30 Mayıs 2011 Pazartesi

Kim Kimdir - Bölüm IV

Şu an iki farklı ülkede olduğumuz için; O'nu çok özledim! O benim 25 senelik CANDOST'um. Bazen düşünüyorum da; bazı insanlar bir ömür geçirip bir tek dost edinemezken, benim O'nu yaşamımın ilk yıllarında bulmam büyük şans. Belki önceki hayatımızda da candosttuk, o yüzden tekrar görünce tanımak ve kaynaşmak kolay oldu, kim bilir..

O ve ben çok farklıyız. Zıt kutuplar değiliz ama, bizi bir arada tutan kesinlikle zevlerimiz ve renklerimiz değil. Ben ne kadar değişken ve kararsızsam, O benim karşımda o kadar tutarlı ve dengelidir. Belki de o nedenle; onca dalgalı denize, çamurlu yola rağmen dönüp dolaşıp geldiğim sakin limanımdır, soluklandığım mavi deniz kenarımdır. Bilirim; çılgın-ötesi kararlarımda da, saçma-aptal hatalarımda da, yargılamadan yanımdadır. En deli maceralara benimle dalar, en sıkıcı ortamda kaş göz hareketiyle beni gülmekten kırar, en kırılgan anımda uzakta bile olsa hissedip arar, yazar, en yanımda olmayı başarır. 25 senedir birçok farklı fikri savunsak da, bir kez tartışmadığım yegane insandır.

O çok eğlencelidir. Ağaç tepelerine tırmanıp geri inememe, bisikletle uçma, denizin 20 metre altında kameralara nanik yapma, tropik adada istakoz gibi yanma, dağ tepelerinde kamp kurma ve volkanik göllerde yüzme, en favori hobileridir. 45 derece sıcakta küçücük-simsiyah-klimasız arabada ya da -25 derece soğukta kızıl meydanda aynı sevimli gülümsemeyi kondurur güzel yüzüne. Sarışın ve çok güzeldir, maviş gözleri çok kalpler yakmaktadır. Ama asıl güzelliği, koskocaman kalbidir. İyi günde de kötü günde de yanımda olacağını bildiğim dostumdur.

O'nu gerçekten sinirlendirmek zordur ama aptal insanlara, beceriksizliğe ve tembelliğe hiç katlanamaz. Çok zekidir ve sinirlendiğinde en usturuplu lafı, en doğru anda, sakin sakin yapıştırıverir. Kara kaplı defterinde toplamakta olduğu ve ara ara bana da söyleyip gülme krizine girmeme neden olan "muzır atasözleri ve deyimler"in bir sözlük/ansiklopedi olarak yayınlanması en büyük dileğimdir.

Peynir'den nefret eder, sebzelerin çoğuyla ilişkisi "düzeyli bir beraberlik" olarak belirtilebilir. Buna rağmen çok gelişmiş bir tad duyusu vardır ve seçtiği mesleki alanda ona çok özel bir konum kazandırmıştır. Evde de bu uzmanlığını anne-mutfağında kontrolör olarak göstermekte ve aslında bir mutfak efsanesi olan Vildan Teyze'min bazı "buluş"larında hevesini kursağında bırakmaktadır (bkz. kakaolu sakızlı muhallebi denemesi).

Yeni bir macera hayali kurduğumda, yeni bir yer keşfettiğimde, birşeye güldüğümde ya da şaşırdığımda, başıma gelen tüm absürd-komik-trajik olaylarda; ilk aklıma gelen, ilk paylaştığım kişidir. O'nsuz tatil, O'nsuz fırında kabuklu patates ve yoğurt, O'nsuz kiraz bahçesi, O'nsuz pijama partisi, O'nsuz spa keyfi, O'nsuz falez falez gezip denize atlamak....düşünülemez!

O benim biricik dostum Burcukumdur ve O'nun yanında ben hep kendim olurum..

29 Mayıs 2011 Pazar

Özel tahtalıköy salatalığı geldiiii

Sulu sulu, yeşil yeşil salatalığımı haşır huşur yemek üzere buzdolabından çıkarıp güzelce soydum, tam ağzıma atacağım, arkamdan panik içinde, çığlık çığlığa "yeme onuuuuuuu!" diye bir haykırış..! O halde elimde salatalık, ağzım açık kalakaldım. Niye, nedir, ne oluyoruz derken mesele anlaşıldı. Son günlerde birkaç kişiye tek gidiş Tahtalıköy seyahati kazandıran "katil İspanyol hıyarı" hadisesiymiş, sorun. Birkaç sene önce çıkan "delidana" virüsü gibi, bu sefer de salatalıklar bir virüs sahibi olup bünyemize savaş açmışlar. Salatalığı yiyorsun, halsiz hissediyorsun, kanlı ishal oluyorsun, hooop tahtalı köye. Tabii medya çığırtkanları meseleyi gündeme oturtup zaten halihazırda nevrotik olan Avrupalıyı korkuttukları için, bu sıra millette sebze meyveye karşı bir tedirginlik ve karşı-taarruz eğilimi oluştu. Kocam da beni koruyor işte, salatalıktan falan.

Tabii ki salatalığımı afiyetle mideye indirdim. Ama salatalıkla intihar etme düşüncesi de enteresan geldi, ne yalan söyleyeyim.. Savulun, yerim bak elimdeki salatalığı, yerim diyorum!

Bu arada geçenlerde Amerika'dan bir haber; Sharlotte Hydorn isimli girişimci (ki kendisi 91 yaşında bir nine) internet üzerinden ev-yapımı (hayır çörek, reçel falan değil) intihar kitleri pazarlıyormuş. Biri kiti kullanıp Tahtalı'ya gidince nineyi gözaltına almışlar. Nine demiş ki "ben onulmaz bir sağlık sorunu olan, gururuyla ölmek isteyenlere yardımcı oluyorum". Şimdi bu noktadan bakınca nine haklı, insanın doğum hakkı olmadığı gibi ölüm hakkı da olmuyor kanunlarca. Bazı hastalıklar öyle pis huylu ki, senden hiçbirşey bırakmıyor geriye. Öyle anlarda, ölmek isteyen hastalara saygı duyan ve onlara ötenazi uygulayan bazı kurumlar var. Bazı ülkelern yasaları buna izin veriyor.

İşte bu ülkelerden biri olan İsviçre, "ölüm turizmi" denen bu yeni alanda baya kapsamlı hizmet paketleri sunuyor ve çıkan haberlere göre baya kazanç da sağlamaya başlamış. Birçok ülkeden ölmek için İsviçre'ye gelen insanlar varmış. Bu da bana üzerine yazılıp çizilesi ilginç bir bilgi olarak gözüktü. Bu arada İsviçre'ye vize almak birçok kişi için oldukça zordur, acaba formda "ölesim var, o nedenle ziyaret ediyorum" türünde bir kutucuk var mıdır, onu merak da ettim.

Die lange Nacht

Yani uzun gece. Yaşadığım şehrin en güzel aktivitelerinden biri. Dün gece "Müzikle" uzun gece vardı, çok yakında "müzede" uzun gece, "mimari" uzun gece, "tiyatroda" uzun gece versiyonları da olacak. Yani tek bir biletle mesela gece boyu tüm müzelere giriş serbest, ya da şehrin mimari yapılarını ziyaret edebiliyorsunuz, ya da dün geceki gibi akşam 8'den sabaha kadar süren 400 konser ve partiden istediğinize girip çıkıyorsunuz, mekanlar arasında da otobüs ve tramvay servisleri işliyor. Sokaklarda canlı samba, müzelerde balkan partileri, kiliselerde klasik müzik konserleri, ne ararsan var. Tüm kent dans ediyor, içiyor, eğleniyor; sinegog önündeki olağan koruma dışında etrafta polis molis de görmedim, kavga dövüş de..

Aslında Münih gece hayatı oldukça hareketli kentlerden biri, ama "tüm kent dans edecek" düsturuyla yola çıkılınca, bir başka keyifli oluyor. Muhteşem bir geceydi, sabah 5'e kadar dışardaydık ve ancak 6 mekan gezebildik. Birkaç da sokak şenliğinde dans ettik. Ha bir de tramway'da parti vardı, ona da birkaç durak katıldık. Bizim ikiz DJ'lerimiz Tim&Tom'un Balkan Partisi muhteşemdi yine. Pek kıvırmayı beceremeyen Almanların arasında, benim odunsu beden hareketlerim estetik bile kaçtı. Zaten ultra neşeli ve ezici bir çoğunluk olarak, bir noktadan sonra pistlerde bizim ekibin borusu ötmeye başladı ve etraftaki insanları garip dansımızla büyüledik, ben de arada kaynadım gittim.

Ama geceye damgasını vuran, Mojito'ya açık ara farkla gönülleri fetheden "Tiki Puka Puka" oldu. Dünyanın en iyi barlarından biri olan ödüllü Trader Vic'te 15 euro'ya ulaşabileceğiniz bu muhteşem buzlu karışımın içinde 3 çeşit rum, limon suyu, portakal suyu ve greyfurt suyu bulunmakta ve üstünde muhakkak taze bir çiçekle servis edilmekte. Münih'e yolunuz düşerse mutlaka deneyin (hatta beni de alın yanınıza, beraber deneyimleyelim)

Valla sağolsun Münih Belediyesi, çok güzel bir gece geçirdik; sosyal devlet diye buna derim. Her yaş ve çevreden insan vardı, mekanlar da tıklım tıklımdı. Cıvıl cıvıl sesi sokaklara taşan Taksim'i özlemiştim nicedir, bana özellikle iyi geldi.. Bakalım diğer uzun geceler nasıl olacak!

27 Mayıs 2011 Cuma

Malın gözü

İnsanın kendi yetiştirdiği mal gibisi yok! İki ay önce içime bir yetiştirme arzusu düştü, bu coğrafyada bulmak zor. Bir sürü adı var, çeşidi bol. Benim aradığım, Ege'nin Akdeniz'e dönmeye başladığı o coğrafyada; doğada, dağ eteklerinde yetişen türü. Onun kokusu bir başka olur, buram buram gelir. Tadı, tarifsizdir.

Evde yetiştirmek zor, ithal edilenler de aynı kalitede değil. O zevki vermiyor. Çok aradım, sonunda buldum kıyıda köşede kalmış bir fide. Mutfakta gözden uzakta, kaynatılmış, süzülmüş sularla, sabah güneşinin sıcak sarılışlarıyla yetiştirdim. Geçen hafta çiçeğe kaçmaya başlar gibi olunca topladım, salonun en özel köşesinde güneşte kuruttum. Bu akşam tek tek topladım kuru dallarını, bardağa koydum. Artık kullanıma hazırdı.

Heyecanlıydım.. Nasıl olacaktı diğer tadlarla uyumu, kokusu keskindi ama tadı nasıldı?! Kıyabilecek miydim yemeye O'nu?!? Ürpererek aldım bardağı, fırınladığım limonlu tavuk, patates ve havuçların üzerine serptim usulca.. Sonra 150 derecede.. İçimi buruk bir sevinç kapladı!

Ve yedim onu, hapur hupur! Nı-ha-ha-ha (bknz.kötü ve çılgın karakter gülüşü)

Ya ben böyle bi mal görmedim arkadaşlar, tamamen organik, mis gibi mal :D Kekik ayol kekik! Görmemişin evinde organik bahçesi olmuş hadisesi işte...

15 Mayıs 2011 Pazar

Dahi miyim, deli mi?

Einstein ne demiş? "Herkes dahidir. Fakat bir balığı ağaca tırmanma becerisi üzerinden değerlendirirseniz, tüm yaşamını aptal olduğu inancıyla geçirecektir" demiş! İyi de demiş..

Ben de Türk eğitim sisteminde yaratıldığım için, hepimiz gibi çok zeki ama tembelim. İlham gelmeden de şurdan şuraya gitmiyorum. Ömrüm Godot'yu bekler gibi ilham beklemekle geçiyor; o da hınzır, hiç çalışırken, çabalarken gelmez. Alakasız anlarda, mesela tuvalette değiştirmeyi unuttuğum, şak diye biten, domala domala ve lanet okuya okuya, en uzak rafın en dibine konuşlandırılmış kağıda doğru uzanırken falan ya da daha sıklıkla tam uykuya doğru aktığım o biliçaltı anlarında geliverir. Böyle anlar için yatağımın başına bir defter ve kalem koydum, sonsuz notlar alıyorum geceleri. Sabah kalkınca o tek kelimelik aydınlanma anlarının anlamını çözebilene aşkolsun. Bazen işe yarıyor ama, sonuçta bana burs kazandıran, master tezimle ilgili bir fikre böyle sahip oldum mesela! Neyse geçelim, özetle "ne kadar da cool'um yarabbim"..!

Lakin; bu sıra zeka pırıltıları gösterme konusunda biraz durakladım. Belki fazla sakız çiğnemek geçici beyin fonsiyonlarımın kaybına sebep oldu, bilmiyorum. Dil kursunda fena çuvallamış haldeyim. Millet bülbül gibi şakıyor, ben dut yemiş gibi oturuyorum. Eski kursumda bir yıldızdım, bu sınıfta fena söndüm. Bu kadarla kalsa iyi, doktoraya başlayalı 1 ay oldu, daha bugün kütüphanenin evden de kullanılabilen online sistemini çözebildim. Çözdüm de ne oldu, hala konumun engin belirsizliği devam ediyor. Terapiye mi odaklansam, engelleyici çalışmalara mı, saptamalar mı yapsam, teoriler mi geliştirsem? Doktora tezimle dünyayı kurtarmam beklenmiyordu dimi benden???? Bekleniyor muydu yoksa ya??? Dünyayı geçtim, kıçımı kurtarmaya odaklandım.

Yeni bir ülkede, yabancı olmak zor mudur? Hayır, bence değil. Öğrenilecek birsürü şey, deneyimlenecek bir sürü yenilik var. Çat pat dil konuşmak utandırır mı? Bence, hayır. Sevimli bir hal var üzerimde; kaşını gözünü yardığım Almancam ve kahverengi saç-göz ikilisi, beni egzotik bir meyve havasına soktu. İnsanların ne konuştuğunu anlamamak da güzel bazen, duymak istemediklerini duymamış oluyorsun. Bir de, dün Trevanian şunu dedi bana: "Sen şanslısın. Herhangi bir şey olduğun için. Biz çoğumuz hep aynı kumaştan biçilme insanlarız. Çağdaş eğitilmiş Fransızlarız (Almanlarız). Hepimiz birbirimize benziyoruz. Aynı kitaptan bilgi almışız. Aynı korkular ve önyargılarla sınırlıyız. Birimizi çekip yerine öbürünü koyabilirsin.. eşiz. Kendimizi benzersiz sanma konusunda bile eşiz. Ama sen.. bir başka kökten geliyorsun. Değişik bir şeysin! Bin yıllık geleneklerin, niteliklerin parçasın”. Doğru. Böyle düşünüyorum ve hissediyorum. Bana önyargıyla yaklaşıldığını düşünmüyorum, hissetmiyorum; öyleyse yaklaşılmıyor. Yeni bir ülkeye adapte olmanın ilk koşulu bence budur (sayısız deneyimle de sabittir, önerilir).

Son olarak; bir başka dostum Andre Gide de benim ağzımdan düşünmüş ve demiş ki: "Susmayı öğrenmeliyim. Kendi kendimi ciddiye almayı ve kendini beğenmişliğe kapılmamayı öğrenmeliyim". Sustum o zaman.

Biriktirdiklerim

Doktora ve ağırlaşan dil kursu beni tarumar ettiği için, yazsam da basamıyorum bu sıra. Kopmamak lazım. Kısa kısa, son dönemlerde başıma gelen 5 şahane hadise:

1. Yolcu koltuğu ve ön camı tepeden tırnağa kaktüslerle dolu halde, gayet huzur dolu bir ifadeyle araba kullanan bir adam gördüm trafikte. O kadar kaktüsle ani bir fren yapma olasılığı beni ürküttü.

2. "Şu hayatta başladığım hiçbir işi bitiremiyorum" diye yakınırken, koca bir kutu haribo ayıcığı yiyip bitirmiş olduğumu fark etmek, beni sevinç ve dehşet denizlerine saldı.

3. İki ay sonraki "memleket seyahati"nin uçak biletlerini aldığım günün akşamında gördüğüm, havada değil de bir tarlanın ortasında pişkin pişkin oturmakta olan 50 kadar leylek beni sinirlendirdi ve durduk yere batıl inanç sahibi etti.

4. Bit pazarından bulup, hemen alıp eve getirdiğim, üstüne bir de canavar gibi çalıştığını görüp sevindiğim bu yanda fotosu bulunan kavuniçi Elvis'li telefonum; tüm hafta boyunca bana "Hayatı fazla ciddiye alırsan, kimse seni ciddiye almaz evladım" dedi durdu.

5. En yakın dostlarım olan üç kazulet erkeğin, kafa kafaya verdikleri halde, birinin "olası sevgilisi" konumundaki kızdan gelen sms'i anlayamaması ve nasıl bir cevap vereceklerini de kestiremedikleri için, gecenin 11'inde "bir hemcinsinin görüşüne başvurmak" üzere Elvis'li kavuniçi telefonumu çaldırmaları beni pek şaşırtmadı ama; kızın "tüm gün marangozluk işleriyle uğraştım, çok yorgunum, şimdi köpüklü bir banyo alıyorum, yalnız kalmak istiyorum, bu sıra fazla görüşmeyelim" mesajı hakikaten dumura uğrattı. Gece yarısı, ilk cümleye kitlenmiş ve haliyle engin fantaziler geliştirmiş bu üç gariban erkekle yapılan bir saatlik tartışma ve değerlendirmeler sonucunda, mesajın ilk yarısında "alenen aranan", ama ikinci yarısında yalnız kalmak isteyen bu "lonely bipolar bitch" kızımıza yollanacak en uygun cevabı bulamamış olmam, gönül "mes-ele-leri" hususunda çaptan düştüğümün bir belirtisi olarak beni telaşlandırdı.

Hamiş: Aklımın bir köşesinde bu mevzuyu değerlendirmeye hala devam ediyorum. Anlamadım ben bu işten, gönül postasında çağ dışı kalmışım! Ne diyor, ne demek istiyor bu kadın milleti? Yemin ederim aklıma Oğuz Atay'ın Korkuyu Beklerken'indeki "Ne evet, ne hayır" hikayesi geldi! Ha bir de, şimdi fark ettim, Oğuz Atay gibi uzun ve bitmek bilmeyen cümleler kurmaya başlamışım ben yahu.. Niye böyle oldum ki??

tweet.. tweet..

Sosyal medya inanılmaz birşey; burda Almanya'da balkonda oturmuş güzel havanın keyfini çıkarıyor ve Skype'tan Rusya'daki bir arkadaşımla görüntülü sohbet ediyorum. Arkadaşım hoparlörü açmış, evde. Bir kanaryası var, hemen bilgisayarın arkasında. Bizim gece bülbülleri gün batımının keyfine şarkı söylüyor, sesleri kıtaları aşıyor, Rusya'ya varıyor, kanarya ordan heyecan içinde bıcır bıcır cevap veriyor! Daha ne olsun...?

Allgau Orient Rallisi

Yıllardır zevkle takip ettiğim ralliler var; Dakar Rallisi ve Intercontinental Rally Challenge bunlardan ikisi. Uzun yol şöförlüğü, macera tutkusu ve içinde barındırdığı "seyahat" unsurları nedeniyle, tv karşısına mıhlanmış halde, ağzım da bir karış açık, arada kıskançlık duyarak, kalbim çarpa çarpa izliyorum. Fakat sadece birkaç hafta önce keşfettiğim Allgau Orient Rally her ikisini de açık ara geride bıraktı. Bu inanılmaz yarışa katılmalıyım, katılmalıyım, katılmalıyım!

Bu Ralli diğerlerinden farklı; çünkü düşük bütçeli, sosyal bir amaca hizmet ediyor ve katılımcıların diğer ulus ve kültürleri yakınen deneyimlemesini gerektiriyor. Bu bir yarış değil, bir araba seyahati serüveni! Belirli bir zaman diliminde, modifiye ettiğiniz, yaşı 20'den az olmayan ya da toplam maliyeti 1111.11 Euro'yu geçmeyen arabanızla, hiçbir otobana girmeden, Güney Almanya'dan Ürdün'ün başkenti Amman'a ulaşmaya çalışıyorsunuz. Her takım 3 araba ve 6 katılımcıdan oluşuyor, Amman'a sadece bir arabanın varması yeterli sayılıyor. Seyahat rotanızı kendiniz belirliyorsunuz; yolda konaklamanızı ya arabada, ya kamp çadırında ya da geceliği 10 euro'yu geçmeyecek bir ortamda geçirme koşulu var. Ayrıca komite tarafından size verilen ödevleri yerine getirmeniz bekleniyor. Bu ödevlerden bazıları; yerel belediye başkanınızdan aldığınız "iyi dilek ve esenlikler" mektubunu mesela Bosna'daki bir belediye başkanına sunmanız, ya da türkiye'de 4 polis memuru ve bir inekle aynı karede bir fotoğraf çektirmeniz, ya da bir telekerlek kaşarı belirli bir köy ilkokuluna bozulmadan teslim etmeniz, vs.

Bu tam benlik: yol ve yerine getirilmesi gereken ödevler korkunç eğlenceli duruyor ve tüm bu maceranın sosyal bir amacı da var. Birleşmiş Milletler Dünya Gıda Programı (WFP), serüvenin ana sponsoru. Serüven sonunda kazandığınız "1 adet Deve"yi bedevilere bağışlamanız, arabaların tamamını Ürdün'de bırakmanız bekleniyor. Bu vesileyle tüm gelirler yerel halka kazandırılmış oluyor, siz de yaşadığınız serüvenle memleketinize geri dönüyorsunuz. Tabii devenizi istediğiniz her an ziyaret hakkınız bulunmakta :)

2011 rallisi yeni başladı, takımlar maceradan maceraya direksiyon sallıyor. Biz inanılmaz heyecan yaptık; rotayı, lojistiği, teknik meseleleri falan düşünmeye başladık. 2012 için Kayıt tarihlerini not ettik, yani konuya baya ciddi eğildik. 4 kişiyiz (3E-1K), 2 kişilik yerimiz var. Aradığımız şartlar, bizim gibi seyyah olmanız (en azından bir bağımsız uzakdoğu, hindistan, asya ya da afrika seyahati yapmış olmanız), motordan ya da teknikten anlamanız ya da mekanik kurs almaya gönüllü olmanız, minimum bir hafta sürekli uzun yol tecrübenizin bulunması, fazla titiz ve huysuz olmamanız, ilkyardım bilmeniz, analitik düşünce ve kuyruğu sıkıştırma anlarında atik olma becerisine sahip olmanız, sosyal sorumluluk bilincinizin olması, iyi derece ingilizce ya da almanca konuşabilmeniz (ek balkan dilleri tercih sebebidir) ve en önemlisi de bizim kadar maceracı ve heyecanlı olmanız! Kalbiniz küt küt atmaya başladıysa, lütfen benimle temasa geçin :) Çok heyecanlı, çok!

Ceren Musaagaoglu Schubert - Mayıs, 2011.

4 Mayıs 2011 Çarşamba

Mazeretim var, asabiyim ben!

Daha bir hafta öncesine dek eski dil okulumda üstün zekalı, örtmenimin gözdesi bir öğrenciyken; bugün ilk dersine girdiğim yeni dil okulumda resmen dummkopf olduğumu keşfetmem üzerine zaten sinirlerim tepeme fırlamış halde; bir de bu yeni sansür yasasını duyunca iyice zıvanadan çıktım. Savulun, bu yazı sivri dilli. Kapatın uleyn beni, olmadı parama kıyar bi domeyyyn alır, caka sata sata yayınımı yaparım. Hadi kapatın sıkıyosa!

Bu ne ya, milletin dalga geçtiği, dünya haritalarına "sansürcü" diye nakşettiği bir ülke konumuna düştük. Kimseden de gık çıkmıyor, iyi mi? Yok efendim porno siteler kapatılsın diyeymiş, yok efendim aile yaşamıymış, bilmem neymiş. Kardeşim sana ne? Ahmet Bey'in ergen oğlunun porno izleme alışkanlığından iletişim-*işim bakanlığına ne? Çocuğuna teybiyeyi bakanlık mı verecek, Ahmet Bey mi? Hadi bunu geçtim, x sitesi kapatılsın, y kapatılmasın, terörizm zaten hep bu sitelerden çıkıyor, dindarlara demokrasi, ateistlere ölüm, aman çok değerli değerlerimize dil uzatanın dili kopsun, ama ağzına sakız edeni yüceltelim.. Mevlana ne güzel demiş; "ya göklere çıkarır omzumuzda taşırız, ya ayağımızın altına alır çiğneriz, bir türlü öğrenemedik yan yana yürümeyi.."

24 saat porno izlediğim yok, hayatımda 2 kez porno izlemişliğim vardır, o da "abooov bu yapılınabiliniyo mu ayol?" nidaları eşliğinde. Bir çok insan da ergenlikte meraktan izler, ülkemizde genelde başka türlü bir cinsel eğitim sunulmadığı için. Ben sevmem pornoyu, içimi hoplatmıyo tv'deki elastik cıbıldak insanlar. Zevk meselesi. Ama sevene de karışmam. Bazısının aşk hayatı renkleniyor, bazı psikolojik rahatsızlıklarda biz bizzat deli doktorları terapi niyetine veriyoruz porno izlemeyi.. Hayır; çocuktur, hayvandır ayrı.. Bunlar porno değil, hastalık bikere. Yayını yapanı cezalandıracaksın, seyredeni tedavi edeceksin.. Yasaklarla neyin önüne geçilebilmiş, ancak daha merak uyandırılmış, cazip hale getirilmiş. Sağır sultan duydu be!

Millete sözümona demokrasi dağıtanın, demokrasiden haberi yok. Demokrasi adı altında bizi aptal yerine koyuyorlar, biz bilemeyiz diye "cısss" diyorlar, koruyorlar bizi.. Hani çok kızdıkları Aziz'imiz "ben dedim ayol" diye kıs kıs gülüyordur mezarında! "Aile Paketi"ymiş, tevbe tevbe tevbe.. "Bekarlık sultanlık paketi" istiyorum yaf ben! Var mı öyle bi seçenek? Yok.. Bunun nesi demokrasi? Demokrasi sadece belli bir kesime sağlanacaksa bu demokrasi midir? Devlete ne insanların kişisel zevklerinden, ailesini hangi değerlerle yetiştirmek istediğinden, hangi kelimeyi motorlardan arattığından? Elalemin 6 yaşındaki bebesi google'da "koca meme" aratıyor, öyle bi çağdayız, hangi kafayla neyi yasaklıyorsun?

Hani çocuklar vardır, birbirlerine sataşırlar. Öyle bir noktaya gelir ki, biri ellerini kulaklarına kapar "lalalalalala" diye yüksek sesle bağırır, karşındakini duymuyomuş gibi yapar. Ona benziyor bu. Sevmediğin, işine gelmeyen "cısss" konuları yasakla, kapat elinle kulaklarını. Aman biri Atatürk'e dil çıkarmış, aman biri Muhammed'e sövmüş, aman güneydoğu kürttür demiş birisi aman aman.. Biri dedi ya, hemen gerçek oldu. Kapatın tümden gitsin. Yıllarca bitakım "mesele"leri gizlediniz durdunuz, ayyuka çıkınca da önünü alamadığınızı "cısss"ladınız. Ne işe yaradı?

Kolaya kaçıyorsunuz kolaya! Çikolatayı çocuğa yasaklayacağına, çocuğa fazla çikolatanın zararını öğret, bırak kendi seçsin ne kadar yemek istediğini, sonuçlarına kendi katlansın. Aksi taktirde elbet bulur biryerlerden çikolatayı.. Ruhun bile duymaz. Aptal durumuna düştüğünle kalırsın.

Sanal eyleme katılmak için facebook ve twitter'deki ilanları takip edebilir ve davanın nasıl da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne taşındığını ntv haber'den öğrenebilirsiniz.

2 Mayıs 2011 Pazartesi

Asparagus Sendromu

Asparagus ya da kuşkonmaz. Tam mevsimi, değerlendirmek lazım. Yeşili ayrı güzel, beyazı ayrı.. Kabuklarını güzelce soyup, az tuz az şeker ekleyip haşlıyorsunuz. Üzerine ev yapımı beşamel sos. Diyetteyseniz az yağlı kaşar. Yanına da üzerinde biraz karabiber, biraz maydonoz olan haşlanmış patates. Tadına doyum olmuyor.

Yalnız bir durum var.. Kendisi biraz afrodizyak özellikler gösteren bir arkadaş. Bilelim, öyle yiyelim ;)