31 Aralık 2011 Cumartesi

2012'yi beklerken

2012'de yanaklarımız sağlıktan al al, gözlerimiz neşeden pırıl pırıl, kalbimiz aşkla pıtır pıtır olsun. Yatağımıza girdiğimizde huzur bizi bulsun ve mışıl mışıl uyutsun. Kararsızlıklarımız yaşam felsefemiz, seçeneklerimiz zenginliğimiz olsun. Sevgi hayatımızın merkezinde olsun; midemiz kelebeklerle dolsun. Hayatımızda oyuna, sanata, seyahate daha çok yer olsun. İşyerinde, trafikte ve sıkıcı insanların yanında zaman daha hızlı geçsin. Günbatımları kıpkırmızı olsun. Hergün en az birkaç kez kahkaha atacağımız nedenlerimiz olsun. 2012; yaşadıklarının değerini bilen ve mutluluğu yayan herkes için çok güzel bir yıl olsun!

İşte benim 2012 Wish List'im :)

1. Maya takvimi safsata çıksın; henüz seyahat etmek istediğim ülkeler, denemek istediğim maceralar, yaşamak istediğim güzellikler var!

2. Deniz kıyısında daha çok zaman geçirebileyim; kulaklarım dalga sesiyle dolsun.

3. Sokaklarda daha çok kucaklaşan ve öpüşen insan olsun.

4. Elimden kayıp düşen tüm reçelli ekmeklerin reçelli kısmı üste gelsin.

5. Bu sene de biricik aşkım tarafından 365+1 kez öpülerek uyandırılayım.

6. Doktora raporlarımı yazarken bilgisayarım çökmesin ya da ilahi bir güç beni her iki dakikada bir dürtsün de yazdıklarımı sık sık kaydedeyim, hatta yedekleyeyim.

7. İki tekerlek, raylar ya da bulutlar üzerinde katettiğim yollar, dört tekerlek üzerindekinden daha çok olsun.

8. Beyaz eldivenlerimi bembeyaz tutabilecek, üzerine dökülen kırmızı şarabı çıkarabilecek (aynı zamanda da çevre dostu) ulvi bir deterjan icad edilsin; ya da her beyaz giydiğimde üzerime kırmızı renkli bişeyler dökülmesin.

9. Ananoşumun ekşili köftesini, annemin enginarını, babamın buğulama balığını, küçük teyzemin biber dolmasını, büyük teyzemin ayşekadın fasülyesini, kuzenimin ıspanaklı istiridyesini onlarla birlikte daha sık yiyebileyim.

10. Sanat düşkünü kocamın beni sürükleyip durduğu, iç içe geçmiş plastik borular ya da bana göre tersten asılması gereken yağlıboya tablolardan oluşan "comtemporary art" sanat eserlerine "bu ne ya? bişeye benzemiyo" diyecek gücü bulayım.

11. 2011 biterken; Spiritz aperol denen 70'lere özgü o mide bulandırıcı kavuniçi içki ve buna eşlik eden kibarcası kahverengi (aslı kaka rengi) araba modası tedavülden kalksın; her ikisinin de kokusu burnumdan uçsun gitsin.

12. Aşı olmayayım, kan aldırmayayım, iğne hiç hiç hiç olmayayım.

13. Bu sene atılan kartoplarını tam enseme yemeyeyim, yediysem de sırtıma doğru kayarak içime inmesinler.

14. Kiraz, kereviz, kekik, çipura ve yeşil elma bu sene bol olsun.

15. Otobüs yolculuklarında psikolog olduğumu söylediğimde insanlar hemen sorunlarını anlatmaya başlamasın ya da muhabbetin bir noktasında "görüyosun işte ben de bi nevi psikolog oldum" demesin.

16. Bu sene içtiğimiz biralar göbek yapmasın.

17. İnsanlar kışın daha rengarenk giyinsin; heryerde siyah ve gri olmasın.

18. Koşu bandında rahatça koşabildiğim 20dk'yı doğada neden koşamadığımı bana açıklayabilecek bir insan evladıyla tanışayım. Ya da doğada da koşabileyim yahu.

19. Bu sene bulunduğum üniversite, banka, vatandaş büroları gibi devlet mercilerinde çok sıra beklemeyeyim, müdürün odasındaki deri koltuğa davet edileyim, işim halledilirken "ne içersiniz?" diye sorulduğunda "bir cin-tonik lütfen" diye cevap verebileyim ve tam o sırada uyanıvermeyeyim.

20. Bu sene çok değişik heyecanlar, mutluluklar, keyifler ve yeni yeni maceralar yaşayayım. Blogum neşeli ve keyifli yazılarla dolsun :)

MUTLU YILLAR!

30 Aralık 2011 Cuma

Love, actually..

Demin biricik aşkımla kocaman koltuğun ennn köşesindeki bir metrekarelik alanda sıkış tıkış, yumuş yumoş, el ele "Love, Actually"yi bilmem-kaç-küsürüncü kez izlerken ve her sefer o kızıl kıvırcık kafanın (adı Sam olan her canlı muhteşem değildir de nedir?!) "dünyada kavuşulmayan aşktan daha kötü ne olabilir ki?" demesinin suratıma kondurduğu eblek gülümseme tam yerini almışken, bloguma yazacağım "senenin sondan bir önceki yazısı"nın (evet birazdan ben de wish list'imi yayınlayacağım, her blogger gibi..) AŞK üzerine olmasına karar verdim.

Aşk, aslında.. Çok basit birşey. Onun gülümsemesi içinizi ısıtıyorsa, yanındayken dünyanın tüm zorluklarıyla baş edebileceğinize inanıyorsanız, kalbiniz çarpıyor, midenizde kelebekler uçuşuyorsa, onunlayken daha iyi bir insansanız, hayat çok daha eğlenceliyse; aşıksınız. Bu kadar. Bunların biri bile yoksa; değilsiniz. Bu kadar basit işte. Biraz da nüansı var tabii; aşık olduğunuz kişiyle birbirinizi mutually inclusive yani tüm yönlerinizle kabullenmeli, değiştirmeye çalışmamalısınız. Onun yanındayken huzur duymalı, şu sorun bu sorun içinize daral gelmemeli. Sevdiceğiniz karmaşık olmamalı, hayatı size basit ve sevgi dolu yansıtmalı. Sevdiceğiniz basit de olmamalı, her gün yeni birşeyler öğrenebilmelisiniz ondan. Sevdiceğiniz pinti olmamalı, siz de ona karşı pinti olmamalısınız; ama paranın nasıl zor kazanıldığını da unutmamalı, bir ihtiyacınız ya da isteğiniz olduğunda hayatın müşterek olduğunu hatırlamalısınız. Sevdiceğinizin telefonunu, cüzdanını, emailini kurcalamamalı, özelini didiklememeli, size yapılmasını istemediğiniz hiçbir davranışı ona karşı yapmamalısınız; sonuçta aldatacak insan karda yürür de izini belli etmez. Yalan asla olmamalı ilişkinizde, açık ve dürüst olmalı, bir hata yaptığınızda özür dilemeyi de bundan ders almayı da bilmelisiniz. Gurur, küsme, trip atma gibi klasik hatun davranışları, bebek diliyle konuşma, bişey isterken mırıl mırıl kedi gibi olup sinirlenince cadı gibi çift yüzlü olmamalısınız. Sevdiğiniz kadına sadık olmalısınız, olamıyorsanız da baştan bu huyunuzu açıklamalı, açık bir ilişki talep etmelisiniz (her kadın ille evlenelim diye tutturmaz, inanın biz de arada hiçbir yere varmayacak gönül maceralı yaşamak isteyebiliriz). Erkeğin kalbine giden yol kadar kadının kalbine giden yolun da az buçuk mutfak ile köpüklü bir küvet arasında biryerlerden geçtiğini unutmamalısınız. Kadının devamlı evlilik muhabbeti açanından, alacağınız yüzüğün boyutlarını vereninden; erkeğin ise kimleydin, nerdeydin diye soranından, hizmet sektöründe çalışan kişilere (garson, kapıcı vs gibi) sert ve küçümser davrananından mutlaka uzak durmalısınız. Ve son ama en önemlisi; sevdiceğinizin (kadın ya da erkek) özgür bir birey olma hakkına, sizden dışarda bir yaşamı, dostları ve hobileri olmasına saygı duymalı, sağlıklı bir ilişki için insanların arada kendilerine zaman ayırmaları gerektiğini unutmamalısınız.

Tüm bunlara sahipseniz; siz aşkı buldunuz ya da şanssızlıklar nedeniyle biraz gecikmiş olsa da - hiç merak etmeyin - çok yakında bulmak üzeresiniz demektir :)

26 Aralık 2011 Pazartesi

Psikolojik şekerleme'lemeler

Bizim camiada; yani her tür insan davranışını ille tartıp değerlendirelim, temellerini araştıralım, teoriler geliştirelim, anlayalım ve anlatalım meraklısı, araştırmacı psikologlar camiasında; koca bir kutu şekerlemeyi uluorta yiyip bitirmek, oldukça tehlikeli bir davranıştır. Çünkü biz psikologlar, bu tip aşırı davranışlara kötü gözle bakar, sizi en yakın meslekdaşımıza yönlendiriveririz. Üstelik; bir kutu şekerlemeyi hoppadanak mideye indiren insanlar hakkında "şekerleme bağımlıları psikolojik açıdan sorunlu insanlar ve şekerlemeyi duygu-durumlarını düzenlemede (acı veren olaylardan uzaklaşmak için) kullanıyorlar" diyenler ve "şekerlemelerin psikolojik etkisi, beyindeki ödül-keyif mekanizmaları ile birebir ilintilidir; şekerlemeler insanı mutlu eder, sevilen şekerlemelerin tüketiminin kısıtlanması ya da engellenmesi ise mutsuz eder" diyenler arasında sonu gelmeyen bir tartışma süregelmektedir (evet, aslında iki grup da benzer şeyleri söylemektedir, biraz da tartışmanın sonu bu nedenle gelmemektedir..)

Şekerlemeler başta oldukça doğal malzemeler içerdikleri için etrafta bolluk ve bereket içinde değillermiş, özel günlerde belli kısıtlamalarla tüketilirlermiş (inanmıyorsanız ananenize sorun, bakın bakalım kendisi bi avuç şeker yediğini hiç hatırlıyor mu?) Oysa, sanayileşme sonrası ile gelen "uzun ömürlü gıda üretimi" takıntısı ve "bas içine kimyasalı, sentetiği" anlayışı ile şekerlemelerin miktarı artarken, besin kalitesi aynı hızla düşmeye başlamış. Etrafta bolca bulunması, bolca tüketilmesini de beraberinde getirmiş. 80sonrası filmlerde, dizilerde "sevgilisinden postayı yiyen ve akabinde bir kutu koca dondurmayı yiyen hatun" profili görünmeye başlamış. Sanıyorum psikoloji tarihinde de aşırı şekerleme yeme davranışına ilk kafayı takan Morris ve Reilly adındaki iki kafadar olmuş. 1987'de girdikleri "içki mi tüm kötülüklerin anasıdır, şekerlemeler mi?" iddiasında hiçbir yere varamadıkları için "şekerlemeler de en az içki tüketim davranışları kadar, kişilerin duygu-durumlarını düzenlemede kullandıkları araçlardır" diyip işin içinden çıkmaya çabalamış olsalar da; kötülüklerin anası lobisi ve yandaşları "durun bakalım bi ordaaaa" diyerek tartışmaya katılmış ve günümüze dek gerek kavramsal, gerek nörobilimsel, gerek sosyal yaklaşımsal açılardan şekerleme tüketimini irdelemişlerdir.

Peki; "Unutmak için şekerleme yiyorum" fenomeni ne kadar doğru? Abraham ve Beumont 1982'de "tamamen doğru" demişse de, yeni nörobilimsel araştırmalar duygu-durumu düzenlemek için kullanılan alkol gibi şekerlemelerin de aslında negatif anıların ilk aşamada unutulmasına yardımcı oluyor gibi görünse de, bunun basit bir "dikkat dağıtma" olduğunu, bilakis unutulmak istenen durumla ilişkilenen davranışı daha kalıcı bir hale getirdiğini söylüyorlar. Nöropsikoloji'cesi "Nucleus accumbens'imiz bu şekildeki davranış örüntüsünde, olması gerekenden daha aktif hale getiriliyor". Ne anladınız bilmiyorum ama, yanlış anlamamanız için; adamlar şunu demeye çalışıyor: üzgünken kendinizi şekerlemeye gömmeyin! aşırı mutluyken kendinizi şekerlemeye gömmeyin! sıkkınken kendinizi şekerlemeye gömmeyin! Yoksa; beyniniz duygular ve şekerlemeler arasında bir bağ kurar ve bir süre sonra şekerlemesiz bir duyguyu ya da duygusuz bir şekerlemeyi (ki en kötüsü de budur :P) yaşayamaz olur; bu arada da obez oluverirsiniz mazallah.

Ama..ama.. şekerlemesiz hayat geçer mi? Bence geçmez ve geçmemeli. Neyse ki böyle düşünen, marjinal bir psikolog sadece ben değilim. Benim gibi "şekerlemelere özgürlük" diyen, kendi de bolca şeker tüketip duran kendi akademik, ruhu çocuk bir güruh var gerçekten. Rahat olunuz! Mesela; çocuklara okulun ilk günü bir koca paket şekerleme vermek bir çok kültürde adettendir. Şekerlemelerle okula giden çocukların, şekerleme değiş tokuşu ile kaynaşmaları, ya da beyinde okulun şekerlerle bağlantılı algılanması, ya da annesini özleyen çocuğun ağzına bir şeker atıvermesi güzel getiriler değil midir? Bir de mesela Christensen, Krietsch ve White 1988'de demişler ki; insan vücudu gibi insan ruhu da bazı gıda maddelerine ihtiyaç duyar. Örneğin kahve ve glukoz içeren gıda maddeleri (evet evet şekerlemeler) özellikle depresyona meyilli bireylerde, depresyon belirtileri sırasında alındığı taktirde, koruyucu özellikler göstermektedir. Türkçesi; baktınız biraz kötü bir gün geçiriyorsunuz, işler ters gidiyor, ağlamaklı bir hale gelmeniz an meselesi.. Atıverin canım ağzınıza ufak şekerleme.. O ilk yumuşak şekerli tadla birlikte insanın gerilmiş yüz kasları hafifliyor, bir ferahlık geliyor. Kahve için de böyle derler.. Hatta bu yukardaki biraderler, depresyona karşı, az miktarda şekerleme ve kahve diyetini bile öneriyorlar - bilimsel kanıtları var yahu. (Bayanlara not: premenstrual dönemde de etkili bu ikili - zaten o dönem kendimizi şekere gömmenin de evrimsel bi açıklaması olsa gerek.. Olmalı..)

Bu yazıda dikkatinizi çeken iki şey var, biliyorum. İlki literatürün eski olması, değil mi? Nedeni çok basit; 90 sonrası aşırı zayıflık modası ve beraberinde getirdiği yeme bozuklukları öyle arttı ki şekerleme dostu araştırmalar birer birer rafa kaldırıldı. Hepimiz şekerlemeye hatta daha geniş anlamıyla tüm karbonhidratlara düşman kesildik. Araştırmaları destekleyen çevre, artık sıfır bedeni destekler oldu. Dolayısıyla; ben de yeni literatür bulamadım. Ama sonuçta; aklı başında her diyetisyenin dediği gibi ve aklı başında her insanın da uyguladığı gibi; şekerlemeler hayata tad verir, moralimizi yükseltir, sinirlerimizi ferahlatır. Tabii ki miktarını doğru ayarlamak ve sadece belirli duygusal dönemlerde kullanmamak kaydıyla.. İkinci dikkat çekici nokta ise; evet, fotoğraflar benim bu yazıyı yazarken büyük bir keyifle mideye indirdiğim şekerlemeler ve hayır, pişman değilim!

21 Aralık 2011 Çarşamba

Anti-sosyal Medya

Diğer sosyal medya sitelerini kullanmadığım için bilemiyorum ama Facebook ile Google+ karşılaştırmasında, Facebook bence açık ara lider konumda. İkide bir formatı ve güvenlik seçeneklerini alt üst edip hepimizi gerse de, saçma sapan uygulama ve oyun tekliflerini reddetmekten tıklayıcı parmağımız (eski adıyla işaret) nasır tutsa da, "ben pek girmiyorum, arada foto falan bakıyorum ancak" diye kendimizi kandırsak da; facebook hepimizin hayatında belirli bir yer kaplıyor. Google+ ise, ilk çıktığı zaman bir anti-facebook sevdası dalgalanması yaratarak kendisini bize sevdirdiyse de; bu sevgi uzun soluklu olamadı. Özellikle facebook kullanıcıları tarafından güvenlik açığı diye adlandırılan gizlilik ilkeleri, google+'da da çok da farklı değil. Hatta önüne gelen herkes tarafından bulunmak ve eklenebilmek oldukça sinir bozucu. Tamam bazı ayarlarla oynayarak kendinizi internette tamamen görünmez yapabiliyorsunuz ama o zaman da sosyal medya kullanmanın alemi nedir? Yurdumun kahvehanelerinde yetişmiş, ihtisasını internetkafelerde tamamlamış, mutlak surette horoz dötü saçlı ve eli tesbihli genç, arama kriterlerine "kadın" yazmayı yeterli bulduğu anda Google+ dünyasının kapıları onlara açılıveriyor. Nasıl ki Facebook yıllardır görüşmediğiniz ve normal şartlarda da görüşmeyi gerekli görmediğiniz, ortak tek noktanızın aynı ilkokulu bitirmek olduğu arkadaşlarınızı sizinle buluşturuyorsa; Gooogle+ da güzel kadınları yurdum magandalarıyla buluşturuyor. Temmuzdan beri bunu gördüm, bunu bilirim. Engelle tuşuna basa basa 6 ay imanım gevredikten sonra, bugün itibarıyle Google+ hesabımı kapatmış ve huzura ermiş bulunuyorum. Ayrılma anketine de aynen bunları yazarak Google+'ı aynen kendilerine iade ettim. Zaten toplamdaki 20 arkadaşımla da yüzyüze ilişkim olduğu için, hayatımda hiçbirşey değişmedi doğrusu.

Facebook'a gelince.. Onu kapamak kasıyor tabii. Aslında bağımlısı değilim; telefonuma falan yüklü değil, günde sabah ya da akşam 15dk'dan fazla girmiyorum, oyun veya uygulama kullanmıyorum. Yaptıklarım; benden uzakta yaşayan ailem ve dostlarımla emailleşmeye üşendiğim zamanlarda iki satır yazışmak, seyahat fotolarımı yüklemek, yüklenen fotolara bakmak, arada yorum yapmak ve sevdiğim insanların doğum gününe denk geldiğimde kutlamak.. Başka? Yok. Bu anlamda fazla aktif olduğum söylenemez. Özellikle de okula gidip gelirken trende, sokakta, kütüphanede, restaurantlarda, kafelerde, hatta sinemada insanların devamlı Facebook'a baktıklarına şahit olduğum düşünülürse. Peki neden kapatamıyorum hesabımı? Çünkü Facebook insanın iki temel psikolojik ihtiyacını gideriyor: "olan bitenden haberdar olmak" ve "kendi hakkında haber vermek". Sosyal hayatımızın bu iki olmazsa olmazı, sosyal medyada vücut buluyor. Soyal karşılaştırma; yani kendini diğer insanlarla karşılaştırmak ve buna göre sosyal yaşamda kendine bir yer belirlemek ihtiyacı. 20 senedir görmediğimiz birinin yüklediği tatil fotoları bu nedenle ilgimizi çekiyor. Hepimizde var. Bir çok psikoloji kuramına da temel oluşturur; sağlıklı bir ruh yapısındaysak sosyal açıdan kendimizden aşağıda gördüklerimiz, bizim kendi durumumuzdan hoşnut olmamıza, yardım davranışları geliştirmemize; yukarıdakiler ise hedefler koyup bunları gerçekleştirmeye azim etmemize neden olurlar. Sağlıksız bir ruh yapısında tabii aşağıdakilere yukardan bakıp böbürlenme, yukardakileri ise kıskanma söz konusudur.

Sosyal araştırmacılara göre; bu özelliği ile bizi doyuran Facebook'taki bir terslik, arkadaş listelerinin nitel yapısı. Normal koşullarda aktif bir insanın facebooktaki arkadaş sayısı 250-450 arasında oluyormuş (kaynak için çok araştırdım ama bu okuduğum makaleyi tekrar bulamıyorum, bulduğum zaman alta ekleyeceğim, işkembeden salladığım sanılmasın). Bu sayının altındakiler (özellikle de arkadaş ilişkilerinin en önemli olduğu ergenlikte) sosyal kıyaslamalara ve zorbalığa maruz kalabiliyormuş. Bu sayının üzerine çıkıldığında ise; görünürde sosyal olan ama gerçekte yalnız insanlar söz konusuymuş! 450 rakamının üzerindekiler arkadaş değil; tanıdık, ayıp olmasın diye eklenenler vs oluyormuş. İşin daha da ilginç tarafı; araştırmaya katılan ve 450'den fazla arkadaşı olan facebook kullanıcılarının sahip olduğu arkadaş sayısı arttıkça, kendilerini "yalnız bir insan" olarak görme ve "yalnızlık hissi" oranları da artıyormuş. İlginç.

Bu arada; dün eşimle ortak bir arkadaşımızın fotolarına bakarken ve "kilo mu almış, hamile mi?" dedikodusu yaparken laf lafı açtı ve biz iki kafadar facebook kullanıcılarının 5'e ayrıldığı sonucuna vardık. Bu buluşumuz bizi çok güldürdü ve iddia ediyoruz çok da doğru, deneyin bakın!

Tip 1: Öğreten adam/kadınlar
Bu tipler; genellikle okudukları köşe yazarının tüm yazılarını, gazete haberlerini, facebook güvenlik açıkları ya da yeni uygulamalar hakkındaki tüm bilgileri tüm evrene yollamaktan asla sıkılmayan tiplerdir. Atatürk'ün gelmiş geçmiş tüm fotoğraflarından en bilindik filozofların en çok çiğnenmiş laflarına dek geniş(!) bir bilgi birikimleri bulunur. Amerika'nın Irak'a getirdiği demokrasinin bir benzerini facebook'a getirmeleri an meselesidir. En büyük faydaları ise, tuttukları futbol takımının gollerini ve İstanbul'a yakın depremleri an be an bildirme yetenekleridir.

Tip 2: Hava basanlar
Bu tiplerin büyük çoğunluğunu yeni anneler oluşturur ve çocuklarının ilk kakasının özelliklerinden, süt kanallarının tıkanıklığına dek merak edip durduğumuz(!) her konuda bizi aydınlatmayı kendilerine görev edinmişlerdir. Bu türün çocuk yapmak yerine para yapan cinsleri de bulunur ve bunlar da hiç şaşmadan arabalarının, son gittikleri seyahatin (mutlak surette havaalanından anons edilmiş, Avrupa istikametli ya da Puket paket turlarıdır bunlar), son yedikleri bifteğin ya da çakma sarışın sevgililerinin boy boy fotolarını beğenimize sunarlar. Güneş gözlüklü profil fotoları nedense yan tarafa bakar şekilde ya da sırta dönük, omuzdan kameraya spontan(!) pozdur.

Tip 3: Gizemliler
Bu tiplerin en çok kullandıkları facebook aracı, durum güncellemesi ve yorumlardır. Durum güncellemelerini en az iki farklı anlama gelecek şekilde yapmaları takdire şayandır. Bu tür örneğin "rollercoasterda gibiyim" diyorsa; gerçekten bir park alanında mı, hamile olduğu için midesi mi bulanıyor yoksa hayatı psikolojik anlamda bir aşağı bir yukarı mı gidiyor, asla anlayamazsınız. Buna ek olarak, bu tipler özellikle kadınların meme kanseri duyarlılığı amacıyla kullandıkları "benimki pembe" ya da "3 gündür şalgam yemedim" falan gibi oyunları hiç kaçırmazlar. Arkadaşlarının durumlarına yorum yaparken "anladın sen onu", "şimdi bişey derdim ama neyse" gibi cümleleri fütürsüzce kullanırlar.

Tip 4: Kısa ve öz yazanlar
Bu tipler ezelden beridir haber almadığınız ama arkadaş listenizde öylece duran tiplerdir. Arada birden hortlar, yüklediğiniz eski tarihli fotoğraflardan birini beğeniverir ve aynı hızla yok olurlar. Çok heyecanlandıkları anda "muhteşem" yorumları ve doğum gününüzde duvarınıza "mutlu ol" dilekleri eksik olmaz. Kırk yılın başı birşey yüklediklerinde, bu genellikle öyle absürd bir makale, öyle lezzetli bir yemek fotoğrafı ya da öyle upmarket bir sanat eseri olur ki, "adam/hatun yine koymuş ağırlığını" dersiniz. Facebook'un onca çöpün arasında biraz sanat, biraz bilim, biraz kültür kokmasına onlar yardım ederler.

Tip 5: Ne bulsa gönderenler
Bunlar sabah, öğle, akşam, gece yarısı kullanıcılarıdır. Hepsinde i-phone, olmadı blackberry bulunur. Mümkün mertebe sosyaldirler. Sizle aynı masada sohbet ederken şak diye fotonuzu çeker, siz daha n'oluyo? derken yükler ve altına "şekerim çok güzel çıkmışsın"ı basıverirler. Selçuk Erdem karikatürlerinin yayılmasında büyük emekleri vardır. Son zamanlarda The Guardian'dan alakasız makaleler okumakta ve okuduklarını da bizlerle tabii ki(!) paylaşmaktadırlar. Ayrıca sabah "günaydın!"ları, pazartesi "sendrom"ları, "yaşasın bugün cuma"ları asla bitmez. Ne kadar çiçek fotosu, kedi fotosu, aranan kan ihtiyacı, korunmamız gereken virüs tanımlaması varsa, hepsinden haberdardırlar ve hepimizle her an paylaşmaya da hazırdırlar. Her ne kadar yolladıklarının %85'i çöp kategorisine girse de, Facebook'u bugünkü başarı düzeyine getiren de - kabul edelim - yine onlardır.

17 Aralık 2011 Cumartesi

Dini bütün, yarım, çeyrek; nasıl alırsınız?

Kulaktan dolma din bilgime göre, bizim dinde peygamberi görmek kutsal kabul edilir; birçok dindar insan bu umutla hatimler indirirmiş. Ben dindar değilim; ama evet Kuran'ı da diğer kutsal kitapları okuduğum gibi okumuşluğum var. Ama bundan değildir sanmıyorum, belirli aralıklarla Hz. Muhammed ile sohbet ediyoruz. Oldukça karizmatik biri olduğunu söylemeliyim, ayrıca üzerinden buram buram çok büyük bir sevgi hissi geliyor insana, sanki bir büyük ağabeyle sohbet ediyorsunuz, çölün ortasında biryerlerde kamp ateşinin başında.. (Bu arada, Hz.Muhammed ile çöpşişlere geçirilip ateşte közlenmiş marşmelov yemek nasıl bir psikopati göstergesidir?!?) Ben tabii fırsattan istifade kendisine soruyorum neden başörtüsü? neden kurban? gibi çözemediğim konuları ve sürmeli gözleri uzaklara dalıyor "çok yanlış anladılar, işlerine geleni anladılar" derken.. Yoruma açık, sonuçta rüya değil mi? Herneyse, yine de güzel bir rüyalar serisi bu. Sizlere de nasib olsun inşallah.

Dindar olmadığım ve 10 senelik seküler nöro-psikoloji ve klinik eğitimi aldığım için, beni asıl rüyaların ters yüz olmuş hali ilgilendiriyor. Neydi bu, benim bilinçaltımda bunun yansıması ne olabilir demeyi seviyorum. Evet hafif psikopati var mizacımda ve belki de bu nedenle bilinçaltım renkli ve hareketli; Apollo 11 ile uzayda turlamışlığım, haçlı seferlerinde toplu giyotinle öldürülmüşlüğüm, LA'daki bir rock konserinde sahneden seyircilerin üzerine atlamışlığım, Cousteau ile sohbet ede ede denizler altında 20.000 fersah almışlığım, uçmaktan helak olup uyandığımda kas ağrısı çekmişliğim (psikosomatik tabii ki), ne ararsanız var. Gerçekte yaşayamadıklarımızı bize tattıran güzel hayat / hayal deneyimleri rüyalar..

Bir de dün geceki var, yine uçmuşum da uçmuşum. 2012 yeni yıl gecesindeyiz, bir partiden dönüyoruz, kalabalıkta birlikte olduğum insanları kaybediyorum, başka (ve sıklıkla olduğu gibi tanımadığım) insanlar var yanımda. Mesela simsiyah upuzun bir cübbesi ve upuzun incecik parmakları olan bir pilot var, saçları gün batımı renginde bir kız var, uzun saçlarıyla Spinoza var bir de, düşünceli. Kalabalıkta yürüyorum bu insanlarla, hepimiz bir yerlerde kaybolmuşuz, evi bulmaya çalışıyoruz. Bir kapı var, orda bir adam duruyor, inanılmaz yakışıklı bir adam, okyanus rengi gözleri var. Muhteşem bir gülümsemesi var. Ben kapıdan geçerken, birden saçımdan bir tutam koparıyor ve cebine atıyor! Acımıyor ama o şokla şaşırıyorum ve o zaman Spinoza diyor ki "olamaz, şeytandı o, bu gece tam 12'de bir savaş olacak, iyilerle kötüler arasında ve şeytan insan ırkından birini seçecek bu gece, onunla ya da ona karşı savaşmak için" ve tüm gece beklediği o kapıda, birini seçtiğinde, onun saçından bir tutam alacak, saat tam 12'de onu tanıyabilmek için.

Dehşete kapılıyorum. Ve birden tüm o kalabalık ve pilot ve saçları gün batımı rengi kız ve Spinoza kayboluyor ve yapayalnızım ve korkuyorum ve üşüyorum. Üşüyorum ve düşünüyorum, şeytanla ya da ona karşı olmayı. Neden ben? (Rüyalardaki bu benmerkezci eğilime bayılıyorum, beyin nasıl bir kimya içinde, nasıl bir nöropsikolojik dalgalanma oluyor da tüm dünya sadece rüya sahibinin çevresinde dönüyorsa).

İstenmeyen bir durumdan kaçış olmadığını anladığımız anda, kendi beden ve ruh sağlığımızı koruyarak bu durumdan nasıl çıkabileceğimize dair beyin mekanizmalarımız işlemeye başlar. Metronom hızında olur biter herşey; binlerce fikir uçuşur, elenir, seçilir ve uygulanır. Tüm bunlar olup biterken şeytanın lacivert gözleri kırmızıya, üzerindeki Armani suit ateşten bir pelerine dönüşüyor, saçlarımın dibinden ayaklarımın altına dek ürperiyorum. Şeytana karşı durabilme olasılığının saçmalığı karşısında.

O an geliyor herşey gözümün önüne uçuşarak geliyor ve ben kazanıyorum savaşı. Çünkü içimden birşerden doğup yayılan inanılmaz bir güç var, sıcak birşey, belki dopamin patlaması, belki sevgi. Ben tanrıya inandığımı ve bir şekilde onun benim yanımda olduğunu hissediyorum ve komik geliyor birden herşey, şeytan, pelerini, son savaş ve ben.. Komik geliyor, saçma geliyor, uyanıyorum o anda.

Belki de dindar biriyim..

15 Aralık 2011 Perşembe

Ateşli zombi

Geçenlerde intikam ateşi adı altında anlattığım pek sevgili soğuk algınlığım, ilkokuldan arkadaşım Melike'nin geldiği geçen haftasonu kaçıp biryerlere saklanmıştı sanırım, çünkü Melike bir anne ve mikroplar diyarında anneler bir nevi Gandalf etkisi yaratmaktadır, bilirsiniz. Soğuk algınlığı birden şak diye kesilince, ben de Melike'yle fıldır fıldır gezdim, harika oldu. Lakin dün gece anlaşıldı ki, algınlık sadece saklanmış çünkü Melike'nin Türkiye'ye döndüğü andan tam 24 saat sonra gümbür gümbür geri geldi. Yine ateşler içinde, yorganımın altında, mendillerimin arasında, salon koltuğunda yatıyorum. Sabah tonton yaşlı bir kadın olan aile doktorumuzdan bu seneki gribin böyle 15-20 günden önce geçmediğini, üstelik vücudun çeşitli sistemleri arasında seyahat edip, bir burnu, bir kulağı, bir ciğerleri vurduğunu öğrendiğim için içim rahat. İlaç almama inadımdan da vaz geçtim artık, tonton doktor teyze bana vitaminler, boğaz pastilleri, burun spreyi ve öksürük şurubu yazdı. Bir de geçen uzakdoğu seyahatinden getirdiğimiz mucizevi Tiger Balm'ı nereme denk gelirse sürüyorum (nasıl korkunç mentol ve okaliptüs kokuyorum anlatamam, insan olan yanıma yaklaşamıyor, koalalara kaldım). Gurbet ellerde anne şefkati eksikliğinden oluyor bunlar diyerek annemi de ağlatayım tam olsun.

Aslında Allah ciddi hastalık vermesin; soğuk algınlığı gerçekten bünyeyi güçlendiren ve evde makaleleri raporları bi tarafa fırlatıp, şımarık şımarık yatıp yuvarlanmanızı, sevdiklerinizin sabrını test etmenizi, sadece istediğiniz yemekleri yemenizin hoş karşılandığı (iki gündür içimde konserve ananas ve kıpkırmızı şalgam turşusu ağacı çıkacak - ne alakaysa?!?) bir hastalık. İlk günlerin harlı ateşi ve baş ağrısı geçince, koltuğa gömülüp kitap okumak ve film izlemek güzel. Normalde hasta insanların seçimleri romantik komediler ve günlük edebiyattan yana olsa da; benim tek tahtam eksik olduğu için, ben seçimimi bir virütik salgın hikayesi olan "Contagion" filmi ve çeşitli biyolojik savaş belgesellerinden yana kullandım. TV'dekiler öksürüyor, ben öksürüyorum.. Bi noktada kopuyor film..

Ayrıca; "ateş beni çağırıyor"ken, uzun süredir okumak istediğim lakin entellektüel yapımın akademik yaşam sürecinde izin vermediği, ancak beyin fonksiyonlarımın sekteye uğradığı soğuk algını halinde okunabilecek hafif meşrep bir kitap olan "Day by day Armageddon"u (gün be gün kıyamet diye çevrilebilir) okumaya karar verdim. Kendisi son derece bilinmedik bir yazarın son derece saçma bir kitabı değil, bilakis zombi camiasında yer edinmiş 3'lü serinin ilk kitabı. Zombiler dünyayı ele geçiriyor, kahramanımız kaçıyor, bir yandan da hatıra defteri tutuyor - defter elinde topukları totosuna vura vura kaçan bir Amerikalı düşünün rica ederim. Öyle bir kitap işte.. Oldukça sürükleyici aslında, itiraf etmeliyim.

Zombi edebiyatını seviyorum kardeşim, kim ne derse desin, insanın kafasını boşaltmaya ihtiyaç duyduğu anlarda iyi oluyor. Ateşiniz varken de ekstra bir korkutucu oluyor yahu, pek hoş. Yalnız bişi fark ettim, bu zombi filmleri ve kitapları şaşırtıcı şekilde muzır neşriyata benziyor (evet izlemişliğim var, nolmuş?); her iki alandaki filmlerin de ilk 5dk'sı nedense bir "konu" içerme endişesi taşıyor, bize ne kardeşim konudan hikayeden aslında. Biz zombilerin insanlara saldırmasını, kol bacak koparmalarını ve kafalarına kurşun ya da daha iyisi kazma falan yemelerini izlemek istiyoruz. Konu kimin umrunda, karakterlerin psikolojik yapısından, sosyal hadiselerden bize ne yahu? Salt aksiyon istiyoruz biz (biz derken zombi okuyucuları canım, muzırları bilemem..)

Oh be! Ne zamandır içimi kemiren bu saptamayı da yaptım ve bloggercıklarıma yeni ufuklar açtım ya, huzur içinde işime meşguliyetime dönebilirim.

Ateş yazdırıyor bana bunları yeminle... Belki silerim yarın.

Kanlı canlı yılbaşı ağacı

Evet dostlar, uzun süren savaşımda mağlub oldum: ne dediysem ne yaptıysam olmadı ve eve yılbaşı ağacı alındı. Bir önceki yazımda bahsetmiştim, noel zamanının en önemli geleneksel heyecanlarından biri; çam ağacının seçilip beğenilmesi, alınıp eve getirilmesi, kurulup süslenmesi. Bizde de yılbaşı için yapılan, aslında kökeni pagan kültürüne dayanan bir adet bu (ama biz milletçe plastik hayranı olduğumuz için ağaçlarımız da süslerimiz de plastik). Oysa burda plastik ağaç pek tercih edilmiyor, hatta içerdiği PVC nedeniyle insan sağlığına ve ekolojik olarak doğaya daha fazla zarar verdiği de hesaplanmış. Ayrıntılı bilgiyi buradan edinebilirsiniz.

Son bir aydır, eşim bu adetten kesinlikle taviz vermeyeceğini açıkladığından beri evde bitip tükenmek bilmeyen ağaç tartışmaları yaşanıyor. Şaka gibiyiz; her gece yemekten sonra en az bir saat bu ağaç konusunun tarihi, ekolojik, sosyolojik ve psikolojik yönlerini tartışıyoruz. Benim argümanlarım sırf dekorasyon için bir canlının katledilmesinin yanlışlığı üzerine kurulu, eşiminki ise "ama çoooook güzel, hem çok güzel kokuyo, hem insanı mutlu ediyooooo" üzerine kurulu. Ben şu modern yaşamda pagan adetlerini bırakmamız gerektiğini, ekolojik olarak doğayı yaraladığımızı, ağacı getirip pencere önüne dikip süsleyerek bizden fakir durumda olup ağaç alamayan insanları sosyolojik açıdan üzeceğimizi savunurken, eşim "ama, ama çoooook güzel, hem çok güzel kokuyo, hem insanı mutlu ediyooooo" ya devam. Ben konuyu bizim kurban kesme adeti ile karşılaştırmaya kadar vardırdıysam da, sonuçta kendi kendime gazel okuyup durduğum ortaya çıktı, çünkü şu yukarıda gördüğünüz ağaç üç gündür burnumun bir karış uzağında. Üstelik, evet, süsledim de ben onu.. Evet güzel de kokuyo gerçekten.. Geceleri sadece onun üzerindeki minik sarı lambalarla ve birkaç mumla aydınlatıyoruz evi, çok da romantik bir atmosfer oluyor doğrusu. Ama vicdanım sızlamıyor desem yalan olur; resmen zombi sahibi olduk, yaşayan bir ölü var evimizde..

Tek yapabildiğim, iki günde bir alttan su vermek.

1 Aralık 2011 Perşembe

Aralık; şıkır şıkır!

Aralık ayı; yılın sonu oluşu, havanın tadının kaçması, denizin bozması, doğanın uykuya geçmesi, kış depresyonlarının kendini hissettirmeye başlaması, metabolizmaların yavaşlaması, insanların huysuzlaşması gibi nedenlerle yılın en sevimsiz ayı olması münasebetiyle; kendini bizlere beğendirebilmek için ancak süslenip püslenerek, giderayak bizi heyecanlandırmak istermiş gibi ışıltılı şekillerde karşımıza çıkar. İşte yine şıkır şıkır geldi önümüze.

Yine etrafı bir alışveriş heyecanı sardı; aslında böyle kendi içinde anlam çelişkisine kurban verdiğimiz "herkese" özel yani "sıradan" günlerde hediye değiş-tokuşunu hiç sevmem. Ama çocukluktan beri ağaçlı, çikolatalı, kurabiyeli, bol hediyeli bir noel kültürü içinde büyümüş olan kocam, 32 diş meydanda "noel geliyoooo" diyerek ellerini çırpıp durduğu için de içim kıyım kıyım kıyılıyor. Şu esnada kendi içimde sosyalist öğreti ile afrika'daki aç çocuklar bir yanda; kocamın kırmızı kurdeleli, altın ve gümüş yaldızlı, tarçın kokan masum hayalleri öteyanda.. Emperyalizmin oyununa geldim evet, bu sabah itibarıyle noel kutlama şenliklerimizin resmi açılışını yaptık.

Daha önce Avrupa'da okurken buz gibi bir havada sıcak şarap ve süslü noel marketleri ile çok hoş deneyimlerim olmuştu tabii ama noel "aile" demek, o yüzden içselleştiremediğim o noelleri saymıyorum. Avustralya'da noel okyanus kıyısında bikiniler içinde, serin birşeyler içerek kutlanıyor, ondan da bişey anlamadık biz. Geçen seneki noeli de Zambiya'da şelale tepelerinde kutlamıştık, o da sayılmaz. Çift kültürlü bir evliliğimiz olduğu için, her iki kültürün de güzel adetlerini kutluyoruz biz. Bunu zenginlik sayıyoruz. Dolayısıyla; bu benim ilk noelim..

Henüz ortada ağaç yok çünkü haftasonu bir çiftliğe gidip ordan birtane seçip beğenip almamız gerekiyor. Aslında bu konuda çok yaygara koparttım, nasıl olur da bir ağacı öldürürüz, ne barbarca adet diye.. İlk başta köklü bir ağaç alıp yazın balkonda bakmayı ya da biryere dikmeyi düşündüysek de, ağırlığı nedeniyle vaz geçtik. Ama noel ağaçsız olmuyor dostlar ve alternatifi olan plastik ağacın çevreye verdiği zarar da az değil.. Müzakereler sürdüğü için henüz ağaç yok ortada.. Ama; noel kandillerimiz, noel takvimlerimiz ve ev yapımı tarçınlı, kakulili ve mis gibi portakal kokulu sıcak şarabımız (en üstteki fotodaki gibi) hazır!

Bu yandaki Noel kandilimiz (Almanca'da Adventskranz) aslında noel'den önceki dört haftayı simgeliyor. Altındaki çam düzenlemesini bahçecilik ya da çiçekçilik yapan yerlerden alıyorsunuz ve üzerini siz süslüyor, mumları istediğiniz gibi koyuyorsunuz. Aralık'ın ilk pazar günü ilk mum yakılıyor ve takip eden her hafta bir mum daha yakılarak bu adet devam ettiriliyor. Tabii mumlar devamlı yanmıyor, ancak akşamları işten geldiğinizde, ufak birşeyler atıştırırken, tv izlerken falan hoş bir koku ve ışık veriyor ortama.

Bu yandaki ve alttaki fotolar ise noel takvimlerimiz (Almancası Adventskalender). Tabii ki daha şık gözüken tasarımcı kocamın bana tasarladığı, bol renkli ve akdeniz ruhlu olan alttaki de benim ona hazırladığım takvim. Kocamınki kalın bir kurdeleye iliştirilmiş ve camdaki askıya tutturulmuş 24 hediyecik paketinden, benimki ise mantar panoya iliştirilmiş paketçiklerden oluşuyor. Noele dek her sabah, günaydın öpücüğünden sonra ilk işimiz bu paketlere koşturmak. Bugün ilk paketleri açtık bile! İçlerinde hayal gücünüzün genişliğine uygun herşey olabiliyor. Sürprizi bozmamak için söylemiyorum ama en çok şekerlemeler, ufak hediyelik eşyalar, beraber yapılacak bazı aktiviteler için elde hazırlanmış davet kartları falan olabiliyor ;)

Bunlar bizim noel hazırlıklarımız. Komşularda da tek tük noel ağaçları, ışıklı cam süslemeleri, bacalardan sarkan koca popolu noel babalar belirmeye başladı. Henüz kar yok ama gece eksi 8-10 dereceyi bulan soğukta sıkıca giyinip şehrin çeşitli yerlerinde kurulan noel marketlerine ağaç süslemesi, ufak tefek hediyelik eşya almaya ve sıcak şarap içmeye gitmek, evdeki fırında kestane kebap yapmak, mandalinaların kabuklarını kalorifere koyduğunuzda yayılan o mis gibi koku var. Kısacası; sevimsiz Aralık ayını sevimli hale getirmek için çeşitli maymunluklar yapıyoruz işte ama işe de yarıyor, tavsiye ederim!

30 Kasım 2011 Çarşamba

İntikam ateşi

4-5 gün önce, uzun süredir görmediğim bir arkadaşımla sarmaş dolaş olunca, kendisi kaptığı şifayı sevgiyle harmanlayıp bana aktarmış bulundu. Sabahtan beri bir boğaz ağrısı, zencefilli bal falan hikaye oldu. Çocukluktan beri hiç sektirmeden aynı emarelerle "ben geliyoruuuum" diyen soğuk algınlığının, belimde tıngırdattığı o tanıdık ürpertiler önümüzdeki birkaç günün yatakta geçeceğini fısıldıyor. O nedenle süslendim, makyajımı yaptım, birazdan sıcak şarap içmeye açık hava festival alanına doğru yola çıkacağım. Bu yazıyı da helalleşmek için yazıyorum :P Tabii ki değil! Malawi'de geçirdiğim o acaip hastalıktan sonra gözümü hiçbir soğuk algınlığı, hatta şu sıra haberlerde George Michael'a bir daha şarkı söyleyememe olasılığı ile gelen zatürree bile korkutamaz beni. Tabii ki o kadar da değil.. Ama yine de dışarıya çıkacağım, inadım inat. Zaten ilk 10dk'lık bisiklet maratonunu atlatıp tren istasyonuna vardım mı, gerisi kolay..

Deli miyim? Evet biraz, ama daha çok intikamın tatlı ateşi içimi ısıttığı için, böyle salak saçma hallere giriyorum. Geçen hafta en yakın arkadaş tarafından, sırf aşk böcekleri olduğumuz için (kendisi bu kelimeleri kullanmadı aslında, daha ziyade evli ve monoton falan gibi bişeyler dedi ama neyse) "sıkıcı çift" olmakla suçlanmıştık. Lakin, hemen akabinde Allah'ın sopası kendisini dürttü ve törenler eşliğinde bu hafta kör kütük aşık oldu. Bir haftalık ortadan kaybolma sonrasında (kedi misali hırpalanmış bir şekilde döndü yuvaya ve) bu akşam alelacele yapılan bir programla sıcak şarap eşliğinde sevgilisini bizimle tanıştırmaya karar verdi. Beni yakından tanıyanlar, ayağıma kadar gelmiş bu intikam fırsatını iki elim kanda bile olsa kaçırmayacağımı bilirler :) Potansiyel ne manalı dokundurmalar, ne göz süzmeler hazırladım, öğlenden beri kıs kıs ne gülüyorum bir bilseniz.. O yüzden bu soğuk algınlığı ne ki, asla beni yıldıramaz!

Bir de tabii bir atasözümüzü daha tam yerinde deneyimleme şansım var "Çivi çiviyi -gerçekten- söker" mi, "kutsal üzüm suyu"nun -hakikaten- çözemeyeceği dert yok mudur, bunları yerinde gözlemleme ihtimali, bir bilim insanı olarak beni cezbediyor. Gözlemlerimi aktaracağım dönüşte....

- - - - - 2 gün sonra - - - - -

İki gündür yataktan tuvalete, ordan geri yatağa.. Perişan oldum blogger'cıklarım, intikam ateşi 39'u vurunca hayat gerçekten çekilmez oluyor doğrusu. Şimdi ilkkez biraz kendime gelebildim, tv karşısındaki koltuğa yorganım ve bilgisayarımla kuruldum, muhteşem bir görev bilinciyle hemen size sesleniyorum.

Öncelikle, kız tatlı. Geçer not aldı :) Sonracııma; hastayken sakın sıcak şarap içmeyin, mideme iki gün başka birşey sokamadım. Çivi çiviyi sökmüyor, bilakis sizi yatağa çiviliyor. Son olarak, iki gün yataktan çıkamadım ama "sıkıcı çift" tanımlamasını da sevgili aşk böceğine gerisin geriye yalattım. İtiraf edeyim, çok da eğlendim. Şu an yüzümde huzur dolu bir tebessümle yazıyorum bu yazıyı. Yani; görev tamamlanmıştır!

26 Kasım 2011 Cumartesi

Aşk ve Şans

Dün gece bir arkadaşımızın fotoğraf sergisinin açılışına katıldık. Yanda gördüğünüz davetiyenin üzerindeki gibi, seri çekim portrelerden oluşan serginin konusu "aşk ve şans"tı. Sanatçı, projeye katılan kadın ve erkeklerle yaklaşık yarım saatlik ropörtajlar gerçekleştirmiş ve sonunda onlara "şimdi gözlerinizi kapatın ve kendinizi şanslı gördüğünüz bir hatıranızı zihninizde yeniden canlandırın" demiş. Deklanşöre basmış. Birkaç dakika sonra bu sefer "aşk sizce nedir, bunu düşünün" demiş. Yine deklanşöre basmış.

Ortaya çıkanlar şaşırtıcı ve hayranlık verici. Ama beni en çok etkileyen, iki ifade arasındaki belirgin farklar. Şöyle ki, "şanslı an" portrelerinde belirgin bir rahatlama, dudaklarda hafif bir gülümseme, durgun bir ifade var. Tüm portrelerde gözleri kapalı tüm o insanlar şanslı bir anlarını hatırlamış, o anı tekrar yaşayabilmiş, tüm içtenlikleriyle sanatçıya yansıtabilmiş. Öteyandan, "aşk nedir?" portreleri belirgin bir biçimde gergin, dudaklar kısılmış, kaşlar hafif çatılmış ya da tamamen boş bir yüz ifadesi var.

Arkadaşıma gözle görülür bu farkın nedenini sordum; acaba insanlar aşkı olumsuz ya da çift yönlü duygularla mı yaşıyorlar, bu ifadelerine bu şekilde mi yansıyor? Yoksa dümdüz yaşanan hayatın içinde birden biri "aşk nedir?" diye sorduğunda, aslında kafaları mı karışıyor, dolayısıyla yüzde beliren o "ne bileyim ben?" ifadesi mi? Tabii bir de "aşk" ile "sevgi" kelimesinin Alman dilindeki anlambilimsel kaosunu da düşünmek lazım, çünkü İngilizce'deki gibi bu dilde de her iki kelime için tek bir kelime kullanılıyor. Dolayısıyla "şans" ve "sevgi" kelimelerindeki olumlu havaya karşılık "aşk"; aslında daha çok tutku, acı çekme, hatta bazen akıntıya karşı kürek çekme gibi nötr ya da olumsuz kavramlarla ilişkilendiriliyor. Bu da birebir anlık ifadelere yansımış. Kısa gecenin karı; nörolinguistik açıdan hoş bir tartışma oldu..

Münih'te yaşıyorsanız ve sergiyi görmek isterseniz şu adreste bulabilirsiniz:
"Glück Liebe - Severin Vogl, Portraitserien zu Glück und Liebe;
25.11./11.12.2011 (Cts saat 15-18, Pazar 10-12, 15-18 arası)
St.Raphael Kilisesi Sergi Salonu, Lechelstr.54, Münih".

25 Kasım 2011 Cuma

Mükemmel kerevizin hazin hikayesi

"Valide Sultan" mutfağa ne zaman girse, 30dk'da 10 çeşit harika yaratıp çıkar. Hani insan sanıyor ki; tek kız evladı olarak benim de bünyemde genetik ya da çevresel bazı etmenler harmanlanmış olmalı. İlme ve mantığa zıt bir şekilde, bu yaşıma dek mutfakta iz bırakacak bir başarı elde edemedim. Fakat bir yemeği hem yanık hem de az pişmiş yapabilme yeteneğimle ya da geleneksel Türk yemeklerine yeni tatlar kazandırma azmimle zihinlerde iz bıraktığım çok oldu. Fakat bu sefer kendimi aştığımı düşünüyorum.. Düzelteyim; düşünüyordum..

Havaların soğuması ve Almanca kursumu haftada iki geceyi kapsayacak şekilde rölantiye alma kararım sonrasında, evde doktoraya odaklı, makaleler ve yüzlerce sayfalık raporlarla kucaklaştığım simbiyotik bir hayat sürmeye başladım, biliyorsunuz. Aslında bir haftadır bu şekildeyim ama çoktan afakanlar bastığı için, haftaya üniversitenin karanlık koridorlarında bana tahsis edilmiş olması gereken odayı ve bilgisayarı araştırma girişimlerinde bulunacağım ve sevgili Ahu dostumun dediği gibi, bu oda gerçekten varsa ve bana caizse, hemen kapaklanacağım. Yoksa da üniversitenin sıcak ve insan dolu kütüphanesinde kendime bir köşe belirleyecek ve sabah 9 akşam 5 mesaime orada devam edeceğim. Çünkü... Çünkü evde geçen bir haftada kendimi "umutsuz ev kadını" konumuna psikolojik olarak sokmayı başardım, bu iş bana yaramadı. Durmaksızın yemek yapıyorum ve bu yemekler eskiden olduğu gibi karidesli makarna, bulgurlu ıspanak falan değil; imam bayıldı, kadınbudu köfte, orman kebabı falan gibi zamazingolu yemekler oluyor. İşin doğrusu, eskiden yaptığım ve yenmeden atılan yemeklere yağ ve tuz katmaya başlayınca baya da leziz sonuçlar alır oldum. Hayır koca efendinin keyfi çok yerinde, hapır hupur mideye indiriyor geleneksel Türk yemeklerimizi.. Geleneksel Türk kası yok ki adamın, baklava yese baklava oluyor, genetik anacım.. Ama ben yemeğin ucundan azıcık tadıp, buna rağmen 49 kiloya kapak dayayınca, boy aynasında omuz üzerinden totoya bir bakış atıp, psikolojik olarak çöktüğüm şu günlerde, bu evcilik oynama "hobi"min tehlikeli biyerlere doğru gittiğini fark ettim. Bu durumda "50 psikolojik sınırını aşmadan bir kereviz yapıp durucam, söz" dedim dün..

Efenim bu Almanya'nın insanı da kerevizi de biraz irice. Bulduğum en ufacık kerevizin çapını cetvelle sizler için ölçtüm, tam 18cm çıkınca "hasss, nası kesilir la bu?" dedim ama yılmadım! Valla yağını, portakal suyunu, maydonozunu falan ölçülü bir şekilde koyunca ortaya çıkan kereviz yemeği "mükemmel" oldu, iddia ediyorum. Yani anneminki, teyzeminki hatta Müzeyyen teyze efsanesininkini geçti diyebilirim ama ayıp olur, diyemiyorum. Ama yaklaştı inanınız, böyle kereviz görmemişsinizdir.

Koca geldi eve, aç bir erkek olarak umduğunu değil bulduğunu yiyecek tabii. Nedir o? Kereviz. Şimdi ben bir otobur olarak, çocukluktan beri kerevize bayılırım. Lakin çevremde de benim gibi kerevize bayılan pek olmadı. Ama bu önemli ayrıntı nedense benim zihnimde kalıcı bir yer etmemiş. Kocanın burnuna dayadım kerevizi. Koca etobur aleminin saygıdeğer bir üyesi bu arada. Hah ben bu adamın burnuna kerevizi dayıyorum, lütfen gözünüzün önünde canlandırın.. Adam zaten sabah mutfakta soyulmamış kerevizi görmüş ve "bu ne? çok korkutucu birşeye benziyor" demiş, akıllanmamışım.. Herneyse adam romantik biri, 2 kereviz dilimini yedi gerçekten, gözlerinde hüzünlü bir ifadeyle "çok güzel olmuş" bile dedi, hayatında ilkkez yediği birşey için (bayılıyorum yabancı kocaya, ön referansı yok ki adamın, ne yapsam güzel sanıyor, yerim onu ben!) Ama o gözler yalan söylemez yani.. Hani sanırsın adama evde beslediğimiz kaplumbağayı çorba yapmışım içiriyorum, öyle bir ifade suratında.

O vakit bana bir soldan soldan geldiler, güzelim kerevizin anlamını bilir mi aleman koca? Bilmez.. Elinden aldım güzelim kerevizimi, ona dondurucudan bir limonlu tavukla karışık sebzeler mikrodalgaladım. Kerevizimi de dolabın arka köşesine, bir başka bahara yemek üzere yolladım.. 18cm çaplı kerevizden ne kadar yemek çıktığını siz hesaplayın, bunu benim boyutlarıma oranlayın. Yani bodoslama hesapla marta kadar yerim ben bu kerevizi diye düşünüyorum.

13 Kasım 2011 Pazar

Bear Grylls'in Bıçağı ve Kalıcı Makyaj

Evet, yukarıdaki başlığı nasıl bağlayacağımı itiraf edeyim henüz ben de bilemiyorum..

Bir önceki yazıyı yazdıktan sonra aklıma şu çılgın fikir takıldı; olası bir ekonomik krizde nasıl hayatta kalırız? Tabii ki bir Bear Grylls bıçağı ile! Bu mucizevi aletin ününü bilen biliyor, facebook fan klübü bile var bıçağın.. Bear abimiz her nevi "Man vs. Wild" ortamda bu bıçak ile "survive" ediyorsa, vardır bir nimeti dedim ve sizin için araştırdım kuzucuklarım. Tanesini 59,99$'a (normalde 79.99 olup, sırf kara gözünüzün aşkına %20 iskontosu bulunmaktadır) Gerber bıçakları distribütörlerinden edinebilirsiniz.

not. Bu arada, Bear Grylls'in kendisinin ne kadar ettiğini de Google Gereksiz Bilgiler Ansiklopedisinden öğrenmiş bulunuyorum: Bölüm başına 60 bin $'cık alan abimiz (O kadar börtü böcek yemesine rağmen! Şaşırdım!) nette de 6 milyon $ ediyormuş (celebrity karaborsasindaki fiyatı budur yani). Bilginize..

Gelelim başlığı bağlamaya.. Blog fazla maskülen olmasın, feminen ögeler de taşısın endişesindeyim de. O nedenle şunu eklemek istiyorum; kalıcı makyaj olayına müthiş sinir oluyorum. Öylesine belirtmek istedim. Hayır, Allah muhafaza sevdiğimiz birini kaybetsek, komple makyaj cenazede?!? Hayır olmayacak iş değil, alt komşunun başına geldi, o nedenle yazıyorum. Hoş; olası bir ekonomik krizde kalıcı makyaj da avantajlı olabilir doğrusu (...diyor ve konuyu da nasıl bağlıyorum ama! Pes!)

Oyun kuramı ve Nash'in bozulan dengesi

Matematik, ekonomi, psikoloji ya da felsefe bilimlerinden her hangi birine biraz ilginiz varsa ya da nobel ödüllü kuramcı John Nash'in şizofreni ile deha arasında gidip gelen hayatını anlatan 2001 tarihli "Beautiful Mind"ı izlediyseniz; ünlü "Oyun Kuramı"nı da bilirsiniz. Aslında Nash'ten 10 yıl önce, Neumann ve Morgenstern tarafından 1944'te kaleme alınan Oyun Kuramı; temelde bir kişinin kazandığı, diğerinin kaybettiği yani sonucu 1-0 olan oyunlara dayanır ve tek boyutlu düşünce sisteminde, ilkel sosyal yapılarda geçerlidir. Mesela; daha uzun süre eğitim gören bireyin iş yaşamında daha fazla kazanç sağlaması. Sosyal yaşamda bu denli durağan bir yapı elbette olanaksızdır çünkü bireyin iş yaşamındaki kazancı sadece eğitime değil; kişilik yapısı, çoklu alanlardaki yetenekleri ve hatta şans faktörü gibi birçok değişkene bağlıdır. Ayrıca gerçek hayatta herkesin kendinden beklenildiği gibi davranma olasılığı mümkün olsa bile, bu sistem kısa zamanla tekdüzelik ve kısırdöngü yaratacaktır. Dolayısıyla evrimsel açıdan sürdürülebilir değildir. Bu nedenle Nash ortaya şu kuramı attı; kişiler oyunda en yüksek kazancı sağlamak için, sadece kabul gören en uygun stratejiyi seçmezler. Aynı zamanda diğer oyuncuların stratejileri de göz önünde bulundurulur ve çoğu zaman az kazançlı ama garantili bir denge yaratılır. Bu fikir ve devamındaki çalışmalar, Nash'e nobel ödülünü, ekonomiye başta olmak üzere temel ve sosyal bilimlere de farklı bakış açıları getirdi. Teoride en azından..

Gerçekte ise, şu an içinde bulunduğumuz ekonomik sistemin çivisi çıkmış vaziyette ve bunu kısmen Nash'in dengesinin bozulmasına bağlayanlar da var. Şöyle ki, günümüzde birçok devlette bankalar sistemi tamamen özgür ve merkezi bir sistem tarafından denetlenmiyor. Bu da bankaların kendi belirledikleri platformlarda diledikleri gibi at koşturmalarını sağlıyor. Buna en güzel örnek; önüne gelene kredi kartı, ihtiyaç kredisi vs. sağlamak. Nash dengesine göre ideal hayatta her iki tarafın da kazandığı (win-win) sistemler, gerçek bankacılık dünyasında mümkün değil. Bankalar her şekilde kazanan taraf oluyor. Örneğin; riskli kişiye kredi verirken, kişinin ekonomik krize gireceği ve krediyi geri ödeyemeyeceği durum, klasik sistemde bankanın da batması anlamına gelecektir. Bu nedenle banka kendi iyiliğini düşünerek, riskli kişiye kredi vermez. Fakat günümüz sisteminde riskli kişi, banka için çok daha kıymetli kişidir, çünkü banka sistemi kendini sigorta denen sistemle destekler ve kişi batsa bile sigortadan kendini kurtarır. Bu durum banka için "win-win" sistemidir ve kişiye ne olduğu artık önemsenmez. Fakat günümüzün global sisteminde, bankalar gittikçe zenginleşirken, sigortalar sistemi batmakta; dolayısıyla çaktırmadan adım adım küresel ekonomik krizin eşiğine gelinmektedir.

Basından takip ediyorsanız, ufak satır aralarında küresel ekonomik kriz lafları ediliyor bir süredir. Avrupa Birliği'ndeki ülkeler bir bir iflasın eşiğinde olduklarını itiraf eder oldular. Ekonomistler Mayıs 2012'de ciddi bir kriz beklentisini uluorta konuşmaya başladılar. Bazı yaşlı Avrupalıların evlerine erzak ve nakit depolamaya başladıkları söyleniyor. Bu belki abartılı bir durum ama şu da bir gerçek ki, sigorta sistemi çöktüğü takdirde, borçların olmayan bir kaynaktan ödenemeyeceği anlaşıldığında, yine sıradan insanı ciddi bir ekonomik kriz bekliyor olacak. Bu ne zaman olacak, orası kestirilemiyor.

Beni sarsan bir başka gerçek ise, denetleme mekanizmalarının bu kadar zıvanadan çıkmış olması. Yani düşünün bir, bankalara ya da ülke ekonomilerine yönelik bazı derecelendirme sistemleri var ve bunu koca dünyada 3-4 kurum gerçekleştiriyor. Bu kurumların üst düzey yönetimine bakıldığında, bankalarla ya da politikayla iç içe isimler varken, kurumların bağımsızlığından ne kadar söz edilebilir? Ya da geçenlerde Fransa'da yaşanan kriz mesela; derecelendirme kurumlarından birinin yaptığı "ufak" bir sistem hatasıyla, Fransa'nın derecesi mesela AA yerine A notu almış. Uzmanlar hemen fark edip de itiraz edip düzelttirene kadar, Fransız şirketlerinin küresel pazardaki değerleri düşüş gösterdi ve birkaç saat içinde ülkedeki işletmeler ciddi sıkıntı yaşadılar. Yani denetleme mekanizması, gerçekte olmayan bir kriz çıkarttı ve bu gerçek bir krize dönüştü. Şimdi böyle bir sistem varsa, sistemle bu kadar iyi oynayabilen insanlar bunu kendileri için win-win durumuna neden dönüştürmesinler? Zaten dönüştürüyorlar, biz uyurken...

Herneyse, ben anlamam ekonomiden ve büyük olasılıkla burada yazdıklarımın bir kısmı da yanlıştır, bana güvenip Eurolarınızı yastık altı falan etmeyin. Zira ben de inanmıyorum bu çapta küresel bir krizin yaşanacağına ve hepimizin aç ve açıkta kalacağına (benim kişisel apokaliptik hayalim aslında ekonomiden çok virütik temalar içeriyor, yani küresel bir virüsün hepimizi bitirmesi hali bence daha gerçekçi.. Buna da bir ara değinir hepimizi gererim, merak etmeyin). Ama ekomik krizin nedenleri konusunda güzel bir belgesel var, ekonominin kuru dilinden çok uzakta ve bilgilendirici, hatta ürkütücü - Inside Job - tavsiye ederim.

12 Kasım 2011 Cumartesi

Sıkıcı çift mi?!?

Münih'e taşınalı tam 8 ay olmuş..! İnanamadım..! Avustralya'da ve Hollanda'da geçirdiğim zamanın üçte biri, Boston'da geçirdiğim zamanın 1 ay fazlası, İsrail'de geçirdiğim zamanın 2.5 katı..! Oy oy oy.. Zaman bu şehirde diğer yerlere kıyasla daha hızlı geçiyor sanırım; çünkü ne olup bittiğini anlamadan koca baharı, yazı, sonbaharı devirdim. Lakin sevgili hayat, ben de sana karşı boş değilim inan!

Bak şimdi; doktoranın ilk yarı yılı literatürü anlamaya ve metodolojiyi oturtmaya çalışmakla geçti, geçen hafta iyi kötü bir taslak hazırlayıp doktor-baba'ma (evet burda doktora danışmanlarımıza böyle ulvi bir lakapla sesleniyoruz, adetten..) sundum. Sonra.. buraya geldiğimde nette ve brütte "sıfır" olan Almancamı bürütte "Mittelstufe" düzeyine, nette ise "herşeyi domuz gibi anlıyorum ama iş konuşmaya gelince 9 aylık bir bebek gibi kalakalıyorum kardeş" düzeyine getirdim. Münih'te yolumu kolayca bulur hatta elaleme yol iz gösterir oldum (bakınız: Ceren'in kaleminden Münih ve Yakın Çevresi). Sosyal hayatta buzzzz gibi "evropa"lıları ittire ittire bir yer açtım kendime; artık sadece kocamın arkadaşlarıyla değil, bir grup çatlak expat ve kafası zehir gibi çalışan birkaç doktora adaylarıyla takılıyorum. Dost kıvamına gelebilecek potansiyel güzel insanlar var çevremde. Az şey mi bu, sevgili hayat?

Lakin.. Dün geceki fiyasko neydi öyle sevgili hayat, oldu mu şimdi bu?! En yakın dostumuz, kaşarlı tostumuz bize "sıkıcı çift" der gibi oldu dün yahu.. Çok üzüldüm, çok allak bullak oldum! Daha düne dek biz kocamla elaleme "ayyy ne sıkıcı tipler yaa, uzak duralım bunlardan" derken, dün hayatımızda ilk defa biri bize "siz bu partiyi sevmezsiniz, size göre değil" dedi ayol. Ne demek o öyle, sevgili hayat? Biz evleneli daha 1.5 sene oldu, bu kadar mı "oyunun dışı"na ittirdin bizi a be hayat!

Ben tüm bu hengamede desperate housewife kıvamına gelmemek için azimle uğraş vereyim, kocam en son teknolojik sistemleri takip ededursun, seyyah ruhumuz yeni seyahat planları yapadursun, hani entellektüel hayatta ne olup bitiyor takipteyiz diye sevinelim, klasik evliler gibi kıskançlıktır - pamuklu pijamaya bürünmelerdir - günde onbin öpücük kotasını aşamamaktır falan gibi huylar edinleyelim, sen gel "sıkıcısınız" demeye getir?! Ayol coooool'uz biz cool, tamam mı!

Yani tamam belki haftada ancak bir gece dışarı çıkıyoruz (ama evimiz merkezde değil, bu soğukta sıcacık evde yumuşacık battaniyede sarmaş dolaş olmak dururken?), onda da gece 1 gibi dans pistinde esnemeye başlıyoruz (ama yoğun çalışıyoruz, aklımızda bin tilki birbirini kovalıyor?), bira göbek yaptığı için cin&tonik içer olduk (ama kalorisi az, ayrıca klasiklerden yahu?), chart'lardaki son şarkılardan haberimiz olmayabiliyor (biz hala balkan partilerini, coldplay'i falan dinliyoruz ama yeni albüm çıkardı yahu?) ama .... sıkıcı?!? PEH!

Kavram kargaşası aslında şurda anladığım kadarıyla; insan belli bir yaştan sonra (30 diyelim) bazı konularda sakinlik arıyor. Yani sabaha kadar dans edip gece 5'te tanımadığın biriyle eve dönmek yerine, adam gibi bir pub'da canlı müzik dinlemek (cold play evet, ne olmuş?) ve saat 2'de çakırkeyf ve sarmaş dolaş eve dönmek, ertesi sabah yatakta (tanıdığın biriyle) kahvaltı etmek falan daha cazip gibi geliyor.. sanki? Ya da suç evlilik denen kurumda, evlilik insanı yaşlandırıyor.. sanki? Hangisi bilemedim.. Burda fazla evli çift tanımıyoruz ki karşılaştırayım; tümden gelim, tüme varım falan yapayım, kendi çapımda sosyal bilimcilik oynayayım..

Karrrrdişim olay şu: Biz sıkıcı falan değiliz ama çevremizde fazla evli çift ya da uzun süreli ilişki yaşayan insan yok nedense.. Dolayısıyla, referans grubumuz sabahlara kadar içip, one-night-stand'i hayat felsefesi olarak benimsemişken, bizim durumumuz biraz göze batıyor. Elalem artık bizi fetiş partilerine değil ırmak kıyısında BBQ partilerine, sinemaya, doğa yürüyüşlerine falan çağırmaya başladı.. Sevineyim mi, üzüleyim mi bilemedim? Bu da performans anksiyetesi yaratıyor biraz.. Yoksa cool'uz biz, cool.. Valla bak!

11 Kasım 2011 Cuma

La vie tranquille

Yani sakin hayat.. Sonbaharın kışa döndüğü; yaprakların hızla sararıp, kararıp, şıp diye dökülüverdiği, ne olup bittiğini anlamadan saat 16.30'da havanın kararıverdiği, sabah uyanamadığımız, akşam erkenden esnemeye başladığımız, "su içsem yarıyor kardeşiiim" haliyle toparlaklaştığımız, ayva bol olsa da az olsa da titreşip durduğumuz, meyve çaylarına saldırdığımız, "yuh yani mandalinanın tekinden 18 çekirdek çıkarmı yaaa"ladığımız, "biyerden serin bir esinti vuruyor enseme, pencere mi açık?" paranoyasıyla harmanlandığımız, "eskinin Bursa'sının karanlık ve nemli sokaklarında "bozaaa!" sesi duyulurdu, şimdi nerdeeee" diyerek nostalji yaşadığımız, geceleri tv karşısında sevgilimizle aynı battaniyeyi paylaştığımız, ya da botlar ve kadife pantolonlarla donarken bizden 10 yaş küçük hatunların mini mini etekler ve incecik tabanlı topuklularla nasıl arz-ı endam edebildiklerine her geçen yıl daha fazla şaşırdığımız, evden okula-işe giderken hava karanlık olup okuldan-işten eve gelirken havanın yine karanlık olmasına isyan ettiğimiz, annelerimizin bitmek bilmeyen "fanila giymiyorsun, ondan hasta oluyorsun devamlı" lakırdısını dinlediğimiz, çok yakında başlayacak olan karlı-kartopulu günleri beklediğimiz, hava 10 dereceyi görene dek bodruma kaldırılan bisikletimizi özlediğimiz, soğuk havada bizi bekleten arkadaşımıza "bak burnumdan soluyorum" esprisini yapmaktan baymadığımız, doğanın uykuya geçtiği o gri ve durgun mevsim..

Kış uykusuna yatma psikolojisinden kurtulmak için bu haftabaşında bir Wii aldık, çok keyifli bir aletmiş hakikaten. Okuldan işten gelir gelmez başına kuruluyoruz. Diğer bilgisayar oyunları gibi oturduğun yerden hımbıl hımbıl oynayamıyorsun, tenis, boks, mario-kart gibi oyunlarda ille bir ayağa kalkmak, eli kolu sallamak falan gerekiyor. Çok kalori harcadığımızı sanmıyorum ama yine de bir kase meyveyle tv karşısında katastrofi belgesellerini (Mayday: Alarm in the Cockpit'in hastası olduk bu sıra) ya da benim anlıyormuş gibi yapıp aslında ingilizce alt yazıdan takip ettiğim Almanca filmleri izlemekten iyidir sanırım.

Aslında.. Komik bir araştırmalar dizisi de var bu konuda, bazı Nöropsikologlar bazı deneylere girişmişler. Mesela 12 haftalık bir araştırmanın sonucunda, spor yaptığını hayal eden bireylerde, hayal etmeyen bireylere kıyasla kaslar gelişme göstermiş. Metodolojisini falan okudum, fena da bir araştırma değil, bilimsel açıdan geçerli bir sonuç! (İlgilenenler için: Ranganathan V.G. ve ark. (2004). "From mental power to muscle power: gaining strenght by using the mind". Neuropsychologia 47(2), sf.944-56). "Olay kafada" demek ki..

3 Kasım 2011 Perşembe

Peynirli biber dolması

"Kocamı nasıl zehirledim?" serisinden yine, yepyeni bir tarifle karşınızdayım sevgili blogger'cıklarım. Önceki şahane tarifler için bakınız: Guacamole çalışması, limonlu tart ustalık eseri, Chili Con Carne çılgınlığı, Asparagus (Kuşkonmaz) Sendromu.

Dün uzun süredir evde geçirdiğim ilk gündü ve bunun şerefine dolapta yavaştan büzülmeye başlayan malzemelerden (hiç yemek atamam, huyum kurusun ama aklıma Afrika'daki çocuklar geliyor, n'apayım) haydi bir yemek yapayım koca efendime dedim. Evdeki malzemeler: üçü de ayrı renk (sarı kırmızı ve yeşil) üç adet dolmalık biber, lor peyniri, maydonoz ve ufalanmış badem. Normal bir insan evladı bu malzemelerle ne yapar bilinmez. Ama ben Türk olmayan bir kocaya sahip olmanın getirdiği pişkinlikle, bu tip durumlarda "klasik" Türk yemekleri "icad etmeyi" bir huy haline getirdim (bu huyumun da kuruması ananemin temennisidir, zira kadın benim abuk subuk yemeklerimi Flo'nun Türk Yemeği diye öğrenmesi hadisesine fena halde kafayı taktı, beni kıtalararası ayıplamakta). Herneyse.. Ben bu alakasız malzemelerle, Osmanlı'dan günümüze sofralarımızı süsleyen, güz akşamlarının vazgeçilmez lezzeti "peynirli biber dolması"nı yapmaya karar verdim.

Öncelikle, biberlerin sapını ve çekirdeklerini kesip ayırdım, pişmeyecekleri paranoyasına kapılarak kendilerini azıcık suda 10-15dk kaynattım. Lor peynirine (Fransızların dediği gibi; güzel yemeğin sırrı Le beurre, le beurre, le beurre olduğu için) biraz tereyağ, ince kıyılmış maydonoz, azıcık fesleğen ve kıyılmış iç bademi ekledim, biraz tuz biraz da acı olmayan kırmızı biberle karıştırdım ve bu karışımı sudan alıp süzdüğüm dolmaların içine dürttüm. Daha sonra sevgili dürtülmüş biberlerimizi, sıcak ve misafirperver fırınımıza sürdüm. Yumuşayıncaya kadar (bilimsel olarak, 200 derecede yarım saat) pişirdim. Aslında lor peynirli karışıma biraz da (bilimsel olarak, iki tatlı kaşığı) bal katacaktım çünkü bir dergide bunun çok güzel bir tat dengesi yarattığını okumuştum (hayır Almanca dergi değildi, okuduğumu yanlış algıladığımı iddia edemezsiniz) ama balı tezgahın üzerine hazırlasam da valla son dakikada unutmuşum - belki de Allah tarafından engellenmiş de olabilirim.. "Allah kocayı test malzemesi gibi kullananları sevmez" (kısım 112, ayet 112).

Baktım dolmalar fırında gayet afiyetteler, keyifleri yerinde, saunaya girmiş hatunlar gibi terleyip duruyorlar. "Haçan bunun yanına ne edivereyüm?" diye düşünmeye başladım. Yanına da bir pilav edüverdüm. Valla fena da olmadı "kafadan atma peynirli biber dolması" denemem, akşama afiyetle yedik kendilerini, bugün de zehirlenme emareleri göstermediğimiz için size rahatlıkla tarifini verebiliyorum. Sevgili yaratıcı kocam bu icadıma renkerinden ötürü "trafik lambası dolması" adını verelim dediyse de, ben arama motorlarında şak diye karşınıza çıkabilmesi için klasik "peynirli biber dolması" demeyi uygun gördüm. Görüntü üstte, tadı da hafızalarda keyifle yer etti sevgili blogger'cıklarım. Şiddetle önerilir.

Son olarak; benim gibi ayda yılda bir yemek yaparsanız, sonuç ne olursa olsun, zavallı kocacığınız da bir kıymet verir, bir mutlu olur ki evlere şenlik! Bu da hikayenin kıssadan hissesi; Ceren'den Püf Noktası. Deneyin görün :P

1 Kasım 2011 Salı

Cadılar bayramı

Dün Halloween yani cadılar bayramıydı, benim için ilk .. ve son oldu! Allah düşmanıma vermesin, kabus gibi bir gündü. Anlatayım, dinleyin: Bu Halloween denen bayram, aslen İrlanda ve Amerika'da kutlanır fakat son yıllarda popüler kültürün bir yansıması olarak bazı sonradan görme ülkelere de yayılmıştır (bkz. Türkiye'deki Cadılar Bayramı kutlamaları). Aslen hıristiyanlıktaki ölüler yortusuna denk gelen bu bayramda, fakir insanlar kapı kapı gezerek yiyecek toplar, o evdekilerin ölüleri için dua ederlermiş. Zamanla bu gelenek, "korkunç" kostümlere bürünen mahalleli çocukların "trick or treat" (şeker ya da şaka) çığlıkları eşliğinde kapı kapı gezmelerine dönüşmüş. Yani çocuklar kapınıza geliyor, siz şeker veriyorsunuz ya da bir "bööö" yapıyorsunuz falan. Sevimli bir durum aslında, komşuluk ilişkileri falan gelişiyor..

Herneyse.. Ben hiç cadılar bayramı yaşayamadım, Amerikan filmlerindeki çocukların yaptığı gibi ev ev gezinip "trick or treat" diye serzenişlerde bulunamadım.. İçimde kalan(!) bu ukdemi, dün itibarıyle sonunda gerçekleştirmeye niyetliydim. Başıma gelenler ise, pişmiş tavuğun başına gelmedi.. İlk aksilik, Almanya'da cadılar bayramının kutlanmıyor oluşunu öğrenmemle başladı. Neyse ki bizim yaşadığımız mahalle Münih'in zengin ve paralarını her türlü abuk subuk fikre saçmaya açık tiplerinin yaşadığı bir bölge. Burdaki insanlar kapılarının önlerine iki hafta önceden balkabaklarını dizip, çocuklarına kostüm alma yarışına girdikleri için, ben de haklı olarak mahalle sınırlarında küçük çaplı bir festivale kendimi hazırladım. Sabah erkenden kalkıp marketten birkaç çeşit şekerleme aldım, özenle oyulmuş ve içine mum yerleştirilmiş balkabağımı kapıya oturttum. Sarı ve kırmızı yapraklardan bir aranjman yaptım ve akşamki atraksiyon öncesi okuluma gitmek üzere evden çıktım.

Bu sıra doktora çalışmamın yan dalı için bazı makalelere dalmış haldeyim, bazı sorularım oluyor haliyle, onun için hocayla randevulaştık, ona gideceğim. Benim yan dalım olan "Kültürlerarası İletişim" (IKK) bölümü taaaaa şehrin öbür ucunda, ulaşabilmek için en az bir saat yol tepiyorum. Teptim o yolu. Girdim binaya. Etrafta garip bir sessizlik hakim. İkinci kata çıktım, işler daha ürkütücü bir hal aldı. Loş bir ışık koridorda, in cin top oynuyor! Üçüncü kat, aynı.. Sekreterlik, kitli. Bölüm tatilde! Koca üniversite çalışıyor, IKK tatilde! Hay ben böyle bölümün.. Bre adam, madem tatildesiniz, bana ne diye randevu veriyorsun?! Kısacası Kültürlerarası İletişim bölümü tamamen Almanca eğitim verdiği için ne kültürlerarası, ne de iletişim becerilerine sahip. Bu bölüme mail yazarsınız, bir hafta sonra cevap alırsınız "bu sorunuzu lütfen öğrenci işlerine sorunuz".. Neyse. Sinir oldum, çıktım. Eve döneceğim, tren yok. Raylardan biri yerinden çıkmış, neyse ki zamanında fark edilmiş, ama tüm sistem çökmüş, trenler durmuş. Kısacası, ben 4 saatimi boşa harcamış ve sinirlenmiş halde eve vardım.

Eve girdim. Susuzluktan dilim damağıma yapışmış. Bizim burda musluk suyu içiliyor, musluğun kolunu kaldırmamla, kol elimde kaldı. Ben şok içinde, elimde demir, foşur foşur fışkıran su.. Önce bir umut dürttüm kolu geri yerine, tabii ortadaki metal parça kopmuş, ne kol yerine giriyor ne musluk kapanıyor. O panikle Flo'ya telefon ettim "kol elimde kaldı, musluktan su fışkırıyor, yetiş!" diye. Adam şehrin öbür ucunda, işyerinde.. Ne yapsın? Neyse vanayı buldum, kapattım. Bu arada adamlar hem banyoya hem mutfağa ayrı vanalar koymuş, buna şaşırdım ve sevindim. Çünkü saniyenin onda biri kadar zamanda, gözümden evin su basmış, komşunun sinir krizi geçirmiş görüntüleri ya da daha beteri suyun iptal edilmesi ve bizim banyosuz kalmamız olasılığı falan da geçmişti. Herneyse.. Kocam annesini aradı, annesi tamirciyi aradı, tamirci nazlandı, kayınvalide bastırdı, tamirci 3 gün sonraya randevu verdi, tamirci 400 euro civarı masraf çıkarttı (şaka gibi, bizim Türkiye'nin gözünü seveyim! Bu metal parçayı değiştiriverirsin olur biter, ama burda öyle değil; tüm armatür değişecek, ayrıca adam trafikte eve gelme süresini de çalışma saatinden sayıyor falan). Ne yaparsın, tamam dedik, elimiz mahkum. "Resmen bir i-pad fiyatı!" dedik kocamla (malum bizim nesil fiyatları ancak elektronik aletlerin fiyatıyla karşılaştırarak algılayabiliyor).

Tüm bunlar olup biterken akşam olmuş (saatlerin bir saat geri alınması hiç iyi olmadı, erkenden kararıveriyor ortalık). Flo'nun annesi aradı, uğrayıp bakacak. Zil çaldı. Ben tabii heyecan içinde atıldım kapıya, Elf soyundan gelme kayınvalidemin sarı kafası ve mavi gözlerini bekliyorum.. Kapıyı açmamla dudaklarından kan sızan, baştan aşağı simsiyah pelerinli bir Dracula ile karşılaştım ve akabinde öyle bir çığlık attım ki, tüm mahalle inledi.. Çocuk da ben de bir süre kendimize gelemedik, ta ki çocuk titrek bir ses ve yoğun bir alman aksanıyla "trick ODER treat" diyene dek.. Aldığım tüm şekerlemeleri çocuğa verdim, kapıyı kapattım ve kitledim. Sanırım çocuk da aldığı tüm şekerlerle koşarak evine gitmiş ve annesine sarılmıştır.

İşte böyle bir cadılar bayramı deneyimim oldu, yok bundan sonra bidaha da almıyım ben.. Allah düşmanıma dahi vermesin!

Kütüphane Fantazisi

Bu fotoğrafta gördüğünüz yer cennet değil, Stockholm Kütüphanesi. Beni buraya kilitleseniz, hiç sorunsuz birkaç sene geçirebilirim - eğer bir ömür değilse.. Kütüphanelere ilgim çok küçükken başladı; okumayı söker sökmez, kitapların o keskin kokusu genzimi yakmaya ve bu koku çikolatalı süt kokusundan bile daha çok hoşuma gitmeye başladığı zaman. Ailem her yaz beni ananemle dedemin yazlığına taşırken, nerdeyse kendi ağırlığımda bir bavul kitabımı da taşırdı. Yatağımın başucundaki göze koyardım, iki kule; biri okunacaklar, diğeri okunanlar. İki kule ki; biri eksilirken diğeri yükselen. Aralarından da deniz gözükür.

Muhteşem koleksiyonlarım vardı; sadece hikaye kitapları değil, çizgi romanlar da. Vardı dedim; hala içim titrer hatırladıkça.. Annem evde kullanılmayan eşya sevmez, bir yaz oyuncaklarımla kitaplarım yok oldular. Büyümüşüm..... Onları ihtiyacı olan çocuklara vermişiz, onlar oynayacaklarmış oyuncaklarla (tamam bu iyi, zaten sıkılmıştım o çocukça şeylerden) ama kitaplar??? Annem de pişman oldu tabii ama nerden bilsin kadın, onun için çizgi roman okunur biter, çizgi romanın koleksiyonu mu olurmuş?? Oysa bendeki REDKITler şimdi inanılmaz değerli, bendekilerde RED sigara içiyor, saçı sarı.. Sonra saçını siyaha boyadı, sigarayı bıraktı. Neyse ayrıntılarda kaybolmayalım, giden gitti.

Bu bana ders oldu. Sonraki yıllarda kitaplarımı özenle biriktirir, ilk sayfasına adımı ve kitap bittiğinde hangi şehirde olduğumu yazar, alfabetik sırayla kitaplığıma dizer oldum. Evet biraz takıntılı bir uğraş ama küçük yaşta öğrendiğim kaybetme korkusu beni bu hallere soktu sevgili blogger'cıklarım, herkesin bir tuhaf huyu oluyor işte. Benimki(lerden biri) de bu "kütüphane fantazisi". Böyle bir hayalim var, birgün kocaman bir kütüphanem olacak evimde. Bir rahat kocaman koltuk, bir okuma lambası ve binlerce kitabım. Bursa'daki odama girenleri şimdiden "hooo" dedirten ufak çaplı bir kitaplığım oldu bile; sanırım 300-400 civarına ulaştım. Bir de ek dergiler, seyahat kitapları falan var, onları saymıyorum. Bazen odama gelen konuklar "bunların hepsini okudun mu?" türünde anlamsız bir yorum yapsa da (yok kiloyla aldım ben onları, dekoratif amaçlı), genellikle odaya girenler hemen kitaplığa yöneliyor ve kısa süre sonra "aaa ben de çok severim bu yazarı, aaa benim de başucu kitabımdır, aaa bunu sen de okudun mu acaip bişeydi dimi" sözleri uçuşuyor havada. Keyifli.

Bursa'daki kitaplığı Münih'teki evime taşıyamadım. Bunun nedeni; kitaplar çok ağır, kutulamak, kargo falan yapmak lazım, biraz pahalıya mal olacak ve biz her 2 senede bir ülke değiştirdiğimiz için henüz güvenemedim kendime. Ama özlüyorum kitaplığımın kokusunu.. Münih'in en sevdiğim kitapçısı ise Hugendubel; çünkü hem kocaman hem de oturma alanları var. Alıyorsunuz kitabı elinize, bakıyor, kokluyor, okuyorsunuz hatta. Aynen Boston Cambridge'deki gibi. Orda da kitapçılar böyle bir hizmet sunuyorlar; bazı kitapların kabı açılmış oluyor, onları kitapçıdan dışarı çıkarmadığınız ve hasar vermediğiniz sürece gidip gelip o kitapçının okuma koltuğunda okuyabiliyorsunuz. Kendi kitaplığım olana dek, benim için güzel bir avuntu..

29 Ekim 2011 Cumartesi

Banyo Fantazisi

Balık burcu olduğum için sulak alanlara aşırı sempatim var; yaşadığım kentte deniz, yoksa göl, o da yoksa bari şırıl şırıl akan bir dere olmasına özen gösteriyorum. Etrafımda bir su sesi, akışkanlık, daimi bir dalgalanma olması lazım. Su benim için önemli. Duşumu almadan tam anlamıyla uyanamam, kendime gelemem. Yağmur altında yürümeyi, donuma kadar ıslanmayı, kış günü bile ıslak saçla dışarı çıkmayı severim. Sinirli olduğumda tabak çanağı bulaşık makinesinden çıkarıp yıkadığım, endişeli olduğumda mutlaka sıcak sulu birşeyleri yudumladığım, sıkıntılı zamanlarımda küveti doldurup, kitabımı falan alıp su soğuyana dek içinde kaldığım çok olur. Kısaca: ben suyu seviyorum.

Dolayısıyla yaşam alanlarımda benim için en önemli mekanlar banyolar. Banyo dediğin geniş, ferah, aydınlık, minimalist ve yumuşak renklerle döşenmiş olmalı. Yerleri mutlaka kuru, halısız kilimsiz, saç telsiz, kireç lekesiz, tertemiz olmalı. Banyo kesinlikle serin olmamalı ama havasız da kalmamalı. Orda burda gereksiz eşya ve süs olmamalı, makyaj malzemeleri falan dolaplarda tutulmalı. Misafirler için kağıt havlu ve gerektiğinde kolayca yetişilebilecek yedek tuvalet kağıtları bulunmalı.

Banyonun benim için en önemli elementi ise duş tabii ki. Duş kesinlikle gür akmalı, hani şu az suyu bolmuş gibi gösteren ekonomik ve de ekolojik sistemler var ya. Geniş başlıklı duş sistemleri insana şelalenin altındaymış hissi verdiği ve ayrıca omuzlara masaj yaptığı için iyi seçimler. Gevşek, plastik ve yerinde durmayan, tıkalı deliklerinden sağa sola su fışkırtan duş başlıkları dayanılmaz bir azap. Bir de mutfakta su açıldığında suyun birden buz gibi akması sendromu vardır bazı evlerde, delirtir beni..

Yer müsaitse, kocaman bir küvet günün bütün stresini alıyor gerçekten. Avustralya'da yaşarken evimiz 14. kattaydı ve yere kadar inen pencerenin hemen önünde şu yandaki fotodakine çok benzeyen muhteşem bir jakuzi duruyordu. Mumlar eşliğinde şehrin gece ışıklarını izlerken bir yandan şarap yudumlamak, öteyandan suyun içinde olmak tarifi imkansız bir duyguydu. Avustralya'dan döneli beri özlediğim tek şey bu küvet! Almanya'da banyolarda küvet ve duş ayrı oluyor, bu da aslında güzel bir durum, ama burdaki küvete değil 190 boy ortalamasıyla almanlar, 160 (tamam tamam 1.58'lik) boyumla ben bile zor sığıyorum, iki büklüm halde dört duvara bakarak şarap yudumlamak ya da Genç Werther'in Acıları'nı falan okumak da pek keyifli değil doğrusu.

Şu hayattaki temel hedeflerimden biri, bahçeye irice bir jakuzi gömdürmek ve etraf karla kaplıyken ailecek içine girip sohbet etmek, sıcak sahlep içmek falan. Şimdilik hayal olsa da inanıyorum günün birinde bu aristokrat hedefime ulaşacağım..

24 Ekim 2011 Pazartesi

Adsız

"Adsız" yollanan yorumları prensip gereği yayınlamıyorum, bilginize.

19 Ekim 2011 Çarşamba

Kanserle gelen mutluluk

Hayat çok kırılgan. Geçtiğimiz hafta bir arkadaşıma meme kanseri teşhisi konulduğunu ve memesini aldıklarını öğrendim. Neyse ki artık meme kanseri tedavisi mümkün olan, göreceli olarak daha az zarar verici kanser türlerine giriyor. Basit bir elle kontrol ve tıbbi tarama ile de erken devrede yakalanıyor. Arkadaşım da şanslılardan biri, bugün neşe saçarak "şimdi iyileşme dönemindeyim, hayatın keyfini çıkartıyorum" dedi.

Kanser gibi ciddi bir ölüme yaklaşma deneyimlerinden sonra, hastalığı yenen insanların büyük çoğunda bir "psikolojik gelişim ve olgunluk" görülüyor. Psikolojide ve sağlık alanında bir çok makale var bu konuda. İnsanlar hayatın kırılganlığının farkına varıyor ve kalan zamanlarını dolu dolu yaşamaya yöneliyorlar. Birçok insanın kanser ile mücadele döneminde aile bireyleriyle ilişkileri yakınlaşıyor, duygularını daha kolay paylaşmaya başlıyorlar, artık hayatı eskisi kadar fazla ciddiye almadıklarını ve eskiye nazaran daha mutlu insanlar olduklarını belirtiyorlar. Bu güzel. Ama daha güzeli sanırım kanser olmadan bunu anlayabilmek..

Oğlunu kurban etmek

Tek tanrılı dinlerin tümünün kitaplarında geçen bir hikaye vardır; Hz. İbrahim'in oğlu İsmail'i "neredeyse" kurban etme hikayesi. Bu hikaye benim çok eskiden beri tüylerimi ürperten, içindeki gizli anlamı bir türlü yakalayamadığım, farklı dinlerden birçok inanan ve din adamıyla tartıştığım halde bir türlü anlamadığım bir hikayedir. Hani doluya koydum olmadı, boşa koydum olmadı türünde..

Dinlere göre ufak tefek farklar var hikayede ama özetle; Hz. İbrahim birkaç gece üst üste Tanrı'nın onu test etmek için oğlunu kurban etmesini buyurduğunu görüyor. Sonunda bu dürtüye ya da buyruğa daha fazla karşı gelemeyerek, oğlunu alıp dağın tepesine çıkıyor (dağ tepeleri tanrıya yakın yerlerdir bilirsiniz). Tam oğlunun boğazına bıçağı dayamışken (oğlu da babasına bir koyun gibi itaat ederken) Tanrı onu durduruyor ve oğlunun yerine bir koyun yolluyor ve onu kesmesini istiyor. İşte bizim kurban bayramı böyle doğmuş. Aslında islamdan, hıristiyanlıktan ve yahudilikten çok önce, bir pagan adeti olarak. Diğer dinler bu adeti çeşitli nedenlerle (yahudilerde kurban edilen tapınağın yıkılması, hıristiyanlarda ise İsa'nın bir final mahiyetinde kendini kurban etmesiyle) sonlandırmışlar, fakat müslümanlar hala devam ettiriyor. Benim gibi birçok insan için dayanılmaz bir "bayram", kabul edilemez bir sorun, ama devam ediliyor. Hatta kurban bayramı dışında, olmasını istedikleri dilekleri için canlı hayvan adayan fanatikler de var.

Benim yazmak istediğim kurban fenomeni ya da bunun antropolojik kökenleri değil. Bu konuda daha fazla okumak için buraya tıklayabilirsiniz. Benim kafamı kurcalayan, bir babanın öz evladını kurban etmesi temelinde yatan patoloji ve inanç - etik sorunsalı. Çocuğum yok ve nasıl bir histir bilemem ama eğer olsaydı, içimden bir ses öyle emrediyor diye boğazına bıçağı dayamazdım. Hayır bu bir şizofreni belirtisi olduğu için değil, bana tüm benliğiyle inanan ve güvenen bir canlıya kıyamayacağım için. İsmail'in babası boğazına bıçağı dayadığında ne hissettiğini çok düşündüm. Tanrı için kurban edilmek.. Varlığını görmediğin, duymadığın, sadece inandığın bir kavram için, öz baban tarafından ihanete uğramak. İsmail son dakikada bıçaktan kurtulmuş ama bu deneyimle tüm bir yaşamını nasıl devam ettirmiş, bilmiyoruz. Babasına güvenebilmiş mi, Tanrı'nın amacını anlayabilmiş mi? Ben anlayamıyorum, aklım almıyor.. Bana göre; bu da dilden dile anlatılırken değişmiş, anlamını kaybetmiş, ürkütücü bir hal almış, amacını yitirerek sadece korkutma ve sindirme aracına dönüşmüş hikayelerden biri.

Bu hikayeyi bugün tekrar düşündüm, çünkü bu sabah gazetelerde "24 şehit ve 15 ölü ele geçirme" manşetleri ile sarsıldı Türkiye. Çok acı, gencecik çocuklar inançları ya da daha kötüsü inandırıldıkları kavramlar için ölüyorlar. Her iki tarafın da ciğerleri yanıyor yıllardır ama bitmiyor bu acı. Hiçbir sonuca ulaşmayan politikalar, agresif ve yıkıcı askeri adımlar, toplumların birbirine duyduğu öfke, nefret ve dialog eksikliği böyle devam ederse asla da bitmeyecek. Artık dünyadaki birçok ülke profesyonel orduya geçiyor, askerlik zorunlu hizmet olmaktan çıkıyor. Bizim ülkemizde, diğer ülkelerden çok daha fazla hissediliyor profesyonel ordu ihtiyacı, çünkü bizim doğuda politik problemlerimiz var. Çok büyük problemler, bir türlü çözül(e)meyen problemler bunlar. Çok yazdım bu konuda, artık ben bile sıkıldım.

Ama bugün bu manşetleri, köşe yazılarını ve arkadaşlarımın facebook status'lerini gördükçe, yukarıdaki hikayeyi düşündüm durdum. Çünkü çok benziyor. Bize yukardan bir ses, "oğlunu ver, oğlunu ver" diyor, biz düşünmeden, koşulsuz veriyoruz oğullarımızı. Piyon gibi.. Yeşil ya da kahve kamuflaj kıyafetinde birbirinin tıpkısı olan oğullar, halbuki normal hayatlarında benzersiz, bir eşi daha yok. Ölüme gidiyorlar. Silah tüccarları, askercilik oynamayı seven politikacılar, çete liderleri onları kurban olarak alıyor, her iki taraftan da. Aynen Hz. İbrahim gibiyiz, bir ses duyuyoruz, bir rüya görüyoruz, sorgusuz kabulleniyoruz. Yoksa başka nasıl açıklarsınız "oğlum devlete feda olsun"u, nasıl bir baba söyleyebilir bunu, nasıl bir inançtır, sorgulanmadan kabul edilir?

Acı olan ne biliyor musunuz, bizden oğul isteyen bu sefer şefkatli bir tanrı değil. Son dakikada durdurmuyor bizi. Aldığı oğullar yetmiyor, hep daha fazlasını alıyor..

Oğullarımıza oyuncak silah almayalım, arkadaşları onu tartaklarsa onun da bir yumruk atmasını öğretmeyelim, "göze göz, dişe diş" diyerek çocukların hepsini kör etmeyelim ve başkasının oğlunu öldürmesi için askere yollamayalım. Şu anki sistemde ne yazık ki seçimimiz yok ama olmalı. Herkes asker olmamalı, tüm çocuklar "eti senin kemiği benim" düsturu ile orduya armağan edilmemeli. Çünkü belki de sırf bu nedenle, yani sonsuz bir insan kaynağının garantisi ile, bizim iç ve dış politikamız da giderek agresifleşiyor, çözüm odaklı olmaktan uzaklaşıyor. Bunun önünü almak için hepimiz sesimizi yükseltelim, biz orduya destek kaynağı değiliz, biz düşünülmeden boğazına bıçak dayanan koyunlar değiliz, biz anlamadığımız bir oyunun piyonları değiliz!

10 Ekim 2011 Pazartesi

Zencefilli ballı süt

Evet, ne yazık ki sonunda geldi.. Kış. Dışarıda buz gibi bir rüzgar var ve benim tonsilleri alınmış nazik boğazım hemen alarm vermeye başladı. Anaokulunda yönetici olduğum dönemde, o elinden her iş gelen bakıcı teyzelerin birinden öğrendiğim ve o gün bu gündür başucumdan eksik etmediğim kurtarıcımı paylaşacağım bugün sizinle: Zencefilli ballı süt. Her yaş nanemolla için şiddetle tavsiye ediyorum, bu kışı zencefilsiz geçirmeyin. Bu yamru yumru kök, içindeki kalsiyum, fosfor, demir, B ve C vitamini ile hakikaten muhteşem bir bitki. Sadece solunum yolu hastalıklarına karşı değil, mide ve sindirim sorunlarına, yorgunluğa ve düşük metabolizmaya karşı yararlı olduğu biliniyor ve son araştırmalara göre kalp kaslarını kuvvetlendirici bir besin.

Bir kötü huyu var; tadı rezalet. Dolayısıyla, havuç yer gibi katır kutur girişemiyoruz kendisine. 4-5cm çapındaki taze bir zencefili rendeliyoruz, bir çay bardağına alıyoruz, üzerine balımızı döküyoruz (miktarı ağız tadınıza göre ayarlayabilirsiniz, ben genellikle bir çay bardağı yapıp 1 hafta kullanıyorum). İyice karıştırıyoruz ve üzerini şeffaf folyo ile kapatıp buzbolabımıza koyuyoruz. Her sabah ılık sütümüze 1-2 çay kaşığı bu karışımdan katıyor ve höpürdete höpürdete içiyoruz. Deneyin, farkını hissedeceksiniz.

9 Ekim 2011 Pazar

Cam nasıl silinir

Bir önceki yazımda bahsettiğim gibi; ben bugün tüm evimin camlarını sildim, başım göğe erdi. Bu benim 30+ senelik hayatımda ilkkez yaptığım ve bundan sonraki 30 senede de kaç kez tekrar yapacağım şüpheli olan bir durum. Bu nedenle bir blog yazısına konu olmayı hak ediyor. Zira ben de anlayamadım nasıl bir gazla bu davranışı gerçekleştirdiğimi ve hatta sonuca bile ulaşabildiğimi..

Yeni başlayanlar için "Cam nasıl silinir", buyrunuz bir bilenden öğreniniz:

Bu eve Mart ortası taşındık. Taşınırken camlar silinmişti, baktık dışarısı görülüyor, daha ne olsun.. Biz de bir daha kasmadık açıkçası. Sonra yaz geldi, zaten evde az zaman geçirmeye başladık. Biz kocamla uzayda büyüdüğümüz için hiç cam silmemişiz, nasıl silinir görmemişiz, üstelik Alemanya'da temizlikçi kadın denen kaymak tabaka 2-3 saatlik işe 200 euro para istiyor! Yok bizde o mebla, olsa da yeriz, elin kadınına ne verelim.. Bu felsefeyle tatile gittik. Dönüşte, yani bu hafta, apartmana girip çıkarken artık bizim bile dikkatimizi çekmeye başladı camların kiri. Aslında sonbaharda cam mı silinir diyeceksiniz, doğru. Ama sosyal kıyaslanma ve toplumdan red edilme korkusu ile "Elalemin camları parıl parıl parlıyor ayol, bizim neyimiz eksik?" diye düşündüğüm için, ben koca kişisini dürttüm "kalk herüf, cam silelüm" dedim, ama baktık yapılabilecek daha eğlenceli aktiviteler var, vaz geçtik (çok fesatsınız bu arada).. Neyse kısmet bugüneymiş, çünkü bugün benim artık doktora çalışmalarıma ciddi bir zaman ayırmaya başlamam lazım. Ve "Ders çalışmamak için yapılabilecek en yaratıcı 100 aktivite" listesinin en başında tüm evin camlarını silmek geliyor. Zaten içmişim bir tas kahveyi, bir enerji patlaması içindeyim.. Giriştim camlara.

İlk yarım saat çok güzeldi, çünkü hafif bir güç ve işe yeni başlamanın getirmiş olduğu "Türk Azmi" ile tüm evin camlarının iç kısımları siliniverdi. "Ayol bu iş ne kolaymış, temizlikçi kadına vereceğim 200 euro da cebime kaldı hohoyt, haydi dış kısımlara girişeyim" dedim ve camı açmamla acı gerçekler yüzüme soğuk sonbahar havası eşliğinde çarptı. Benim sildim sandığım iç kısımlar, camın o geometrik açısından öyle alacalı bulacalı gözüküyor ki, biri camlara Ebru sanatının en güzide örneklerini nakşetmiş sanarsınız. Benim omuzlar düştü, dudaklar titredi, bi ağlamaklı oldum.. Koca kişisine dedim "bu böyle olmayacak, verelim 200 euroyu, tutalım bi Helga, bi Anita.. Ayrıyeten ben anamın evinde prensesler gibiydim, evlendim, düştüğüm konuma bak" ve devam ettim "vıt vıt vıt".. Koca kişisi de bu lafların üzerine bir suçlu hissetti, bir suçlu hissetti - ama salak diiliz tabii ki 200 euro vermeyi gözümüz yemedi, giriştik baştan camlara beraberce.

Özetle, olayın özü şudur: camsil denen zımbırtıyı pıspıslatacaksınız cama, hemen akabinde şu kullan-at havluların bir yaprağıyla (ya da çevreciyseniz, yukardaki resimdeki T fırçayla) gıcırdata gıcırdata güzeeeelce sileceksiniz camı, sonra eski bir havlu ile güzelce kurulayacaksınız. Güç kullanmak şart, kollarınız kopacak ama o camlar pırıl pırıl ışıldayacak. Ayrıca dış taraf baya pis oluyor, oraya iki sefer girişeceksiniz. Bizim evde biraz bol sayıda cam olup, çoğu da yere kadar olduğu için (bu çok sevdiğim duruma bugün lanet ettim) biraz zaman aldı; 3 saat kadar..! Ben her odayı bir gün yaparız diye düşünüyordum, o yüzden aslında bize göre çabuk bile bitti. Ama sanırım uzman biri tüm evi 1 saatte halledebilir. Bu temizlik Mart'a kadar götürür bizi bence. En az yani :P

Hamiş: Bir de benim tam çözemediğim bir "gazete kağıdıyla cam silme" tekniği varmış - ama tam nedir bilmiyorum, ekşi sözlükten açıklaması okunabilir.

Bir başlayabilsem..

25 yıllık okul hayatımın aksatmadan her bir yazında; kitap defteri fırlatarak, çantaya bir tekme vurarak, adeta hiç geri dönmeyecekmişim gibi yaz tatiline çıktım. Denize, güneşe, bahçeye, hayvanlara doydum. Her sonbaharda okullar açılırken hüzün bastı, ayaklarım geri geri gitti, ilk yarı yılın hatırı sayılır bölümünde aklım denizde kaldı. Eşşşşek kadar oldum ama bu yaz sonu da tabii ki aynen böyle oldu, neden olmasın ki?

Evet 25 senelik bir "eğitilme" süreci geçirdim ve hala şu hayata dair bi'şi öğrenemedim, o ayrı bir durum; ama madem okulları ve okumayı bu kadar az seviyorum neden bu işi bu kadar uzattın derseniz.. Araya birkaç boşluk girdi; bir dönem dünyayı gezdim, paralar suyunu çekti, geri döndüm, çalıştım, para kazandım, yine gittim falan derken iş uzadı. Bu sene, şu geçkince yaşımda, yeniden tazecikten bir doktora öğrencisi oldum. Bizim oralarda doktora denen naneyi normalde 23-27 yaşları arasında hallediyor zeki öööğrenciler ve diplomalarını odalarının duvarlarına asıp, sonra bir cafe falan açıp hayatlarına devam ediyorlar, huzur içinde. 30'lu yaşlarda totosu tahta sıraya yapışmış halde anca hafif tırlatmış kız kurularıyla, askerden kaçmayı onur meselesi haline getirmiş erkekler kalıyor geriye. Yani bizim memleket normlarında 30'lar doktora için geçkince bir yaş; yoksa yurtdışında bakıyorum doktora yapanlara ben abla - abi diyebilecek konumdayım. Güzel.

Bu Alemanya denen memlekette ise, doktora 3 sene sürüyor ama resmi belgelere bakılırsa yaz ve kış tatiliniz yok; 12 ay, haftanın 7 günü, 24 saat öğrencisiniz. Programınızı siz belirliyorsunuz, derslerinizi siz beğenip alıyorsunuz, seminer ve konferanslarınızı siz ayarlıyorsunuz; yani herşey 30'lara gelip de sorumluluk sahibi olmuş efendi uslu doktora adayı insancıklar için tıkır tıkır işliyor. Sorun yok.

Ama ben alışmışım ille totomdan biri itekleyecek, kızım bi bak bi dersin var mı ödevin var mı diyecek, hatta mümkünse benim yerime çalışacak edecek falan fişman. Tabii dolayısıyla ben Temmuz ortasından şu ana dek keyfime göre kendime tatil ilan ettim ve "şu an farklı önceliklerim var", "kendimi hazır hissetmiyorum", "doğru zaman değil" diyerek; doktora namına tek bir sayfa bi'şey okumadan, bi'şey çiziktirmeden koca yazı devirdim. Lakin tatlısıyla acısıyla, deniziyle güneşiyle, bir elim balda diğeri kaymakta, bir yazın daha sonuna geldik. Hayır ben kabul etmesem de; hava bu memlekette 12 dereceye düştü, kaloriferleri yaktık, kış geldi. Ama ben derslerimin başına geldim mi? Hayır. Pes!

Panik yok. Doktoranın ilk senesinin ilk dönemi zaten avanak avanak sağa sola bakınmakla falan geçiyormuş, bunu da şerefimle çok güzel başardım ben. Ama artık bikaç ders almak, biraz kitap okumak, tez konumla aramda kurulacak simbiyotik bağın ilk hücrelerinin temelini atmak lazım geliyor. Ayıp oluyor yani elaleme, anam babam ne der komşuya mahalleliye falan. Kızı yolladık oraya doktora yapmaya, baklava yaptı durdu der ayol. Ayıp.

Biryerden başlamak lazım da, nerden ve nasıl? İşte bu çok zor, a dostlar.. Haftaiçleri zaten Almanca kursu tam gaz gittiği için; eve gelip, dinlenip, birşeyler atıştırıp, tam kuruluyorum koltuğa...gözüme mesela Hindistan seyahat kitabı takılıyor, birazcık bakayım geri dönerim diyorum, 3 saat geçmiş, akşam olmuş, koca kişisi eve gelmiş. Eh koltukta bir sarmaş dolaşlık hali, film falan izlemek dururken frijit hatunlar gibi "yok ben dersime çalışıcıaaam" olmuyor tabii. Haftasonları ise zaten spora git, kahvaltı tıkın, tam kitabımı defterimi açıyorum önüme...ordan bir telefon geliyor haydiiii eller havaya, totolar obaya modu. Bir de ev işleri var, tüm hafta boyunca haftasonuna bırakılan; pireyken deve olan. Bugün mesela sabahtan beri neler yaptım, ben bile şaşırdım halime. Sanırsın uzman bir Fadime, bir Güllü, bir Şükriye olmuşum. Anasının evindeki prensesvari hayatında cam silmeyi bırak, silinirken bile "ayy soğuk geliyoaaa, ben odama çıkıyoruaaam" diyerek bu evsel hadiseleri deneyimlememiş biri olarak, ben bugün evimin tüm camlarını sildim parlattım ayol. Nası yani?!? - Buna gelicez, bu apayrı bir macera oldu tabii ki..

Kısacası bir türlü başaramıyorum ben dersimin başına oturmayı.. Napıcaz? Konsantrasyon problemi yaşayan çocukların anne-babasına ne diyordum ben; her gün belirli bir saat aralığı belirleyin ve hep aynı saatte, ne olursa olsun dersinin başına oturmasını ve kalkmamasını sağlayın. Kendime de bunu salık veriyorum.. Ya bismillah, yaşasın yeni okul dönemi! Küçük büyük, tüm öğrencilere; hepimize kolay gelsin!