24 Şubat 2011 Perşembe

Afife Teyze'nin simitleri

Afife Teyzemi bizim aileye leylekler getirmiş, o da ananeme ne zaman gelse mis gibi çıtır çıtır Ankara simitleri alır gelir. Bir çay demlenir, ananemin ufak odasındaki sehbaya peynirden-zeytinden-domatesten oluşan bir mükellef sofra kurulur, tadına doyum olmaz. Afife teyze her zaman erken döner evine; mesafe uzaktır, Ankara'nın kış akşamları da erken çöker.

Dün akşam da "kapıdan 5 dakika" uğradı Afife Teyze, simitleriyle tabii ki. Çayı bile demlemeye fırsat bulamadan da gidiverdi. Tam Bursa usulü oldu bu iş; Bursalılar ev gezmesine pasta, börek götürürler (adetten) ama o pasta börek nedense ikram edilmez, ev sahibinin yaptığı/aldığı pasta börek ikram edilir (yine adetten). Ay bi anlam veremiyorum bu işe, o aldığım binlerce vişneli pastada ve tahinli çörekte de itiraf edeyim gözüm kaldı ayol, lütfen size aldıklarımı bana da ikram edin yahu.. Eve giderken kendime yine aynısından almaktan ve pastacıları kıs kıs güldürmekten de bıktım..

Ama dün ben de aynen Bursalı gibi davrandım Afife Teyzeye! Ayıp di mi? Simitleri aldım içeriye götürdüm, bidaha da getirmedim. İşin kötü tarafı, sabah kahvaltıda da unuttum. Şimdi otobüsle Bursa'ya dönüyorum, işsizlikten de karnım acıkıyor; simitler aklıma düştü, içime dert oldular (off çıtır çıtır). Pardon Afife teyze yaaa, ikimizin de gözü kaldı o simitte inan ki, bidahaki sefere uzun uzun oturalım ve çıtır simitlerimizi yiyelim inşallah..

Not. Blogumu okuduğunu öğrendiğim Cenk ve Mehmet Ali'ye, canlı yayına çıkmış tipler gibi burdan el sallıyor ve kendilerini bana email/facebook falan gibi yollardan ulaşmaya çağırıyorum (ben bulamadım sizi canlar yaaa)

22 Şubat 2011 Salı

Wind of change

Nette ve brütte "hiçbirşey" yapmadan, hayatı gözlemlemeye ayırdığım süre sekiz gün sonra sona eriyor. 3 Mart sabahı yeni yaşıma girerken, aramızdaki kaçma-kovalama ilişkisinde dört aydır depara kalkıp arayı açtığım hayat, beni yaka paça yakalayıp tekrar içine çekecek. 3 Mart'ı, tabii ki sembolik düzeyde düşünerek belirledim. Hayat; kozadan çıkıp kelebeğe dönüşmem için bu tarihi bana bir kez sunduysa, kendimi ve hayatımı yeniden değiştirmek için aynı tarihi kullanmaktan daha doğal ne olabilir ki? (Bu arada kendimi kelebeğe benzettim, hayırlara vesile ola)

Dört aydır işsiz-güçsüz takımında kalecilik yaparak izliyorum hayatı, camdan geçen kediyi, trafikte düdüğünü öttüren polisi vs. Şu sonuçlara vardım: 1. Huzurevi kıvamındaki Avustralya'dan dönmek yerinde bir karardı. 2. İki ay çanta sırtta Afrika'yı gezmek ve en sonunda cırcır olup perişan halde eve dönmek de öyle. 3. Son bir aydır işi ağırdan alarak, sözümona bürokratik iş kovalıyorum adı altında sabahtan akşama dek kitap okuyup yan gelip yatmak ve bu vesileyle değişim rüzgarları'na hazırlanmak da, aman pek güzeldi. Mamafih, silkelenip kendime gelmeme 8 gün kaldı.. 3 Mart'ta tasımı tarağımı toplayıp, elime de bir kilo "ekstra bakire" zeytin yağımı alıp (orda bu yağlar ateş pahası a dostlar), gurbetçi-türkler ve döner cenneti Almanya'ya resmen yerleşiyorum.

Aslında ben şanslı keratanın da tekiyim, maşallah (tahtaya vuralım, dilimizi ısıralım, totomuzu da kaşıyalım, sizlere daha güzelleri olsun inşallah blogger'cıklarım diyip nazarları da savuşturalım). Tüm odunluğuma, gıcıklığıma, kendimi beğenmişliğime (kısacası tüm acaip-ademliğime) rağmen, orada bi adamcağız kalbi tavaya konmuş bir hamsi edasıyla pıt pıt hoplayarak beni bekliyor. Din-dümen gibi anlayışların çoktan modasının geçtiği 21.yy Alemanya'sında Sufizm'e merak sarmış bir doktora-babası (öyle deniyormuş doktora hocasına orda) edinmişim bana yol gösterecek. Adam kliniğinde bana güzide (inşallah sabah güneşi alan) bir masa da vermiş.. Bir elf insanı olan kayınvalidem de bize ev düzmüş (ve de tam çocuk parkının karşısında olduğunu ivedilikle belirtmiş) sağolsun. Yani evimiz, aşımız, işimiz de hazır.. Ama çok korkuyorum, a benim güzel blogger'cıklarım! Ya başaramazsam? Ya başlayacağım doktora narin bedenime ve çivisi eksik zihnime ağır gelirse, ya iklimi sevmezsem, ya arkadaşsız kalırsam, ya Breaking Bad 4. sezon başlamazsa, ya sarı kız yavrulamazsa, kısaca: ya yüzünüzü kara çıkartırsam? Ne olacak o zaman?

O zaman herşeyi bırakıp, Lufthansa'nın 49'euroluk Münih-Bursa uçağına atladığım gibi, annemin evine geri dönebilir miyim? O salondaki sıcacık ve yumuşacık koltuğa kurulup, yeşil çaylı ve yeşil gözlü Hugh Laurie'li günlerime geri kavuşabilir miyim? İşte fellik fellik bu soruların yanıtlarını arıyorum, a dostlar..

Hamiş: Çok sevdiğim bir dostum, kaşarlı tostum ve meslekdaşım "30lu yaşlarında olup, işi, gücü ve sevgilisi/eşi de bulunduğu halde, hala inatla ana-baba ocağında yaşayan yetişkin çocuklar" konusunda muhteşem bir tez hazırlıyor. Kısaca okuyabildiğim kadarıyla, bu durum 2000'lerin trendi olmuş, ilk ekonomik sorun yaşayan ya da yurtdışında okuyan çocukların eve dönmesiyle başlamış, ama bu "eşşeksıpaları"nın da babaocağını terk etmeye ve elden gelen ekmek ve gölden gelen sudan vazgeçmeye hiç niyetleri olmadığı ortaya çıkınca ailevi ortamlarda sıkıntı yaratmaya ve sorun olmaya başlamış.. Çok enteresan bi konu bu! Tez bitsin, basılsın inşallah, yazıcam uzun uzun..

21 Şubat 2011 Pazartesi

Kim Kimdir - Bölüm III

Jim Jarmusch "Coffee and Cigarettes" filmini onun için çekmiştir, hem de sabahın 6.30'unda. O erkenden uyanır uyanmaz, taa gecenin geç saatlerine dek, evde bu ikisinin kokusu eksik olmaz. Bir de kitapların, kalemlerin, dosya kağıtlarının.. "Kitle imha silahı olarak; kitle iletişimi" konusunda doçent'tir; "ah o basın bir özgür olsa.." neler neler değişmeyecektir..

Benim gibi, dünyaya ilk totosunu gösterip gülerek, tersten doğmuştur. Bazı huylarımız belki de bu nedenle çok benzer. Mesela burnumuzun dikine gitmemiz, başımızı kesseler aka kara demememiz. Yalnız o benden daha sebatlıdır, daha ince tabiatlıdır, daha cömerttir. Kendiyle çok daha barışıktır, çok daha eğlenceli, muhabbeti çok daha keyiflidir. Akdeniz kadınıdır; sıfırlı derecelerde yanar, haksızlığa hiç gelemez, fikrini heyecanla ve inançla savunur, hakkını koruyamayanın koruyucusudur. Birden alev alır parlar, beş dakika sonra güler, göbek atar. İlkelidir, seçtiği yolda hedefe ulaşmayı bilir, zekidir ve disiplinlidir. Aynı zamanda inanılmaz ölçüde dağınıktır, unutkandır ve karman çormandır. Son yıllarda burnunun tam ucuna takmaya başladığı yakın gözlüğü, beline sardığı şalı, etrafında uçuşan ders notları ve kucağında kedisiyle, filmlerde sıkça gördüğümüz ama öğrencilik hayatımız boyunca ancak bir ya da iki kez karşılaşabildiğimiz sevimli akademiklerden biri olmuştur.

Ailenin en iddiasız aşçısıdır ama en egzotik, en süslü ve son derece lezzetli yemeklerini hep onun sofrasında yemişimdir. Çocukluğumda bana yumurtayı sevdirme görevine bir vatan millet aşkıyla sarıldığı için, bir dönem "korkunç teyze" olarak anıldıysa da, yumurtadan ve genel olarak zorlamalardan vaz geçtiği anda kendisine kanım kaynamış, hayatımın en zor döneminde tüm dünyaya karşı açtığım davada hep yanımda durmuş ve en absürd kararlarımı bile önyargısız ve heyecanla dinlemiş, gökgürültüsünü andıran kahkahasıyla aile meclislerimizin en aranılan zat-ı muhterem'i olmuştur.

Kendisine ait en eski anım, benimle Bursa'daki ilk ve en zorlu yılımda suç ortaklığı içine girmesi ve beni kabus anaokuluna yollamayıp, onun yerine sabah erkenden parka götürmesidir. Ayrıca ailenin en süslü siması olduğu için (evet Türkan Şoray'a benzediği doğrudur) rengarenk rujları, kremler ve nemlendiriciler denizi ve makyaj malzemeleri ve o 70lerden kalma garip sarı peruk (hakikaten ne oldu ona?) çok eğlenceli ve esrarengiz bir oyun dünyası olmuştur benim için. "Kaz ayağını yok etme" hususunda yıllardır verdiği savaş, kendisini kozmetik-estetik dünyasının duayeni haline getirmiş, bu kadar ilgi ve bilgiye rağmen hiç estetik yaptırmamış olması ise ailenin en bilinmezleri-anlaşılmazları arasında ilk sırayı almıştır.

İçtiği 15 milyon 873 bin 629 sigaraya rağmen hala renkli bir sesi vardır ve Karaburun'da yıldızlı bir gecede bize verdiği TSM konseri kulaklarımda çınlamaktadır. Üç kız kardeşin ilki, açık ara en rengarengidir.

...

Bir de üç kız kardeşin sonuncusu vardır. Yani geliş sırasına göre sonuncu ama hassaslıkta, altın kalplilikte, iyilikte ve cömertlikte birinci. Kendisine ailede Ceylan Hanım denir. Öyle nazlı ve su perisi edalıdır ki, bizden çok daha üstün, bambaşka bir alemden geldiğine inanılır. Kimse hakkında kötü konuştuğu duyulmamış, dahası kötü düşünebileceği bile imkan dahilinde olmamıştır. Polyanna gibi herşeyin iyisini görür, güzelini fark eder, bize de gösterir. Hamuru üst-dünyadan çıkmadır, içinde sonsuz bir sevgi ve merhamet vardır. Nerde çocuk görse durup beş dakika sever. Nerde yaşlı görse elinden tutar, paketini taşır, sonsuz bir sevgi seli yaşar ve yaşatır. Bir rivayete göre, Türkiye'de yayalara yol veren son sürücü ünvanına sahiptir.

Ailenin en sulugözüdür; sevinir ağlar, duygulanır ağlar, türk filmine ağlar, çiçek açınca ağlar, kuş geçince ağlar, ağlar babam ağlar (hatta bunu okurken eminim yine ağlar). Çok duygusaldır, çok incedir, çok düşüncelidir. Hiç aklımıza gelmeyen detayları düşünür, herkesi mutlu eder, şu hayatta üzdüğü hiçkimse olmamıştır. Hatta bazen öyle titiz düşünür ve davranır ki, biz onun bu titizliğine kızar, bu kozalak dünyanın birbirinden kaba ve düşüncesiz odunları için kendini yıprattığına üzülürüz.

Ailenin alışveriş konusundaki uzmanıdır, modayı ve magazini yakından takip eder. Renklerden uçuk pembeyi sever, beyaz ve krem tonları da ona çok yakışır. Ela gözlerinin maviş gözkalemi ve pamuk yanaklarına uyumlu kırmızı ruju ünlüdür. Rivayete göre doğuma giderken bile bu ruju sürünmüş, doktor ve hemşirelerce alemin en şık hamile kadını ünvanına ve akabinde biricik oğluna kavuşturulmuştur.

Çiçekleriyle konuşması ünlüdür, tek bir ölü dalı canlandırıp coşturması ve kaktüslere çiçek açtırması da ünlüdür. İnanılmaz güzel yemek yapar, daha da güzel servis eder, tarifleri sadece aileyle değil tüm dünyayla paylaşmak için bir de kitap yazmıştır. Sadece güzel yemeklerin değil, sevginin de paylaştıkça artacağına can-ı gönülden inanır.

Onunla ilgili en eski anım; 2-2.5 yaşlarımdayken, mutfakta kucağında oluşum ve bana "hamsi koydum tavaya da başladi oynamaya" şarkısını söyleyerek tavada cozurdayan hamsileri göstermesidir. Sanırım bu sadece onunla en eski anım değil, aynı zamanda hatırladığım en eski anımdır. Dolayısıyla, belki de beni hayatın ilginç olduğuna, hatırlanmaya değer olduğuna inandıran yegane insandır!

Anne-yarılarımdan bahsettim bugün; ama ancak lafta "yarı"dır kendileri, gerçekte duble-anne gibidirler ikisi de.

20 Şubat 2011 Pazar

Ölenle ölünür aslında

Ölenle ölünmez derler, yalan. İçimizden bir parça gider, hayat artık asla eskiden olduğu gibi değildir. Rüzgarın esişi bile farklıdır, suyun tadı bile değişir.. Bazı günler unutur da gülümseriz ama bir küçük şey gelir aklımıza, ta içimizdeki acı yine alevlenir. Her ölenle, biz de ölürüz aslında..

18 Şubat 2011 Cuma

Şirince ve İnci Pastanesi

Şirince; İzmir'in Selçuk ilçesine bağlı, eski adı "Çirkince" olan bir köyümüz. Tabii ki tüm Ege köyleri gibi onun da kendine özgü çok şirin temaları var. Biraz tepede, yolu da bozuk (zaten genel olarak yolu bozuk olan yerler çok güzeldir - gidilmemişlik, içine edilmemişlik nedeniyle). Zaten Çirkince adı da bu nedenle verilmiş, köy ilk kurulduğunda "fazla dikkat/ilgi çekmesin, kendi kendimize mutlu mesut yaşayıp gidelim" diye düşünen köylülerce.. Ama adamı rahat bırakmıyorlar ki, son yıllarda oldukça turistik oldu bu köy. O güzelim Rum Evleri de aslına uygun olarak restore edildi, yeni bazı "çakma eski evler" falan da yapıldı ama genel olarak hala güzelliğini koruyan köylerden biri. Güzel şarap bağları, incir ağaçları falan var, gidilip kalınabiliyor ya da İzmir'den günübirlik bir gözleme-ayran gezisi de yapılabiliyor. Sevan Nişanyan'ın evi ve çevresindeki zeytinlikler gözleri okşarken, Ali Nesin önderliğinde kurulan "matematik köyü" de yaz aylarında köyü hareketlendiriyor.

Geçtiğimiz haftaya damgasını vuran, "ruhsatsız" gerekçesiyle bu güzel köyün evlerini yıkım kararı, Nişanyan'ın "ben sağken, cesedimin üstünden geçmedikçe bunu yaptırmam" haykırışı ve Kültür Bakanlığı'nın "son dakika"da yıkım kararını veto etmesi oldu. Biz de dehşet içinde izledik.

Hayır sanki heryerimiz ruhsatlı, bi Şirince ruhsatsız.. Sanki ruhsatı verdiler de almadılar (Nişanyan'a göre köyün imarı 20 senedir yapılamamakta).. Sanki Şirince'ye 5 katlı apartman dikmiş bu adamlar, ruhsatsız ruhsatsız.. Pes yani. Neyse ki bu akılsızlığın son dakikada önüne geçildi, o güzel ve de ruhsatsız evler kurtuldu.

Nişanyan medyatik bir isim, yerinde güçlü bir duruşu var, kolay kolay yıkamazlar o evleri. Yalnız aynı kaderi paylaşmakta olan ve belki de sessiz sedasız yıkılacak olan bir başka tarihimiz var: İnci Pastanesi. Beyoğlu'nda, Tünele doğru inerken ufacık bir dükkan bu, sağda kalır. O dükkanda hayatınız boyunca yiyebileceğiniz en güzel profiterol tatlısı yapılır. Usta göz kararı bir kaşık çalar melamin tabağınıza, üzerine sıcak çikolata sosu, bol kepçe.. Dudaklarınızın çevresi kapkara olur sostan, bir mutlu ayrılırsınız ki o küçücük salaş dükkandan. Rum mutfağı, tabii..

Ustayla çok konuşmuşluğum vardır, bir keresinde bana "biz kazanacağımızı kazandık, artık parada yok güzümüz, bu bizim tarihimiz, ondan sürdürürüz" dedi. Ufacık bir haber çıktı da gördüm geçen hafta, Beyoğlu'nun "düzenlenmesi" projesine göre o apartman yıkılacak, yerine plaza yapılacakmış. Sinirlerim tepeme fırladı. Bir de ustadan 1 cümle: "kapatırsak başka yerde açmayız artık, bu bir tarihtir.."

Gidin bir profiterol yiyin, ustayla konuşun, neler yapılabilir öğrenin.. Ben daha ne diyeyim.. Sahip çıkalım hep beraber.

14 Şubat 2011 Pazartesi

Karanlık

Kentin dışında, aysız ve dolayısıyla bol yıldızlı gecelerde üzerime çöken bir konu var. Şu anda da şehirlerarası otobüste kendisine dik dik bakıyor, düşünüyor ve yavaş yavaş da üşütüyorum. En iyisi mi yazayım gitsin.

Evrenin sadece %4'ü doğrudan gözlemlenebilen maddelerden oluşuyor. Buna sizin pembe ev terlikleriniz, Çin Seddi, 2012'de ağzımıza mıçmayı planlayan Marduk gezegeni ve "sevgilim, bu bizim yıldızımız olsun mu?" dediğiniz o parlak ötesi Sirius da dahil. Sadece %4..! Geriye kalan, varlığı bir takım kütleçekimsel varsayımlarla hesaplanan ve evrenin %22'lik kısmını kaplayan "karanlık madde" (karanlık derken, bir ironi de var aslında çünkü hem ışıkla etkileşim kurulmadığı için karanlık hem de bilinmeyen anlamında karanlık. Hani ortaçağa da bilgimizin yetersizliği nedeniyle karanlık deriz ya.. Bunun ayrıca o dönem tablolarının kiliselerde uzun yıllar durması ve yakılan meşaleler yüzünden islenip kapkaranlık olması sonucunda hayatı karanlık göstermesi ile de alakası vardır. Ama son yıllarda, yeni bir tür lazer temizleme tekniği ile temizlenen bu tablolardaki canlı renkler hepimizi şaşırtmış ve orta çağ algımızı tamamen değiştirmiştir).

Bir de evrenin geri kalan %72'lik kısmını oluşturan "karanlık enerji" vardır. Karanlık enerji kavramı, benim gibi fizik bilgisi ancak ortaokul düzeyinde kalmış biri için anlatması zor bir kavram. İlkkez ortaya atan Einstein bile bu enerjiye "saçma sapan enerji" adını vererek Hubble teleskobundan gelen bilgiler bizi sarsana dek bu kavramın fazla önemsenmemesine neden olmuştur. Yıllar yılı Bilim Teknik Dergisi'nden okuduğum, Fizik Profesörü olan eniştemden dinlediğim ve aydınlanma anlarındaki dostlardan sağdan soldan duyduklarıma ve anlayabildiklerime göre, evrenimizi yaratan büyük patlama sonrasında, evrenimiz genişlemeye başladı ve genişlemenin hızı da zamanla artmaya başladı. İşte bu hızı arttıran fenomene de karanlık enerji adı veriliyor. Kuantum teorisine göre, karanlık enerji evreni o kadar genişletecek ve çekim yasasının altını üstüne getirerek, günün birinde evrenin sonunu da getirecektir. Bu teoriye göre, sonumuz karanlık ve soğuk gözüküyor.. Ta ki bir başka bütünleşmeye, bir başka büyük patlamaya dek..

Tabii bir sosyal bilimci olarak benim ilgimi, fiziksel kanunların sosyal getirileri, düşünce felsefesinin ve dini inanışların katkıları falan daha çok çekiyor. Ben bu bilgileri tek tanrılı dinlerin kitaplarında yazanla ve insanlığın kıyamet senaryolarıyla karşılaştırmaktan büyük keyif alıyorum. Kuran ve Eski Ahit'te geçen "biz evreni tekrar bozup tekrar yarattık ve hep yaratacağız" ayetlerinin büyük patlama ve genişleme ve sönme ve küçülme ve büyük patlama ile karşılaştırılması yeni değil.. Peki karanlık enerji "tanrı" adını verdiğimiz fenomen olabilir mi? Ya da hıristiyan inancına göre kutsal ruh? İçimizdeki enerjinin kaynağı, yaşam ışığı? Yoksa karanlık / korkutucu ve soğuk bir enerji midir o? Dünyanın sonunu getiren - cezalandıran bir güç müdür?

Bu aralar bu konularda okuyorum ve becerebildiğim kadar düşünüyorum. Benimle aynı bol yıldızlı gökyüzünün altında düşünmek isterseniz; Ebu Reyhan el-Biruni (islam felsefesi ve astronomi), Robert Spitzer (hıristiyan felsefesi ve astrofizik), Mauricio Suarez (fizik felsefesi) ve tabii ki Stephan Hawking (kuantum fizikçi) "The Grand Design - 2010 Bantam Press" iyi bir başlangıç. Daha hafif ve eğlenceli tercih ederseniz de; Harry Mulisch "Discovery of Heaven" 1992 serisini okumanızı ve "2001 - A Space Odyssey" filmini izlemenizi tavsiye ederim. Tabii ki bolca mısır patlağı eşliğinde ;)

Ceren Musaagaoglu, Şubat 2010.

Odadaki fil

İncilüzce'de varlığı herkesçe bilinen (aşikar) ama kimse tarafından dile getirilmeyen durumlar için bir deyim vardır: "Odadaki filden bahsetmemek" (Not being able to talk about "the elephant in the room")

Bu sabah yanına uğradığım bir meslekdaşım, ofisindeki dev fil tablosunun yerini değiştiriyordu. Bu vesileyle de, her dinlenme molasında oluşan sessizlikte "artık odadaki filden bahsedebilir miyiz lütfen?" diyerek hin kahkahalar atıyordu. Durum ironinin (ters mizah) tam tersi, ama bunun için bir kelime var mı bulamıyorum. Yani gerçekte birebir yaşanılan absürd durumun mizaha yansıtılması. Nedir bu? Bilen beri gelsin..

13 Şubat 2011 Pazar

Aşk?

Sevgilisine her gün içten bir "seni seviyorum" diyemeyenler; rahat.. hazırol.. dikkat! İşte size fırsat; sevin, sevilin!

Ey aşık erkekler; sevgilinize koşarken eliniz kolunuz mutlaka fiyonklu paketlerle dolu olsun, paketten çıkan eşşek gözü büyüklüğündeki pırlantanın mutlaka sertifikası olsun, yanında bir buket glayör olsun, çikolatası en has kalite, antep fıstığı bol olsun. Ne de olsa bugün "aşkını kanıtla!" günü.. Aman hiçbir masraftan kaçınmayınız, aman sabahki gazeteden kesip asansörde ezberlediğiniz o malum köşe yazarının günün anlam ve ehemmiyetine uygun olarak yumurtladığı mini-dizeyi, çakmak çakmak gözlerinizle uyumlu içli-köfte sesinizle okumayı sakın unutmayınız.

Ey aşık kızlar; her daim nezleliymiş gibi çıkan sesinizle en bebek dilinden bir "ayşkımm" diyiniz ki karşınızdaki sevgiliniz neye uğradığını şaşırsın, kendini anaokulundaymış gibi hissetsin. Böylece ülkemiz dünyanın en çok çocuk pornosu izlenen 3. ülkesi olma gururunu taşımaya devam etsin. Ama siz bunları o "hareketli fön" çektirilmiş güzel kafanıza hiç takmayınız ve hemen eldeki koldaki paketlere saldırınız, çiçeği (suya koymayı bırak) asla koklamadan bi köşeye atınız ve asıl hedefteki paketin fiyongunu parçalarcasına açınız. Aman sertifikayı dikkatlice inceleyiniz ve aman en yakın arkadaşınızın parmağındakinden büyük olmasına dikkat ediniz ki, sonra "üstüne birsürü para bayılıp" daha büyüğüyle değiştirmek zorunda kalmayasınız. Aman ha..


Üzerine bir anlam yamanmış tüm günler gibi eğreti bir başka sevgililer günü işte.. Yine haftalar öncesinden bu güne "özel" tüketim maddeleri rafları süsledi, ortalama olarak 4 kez evlenip boşanmış olan köşe yazarlarımız bize "aşkı bulmanın ve korumanın yolları"nı anlattı, arabesk aşk filmleri vizyona girdi, doğadan "özenle yolunan" rengarenk çiçeklerin fiyatına son dakika zamları da yapıldı. Herşey hazır, nefeslerimizi tuttuk, bekliyoruz, artık milletçe fiyonklara saldırmamıza sadece dakikalar kaldı..

Yazsam sinirleniyorum, yazmasam olmuyor. Ama adet yerini bulsun diye herkes gibi ben de aşktan söz edeceğim bugün. Yoksa mazallah kalbimi katı, aşkımı yalan falan bulur, beni toplumdan dışlarsınız.. Aman aman..

Bir aşık olarak, aslında konuyu da en iyi ben bilirim ve ben anlatırım iddiasındayım (tabii ki de). Aşk hakkında doğru bilinen yanlışlar:

1. Aşk nasıl bulunur? Aranmadığında, hiç aklınızda yokken.. Yanlış! Üstelik klişe, üstelik düpedüz terbiyesizlik ayol. Bir kere hayatın anlamı zaten aşkı aramak. Sadece fiziksel aşkı değil, sevgiyi, şefkati.. Bunu bulmadan hiçbir ruh rahat edemeyeceğine göre, bulana dek alenen aramaya devam.. Zaten bulduğunuzda üzerinize gelen bir rahatlama hissi, bir tamamlanmışlık hali olacaktır; olmuyorsa fazla zaman kaybetmeyin o aşk değil, yanlış alarm; "sıradakiiiiiii.."

2. Aşkı korumanın yolları nedir? Devamlı sevgi gösterisi, ful taym ekşın, hediyeler (ki bu grupta bahsetmeden geçemeyeceğim, bir dükkanın camında gördüğüm "yenilebilir iç çamaşırı gelmiştir" afişine hala gülmekte ve içimizde nasıl bir hayvanat alemini barındırdığımızı dehşetle düşünmekteyim).. Yanlış! Sevilen kişiyi olduğu gibi kabul etmek, ona hayranlık ve saygı duymak, açık ve samimi olmak ve aşkı sonsuza dek garantilemişiz hissine kapılmamak. Toz pembe aşk beklememek, o gün ne yaşanırsa yaşansın gece yatağa girildiğinde tüm kırgınlıkları ve küslükleri arkada bırakmış olmak (bu aslında huzurlu bir uyku için de gerekli) ve her gece seni seviyorum öpücüğü alışverişinde bulunmak. Bunlar yoksa; koşarak kaç.

3. Evliyim ve aşığım diye birşey olamaz! Evlilik aşkı öldürür! Eh, evlilik denen "kurum"un kapısından girip klasik bir memurus zihniyetine bürünürseniz, bu doğru. Ama kuzucuklarım, bu da yanlış, vallahi billahi yanlış. Hadi ben daha evleneli 8 ay oldu, ahkam kesemem ama çevremde 30-40 senelik aşıklar var, üstelik evliler ayol.. Gözlemci kimliğimle ben bunları izliyorum yıllardır, boylamsal çalışma yapar gibi. Olayları şudur; birbirine nefes aldıracaksın! Sembiyotik ikizler gibi her daim birlikte olmaya, herşeyi kontrol altında tutmaya çalışmayacaksın. Adama bi rahat vereceksin yahu, kirli çorabını salonun ortasında unuttu diye her fırsatta kafasına kakmayacaksın. Senin hijyenik pedini bir uzay başlığıymış gibi reyonlarda aradığı ve sonunda bir poşet ıslak mendil alıp gururla eve geldiği günü falan hatırlayacaksın. Evleneyim, değiştiririm ben onu demeyeceksin. Ha bir de en önemlisi açık olacaksın; aşk bitebilir, insanın gönlü başkasına düşebilir. Bunu gurur meselesi yapmayacaksın ya da gizlemeye çalışıp sonunda madara olmayacaksın. Açık açık söyleyeceksin, açık açık dinleyeceksin, biteni uzatmayacaksın. Gitmeyi bileceksin. Yeni bir hayat kurmayı, ayaklarının üzerinde durmayı ve aşkın seni yeniden bulacağını bileceksin. Çünkü o heryerde, hepimize yetecek büyüklükte ve ondan gelip ona dönüyoruz en nihayetinde.

Eh hadi hepimizin sevgililer günü kutlu olsun; bir sarılaşalım, bir sevgi kelebeği olalım. Hülyalı gözlerle kalınız..

8 Şubat 2011 Salı

Düğme Kutusu

5683 sene falan önce, ben çocukken, örümcek adam ve ben-10 falan henüz yokken, biz ne bulsak onunla oynardık. Büyüdüğüm ev - ananemin evi - bir hazine sandığı gibiydi, madeni paralar, perde püskülleri.. Ama en önemlisi de düğme kutusu! Orda bir evren yaratmıştım kendime; büyük düğmeler baba, orta boy süslüler anne, küçükler çocuk olurdu. Ne oynardım onlarla, otistik çocuklar gibi saatlerce sıkılmadan ve binlerce farklı senaryoyla.

Dün gece Esen Teyzem bana bu dünyayı hediye etti! Nasıl mutluyum anlatamam, o 25 senedir görmediğim dostlar sarı bir düğme kutusunun içinde bunca yıldır beni beklerlermiş. Bazısını daha elime alınca tanıdım, mesela o mor düğme! Hep kötü kalpli cadıyı oynardı. Mesela o 3 adet minik uçuk pembe düğme, 3 kız kardeştiler. Genellikle iyi geçinirlerdi. Mesela katmerli bir yeşil düğme vardı, o yabancı memleketlerde yaşardı, arada eve gelirdi, Eli kolu hediye dolu olurdu.

İnanamıyorum bu dünyayı geri bulduğuma! Ananem komşulara falan dağıtmış çoğunu ama geriye kalanlar bile yeter. Şimdi IKEA'dan kapaklı bir cam kavanoz alacağım, içine de rengarenk düğmeleri koyacağım. Evde de birkaç düğmem var, onları da ekleyeceğim. Çalışma masama koyacağım. Arada çıkarıp oynayabilirim de..

Bu arada Esen Teyzem bazı düğmelerin nereden geldiğini anlattı, hayal gücümün dışında 60 senelik bir tarih var aslında o kutuda. Bazısı tayyör denen 80lerde giyilen vatkalı etek-ceketlerden çıkarılmış, modası geçince. Bazısı pek sevilen bir hırkanın düğmesiymiş. Biri var ki, ananemin gençliğinden bir elbiseden. Ne kadar harika, değil mi???