisi olarak, keçileri kaçırmamamız elde değil.

Şebnem ve Mehmet geçen seneden beri yakın arkadaşlar ama bu sene yeni taşınan İnci ilişkilerine yeni bir renk getirmiş. Bizim mütevazi ve hafif göbekli Şebnem Mehmet'i etkilemek için babasının teknesiyle yaptıkları gezileri anlatır olmuş. Uzun siyah saçlı ve işveli İnci ise, anaokulunda öğrendiği şarkıları en tiz sesiyle Mehmet'e söylemekte. Bu arada Mehmet'in tüm derdinin scooter'ın kırmızı tekerleklerine dikkat çekmek olduğunu da belirtmeden geçmeyelim. Ayrıca yine bu sohbetlerden öğrendiğim kadarıyla; Mehmet'in bu haftasonu İstanbul seyahati planı var ve İnci de İstanbul'u iyi biliyor olsa ki, Mehmet'e Bağdat Caddesi'ne gidip gitmeyeceğini sordu. Giderse, orda İnci'nin dayısı varmış ve dayısı çikolata verme konusunda oldukça bonkörmüş. Demek ki nedir sevgili bloggercıklarım; altında bir araba, bir kamyon ya da en azından bir scooter olan bir erkek bulduysanız, kaçırmayacaksınız; direkt dalacaksınız kendisine. Ayrıca şarkılar söyleyecek, Bağdat'taki çikolata madeninden bahsedecek, onu kendinize bağlayacaksınız. Aşkınızı anlatan temsili bir tavşan figürünü onun kapısı önüne beyaz tebeşirlerle nakşedecek, kendisi öğle uykusundan uyanır uyanmaz avaz avaz bağırarak, çığlıklar atarak karşılayacaksınız. Benim bu akşam saatlerinde öğrendiğim ve size de belletmek istediğim budur. Şimdi izninizle bir ağrı kesici alıp, akşamın geri kalanını huzur içinde geçirebilmeyi umuyorum; esen kalınız..

Meselemiz; ötekiler..

Birçoklarınız sevmeyecek bu yazıyı, hatta yükseklerden biryerlerden başıma bela getirecek belki bir zaman. Ama sustukça; sıra farklı olana, en sonunda da bizlere gelecek.

Almanya'da bana en çok sorulan sorulardan biri "kürt meselesi". Aynı soruyu birçok farklı türevde duydum; en sık "Doğu'daki problem neden yıllardır çözülemiyor", biraz daha nadir "Kürtlerle Türkler neden anlaşamıyor" ve arada sırada "Kürdistan'daki insanları neden öldürüyorsunuz?" diye soruyorlar bana. İşin doğrusu, politikayla ilgilenen bir insan değilim ben, üstelik 80'li-90'lı yıllarda büyüyen her nesil gibi Doğu'da yaşanan problemlerin kaynağından bir haberim. Bizler hep medyadan izliyoruz olan biteni, orda uzakta bir "köy" var, o köyün "bizim" köyümüz olması gerekiyor, gitmiyoruz ve görmüyoruz ama köy "bizim".

Ben Doğu ve Güneydoğu'ya 2001 yılında gittim ilk kez, sırtımda çantam ve yanımda kendim gibi hayattan bir haber 2 kızkardeş-arkadaşla. Orda gördüklerim, yaşadıklarım hiç de medyada anlatılanlara benzemedi. İnsanlar bize bazen kötü kötü baktı, bazen açık dille onaylanmadık, bazen de çok ilgi ve sevgi gördük. Yani Batı'daki gibi. Ama Mardin'in Süryanileri, Ağrı'daki Ermeni nineler, Doğu Karadeniz'deki Lazlar ve bize "öğretilmemiş" nice değişik kültürle harmalandık. Her seyahatte olduğu gibi, ben Doğu'dan farklı bir insan olarak döndüm. Hala yüzümü gülümseten anılarla birlikte. Belki o nedenle; yani o "uzaktaki köy"e bir "gidipte görmüş" olmanın getirdiği bir iç burukluğuyla cevaplıyorum bana gelen soruları. Aynı nedenle buraya da yazıyorum şimdi.

"Kürt meselesi" denen sorun, aslında iki yaramaz çocuğun itişip kakışması gibi. Ama bu çocuklar itişirken; gencecik insanlar ölüyor, anneler ağlıyor, her iki tarafa da silah ve savaş teknolojileri satan leş kargalarının ekmeğine yağ sürülüyor. Tüm bunlar olup biterken; zaten akdeniz kanının, doğu mizacının doğal getirisi ve medyanın verdiği gazla, kitleler birbirlerine düşman ediliyor. Bu sadece kürt meselesinde değil; türbansever kesimle türbansevmez kesim arasında, aleviyle suni arasında, saçı kırmızı olanla saçı siyah olan arasında, kadınlarla erkekler arasında, kanarya severlerle kediseverler arasında falan da yaşanıyor Türkiye'de. Yani asıl sorun: "biz ve onlar".. "Biz kendimiz gibi olanı severiz, başka türlü bişey olanı sevmeyiz, istemeyiz". Almanya'da da 1920-30'larda yaşananlar tam da bunlar değil miydi?

Şimdi bize "ama siz de bu sorunu bi türlü çözemediniz haa" diye çemkiren Avrupalı yıllarca bize silah sattı ve satıyor. Kendi ordularını dağıtırken, askerliği tamamen paralı profesyonel ordunun hizmetine alırken, vicdani reddi kabul ederken ve kendi sınırlarını komşularına açarken; nedense Afrika'ya, Orta Doğu'ya ve bize savaş teknolojileri satıyor, silahlanma yarışını el altından destekliyor.

İncecik bir buz tabakası üzerinde ne dolaplar dönüyor, biz de buz pateni izlemeye sevdalı bir ırk olarak izliyoruz; "alkışla" diyorlar alkışlıyoruz, "kışkışla" diyorlar kışkışlıyoruz. Facebook'ta her gün "Yılmadan" yazan bir milliyetçi yazarın saçmalıkları paylaşılıyor, etrafta al hilaller dalgalanıyor, "öteki" bazı renklere düşmanız, gördüğümüz yerde yakıyoruz, çeşitli hayvan aleminden benzetmelerle "renklendirilen", sonu hiçbiryere gitmeyen nefret kusmalar, havada yumruklar falan.. Gazetelerin köşe yazarlarının, artık bir mahalle çığırtkanlığına dönen akşam kuşağı habercilerinin tirajı arttıkça ekmeğinlerine daha çok bal sürülüyor; ırkçı ve milliyetçi yazılarını okumak istemesek bile sosyal medyadaki paylaşımlarla gözümüze sokuluyor. Savaşı lanetleme adı altında aslında kendileri gündem yaratarak, kardeşi kardeşe düşürerek, ellerine de silah vererek bu insanlar kendi ceplerini dolduruyorlar. Öteyandan iç odalarda anneler, kardeşler, eşler, bebeler sessiz sessiz ağlıyor, "bi susun, bi sessiz olun, ölüye bir saygı.." diyemiyorlar. Ölen evlatlarının bedeni bile devletin ya da örgütün ya da kamunun olmuş artık. Ne acı.

Bu manzaralar uzunca bir süre bitmez. Batıdaki aydınlar ne kadar kucaklaşırsa kucaklaşsın, iki halkın gençleri duvarları barış renkleriyle istedikleri kadar boyasın, bitmez. En baştan kaynaklanıyor sorun, "biz ve ötekiler" diye ayırdığımız andan. Yeni nesil işte tam olarak buna karşı durmalıdır. Her gün küreselleşen dünyada "biz ve onlar" diye birşey yoktur, olamaz. Karşımızdakini kendimize uydurmadan, onu farklı renkleriyle kabullenmeliyiz. Bizim doğrularımızın gerçek doğrular olmayabileceğini, bakış açısı ve yorumun farklılıklarıyla yaşamalıyız. Paranoyakça; bize herkes düşman, bizim bizden başka dostumuz yok, biz hepimiz biriz falan gibi 1950'lerden kalma fikir ve kavramlarla bu yola devam edersek daha çok Mehmet'ler, Boran'lar, Roji'ler, Gül'ler heba olacak.

9 Ağustos 2011 Salı

Amanın, dedeler çıldırdı !?!

Dedelere bir haller olmuş a dostlar; dün okuduğum gazete haberlerinin birinde 85'lik dedenin teki 75'lik karısını "benimle ilgilenmiyor" diye göğsünden ve karnından bıçaklamış, 79'luk bir başka dede ise 72'lik karısını öldürüp kıtır kıtır kesmiş, 75'lik bir diğeri ise 85'lik komşusuna saldırıp tecavüz etmiş! Dedeler cozutmuş yahu!

Neden cozutmuş acaba bu dedeler? Ninelere niye saldırmışlar? Hayır nineler dedeleri 50-60 sene boyunca deli ettiyse "ümüğümü yidin bre kadın" demek için niye bunca zaman beklemiş bu dedeler? Bazı çiftler çocukları 30'lu yaşlara gelince (özellikle de kız çocuklar evlenip barklanınca) boşanıyorlar, gerekçeleri de "zaten yıllardır geçinemiyoruz, çocuklar için katlandık" falan oluyor. Gerçekte ise; 55-60'lı yaşlara gelinip yaşamın büyük kısmının geçtiğini fark ettiklerinde, insanlar durup "ben ne yapıyorum, yaşamımı neden istemediğim şekilde sürdürüyorum, değer mi?" diye soruyorlar kendilerine. Kalan zamanı kendi isteklerine uygun değerlendirmeye çalışıyorlar. Kalan zaman da, yaşam süresinin uzaması ile 30 seneye kadar yükseldiği için bir noktada haklılar da.. 30 senede insan neler yapar, bir düşünün. Bazen 60'lık 70'lik kişilerin birden emekli olup en yakın dağa çıkıp paraşütle atladıklarına, bir tekne satın alıp dünyayı gezdiklerine, ve de bazı durumlarda 20'lik çıtırlarla "takılıp" madara olduklarına şahit oluyoruz. Bence güzel birşey insanın kafasına göre dolu dolu yaşaması, ama tabii 20-30'larında değil de yaş 60-70'e geldiğinde bunu yapmaya kalkışmak tuhaf kaçıyor. Toplumda çok konuşuluyorlar; bazen ayıplanıyorlar, bazen arkalarından gülünüyor, bazen de gizli gizli gıpta ediyor yaşıtları onlara.. Bu dedeler de belki 60'larında boşanmış olsalardı nineleri böyle kesmeye kalkmazlardı. Kimbilir?

Bir başka açıdan bakarsak, dedeler demans ya da yaşlılık paranoyası denen hastalıktan ya da diğer psikolojik sorunlardan muzdarip de olabilirler. Bazen dedeler nineleri deli gibi kıskanıp soluk aldırmaz hale gelebiliyor; bizim de komşu dedelerden biri eline mutfak bıçağını kaptığı gibi "sen başka adamlara bakıyosun" diye bağırarak 70'lik komşu nineyi kovalamıştı. Bu olaydan sonra adamcağızı huzurevine, kadıncağızı da huzura kavuşturduklarını belirtmeme gerek yok sanırım..

İşin ilginç tarafı, bu tip sıyırma durumları genellikle dedeler için geçerli. Erkekler yaşlılıkta görülen psikolojik sorunları daha fazla yaşıyorlar. Ayrıca erkekler kadınlara oranla daha erken tahtalı köy tek gidiş bilet hakkı kazanıyorlar. Bu da belli yaştan sonra resmen kelle koltukta yaşamakta olduğunu gördüğümüz ninelere doğanın bir nevi kıyağı olsa gerek. Sağlıklı yaşlanmalar sevgili blogger'cıklarım!