3 Aralık 2010 Cuma

Afrika'dayım..!

03.12.2010-01.02.2011 arası Afrika seyahatim nedeniyle bir süre buraya yazamayacağım ama beni an be an izleyebileceğiniz ve fotolara ulaşabileceğiniz, hatta üye olup blogdan direkt emailinize bilgi alabileceğiniz yeni bir sitem var, üzerine tıklayınız:

http://cerenmus.travellerspoint.com/

İyi seyirler :)

Ceren Musaagaoglu

Son dakika insanı

Bu sabah 5 dakikada 55 litrelik sırt çantamı hazırladım, bana bir takdir belgesi ya da bir 5 yıldızlı aferin falan vermeliler. Tabii ki hiçbirşeyim sığmadı, apar topar-tıklım tıkış-biçimsiz birşey oldu, tek çantaya sığması gerekenler iki çantaya anca sığdı, sonunda da beni terminale geçirmeye gelen annemle babamın eline geri verilen kıpkırmızı bir uyku tulumu, el çantasına tıkılan bilgisayar ve koca SLR kamera falan, saçma sapan durumlar vuku buldu.. O görüntü 20 yılda 37 ülke gezmiş olan gezgine hiç yakışmadı..

Neden böyle oldu ben de anlamadım. Bu sefer çok salla pati gidiyorum; hatta son günün son sabahı aklıma gelen, aşı karnesindeki eksik menenjit aşısını son dakika golü olarak "cort" diye yemiş olmam da bu abuk hikayenin tuzu biberi oldu. Hemen akabinde sağlık ocağının köşesindeki Aksu fırınından alınan çıtır simit olmasa çekilir yanı yoktu, sabah sabah..

Çok serdim totoyu, nasılsa yaparım diye bıraktım herşeyi son dakikaya. Hayır, gittiğim yer Merzifon olsa neyse de, Afrika olunca bu serişin de tadı kaçıyor.. Bi silkelenip kendime gelmem lazım, ey sevgili blog! Yoksa bu kadar sermemin altında bir gayri ciddiyet ya da bir boşvermişlik mi yatıyor ne? Nasılsa tüm hayatım bir çingene edasıyla ordan oraya taşınmakla geçiyor, ondan mı artık ciddiye almıyorum bu gidiş-geliş halini? Ondan mı acaba, Delhi trafiğinin orta yerinde geviş getiren bir hint ineği kadar sakinim uçağa saatler kala? Olabilir valla..

Ama bu seferki başka, Afrika yahu.. Heyecan dorukta; zebralar-filler-burnu halkalı sarkık memeli zenciler-dizi dizi maymunlar-en sevdikleri kan grubuna sahip olan beni "hazırol"da karşılama heyecanından gözüne uyku girmeyen sivri sinekler falan, hepsi beni beklemekte. Beni daha ne maceralar bekliyor onu da bilemiyorum tabii. Okuyup görücez hep birlikte.. Ha bu vesileyle, yeni bir blog açtım, "buraya" bir süre ara verip, "oraya" taşınıyorum - bir nevi yazlıkçı mantığındayım, görüyorsunuz.. Yeni blogda foto ve harita imkanı ile emaille takip edilme lüksü falan var, o nedenle tercih ettim, sadece seyahatim süresince, geçici olarak.1 Şubat itibariyle kürkçü dükkanıma geri döneceğim, ilginize ve bilginize..

Bir başka "son dakika" haberi: Bu sabah "son dakikada" dolaptan çıkarılan soğuk yumurtaları haşlarken çatlamaması için suya 1 kaşık tuz konması gerektiğini öğrendim ve bir dizi deneyle kanıtladım. Benim gibi "son dakika" insanlarına itina ile duyurulur.

Oyunlar

Haberlerde izledim, yeni nesil çocukların köşe kapmaca, saklambaç, yakar top gibi oyunları oynamadıkları ve bilmedikleri anlaşılmış. Bizim milli eğitim hemen bir acil durum komisyonu oluşturup bu oyunları müfredata katmış. Artık çocuklar okulda bir yandan dolan öbür yandan boşaltılan havuz dilemasına ek olarak bu oyunları da öğreneceklermiş. Hatta ninelerimizin dedelerimizin döneminden kalma oyunlar ve oyuncaklar, son derece antropolojik bir hassasiyetle ve arkeolojik bir çabayla araştırılıyormuş. Cami çıkışı ve kahvehanelerde, tenhada kıstırılan yaşlılara seri sualler sorulması yöntemiyle kayda geçiriliyormuş.

Valla güzel bir girişim, bu araştırma ekibine beni de alsalar, sabahtan akşama kadar uygulamalı bir eğitimden geçirseler.. Kalifiye bir işçi olurum valla, HÜ'deki masterda oyunun çocuk psikolojisindeki yeri konulu bir makale de yazdıydım. Hele rengarenk kıyafetlerimle yakartop'un aranılan oyuncularından da biriydim zamanında - 500 yıl falan önce..

Çocuk oyunlarım çok acaipti benim, kardeşsizlik ve engin bir hayal gücünün etkisi muhakkak. Bana verilen hiçbir şeyle gerçek anlamında oynamadım, ananemin düğme kutusu bir nevi Sim City'ydi benim için, ne karakterler vardı bilemezsiniz.. Hele 70'li yılların perdelerindeki püsküller, taverna gülü olma yolundaki kariyerimin ilk ve son basamakları, İzmir'in su kesintili yazlarına çözüm olarak doldurulan küvetler Atlantis maceralarımdı.. Unutamadığım bir yaz Karaburun'da alt bahçeye kurduğum nevresimden çadır ve eve girmeme inadıyla bezenmiş kampçılık deneyimlerimin, hava kararırken ananemin kızarttığı köfte patates kokusuna yenik düşmesi.. Bir başka yaz kendimi deniz kızı sandığım için mayomu çıkarmayı reddettim ve koca bir yaz boyunca gece bile yatağıma mayoyla gittim. Benim için bu hayati bir durumdu çünkü her an birinin boğulacağını ve benim halihazırda üzerimdeki mayomla denize atlayıp onu kurtaracağımı hayal ederdim. Neyse ki o yaz kimse boğulmaya kalkmadı da ben de tatlı yatağımdan çıkıp, mayo üstüne giydiğim pijamalarımdan sıyrılıp gecenin bir körü denize atlamak zorunda kalmadım.

Hey gidi günler, hey..

Aslında oyun oynamayı hiç bırakmıyoruz, tamam belki ip atlamayı ve saklambaçı unuttuk ama hepimiz bilgisayarlarımızdaki ya da ipod-pad-pid-fan-fin-fon'larımızdaki oyunları, şans oyunlarını, benim çok sevdiğim kelime oyunlarını ve en önemlisi de sporu bolca ve mümkün olan her an ve ortamda kullanıyoruz. Oyun hayatımızın en önemli alışkanlıklarından biri ve sonsuz bir devinim içinde sürekli değişen sosyal yaşamda, yeniliklere adapte olmamıza ve akıl sağlığımızı korumamıza yarıyor. Sonuçta zaten hayat da kocaman bir oyun değil mi?

Kedi-Köpek

Hayvanlar alemini insanlar alemine yeğ tutarım! Evet, aynen böyle, kimse alınmasın. Bana daha samimi, sevimli ve rahatlatıcı geliyorlar, böceğinden sürüngenine, uçanından kaçanına, su dibindeki memelisine, ayırmadan hepsini severim. Hiçbirinden korkmam. Ama bir hayvan var ki, benim için yeri başkadır: Köpek.

14 sene birisiyle yaşamımı paylaşma şansım oldu, ondan öğrendiklerimi kimseden öğrenmedim. Muhteşem bir canlıydı; en uzman psikoloğa taş çıkartan bir empati yeteneği, kendine özgü bir mizah anlayışı vardı. Onun hakkında daha uzun yazacağım, henüz hazır değilim.. Beynimdeki yazının sesi henüz durmadı. Fakat köpek milleti genel açıdan olağanüstü bir canlı. Oyuna düşkünlükleri, yoldaş olma yetenekleri, bir kuru ekmek verdiğinizde kırk sene hürmet etmeleri ilk aklıma gelenler. Bir köpeğiniz varsa, asla canınız sıkılmaz. Bir köpeğiniz varsa, yanınızda her zaman bir arkadaşınız var demektir. Bir köpeğiniz varsa, siz zenginsiniz demektir!

Bir de kedi milleti var, onları tanıdığımı - hatta hiçbir insanın tanıyabileceğini - iddia edemem ama birkaçıyla doğaları izin verdiği ölçüde yakınlaşma imkanım oldu. Yakınlaşma derken, sayelerinde 2 kez kuduz aşısı yemem de gerekti, o nedenle biraz mesafeli olmayı öğrendim. Son 10 senedir istanbul'daki evin bahçesinde yaşayan ve keyfine göre pencereden zıplamak suretiyle, arada yemeğe ve ez gezmesine gelen sarı-kızıl tekirim var: Havuç. Gırlaması, yumuşak tüyleri, hakikaten stres önleyici. Kedisi olanlar daha uzun yaşıyormuş!

Bir de kedi-köpek var, yani cat-dog. Bu muhteşem çizgifilmi bir ara cnbc-e'de veriyorlardı ama uzun zamandır rastlamadım. Yarı kedi, yarı köpek olan bir canlının sosyal yaşam hjkayeleri. Tabii birbiriyle inanılmaz derecede uyumsuz olan bu iki hayvanı izlemek dehşet komik birşey. Misal: su birikintilerinde hoplamayı seven köpek, sudan deli gibi nefret eden kediyi delirtiyor vs vs. Internetten izlenebilir..

1 Aralık 2010 Çarşamba

200-70-60

Afrika öncesi seyahat sigortası yaptırmak son dakikada aklıma geldi. Bu vesileyle Sunay Akın'ın çok sevdiğim bir dizesini de hatırladım: "90-60-90'ı herkes bilir, vücut ölçüleri. Ha bir de 200-70-60 var, o da tabut ölçüleri"

Hazır hislenmişken, ölüm üzerine bir-iki fikir de belirteyim istedim. Malum bu bizim toplumda bir tabudur, konuşulmaz. Lakin, Afrika'da ne olacağımız belli değil, öteyandan entellektüel açıdan hortlayarak bloguma ulaşabilecek miyim, emin de olamıyorum. Yazayım gitsin..

10dk'da 25euroya yaptırılan bir sigorta, hastalık halinde bakım ve tedavi ile ölüm halinde memlekete doğru kolilenmeyi taahhüt ediyor. Tabii inşallah ölmeden ve sürünmeden dönmek nasip olur ve sigortaya da gerek kalmaz. Ama bence iyi bir yatırım, çünkü o kadar uzaktan cenaze taşımak 20.000euro falan tutuyor.

Aslına bakılırsa, öldükten sonra cenazemin taaa Afrika'dan taşınması kadar saçma sapan birşey düşünemiyorum. Tahtalıköyden kendimi ruhen getiremedikten sonra, bedenimin o kadar macera yaşamasına, insanları tekrar tekrar üzmesine, maddi ve lojistik dertler açmasına ne gerek var, bu biiiir. Dahi Da Vinci'mizin dediği gibi; dolu dolu süren bir yaşamdan sonra gelen ölüm, uzun bir çalışma gününün ardından gerek uykuya benzer. Seyahat ederken öğrendiklerim ve tecrübe ettiklerim, yaşamımın diğer tüm anlarında bana öğretilenlerden çok daha kalıcı ve değerli oldu her zaman, o nedenle seyahat ederken gelen ölümün güzel bir ölüm olduğunu düşünüyorum. Hatta uçak kazaları, ortada ceset meset bırakmaması, mezar denen o betonarme yapının üzerime örtülmemesi ve doğa ile bütünleşme açısından bence en ideali.

İkincisi de, insan ölümüyle değil, yaşamıyla hatırlanmalı, o nedenle ölüm yıldönümlerini sevmem, mezar ziyaretlerini de. Gavurlar ne güzel kutlarlar yaşamı, sevdiklerinin cenazesinde yiyip içerek, güzel hatıraları anlatarak ve bolca gülerek.. Bizde biraz ağırdır ölüm zamanları, travması da daha uzun sürer bu nedenle. Oysa, asıl başarı, öleni güzel anılarıyla hatırlamak değil midir?

İnşallah totomuz sıkıntıya girmeden, sağlık ve afiyet içinde bir Afrika macerası yaşar ve 2 ay sonra geri döneriz diyerek ve bu kış bol olan ayva tatlısından bol bol yemenizi önererek (tatlıya bağlama gayreti içinde) izninizle çantamı hazırlamaya doğru koşuyorum.

Aç Ayı

Günlük dilimizde "Acıkmak ve Ayılar" arasında ilginç bir bağ var; birçok dildeki deyim ve atasözleri bu iki kelimeyi aynı anda, aynı ortamda kullanıyor. Örneğin bizdeki "aç ayı oynamaz", Germen kökenli dillerdeki "bearhunger" yani "ayı gibi aç" ilk aklıma gelenler.

Hani Amerika'da haberlerde sıkça görürüz; yazın sıcaklarından bunalan ayılar evlerin havuzlarına girer, uzun uzun keyifli bir şekilde yüzerler. Sağdan soldan yemek yerler. Hani herşeyi de yerler, doğrusu. Ayırdıkları yemek pek yoktur. Bu durum sabahın köründe aklıma şu vesileyle geldi; sabahları bir ayı kadar aç oluyorum, insan ırkının daha gözünü tam açamadığı saatlerde, buzdolabının kapısını çoktan açmış oluyorum. Sabahki açlığım en çok sevdiğim öğün olan kahvaltıdan sonra sona eriyor neyseki; öğlen hiçbir zaman, bazen geceleri bile hiç yemek gelmez aklıma. Ama şu an saat sabahın 7.30'u, kahvaltıya sözüm olduğu için 2-3 saat de beklemek zorundayım, haliyle aklıma sadece yemek ile ilgili yazılar geliyor.

Bursa'da saklı cennetler var, İnegöl yolunda, Kestel'i geçtiğinizde, Çimento Fabrikası yönüne doğru giderseniz Saitabat Köyü'ne ulaşıyorsunuz. Yazın şelalesi ve hafif esintisi ile cennet gibi bir yer (bknz. yandaki fotom). Köy kadınlarının kooperatifinde sinide getirilen Gürcü kahvaltısı parmak yalatan cinsten. Bir de, yine aynı bölgede Kazancı Köyü vardır. Bu köy Boşnak köyüdür. Pazar sabahları erkenden bisikletçilerin akınına uğrar bu güzel yol, o nedenle arabanızı virajlı yolda dikkatli kullanın. Muhtarın yerinde menemenli güzel bir kahvaltı yapılabilir. Sonuncusu da ananemin en sevdiği yer, Mudanya'daki Mütareke Evi'nin hemen yanındaki sarı evcik. Denizin hemen üstüne kurulan tahta sette oturularak, martılar eşliğinde lezzetli ve bol çeşitli bir kahvaltı yapılabilir.

Diğer kentlerde de bu tip saklı cennetlerim var ama her horoz kendi çöplüğünde öttüğü için, onları da o kentin sakinlerine bırakmak lazım. Bir de bu konularda biraz bencilim, kimse bilmesin duymasın gitmesin ve bu mekanlar hep aynı kalsın istiyorum.