25 Eylül 2011 Pazar

Doğadaki koltuklar

Yıllardır beni çok eğlendiren bir görüntüdür bu; doğanın orta yerinde terk edilmiş haldeki koltuklar. Mesela uzun süredir mola falan vermeden araba kullanıyorsunuz, artık geçtiğiniz tüm köy ve kasabalar birbirine benzemeye başlıyor. Can sıkıntısının tavan yaptığı o noktada, otoyolun hemen kenarında, bazen bir ağaın gölgesinde, bir koltuk çıkıverir karşınıza!

Tamam; biraz yıpranmıştır döşemesi, solmuştur renkleri ama orada öylece tüm haşmetiyle durur o koltuk. Genellikle 16.yy'dan kalma gibi göründüğü için Loui stili de denen, neo-klasik stilleri ve bordo ya da nefti yeşil renkleri ile, şok edici derecede heybetlidirler. Bazısı klasik dede koltuğu, hani 60-70'lerin canlı renkleriyle deri kaplı, biz kitap kurtlarının ta çocukluktan bayıldığımız, gün boyu o rahatlığın, kocamanlığın içine gömüldüğümüz.. Diğerleri 80'lerin barok stili, tahta kakmalı, yaldızlı döşemeli sert kumaşla kaplı fiskos koltuğu denen cinsten. O dönem baya moda olmuştu, neyse ki 90'ların sonlarında sadeleşti mobilya tarzları. Ama bu koltuklara kıyamayanlar ve evlerinde tutanlar hala var. Bazısı da böyle aniden biryerlerde karşısına çıkıyor insanın. Sanki doğanın kucağında oturmak gibi, çoğu zaman durup fotoğraflarını çekiyorum bu koltukların. Bu tip konulara karşı bende bir otistiğin ilgisi ve merakı var, bilirsiniz.

Doğadaki bu koltukları bizim memleketin az yağış alan sahil kesiminde çok sık görüyorum ama yurtdışında da - özellikle Akdeniz'e kıyısı olan ülkelerde ve Avustralya'da yaşarken - rastladım. Global bir durum bu yani. Çoğu yola (tren yolu, otoyol) ya da uzaklarda ufuk hizasında birleşen denize ya da ormanlık alanlara bakıyor. Koltuklar böyle çok stratejik şekillerde konuşlandırılmış olsa da, henüz üzerinde bir allahın kuluna rastlayamadım. Oysa birileri arasıra oturuyor ve kendilerini, dünyalarını ve belki de tanrıyı falan düşünüyor olsa gerek bu koltuklarda. Terk edilmiş gibi değiller. Çoğunun çevresinde çöp tenekesi olmaması da bunu düşünmeme neden oluyor.

Bu koltukların sadece bir tanesine oturdum şimdiye kadar. O da oturulmadan geçilebilecek bir koltuk değildi. Pek kimsenin kullanmadığı, denizden kıvrıla kıvrıla tepeye çıkan bir yol var. İşte orada, göz alabildiğine zeytinliklerin ortasında, bir tekli barok koltuk durur. Rengi o kadar soluk ki, deseni kendinden mi, doğanın azizliğinden mi bilinmez. Bir kez denizi fazla kaçırıp dönerken oturup soluklanayım dedim, iki saat kalkamadım. Hava kararmasaydı ve ananemin gazabından korkmasaydım herhalde o koltukta bir ömür boyu da oturur, orda yaşlanır ve ölebilirdim. Öyle güzel bir mobilyaydı.

Bu yaz başından beri bu yazıyı yazmayı ve bu koltuğun fotoğrafını da "Prelude to SOFA" misali en başa koymayı istiyordum ama bu yaz bulamadım onu bıraktığım yerde. Almış götürmüş biri koltuğumu. Belki yaktı sobada, belki de Dağ'ımın tepelerindeki bir yerlerdeki çöplüğünde yatıyor huzur içinde, kim bilir..

2 yorum:

  1. CERENMUS; o kadar güzel bir konu seçmişsiniz ki.

    Hep benim de dikkatimi çeken bir olay bu. Mesela, Datça'dan bizim köye dönüldüğünde 500 üncü metrede bir palamut ağacı var. Ama asırlık bir palamut ağacı. Bu ağacın dibinde bu koltuklardan hiç tükenmez. Yanında da mutlaka bir çek-yat bulunur.

    Bunu koyanlar, bu koltukları çöpten getirip buralara koyanlar ehlikeyf kişiler oluyor genelde. Köyümde geçici belediye çöp işlerinde çalışan bir Ömer var, Ömer devamlı çöpe atılan bu koltuklardan getirir yol üzerindeki ağaçların altına koyar. Minibüs, araba bekleyen köylülerim otursun diyerek.

    Bazıları da var, bu koltukların bulunduğu yerlerde eğleşirler, bira, şarap içerler. Bu koltuklar yol üzerlerinde olduğundan dolayı gelip geçen turist vatandaşlar yol sorarlar, bu koltukların üzerinde oturanlar (genelde kıdem sırasına göre oturulur bu koltuklarda) turistlere gidecekleri yeri bu koltukların üzerinden kalkmadan tarif ederler.

    Bu gibi koltukların bulunduğu yerlerinde adı vardır; mesela Harnupun dibi dendiğinde kırmızı koltuğun bulunduğu yer akla gelir. Palamutun dibi denildiğinde Alacalı bulacalı koltukla raflı çek-yatın bulunduğu yerin tarif edildiği anlaşılır.

    Bu bir kültür olmaya başladı halkımızın güzel kültürlerinden birisi...

    YanıtlaSil
  2. Merhaba;
    Blog yorumundan sonra hemen söylediğin postayı açtım. Ne kadar güzel yazmışsın. Aynen söylediğim gibi, ne çok şey var değil mi onlar hakkında. Nedense eski koltuklar beni çok etkiliyor aynı bit pazarlarındaki fotoğraflar misali. İnsan oturmak isteğinden kendini alamıyor bir türlü. Seni ve blogunu tanıdığıma sevindim. Şimdi merakla diğer postalarını okuyacağım. Kocaman sevgiler

    YanıtlaSil