15 Aralık 2011 Perşembe

Ateşli zombi

Geçenlerde intikam ateşi adı altında anlattığım pek sevgili soğuk algınlığım, ilkokuldan arkadaşım Melike'nin geldiği geçen haftasonu kaçıp biryerlere saklanmıştı sanırım, çünkü Melike bir anne ve mikroplar diyarında anneler bir nevi Gandalf etkisi yaratmaktadır, bilirsiniz. Soğuk algınlığı birden şak diye kesilince, ben de Melike'yle fıldır fıldır gezdim, harika oldu. Lakin dün gece anlaşıldı ki, algınlık sadece saklanmış çünkü Melike'nin Türkiye'ye döndüğü andan tam 24 saat sonra gümbür gümbür geri geldi. Yine ateşler içinde, yorganımın altında, mendillerimin arasında, salon koltuğunda yatıyorum. Sabah tonton yaşlı bir kadın olan aile doktorumuzdan bu seneki gribin böyle 15-20 günden önce geçmediğini, üstelik vücudun çeşitli sistemleri arasında seyahat edip, bir burnu, bir kulağı, bir ciğerleri vurduğunu öğrendiğim için içim rahat. İlaç almama inadımdan da vaz geçtim artık, tonton doktor teyze bana vitaminler, boğaz pastilleri, burun spreyi ve öksürük şurubu yazdı. Bir de geçen uzakdoğu seyahatinden getirdiğimiz mucizevi Tiger Balm'ı nereme denk gelirse sürüyorum (nasıl korkunç mentol ve okaliptüs kokuyorum anlatamam, insan olan yanıma yaklaşamıyor, koalalara kaldım). Gurbet ellerde anne şefkati eksikliğinden oluyor bunlar diyerek annemi de ağlatayım tam olsun.

Aslında Allah ciddi hastalık vermesin; soğuk algınlığı gerçekten bünyeyi güçlendiren ve evde makaleleri raporları bi tarafa fırlatıp, şımarık şımarık yatıp yuvarlanmanızı, sevdiklerinizin sabrını test etmenizi, sadece istediğiniz yemekleri yemenizin hoş karşılandığı (iki gündür içimde konserve ananas ve kıpkırmızı şalgam turşusu ağacı çıkacak - ne alakaysa?!?) bir hastalık. İlk günlerin harlı ateşi ve baş ağrısı geçince, koltuğa gömülüp kitap okumak ve film izlemek güzel. Normalde hasta insanların seçimleri romantik komediler ve günlük edebiyattan yana olsa da; benim tek tahtam eksik olduğu için, ben seçimimi bir virütik salgın hikayesi olan "Contagion" filmi ve çeşitli biyolojik savaş belgesellerinden yana kullandım. TV'dekiler öksürüyor, ben öksürüyorum.. Bi noktada kopuyor film..

Ayrıca; "ateş beni çağırıyor"ken, uzun süredir okumak istediğim lakin entellektüel yapımın akademik yaşam sürecinde izin vermediği, ancak beyin fonksiyonlarımın sekteye uğradığı soğuk algını halinde okunabilecek hafif meşrep bir kitap olan "Day by day Armageddon"u (gün be gün kıyamet diye çevrilebilir) okumaya karar verdim. Kendisi son derece bilinmedik bir yazarın son derece saçma bir kitabı değil, bilakis zombi camiasında yer edinmiş 3'lü serinin ilk kitabı. Zombiler dünyayı ele geçiriyor, kahramanımız kaçıyor, bir yandan da hatıra defteri tutuyor - defter elinde topukları totosuna vura vura kaçan bir Amerikalı düşünün rica ederim. Öyle bir kitap işte.. Oldukça sürükleyici aslında, itiraf etmeliyim.

Zombi edebiyatını seviyorum kardeşim, kim ne derse desin, insanın kafasını boşaltmaya ihtiyaç duyduğu anlarda iyi oluyor. Ateşiniz varken de ekstra bir korkutucu oluyor yahu, pek hoş. Yalnız bişi fark ettim, bu zombi filmleri ve kitapları şaşırtıcı şekilde muzır neşriyata benziyor (evet izlemişliğim var, nolmuş?); her iki alandaki filmlerin de ilk 5dk'sı nedense bir "konu" içerme endişesi taşıyor, bize ne kardeşim konudan hikayeden aslında. Biz zombilerin insanlara saldırmasını, kol bacak koparmalarını ve kafalarına kurşun ya da daha iyisi kazma falan yemelerini izlemek istiyoruz. Konu kimin umrunda, karakterlerin psikolojik yapısından, sosyal hadiselerden bize ne yahu? Salt aksiyon istiyoruz biz (biz derken zombi okuyucuları canım, muzırları bilemem..)

Oh be! Ne zamandır içimi kemiren bu saptamayı da yaptım ve bloggercıklarıma yeni ufuklar açtım ya, huzur içinde işime meşguliyetime dönebilirim.

Ateş yazdırıyor bana bunları yeminle... Belki silerim yarın.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder