26 Aralık 2011 Pazartesi

Psikolojik şekerleme'lemeler

Bizim camiada; yani her tür insan davranışını ille tartıp değerlendirelim, temellerini araştıralım, teoriler geliştirelim, anlayalım ve anlatalım meraklısı, araştırmacı psikologlar camiasında; koca bir kutu şekerlemeyi uluorta yiyip bitirmek, oldukça tehlikeli bir davranıştır. Çünkü biz psikologlar, bu tip aşırı davranışlara kötü gözle bakar, sizi en yakın meslekdaşımıza yönlendiriveririz. Üstelik; bir kutu şekerlemeyi hoppadanak mideye indiren insanlar hakkında "şekerleme bağımlıları psikolojik açıdan sorunlu insanlar ve şekerlemeyi duygu-durumlarını düzenlemede (acı veren olaylardan uzaklaşmak için) kullanıyorlar" diyenler ve "şekerlemelerin psikolojik etkisi, beyindeki ödül-keyif mekanizmaları ile birebir ilintilidir; şekerlemeler insanı mutlu eder, sevilen şekerlemelerin tüketiminin kısıtlanması ya da engellenmesi ise mutsuz eder" diyenler arasında sonu gelmeyen bir tartışma süregelmektedir (evet, aslında iki grup da benzer şeyleri söylemektedir, biraz da tartışmanın sonu bu nedenle gelmemektedir..)

Şekerlemeler başta oldukça doğal malzemeler içerdikleri için etrafta bolluk ve bereket içinde değillermiş, özel günlerde belli kısıtlamalarla tüketilirlermiş (inanmıyorsanız ananenize sorun, bakın bakalım kendisi bi avuç şeker yediğini hiç hatırlıyor mu?) Oysa, sanayileşme sonrası ile gelen "uzun ömürlü gıda üretimi" takıntısı ve "bas içine kimyasalı, sentetiği" anlayışı ile şekerlemelerin miktarı artarken, besin kalitesi aynı hızla düşmeye başlamış. Etrafta bolca bulunması, bolca tüketilmesini de beraberinde getirmiş. 80sonrası filmlerde, dizilerde "sevgilisinden postayı yiyen ve akabinde bir kutu koca dondurmayı yiyen hatun" profili görünmeye başlamış. Sanıyorum psikoloji tarihinde de aşırı şekerleme yeme davranışına ilk kafayı takan Morris ve Reilly adındaki iki kafadar olmuş. 1987'de girdikleri "içki mi tüm kötülüklerin anasıdır, şekerlemeler mi?" iddiasında hiçbir yere varamadıkları için "şekerlemeler de en az içki tüketim davranışları kadar, kişilerin duygu-durumlarını düzenlemede kullandıkları araçlardır" diyip işin içinden çıkmaya çabalamış olsalar da; kötülüklerin anası lobisi ve yandaşları "durun bakalım bi ordaaaa" diyerek tartışmaya katılmış ve günümüze dek gerek kavramsal, gerek nörobilimsel, gerek sosyal yaklaşımsal açılardan şekerleme tüketimini irdelemişlerdir.

Peki; "Unutmak için şekerleme yiyorum" fenomeni ne kadar doğru? Abraham ve Beumont 1982'de "tamamen doğru" demişse de, yeni nörobilimsel araştırmalar duygu-durumu düzenlemek için kullanılan alkol gibi şekerlemelerin de aslında negatif anıların ilk aşamada unutulmasına yardımcı oluyor gibi görünse de, bunun basit bir "dikkat dağıtma" olduğunu, bilakis unutulmak istenen durumla ilişkilenen davranışı daha kalıcı bir hale getirdiğini söylüyorlar. Nöropsikoloji'cesi "Nucleus accumbens'imiz bu şekildeki davranış örüntüsünde, olması gerekenden daha aktif hale getiriliyor". Ne anladınız bilmiyorum ama, yanlış anlamamanız için; adamlar şunu demeye çalışıyor: üzgünken kendinizi şekerlemeye gömmeyin! aşırı mutluyken kendinizi şekerlemeye gömmeyin! sıkkınken kendinizi şekerlemeye gömmeyin! Yoksa; beyniniz duygular ve şekerlemeler arasında bir bağ kurar ve bir süre sonra şekerlemesiz bir duyguyu ya da duygusuz bir şekerlemeyi (ki en kötüsü de budur :P) yaşayamaz olur; bu arada da obez oluverirsiniz mazallah.

Ama..ama.. şekerlemesiz hayat geçer mi? Bence geçmez ve geçmemeli. Neyse ki böyle düşünen, marjinal bir psikolog sadece ben değilim. Benim gibi "şekerlemelere özgürlük" diyen, kendi de bolca şeker tüketip duran kendi akademik, ruhu çocuk bir güruh var gerçekten. Rahat olunuz! Mesela; çocuklara okulun ilk günü bir koca paket şekerleme vermek bir çok kültürde adettendir. Şekerlemelerle okula giden çocukların, şekerleme değiş tokuşu ile kaynaşmaları, ya da beyinde okulun şekerlerle bağlantılı algılanması, ya da annesini özleyen çocuğun ağzına bir şeker atıvermesi güzel getiriler değil midir? Bir de mesela Christensen, Krietsch ve White 1988'de demişler ki; insan vücudu gibi insan ruhu da bazı gıda maddelerine ihtiyaç duyar. Örneğin kahve ve glukoz içeren gıda maddeleri (evet evet şekerlemeler) özellikle depresyona meyilli bireylerde, depresyon belirtileri sırasında alındığı taktirde, koruyucu özellikler göstermektedir. Türkçesi; baktınız biraz kötü bir gün geçiriyorsunuz, işler ters gidiyor, ağlamaklı bir hale gelmeniz an meselesi.. Atıverin canım ağzınıza ufak şekerleme.. O ilk yumuşak şekerli tadla birlikte insanın gerilmiş yüz kasları hafifliyor, bir ferahlık geliyor. Kahve için de böyle derler.. Hatta bu yukardaki biraderler, depresyona karşı, az miktarda şekerleme ve kahve diyetini bile öneriyorlar - bilimsel kanıtları var yahu. (Bayanlara not: premenstrual dönemde de etkili bu ikili - zaten o dönem kendimizi şekere gömmenin de evrimsel bi açıklaması olsa gerek.. Olmalı..)

Bu yazıda dikkatinizi çeken iki şey var, biliyorum. İlki literatürün eski olması, değil mi? Nedeni çok basit; 90 sonrası aşırı zayıflık modası ve beraberinde getirdiği yeme bozuklukları öyle arttı ki şekerleme dostu araştırmalar birer birer rafa kaldırıldı. Hepimiz şekerlemeye hatta daha geniş anlamıyla tüm karbonhidratlara düşman kesildik. Araştırmaları destekleyen çevre, artık sıfır bedeni destekler oldu. Dolayısıyla; ben de yeni literatür bulamadım. Ama sonuçta; aklı başında her diyetisyenin dediği gibi ve aklı başında her insanın da uyguladığı gibi; şekerlemeler hayata tad verir, moralimizi yükseltir, sinirlerimizi ferahlatır. Tabii ki miktarını doğru ayarlamak ve sadece belirli duygusal dönemlerde kullanmamak kaydıyla.. İkinci dikkat çekici nokta ise; evet, fotoğraflar benim bu yazıyı yazarken büyük bir keyifle mideye indirdiğim şekerlemeler ve hayır, pişman değilim!

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder