30 Haziran 2011 Perşembe

Evcil domates Fifi

Evde organik tarım yapıyorum arkadaşlar; evimin köylüsü, köyümün efendisiyim. Burda anlatmıştım yeşil bahçemi, o ayrı bir alem zaten. Kısa özet geçeyim, ikidebir çocuğundan bahseden anneler misali daral getirmeyeyim size: bahçe bir ara böceklendi (nanedenmiş.. ceza verdim, tek ayak üstünde balkonda yaşıyor artık), bir ara garip garip mantarlar türedi topraktan (yiyelim de harikalar diyarındaki Alice olalım dediysek de cesaret edemedik), bir de olur olmaz her yemeğe yeşillikten bir avuç koparıp kattığım için "Türk Mutfağının Karanlık Yüzü" isimli yemek kitabıma ve Utanmaz Arlanmaz Kadın Serisi'nden "Kocamı Nasıl Ülser Ettim" isimli romanıma da baya malzeme çıktı. Ama onun dışında yeşil proje iyi gidiyor, fesleğen falan gürbüzleşti iyice, ama maydonoz sizlere ömür..

VE FAKAT; Alemanya yağmurlu bir memleket ve benim Ege güneşine hasret bünyem arada celalleniyor. Yazın gelirmiş gibi yapıp yapıp bir türlü gelememesi, etrafı mis gibi kokan bol domates soslu patlıcan kızartması kokularının saramaması bünyede asabiyet yapıyor. Sıla hasretiyle karışık içli içli "madem ben akdenizime gidemiyorum, akdeniz bana gelsin" türküsü çığırdığım günlerin birinde, Flo elimden tutup beni bitkiciye götürdü ve bir domates bir de zeytin fidesi aldık evimize; hiç unutmam sene 2011, aylardan Mayıs.. İşte o gün bugündür, bu domates fidesi oldu bizim "Fifi" (meali; kokoş kadınların oyuncak mahiyetinde edindikleri mini köpekler gibi bişey, pek nazlı). Fifi ilk geldiği gün kendisini balkonda güzel bir köşeye yerleştirdim, lakin anlaşıldı ki kendisi rüzgar ve serinlik sevmiyor. O bir akdenizli, eh bizim salonun tüm öğleden sonra güneş alan köşesi de bir nevi akdeniz iklimi yaşıyor ve yaşatıyor. "Hadi" dedim "kerata, gel içeri, baş köşeye kurul bakalım". Efenim yüz verirsen ayıya, gelir *çar halıya. O mekan sanki Fifi için yaratılmış, kendini serada sanıyor yosma. Gelişti, serpildi. Kıskanmasın diye zeytini de aldık yanına artık, ne yapalım.. Akdeniz köşeme bazen bir minder atıyorum ve domates soslu, fesleğenli, mozzarellalı spagetti yiyerek Umberto Eco okuyorum. Hem obur, hem kültürlüyümdür, böyle biline.

Neyse Fifi böyle, çok keyifli bir uğraş, tavsiye ederim. Özetle; bol güneş, bol su verin ve rüzgardan uzak tutun. Bizimkinin üstünde yukardaki fotoda gördüğünüz gibi miniş miniş bir sürü domates var, maşallah diyip kıçınızı kaçıyarak dilinizi de ısırırsanız, sanırım haftaya ilk torunları yiyeceğiz. Ne demiş ananem; torun baldan tatlıdır. İnsanın kendi büyüttüğü torunları yemesi gibisi yok diyor ve elma yanaklarınızdan öpüyorum sevgili blogger'cıklarım.

20 Haziran 2011 Pazartesi

Suç ve Ceza

Zaten bu memlekette "yazın" normalde 20 derecelerde giden hava, son üç gündür 16 derecenin üzerine çıkamıyor. Yağmur ve rüzgara ek dolu yağdı dün! Dün; yani 19 Haziran! Yaz uleyn bu yaz! Bu mevsimde karpuz yenir, kabuğu denize atılır, akabinde denize girilir, denize işenir (hepsi aynı karpuzun hikmeti işte) falan filan. Şu yapılmaz: Eller gökyüzüne doğru açılmış, dona kadar ıslak halde "nedennnn, neden bennnnn" diye haykırılmaz!

Derken; karanlık havada fazla Rus Romanı okumanın verdiği gazla, aklıma "suç ve ceza" ikilemi geldi. Son zamanlarda kimse bana "behave, girl!" demediği için biraz salmış haldeyim, doğru.. Bu hava bir nevi ceza mıdır?? Anlatayım, birlikte karar verelim:

Ben galiba hırsızım. Son günlerde saat 15 sularında, içimdeki (kan şekeri düşmüş) şeytan dürtüyor, iki adımlık markete gidip adam gibi bir kutu kuru üzüm almak dururken, Flo'nun meyveli müslisinin içindeki kuru üzümleri yürütüyorum! Sonra kutuyu hiçbişey olmamış gibi yerine koyuyorum. Ne bu şimdi? Bu sabah, meyve oranı %70 azalan (itiraf edeyim, siz yabancı değilsiniz; tamamen arpaya döndürdüğüm) müsliyi yutmaya çabalayan Flo'cuğum "kendimi at gibi hissediyorum" dedi; çok utandım. Ben galiba oburum, tembelim ve hırsızım.

Bir de bazı bazı mesela bankamatik bana bir banknot fazladan veriyor, sokaktaki içecek kutusu bir yerine iki kola atıyor falan. He bu son günlerde bikaç kez oldu. E şimdi bunları nereye bırakayım değil mi, a dostlar? Bu hırsızlık mıdır, şans mıdır şimdi? Hassas bir ayrım.. Ama dikkat ettim, bu tip hadiseler vuku bulduktan sonra hep aynı miktarda para cebimden çıkıyor, ya da değerli bir şeyimi kaybediyorum. Ne bir kuruş eksik, ne bir kuruş fazla. Sanırım evren benim aldıklarımı benden geri alıyor. Karma mevzuu, en favori konularımdan biri, şimdi girersem çıkamam.. Kıssadan hisse: dışarda bulduğumuz dışarda kalsın, nokta.

Yoksa Haziran'da hava 16 dereceye düşer, evde Rus Romanları okumak zorunda kalırız (ya da ders çalışmak - ki hiç de olası değil..)

19 Haziran 2011 Pazar

Güc-cük barmak

30'lu yaşlarımda, artık vücut ile evrendeki nesneler arasındaki mesafeli ilişkiyi öğrenmiş olmam beklenirken, sakarlık konusunda sonu gelmeyen vodviller yazıyorum. Örneğin şu an üzerimdeki elbisede, deterjan reklamlarının baş rol oyuncularından sayın vişne lekesi, sayın çimen lekesi, sayın makina yağı lekesi ve sayın kan lekesi bir aradalar. Çünkü bir kutu vişne taşıyarak bisiklet sürerken, yandan gelen arabanın paniğiyle kendimi çimenlerin üzerine atıyorum, dizim kaldırıma sürtüyor falan filan. Her daim üzerimde bir çürük, bir sıyrık, hiç olmazsa bir morluk oluyor. Fakat asla söz geçirmeyi öğrenemediğim, vücut genelimden bağımsızlığını ilan etmedeki azmi ile takdire şayan "küçük parmağımın büyük gizemi" hakkında serzenişte bulunasım var bugün.

Bu küçük parmak; nerde bir ağır mobilya köşesi görse, kendini ona dokundurtmadan, dolandırtmadan edemiyor a dostlar! Sizinki de böyle mi? Ben sıksık yüzüm limon ekşisi, yoginiler misali tek ayak üzerinde, iki elimle ayak parmaklarımı avuçlar ve sessiz Munch çığlıkları atar halde takılıyorum evde. O nasıl bir acıdır! Yemin ediyorum tümden ayağını, kolunu, kafanı çarp; o kadar acımıyor, nasıl bir şeydir bu!?

17 Haziran 2011 Cuma

Kız arkadaş nasıl bulunur?

Ülke değiştireliberi, yakın birkaç kız arkadaşın hasretini çekiyorum. Şöyle kız kıza çıkıp bir kahve içebileceğim, hiç gereği yokken bana o topukluyu aldırtacak, "ay elbisene bayıldım" diyecek bir ya da birkaç kişi.. Erkeklerle konuşacak daha çok şey bulmama ve hobilerimin, zevklerimin ve meraklarımın karşı cinsle daha uyumlu olmasına rağmen; itiraf ediyorum a dostlar: Bu şehirde biraz Carrie Bradshaw olasım var ve bunun için de acilen birkaç kız arkadaşa ihtiyacım var!

İlk taşınma ve adaptasyon süreci geçtikten sonra (yani son 1 aydır) alenen kendime kız arkadaş arıyorum (bu cümle de çok maskülen hatta maganda kaçtı yahu, 80'lerde elinde telsiz telefonla "kız arkideş arıyorum" diye anons yapan tiplere döndüm - vardı böyle birşey gerçekten, oyuncak walkie-talkie'mi alıp McGywer'cılık oynarken keşfetmiştim - tabii ki evcilik yerine McGywer'cılık oynarsan sonun da yabancı bir ülkede "kız arkideş aramak" olur, o da ayrı..).

Son bir aydır sebat edip bu konuya eğildiğim için, alın size "kız arkadaş bulma" üzerine 10 numara Güzin Abla nasihatleri:

1. Yeni taşındığınız şehirde mutlaka biryerlerde bir expat community (yani bu şehre dış mihraklardan gelmiş, beyaz yaka insanların oluşturduğu bir sosyal ortam) vardır. Bulun onu ve hiç vakit kaybetmeden dalın aralarına. Bu tip grupların "desperate housewife" tipindeki hatunlarından uzak durun yalnız, muhabbetleri hep çocukları üzerine oluyor ve siz bu hatunlarla buluşmak için TopGear'ın son bölümünü kaçırdığınıza yanıp, sıkıntıdan patlıyorsunuz! Ama yeni evli ya da bekar kızlar grubuna ulaşmayı başarabilirseniz, çok keyifli "kız kıza kokteyl geceleri" oluyor ve eğer katılım az sayıdaysa çok keyifli dostluklar kurulabiliyor. 2 haftadır düzenli buluştuğum İngiliz ve Amerikalı 5 kız var mesela, iş/okul çıkışı buluşup birer kokteyl yuvarlayıp eve dönüyoruz.

2. Benim gibi 30'larında hala doktora ile uğraşıyorsanız; okulun yabancı öğrenciler klübüne üye olun, doktora öğrencileri toplantılarına gidin, hatta hiç gereği yokken alakasız bir konuda seminer takip edin (sırf bu nedenle çarşamba akşamları eğitim bilimlerinin sunumlarına katılıyorum mesela).

3. Boş gününüz varsa ya da gürültüde de çalışabilen biriyseniz; alın işinizi, gidin bir Cafe'ye, ısmarlayın bir bol sütlü kahve. Çevrede mutlaka sizin gibi birkaç hatun kişi oluyor, sevimli bir gülümseme sonunda aynı masada laklak ederken bulabilirsiniz kendinizi. Avrupalılar genellikle bireyseller ve tek başlarına olmaktan zevk alıyorlar ama masaya gelen o harika kek ve sizin yaptığınız (oooh that looks awesome gibi) bir yorum, birden sizi kaynaştırabiliyor!

4. Hava güzelse, kitaplarınızı alıp parka gidebilirsiniz. Avrupa'da her köşe başında bir park var. Köpek gezdiren, jogging yapan, bisiklete binen bir sürü hatun kişi var. İnsanlar o kadar rutine bağlılar ki, ertesi hafta aynı gün ve saatte aynı parka giderseniz, yine aynı insanları görebilirsiniz ve bu birkaç kez tekrarlanınca kaynaşabilirsiniz. Misal, öğleden sonra 1 saat bisikletle geziyorum ve birkaç günde el sallaştığım, muhabbet ettiğim arkadaşlar edindim.

5. Spor salonuna yazılın. Sadece fiziksel değil sosyal anlamda da kendinizi daha iyi hissedeceksiniz. Birçok salonun günlük kursları oluyor; yoga, step, zumba kız arkadaş edinmek için ideal ortamlar. Yeni başlayanlar hele hiç çekinmesin, "aman heryerim tutuldu", "vay bu ne zor hareketmiş" gibi yorumlar ve spor hocasına karşı oluşturulan birlik, birkaç ders sonrasında topluca pizza yemeye gitmenizi falan sağlıyor (spor sonrası yenen pizza gibisi de yok bu arada..)

Son olarak; aslında erkek dünyasında da geçerli bir altın öğüt: Heryerden bulunur ama bardan kız arkadaş BU-LUN-MAZ! Nokta.

11 Haziran 2011 Cumartesi

Kadın

Fazla okumuştu. Şehrin tüm kitabevlerini bilirdi (akranları birer birer "dünya evi"ne girerken). Geç kalmıştı (düpedüz evde kalmıştı). Oysa yıllardır kendine dopdolu bir masal evi kurmuştu (pembe panjuru olmasa da olurdu). Kendiyle dopdoluydu (yalnızdı, özellikle bitmek bilmeyen kış gecelerinde).

Güzeldi aslında; sade ve duru bir güzelliği vardı (fazla göze batmazdı). Akıllıydı, becerikliydi, kadir bilirdi (kadere de inanırdı, bazı şeyler kısmet işiydi). Bembeyaz, upuzun elleri vardı (elleri çok üşürdü). Sayfaları çevirirken nazik, yumuşak, şefkatli ellerdi bunlar. Bir de, ayda bir, bir büyük kutu Madlen Çikolatası satın alırdı; her gün bir tanesini seçer, çabucak (gizli bir zevkle) ağzına atar, yavaş yavaş (tadına vararak) çiğnerdi. Bu onun (hayatı çekilir hale sokan) küçük oyunlarından biriydi. "Tehlikeli Oyunlar"dan hiç değildi (ilk gençliğinden beri Oğuz Atay'a hayrandı).

Yaşadığı bahçeli evi severdi (yaşadığı şehrin gürültüsü ve karanlık sokakları korkuturdu onu). Yanıbaşındaki minderde uyuklayan bir kedisi olsun istemişti hep (tüye karşı alerjik astımı vardı). O kalın, bitmek bilmeyen kitaplarını okurken, pencerede ıslak yollar oluşturan ince ince bir yağmur yağsın isterdi. Üniversiteyi iyi bir dereceyle bitirmişti (bölüm birincisiydi) ama Latin Dili ve Edebiyatı mezunu olmak, yaşadığı ülkede çok fazla kapı açmamıştı ona. Birkaç sene iş aramıştı, sonra babası rahatsızlanınca ona bakmak için bırakmıştı (annesini hatırlamıyordu, kardeşi yoktu, Alzheimer hastası babası da geçen sene ölmüştü; koyu yeşil bir hırka ile yüklü bir miras kalmıştı geriye). Kanaatkardı, fazla masrafı yoktu.

Bir limon ağacı vardı bahçede, bölgenin sert iklim koşullarına rağmen ayakta kalan bir limon ağacı (meyve verdiği görülmemişti). Uzun dallarını kendi ellerine (yalnızlığını kendi yalnızlığına) benzetirdi.

Bir sabah cansız bedenini buldular o ağacın dallarında.

Adam

Öyle enteldi, öyle enteldi ki; herhangi bir sohbeti beş dakikada Almadovar'ın filmlerine getirebilirdi.. Başka konularda fikir beyan ettiği de pek görülmezdi aslında. Biliyordum, çünkü bizim ülkede mesleki konferanslara (sunum yapan üç-beş ilim insanı dışında) hep aynı tipler katılır; pek iş yapmayan ama başkası ne yapmış bilmek isteyen tipler.

Orada durmuş, (ellerini kollarını sallayarak) hayran olduğu filmlerin birinden bahsediyordu ve çevresinde hatırı sayılır ölçüde insan biriktirmişti. Mesleki camiada moda olan top sakalı ve kalın çerçeveli siyah kemik (yakından incelenirse plastik olduğu anlaşılabilen) gözlükleri vardı. Saçları yeni kırlaşmaya başlamıştı ve çok çalışarak biryerlere gelmiş olan bağımsız orta yaşlı (toplumda "geçkince" diye tabir edilen) kadınlar için çekici bir adamdı. İyi marka şarabın su gibi akıtıldığı ve başka da bir özelliği olmayan, son derece sıkıcı mesleki toplantılardan birindeydik ve ben yalnızken her zaman yaptığım gibi insanları inceliyor, kendi kendime onlar hakkında hikayeler yazıyordum. Söylediklerinden çok abartılı el kol hareketleri dikkatimi çekiyordu (anlattıkları sıradandı ve ilgimi çekmiyordu). İçimden "bu adamın evinde üçten fazla kedisi var ve geceleri kareli, bordo bir robdöşambr giyiyor" diye geçiriyordum. İkram edilen Rose'de iş yoktu, ilk kadehten sonra kaçmaya niyetliydim.

Sonra; "oku kızım, mesleğin kolunda bir altın bileziktir" sözleriyle yetiştirilmiş (ve aile içinde asla yüzlerine vurulmasa da; okumayı biraz fazla "kaçır"ıp, bu nedenle evlilik trenini de "kaçır"dığından şüphelenilen) geçkince (ve hepsi çakma sarışın) kadınlar grubundan yükselen (ve bu sosyal tabakanın cilveleşme anlayışı olarak tabir edilen) şuh kahkahaların arasında, adamın tok sesiyle dile getire-yazdığı (tek renge ve tek dokuya indirgenmiş) kelimeler kulaklarımı doldurdu. Adam "asla kelime fikrin önüne geçmemeli" diyordu (Andre Gide'den çalmıştı bu fikri); kırmızı tırnaklı, uzun topuklu, bodur (..tavuk her daim piliç) ilim kadınları hayranlıkla başlarını sallıyorlardı. Adam "Almadovar'da da böyledir" diyordu; evde gizli gizli Türk dizilerini izlemekte olan kadınlar başlarını sallıyordu. Adamı kaç kişi dinliyordu? O an belki de adamı dinleyenin birtek ben olduğumu düşündüm, oysa adamı dinlememek için özel bir güç sarfediyordum. Onu ve onun gibi binlerce topsakallı, üç kedili, Türk yazarlarından Elif Şafak ve Tuna Kiremitçi'yi seven, her sene yaz aylarında annesinin Ayvalık'taki yazlığında emekli teyze ve amcalarla okey oynayan, tabii ki orkide yetiştiren (ve tabii ki orkidelere dipten su verilmesi gerektiğini bilen) tüm o insanları dinlememek için..

Adamın boş konuşmaları, kadınların kahkahaları ve rose'nin kalitesiz tadı canımı sıktı; arkamı döndüm, çıkıp gittim..

4 Haziran 2011 Cumartesi

GiT..!

Eskiden GiT diye bir dergi vardı, benim yaşımdakiler hatırlarlar. Yanılmıyorsam 1996-2002 arası birkaç sene (Leman-coğrafik) Git Dergisi adıyla yayınlandı. Bildiğimiz seyahat dergilerinden farklıydı, bağımsız gezginlere yönelik, sosyal ve ekolojik duyarlığı olan bir dergiydi. Çok sever ve takip ederdim. Son yıllarında daha çok dağcılık ve tırmanmaya döndü ve sonra da sessiz sedasız yayın hayatına son verdi. Çok yazık oldu.

Git sayesinde tanışmıştım interrail ile, benim ilk bağımsız seyahatimdi. Öyle hoşuma gitmişti ki bu "özgürce gezebilme" fikri, sonraki yıllarda hızımı alamadım. Yıllardır bağımsız geziyorum; yani seyahat şirketlerine, hazır turlara para kaptırmadan, çok daha yerel, paylaşımcı, kafama göre.. Kendim gibi çok insanla tanıştım gezilerimde, ama gördüğüm bağımsız gezen Türk sayısı bir elin parmaklarını geçmez. Neden böyledir, bilmiyorum.

Gezmeyi sevmeyen bir toplum değiliz aslında, çünkü her ülkede eli kolu alışveriş poşetiyle dolu ya da çılgın gibi bir müzeden diğerine koşturan bir çok Türk görüyorum. Ama biri çıkıp da "ben gidiyorum, bisikletimle Anadolu'yu dolaşacağım" ya da "bir sene ara veriyorum, Güney Amerika'yı karış karış gezeceğim" dediğinde, ona ilk "ne işin var, deli misin" diyorlar.. 10mt2'lik kübikte çalışmak, sabahtan akşama kadar birinin kaprisi ile uzayıp duran anlamsız bir işi yapmak, İstanbul trafiğinde 3 saat yol tepmek, sevmediğin ama evlenince değişir dediğin insanla evlenmek, diploma uğruna hiç kalbinde olmayan bir bölümde okumak, tüm hayallerini ertelemek ve oturduğun sokak dışında biryer görmemek delilik değil de; gitmek mi delilik, bunu anlayamıyorum.

"Çok paran var da ondan geziyorsun" da diyorlar. Oysa yaptığım hiçbir gezi, evde otururken harcayacağım paradan fazla olmadı benim! Yani 2 ay Afrika'da harcadığım para, İstanbul'da yaşarken günlük harcamamla (barınma, yiyecek, arada bir kültür-sanat, ihtiyaçlar) aynıydı.. Üstelik kimseden para da almadım, biraz çalıştım, bolca biriktirdim.. Evet o marka çantam olmadı hiç, o topukluya gözümü düşürmedim, bazen dışarda buluşmaya evde yiyip gittiğim de oldu (itiraf edeyim, bir makarnaya 30TL vermek istemedim) ama yaşımdan çok ülke gördüm sonuçta (ve İtalya'nın küçücük bir köyünde konuk olduğum evde yediğim makarnanın tadı hala damağımda).

Bazen bir şekilde buluyor insanlar beni; kiminin ilk seyahati, kimi gezmiş görmüş, kimi gezmemiş ama hep istemiş. Hepsini cevaplamaya çalışıyorum, hepsine Git! diyorum. Bazısının yolu ve yazdıkları asla gitmeyeceğini söylüyor, bazısı ise zaten hazır, hafif bir yüreklendirme istiyor sadece. Elimden geldiğince fikir veriyorum, çok yanlış bir yoldaysa uyarıyorum, hazır değilse hazır olması için neler yapması gerektiğini anlatıyorum, ama hepsine Git! diyorum. Git ve yaşa..

Heyecanı bana bulaşanlar var, sonradan yakın arkadaş olduklarım, boynuz kulağı geçer misali benden çok gezenler. Bunlar hep yüzümü güldürüyor. Bazen bir dergiden ya da gezmeyi bir meslek olarak yapan kişilerden mesaj geliyor. Bunlarla konuşmak çok keyifli, sanki uzun yıllardır kayıp olan bir dostu bulmak gibi. Bazen bir fotoğraf, bir cümle, "bunu ben de düşündüm, ben de gördüm, ben de yaşadım, ben de yazdım" dedirtiyor. Kim nereye gitse, (garip ama hiç kıskanmadım bugüne dek) kendim gitmişim gibi heyecanla takip ettim. Bu insanlar hep yazsın bana, sayfalarca yazsın istiyorum, yazdıkları blogları ya da kitapları da sanki bana özel mektuplarmış gibi algılıyorum.. Hayatımın hiçbir alanında göstermediğim geniş yürekliliği gösteriyorum ve ben de bir anlam veremiyorum (huysuz ve asosyal bir nevrotiğim bunun dışında kalan konularda, gerçekten).

Bu hafta yine böyle bir "gezgin"e denk geldim. Yazmış; blogtan bahsetmiş, bisikletiyle Türkiye'yi dolaştığından bahsetmiş, Afrika'ya gidecekmiş, naif sorular sormuş (ATM var mı, yerlilerle nasıl kaynaşırım vs). İlk başta "kim ki bu?" dedim; bu yaz babamla konuşmuştuk, bir hastası vardı Türkiye'yi bisikletiyle gezen, "acaba O mu yahu?" dedim. Hani dünya küçük ve bisikletle gezen de pek yok bizim memlekette (ki aslında son günlerde okuyorum bu hiç de doğru değil, birçok insan bisikletine atlayıp dağ-bayır geziyor, Japonya'ya gidenler, Kafkasları gezenler var). Ama babamın hastası yaşlı bir amca(!)ymış. Botoks o derece ilerlemediyse, bu gezgin benim yaşlarımda..

İtiraf edeyim, ilk konuşmamızda gözümün önüne pek hoş sahneler gelmedi, "yerlilerin" dev kazanında dev patates ve dev havuçlarla oturan sarı-kafalı Meg Ryan vs. Sonra google cumhuriyetinden baktım fena da birşeyler yapmamış, 8 ay Türkiye'yi dolaşmış bisikletiyle, ne güzel insanlarla tanışmış. Fotoğrafları insana "baktırıyor", blogu "okutturuyor", gittiği yerlere ben de gittiğim için gözümde canlandırabiliyorum. Hele bazı cümleleri var ki, sanki ben yazmışım, bazı fotoğraflarındaki yüz ve beden duruşu benimkilerle aynı. Ah, benim çoktandır kayıp insanlarımdan birini daha buldum işte!

O naif soruları da aslında soru değil, zaten cevaplarını biliyor; sadece bir gezgine yazmak istemiş, bunu anladım. Gecenin bir vakti, lojistik, rota falan düşünürken birinin ona "Git!" demesini istemiş. Çok garip birşey, uzun süre seyahat eden insanların yazdıkları cümleler öyle samimi oluyor ki, satır aralarında içlerini görebiliyorsunuz. İnsanlara inanmak istediği için seyahat eden biri daha işte.. Aslında hepimiz gibi.. Seyahat ederken tanıdığım bir kız vardı; sosyal bilimler öğrencisiymiş. Tezini gezginler üzerine yapıyordu, "neden kaçıyorsun?" diye soruyordu sana. Ona demiştim ki; "sevmediğimiz, istemediğimiz, kabul edemediğimiz birşeylerden kaçmak için değil aslında; o ütopik dünyaya - güzel atlarına binip, çekip giden güzel insanlara - ulaşmak için gidiyoruz biz". İnanıyorum buna.

Şimdi ona ne cevap yazacağım bilmiyorum, onun için araştırmaya ve okumaya başladım boş zamanımda. Seçtiği rota zorluklarla dolu, çok iyi planlanması ve yerel bağlantılar kurması gerekiyor. Fiziksel ve psikolojik olarak hazırlanması, gittiği yerde onu bekleyeni, geriye asla aynı insan olarak dönemeyeceğini bilmesi gerekiyor. Bazen gün içinde düşünüyorum, gerçekten hazır mı diye. Sonra kendime gülüyorum, sanki ben hazır mıydım? Asla.. Ama hep gittim. İyi ki de gittim. O da gidecek, biliyorum.

Babamla konuştuk demiştim; bana ilk sorusu "Ceren, peşine takılmıyorsun değil mi?" oldu :) Hayır, ah keşke.. Ama burdan takipteyim, gitmiş kadar olacağım. Rahatlayan babamın ikinci yorumu da "Allah anne babasına sabır versin" oldu. Sanırım gezginin düşünmediği nokta hep bu oluyor; biz gezerken geride kalanları da zorlu bir dönem bekliyor. Endişe, beklemek.. Ama en önemlisi: dönen aynı kişi olacak mı? Gezginlerin aileleri ve sevdikleri için bir rehabilitasyon grubu kurulmalı sanırım :)

İşte böyle, güzel bir insanla karşılaştım ve ona şans diliyorum. Yolu açık olsun, Allah güzel, iyi insanlarla karşılaştırsın ve kötülerden korusun. Gördükleri insanlara olan inancını pekiştirsin, yaşadıkları güzel izler bıraksın. Zorluklarda ve umutsuz anlarda sukunetini korusun; ağladığında hüngür hüngür, güldüğünde kahkahalarla gülsün. Bana da uzun uzun yazsın..

2 Haziran 2011 Perşembe

Karanlıktaki..

Gizemli, psikolojik açıdan dengesiz kişilerin benim üzerimde ürkütücü bir gücü var. Bu insanların sadece varlıkları bile onları daha yakından tanımak için yanıp tutuşmama yetiyor. Bu nedenle psikolog da oldum. Bu nedenle burnum moktan, başım beladan kurtulmadı. Yine de bir adım yol gidemedim, anlayamadım bunlardan uzak durulması gerektiğini. Yine böyle bir tipleme var başımda. Adam roman karakteri gibi. Hayır, doktora tezimi direkt sil baştan bu konuda yapmalıyım belki, onun hakkında tezler, makaleler yok hatta kitaplar yazmalıyım. Duramıyorum; ille o bana bulaşacak, ben ona. Çekiyor bela, buram buram.

Bir kere, zorunluluktan aynı sosyal ortamlarda bulunuyoruz. Bazen karanlıkta, yanyana hiç konuşmadan oturuyoruz, insanın hiç tanımadığı biriyle böylece oturmasının ne kadar korkutucu olduğunu bilir misiniz? Bazen yaşamışsınızdır belki böyle bir şeyi; gece vakti trenle eve dönerken, ıssız sokaklardan hızla geçerken, vagonun en gerisinde hiç kıpırdamadan oturan o adam hani.. Bakmak istemezsin ama gözünü de ayıramazsın. Ne olur ne olmaz, kıpırdadı mı yoksa?! Kıpırdamaz oysa ki. Asla kıpırdamaz. Korkutucu olan da budur zaten.

Şizofrenlerle çalışırken, onlardan gelen o sessiz bomboşluğu hissetmiştim. İnsanı iliklerine kadar ürpertir bu his. O gözlerin arkasında, senin asla ait olmadığın, bilemeyeceğin, korkutucu bir dünyanın varlığını hissedersin.. Ama asla giremeyeceğini bilirsin o dünyaya, başka bir boyut gibidir. İşte öyle bir ıssızlık var adamın gözlerinde, oysa hasta değil o. Biliyorum o kadarını.

Genellikle, biryerde buluşacaksak (ben - o - diğerleri) geç gelir. Geç kalmakta sanki özellikle çaba gösterir gibi. Başka hiçbir konuda göstermediği kadar titiz işlenmiş bir çaba. Sonra bana bakar, uzun uzun bakar, ben rahatsız olup ona gözümü dikene dek bakar.. Benden hoşlandığını biliyorum, o da benim bunu bildiğimi biliyor. Hiç konuşulmayan, asla konuşulmayacak birşey bu. Benim dilimden anlamıyor, ne olduğumu çözemiyor, garip birşey olduğumu düşünüyor. Bense bunu düşündüğünü biliyorum. Ama o benim bunu bildiğimi bilmiyor. Belki de biliyor ama asla dile getirmeyecek.

Çok fazla şeyle ilgilenmediğini de biliyorum. Ama ilgisini çeken şeylere, susuz kalmış bir insanın su içmesi gibi, kana kana sarılır. Birkaç kere tartıştı benimle, sonra sustu, kendi içine çekildi. Ne düşündü bilmiyorum ama tartıyor beni, bir sınıfa oturtabilmek için, ondan eminim.

Onun yanında tüylerim diken diken otururken, aklıma hep Andre Gide geliyor nedense. Çünkü tam da Gide'in anlatmak istediği gibi; "görünmek hevesine kapılmadan, sadece olmak; tek önemli şey". Oysa çevredeki diğer herkes kendini göstermek için var, var olduğu için görünüyor. Fazla görünüyor belki.. Halbuki o karanlıkta kıpırdamadan oturan adam var ya, işte onun gücü ürpertiyor insanı.

Akıntının yönünde gitmek

Bazen yaşam kararlarımızı alırken gereğinden fazla düşünüyoruz, ince eliyoruz. Oysa metroya daha iyisini aramadan, önümüzdeki ilk kapıdan girmeliyiz. Çünkü hangi kapıdan girersek girelim, büyük resme bakıldığında, gittiğimiz yol bir. Buna inanıyorum ben. Bir yaprağın rüzgarda sürüklenmesi gibi mi bilmiyorum, ama sadece yeteneklerimiz ve karşımıza çıkan olanaklar doğrultusunda fazla ince dokunmamış seçimler yaparsak mutlu olacağımıza inanıyorum.

Bir danışanım olmuştu, daha doğrusu oğlunu getirmişti ama oğlan bekleme salonunda oturup oyun oynarken biz konuşmuştuk. Bu böyle birkaç seans sürdü. Sorunu aşırı titizlik ve düzendi. Evde kendini temizliğe, eşyaların milimetrik uyumuna vermişti ve başta kendi olmak üzere herkesi bıktırıyordu; çünkü hiçbirşey mükemmel olamıyordu, koltuğun kenarındaki battaniye hep yamuktu, perdenin köşesi hep kıvrılıyordu. Oğlu ise okulda uyum sorunları göstermeye başlamıştı, altına kaçırıyordu, saldırganlaşmıştı. Onun evdeki dominant tavrını değiştirdik biraz, bazı şeyleri "görmemezliğe gelmeyi" öğrendi, oğlu için. Askeri sistemden uzaklaşan, rahatlayan çocuktaki problemler azaldıkça, o daha çok motive oldu. En son bir pastaevi açtığını duyurdu bana, milimetrik orantılarda mükemmel pastalar ve kurabiyeler yapıyormuş :) Yani düzen hastalığını yararlı bir hobiye çevirmiş. Ne mutlu bana, yol gösterebilmişim..

Akıntıya karşı kürek çektiğimizi hissediyorsak, belki akıntının yönünde yeni bir hedef belirlemek gerekir. Ekolojik psikoloji alanında, psikolojik sorunların kaynağında "toplumsal ve bireysel yarar" anlayışına göre tüm rahatsızlıkların ekolojik bir değeri vardır. Örneğin obsesif kompulsif hastalar, semptom kontrolü ve psikososyal uyum sağlandığında, aslında çok iyi birer denetleyici ya da temizlik elemanı olabilirler. Psikotik hastalar mütiş bilimkurgu romanları yazabilirler. Nevrotiklerden tıbbi araştırmacılar, psikopatlardan muhteşem cerrahlar yaratılabilir. Hiperaktif çocuklar fikir yaratma sürecinde yaratıcı direktör / reklamcılık alanında ya da extreme spor alanlarında çok başarılı olabilirler. Nitekim, sosyal uyum becerisi gelişmiş birçok psikolojik sorunlu insan aynen bu tip işlerde çalışıyor ve kitleleri de kendilerine hayran(!) bırakabiliyorlar (örn. neredeyse politikacıların tamamı narsistik kişilik bozukluğu gösteriyor, balerinlerin 2/3'ünde yeme bozukluğu gözüküyor). İlginç.. Ekolojik anlamda uyumlu.. Herneyse, yine dağılıyorum. Özetle sevgili kayınvalidemin dediği gibi "herkesin bir bağımlılığa, kafasını takacağı bir psikolojik soruna ihtiyacı vardır". Önemli olan hayatı zorlanmadan ve çevremizi zorlamadan; fiziksel, sosyal ve psikolojik bütünlüğümüzü koruyarak yaşayabilmek.