30 Kasım 2010 Salı

Anti-kahraman

Kendimi bildim bileli sempatizanıyım bu tiplerin. Hani bir nevi topluma uyumsuz, ama kendi içinde sonsuz bir uyum içinde olan, burnunun dikine giderken etraftaki teyze-amca-mahallenin muhtarı kesiminin hayli yaygara kopartmasına neden olan, bunu yaparken de klasik kahramanlara inat kıs kıs gülen "sevimsiz karizmatik"ler bunlar..

Mesela, American History X sahnesinde elleri boynunun arkasında kavuşturulmuş, pis pis sırıtan bir Edward Norton, son Batman filminde Batman'in kendisinden çok daha "ağır abi" hali ve inanılmaz performansı ile Joker'i yeniden tanımlayan merhum Heath Ledger, "bu memlekette her hastaneye bi Dr. House lazım" diye düşündürten bir Hugh Laurie.. Bu sonuncusuna fazlasıyla zaafım ve hatta son bir senedir bağımlılığım var ;)

Seviyorum kardeşim bu adamları; kendileri olma cesaretine sahipler. Bu çok güç, çünkü bu adamlar özgün, nevi şahsına münhasır.. Ve özgün olmak, diğerleri açısından korkutucu olur çoğu zaman. Aslında insanları samimi olmak kadar şaşırtan (ve ne yazık ki korkutan) hiçbirşey yok, değil mi?

Entellektüel Kabızlık

Uzun süredir yazamıyorum, aklım çok farklı yerlerde. Bir yandan yaklaşan Afrika macerasının hazırlıkları, öbür yandan ana-baba ocağının güvenli ortamında üzerime gelip yapışan boşvermişlik hali.. Syd Barrett abimizin "comfortable numb" diye tabir ettiği şekilde, merkezin dışında ve zeytinliklerin içinde bulunan evimizin dört bir yanında hissedilen pastırma yazının da etkisiyle, sosyal yaşamdan iyice kopup, tabiatı gözlemlemede azizlik mertebesine ulaşmış haldeyim. Dostlarım, affedin, bu sıra birazcık ihtiyacım var bu münzevi hayatına..

Annemler farkında değiller ama bir kedi sahibi olmuşlar. Pardon düzeltiyorum, kediye asla sahip olunmaz, kedi size sahip olur. Dolayısıyla, kedinin teki annemlere sahip olmuş. Sabah ve akşam gelip, son derece elastiki bir inatla miyawwwww'layarak yemeğini alıyor ve birkaç gırlama-tıslama gösterisi sonrası karanlık meşeliğe karışıp kayboluyor. Bu ilginç.

Bir diğer ilginç durum; yaklaşık 2 haftadır bütün gün hiçbirşey yapmadan, herşeyi yapmak istemenin korkunç vicdan azabıyla uğraşma halinde oluşum! Sabahları çok erken kalkıyorum ve doğanın uyanışını izliyorum. Sonra güzel bir kahvaltı, ardından Afrika araştırmalarına eğiliyorum, saat 15'te son bağımlılığım Dr.House için 1 saatlik bir mola veriyorum. Kendisi tam bir anti-kahraman - bu konuda yazmalıyım.. Sonrasında yine araştırmalar veya bürokratik iş kovalama için dışarıya çıkış.. Akşam annemlerle yemek, göbeği büyütmece, gece ilerlerken kitaplara dalmak ve gece 11'de sızıp kalmak. Tüm günüm bu şekilde geçiyor. Güzel kitaplar bitirdim, doğanın tüm renklerinin dönüşümünü izledim. İçimde bir münzevi yatıyor, yemin ederim..

Bu akşam yazasım geldi yeniden, biriktirmişim. Bazı şeyleri kaleme almak için önce kafamda yazının susmasını bekliyorum. Bekliyoruz..

13 Kasım 2010 Cumartesi

Çatıdaki kuş

Birkaç sabahtır dikkat ediyorum, gözlerimi açtığım anda dik dik beni izleyen gagalı bir arkadaşla gözgöze geliyorum. Karşı çatıdaki bacanın tam yatağıma bakan köşesine bir tür saksağan gelip yerleşmiş. Alarm falan kullanmaya gerek kalmadı, saat 6 ile 6.30 arası bu arkadaşın tiz sesi ile uyanmamak zaten mümkün değil. "Çka çka" gibi bir türkü tutturuyor, belli ki karşı cins için bir nevi aşk müziği..

Yanlış anlaşılmasın, rahatsız falan değilim. Hoşuma dahi gidiyor, zaten erken kalkarım, güne dik dik bakan iki böcük göz ve bir gagayla başlamak da güzel. Üstelik bu bey (süsünden püsünden erkek olduğunu tahmin ediyorum) beni pek bi izliyor, ben de uyanmışım da uyanmamışım gibi bi hallere girip, onun merakını korkutmadan cezbetmeye çalışıyorum. Ben kıpırdanınca uçup gidiyor çünkü. Birkaç dakika sonra tekrar gelip bi daha bakıyor; hareketlenmişsem, uçup gidiyor, uykuya devam etmeye başlamışsam yine o tiz "çka çka" sesleri..

Acaba odada onu cezbeden birşeyler mi var diye bakıyorum şimdi, hani olur olur, bir peluş hayvana, bir şapkaya takılmış olabilir ve karşılıksız aşkına bir de benim sabah ritüellerim tarafından darbe vuruluyor da olabilir. Bi araştırıcam..

9 Kasım 2010 Salı

Frankenstein'dan hallice

Afrika hazırlıkları tam gaz! Araştırmalar bitti sayılır, rota belirlendi, eksikler tamamlanıyor, biletler alındı, sağlık (diş kontrolü, ilaç tedariği ve aşılar) elden geçiriliyor. Bir koşuşturma, bir cümbüş..

Bu vesileyle bu sabah kargalarla kalkıp Sahil Sağlık Denetleme Merkezi'nde aşılarımı olmaya Gemlik'e gittim. Önceden randevu alınıyor, çok tatlı bir doktor "abla" var içerde, hem öğüt veriyor, hem aşıları yapıyor. Bir de süslü püslü sarı bir aşı defteri veriyor. Tek sorun, iki kola iki iğne yiyorsun, bir tanecik bile şeker vermiyor..

Gemlik'e gitmeyeli uzun zaman olmuştu, bir de sahilde oturup çay içeyim dedim. O güzel liman kenti 5'er katlı binalarla basık, çirkin bir hal almış. Çay acı, gözleme ise yağlıydı. Kalktım, döndüm Bursa'ya. Sapasağlamım, bir acı, ağrı yok, hafiften merak ediyorum acaba yapmadılar mı bunlar aşıyı diye.. 2 saat geçti, bir ağrı, bir şişlik.. Önce sağ kol, yarım saat arkasından sol kol, bunlara eklenen kafa ve boyun ağrısı. Biraz ateşim de çıktı sanırım. Midem de hop hop..

Kısacası kafada dikiş, kollar delik deşik, içerde sarı humma mikropları tifo ile "hattı müdafa mı sattı müdafa mı", "çanakkale geçilir mi geçilmez mi" türünde sohbetlere dalmış halde.. Olduk Frankenstein'dan hallice.. Bir yandan da durup düşünüyorum, biraz daha hastalık-hastane-sağlık konulu yazılar yazarsam, bu blog 80lik ninenin gönül defteri türünde birşeye dönecek. Bu yazımın son sağlık yazısı olduğunu umar, sevgiler sunarım..

Hamiş; Afrika'nın doğusu ve güneyi için gerekli aşılar: Tifo, Hepatit A/B, Sarı Humma, ve Meningokoksit Menenjit. Hayvancıklarla ve insancıklarla fazla haşır neşir olup sosyal çalışmalarda yer alacaksanız, buna ek olarak difteri, tetanoz, polio ve kuduz aşıları da gerekiyor. Ayrıca sıtma öldürücü düzeyde tehlikeli sayıldığı için günde bir kinin tableti içiyorsunuz (piyasadaki en iyi ve oldukça pahalı ilaç Malarone fakat Türkiye'de bulunmuyor, yurtdışından alınabilir. Alternatifi ise oldukça ucuz, yan etkisi biraz daha fazla (güneş lekeleri) ve döndükten 1 ay sonraya dek kullanmanız gereken ilaç Doksisiklin).
Aşılanma ve bilgi için: www.asidanisma.com / 0800 211 33 31

8 Kasım 2010 Pazartesi

Zihin Kuramı ve Sufizm

Okuyup duruyorum, şaşırıp duruyorum; Zihin Kuramı ile Sufizmin ne kadar çok ortak noktası var! Bu noktalar nedense biz sosyal bilimcilerce ne kadar az çalışılıyor.. Ufak da olsa bir yazıyı hak ediyor diye düşündüm.

Sufizm; insanın kendi içindeki sevgiyi keşfetmesinden yola çıkarak önce diğer insanları anlayıp, sevmesini ve bunun sonucunda tanrıya ulaşmasını öngören bir inanç anlayışıdır. Diğer insanları, kendimizden farkları ve benzerlikleri ile bir bütün olarak kabul etmemizi, bağışlayıcı olmamızı ve bu yolla tanrının sevgisine layık görüleceğimizi söyler.

Zihin kuramı; insanın çocukluktan erişkinliğe gelişme evrelerinde adım adım kendi duygu ve düşüncelerini kavrayacağını, bunları "diğerleri"ninkiilerle ile karşılaştırıp fark ve benzerlikleri saptayacağını ve sonrasında diğerlerini kendi ile bir bütün olarak kabul edebileceğini söyler. Zihin kuramına göre; diğerlerinin yerine kendini koyabilme yetisi, diğerlerini anlamada en önemli adımdır ve ergenliğin son evrelerinde (üniversite yıllarında) görülür. Bu şekilde; farklı kültürlere, farklı fikirlere ve davranış alışkanlıklarına müsamaha gösterebilme ve kabullenebilme mümkündür.

Sufizmdeki "gel, kim olursan ol, gel" anlayışı, zihin kuramının bu son evresindeki kabullenme ile ilişkilidir ve her insanoğlunun erişemeyeceği bir evre olarak kabul edilir. Sufiler; toplumun entellektüel, kabul edici, empati becerileri gelişmiş kimseleridir, karşılarına çıkan her yeni şeyi kendi zihinlerince tartar, tanrının yolunda eritir ve olanı olduğu gibi, kendilerine geldiği gibi kabul eder (ki bu bazen bir somun ekmek, bir kuru yataktır). Hem Sufilere hem de Zihin kuramına göre, kişi ilk aşamada sadece kendi iyiliği için kabul ettiği fikir ve davranış biçimlerini, daha ileri aşamada tüm insanlığın iyiliğini düşünerek gerçekleştirir. Bunun aksinin "ne sen varsın, ne de ben!" olduğunu her sufi ve zihin kuramcısı bilir.

Konu derin bir deniz, çok da ilginç. Ayrıntılı ek bilgi için; Premack ve Woodruff'ın makalelerini, genel olarak medial prefrontal cortex ve amygdala üzerine çalışmaları, Demetriou, Mouyi ve Spanoudis'in incelemelerini okuyabilirsiniz.

Beyin Cerrahi Servisi'nde bir kurabiye olmak

Geçen sene kafamda yuvarlacık bir tümsek çıktı. Bünyede hipokondriyaklık almış başını yürümüş, ailede ve yakın çevrede doktor bolluğu da var. Eh ben de rahat durmuyorum tabii; sağda solda bulduğum profesör edalı tıp öğrencilerine danışarak, ulu orta kafamı elleştirerek ve her önüme gelen web sitesinden araştırarak (ki tıp camiası sırf bu nedenle bu internet illetinden fena halde yaka silkme halindedir) kendi kendime "kafa kanseri" teşhisi de koydum (var mı böyle birşey literatürde yahu?!?)

Bu arada benim pirinç tanesi gelişti, serpildi, kendisine ilgi gösterildiğini annlayınca şımardı, erişti mercimek büyüklüğüne! Bu sağlık problemlerimizin boyutlarını neden her zaman kuru bakliyatgillerle ölçtüğümüzü de anlayabilmiş değilim, ama neyse.. Kısacası, kafayı sert yere koyunca acıyor, ara ara sızlıyor, sinirimi bozuyordu. Gideyim şunu aldırayım, yollarımızı ayıralım dedim.

Ayol.. Giydirdiler bana yeşilleri, aldılar ameliyathaneye. Ufacık tümseğime BEYİN CERRAHİSİ doktor ve hemşirelerince müdahale edilecek.. Utandım. Orda insancıklar urlarla kanserlerle uğraşıyor, 5-10 saat ameliyatlar sürüyor, bir de ben. Doktora dedim: "kusura bakmayın, ben bunca işinizin arasında.. utandım". Doktor dedi: "iki ana yemek arasında çay saatinde yenen kurabiye gibisiniz, bu sayede dinlendik"..

İlahi doktor :) Allah düşürmesin bir daha servisinize, kurabiye olarak bile..

6 Kasım 2010 Cumartesi

Kitap Fuarı

Hiç kızmamak lazım, kendim kaşındım.. Idefix falan dururken, sırf öğrencilik yıllarımın nostalji dürtüsüyle tuttum taaaaa Beylikdüzü'ndeki kitap fuarına gittim. Gittim de boyum mu uzadı? Hayır! Aynı kitapları, aynı fiyata (hatta söylemeye dilim varmıyor ama aslında netten alsam çok daha ucuza) almakla kalmadım, bir de gidişte 2, dönüşte 2 saat havasız bir otobüsün içinde asla bitmeyecekmiş gibi görünen yolu çektim, ilkokul çocuklarının itişmeleri ve çığlıkları arasında kitaplara uzanmaya çalıştım, ayaklarıma kara sular, belime ağrılar ve taşıdığım birsürü kitabın ağırlığından ellerime kramplar girdi..

Kitap Fuarı'nın yine de kendine özgü, enteresan bir kalabalığı var. AKM'den kalkan otobüste tamamı öğrenci ya da akademisyen bir güruh oluyor ve bu güruhun büyük kısmı sol görüşlü arkadaşlardan oluşuyor. Yol boyunca birlik bütünlük ve kardeşlik havasında seyahat etmemizi sağlayan bu şen grup, aynı zamanda yol uzayınca bazen türkü söylemekten ya da yüksek sesle sonu gelmeyen memleket sorunlarından bahsetmekten hoşlanan bir grup. Bir başka kısım, kendini kırmızı atkılarla ve baklava desenli yün kazaklarla belli eden kürt aydınları. Bunların orta yaş üzerindeki erkeklerinde oldukça pos bir bıyık olup, mutlaka yuvarlak kemik gözlükler oluyor. Ayrıca kasketleri de kafayı üşütmemek ya da kelliği gizlemek amaçlı, otobüsün tropik ikliminde dahi devamlı takılı oluyor. Konuşmayan ve gazete okuyan bir kesim bunlar. Bir de kızıl saçlı ve mor ya da kavuniçi çerçeveli gözlüklü, muhtemelen üzerlerindeki tüm kıyafetlerle tezat renkte muz çorap giymiş orta yaşlı (muhtemelen sosyoloji ya da antropoloji hocası) teyzeler oluyor - ki bu son grup menopoz döneminde olduğu için, mutlaka yolculuğun 16.dk'sında tepe havalandırmasını açtırıyor, yine de yetmeyince, yaklaşık 2 saat sürecek olan entellektüel kelimelerle bezeli tuhaf bir mırıltıyla durmadan yakınıyor ve "üffff"lüyor. Bir de lise 3-4 öğrencileri var, özellikle test kitaplarına bakmaya geliyorlar. Bunlar büyük bir ciddiyetteler ve genellikle 2 saatlik yolu tıklım tıklım otobüste ayakta olarak gidiyorlar. Kulaklıklarından gelen çıstık'a biraz dikkat edildiğinde türk rock ezgileri tanınabiliyor. Saçları genellikle uzun ile kısa arasında biryerde oluyor ve çenelerinin hemen altında, kulağa doğru oldukça iri bir sivilceleri bulunuyor. Bunların 1-2 yaş büyük, sınavda toslamış ama umudunu da kaybetmemiş "abla ve abileri" genellikle 3-4 kişilik gruplar halinde gelip, kitaplara bakmaktan ziyade, "hoşlanılan kız"la vakit geçirme şansı veren bu etkinliğe girişte, yeni kaybettikleri öğrenci kimliği sorulunca hafif bir gerginlik ve utanç yaşıyorlar. Paralarına kıyıp içeri girdiklerinde, geçen sene bir arkadaşın tavsiyesiyle alıp, hiç okumadıkları halde masalarının üzerinden ayırmadıkları kitapları (nietzsche, susanna tamaro vb.) hoşlanılan kişiye gösterme ve hatta aldırma yolu ile entellektüel(!) yönlerini gösterme şansı yakaladıkları için mutlu oluyorlar.

Bir de benim gibi yazar olamamanın verdiği eziklikle otu/*oku inceleyen ve tuttuğu bloga taşıyan, kendi yazan, kendi okuyan, kendi gülen, eğlenen tipler var.. Bu arada; bu kesim, geçen gün Türkiye'de YILDA kişi başı ortalama 1.6 kitap okunduğunu öğrenip şoka girdi.. İnsan elde olmadan düşünüyor, fuardaki o kalabalık ne yapıyor peki kardeşim????

5 Kasım 2010 Cuma

Çocuk Toplum

Toplumların yaşı sosyal yaşam alışkanlıklarına bakılarak saptanırsa, bizimkisi ancak ilk çocukluk dönemine denk gelir diye düşünüyorum.

Diyelim ki metro bekleniyor; yazılı ve sözlü uyarılara rağmen insanlar itiş kakış, bazısı inmeye çalışıyor, bazısı binmeye çalışıyor. Kendini içeri atanlar aynen bir anaokulundaki davranışları sergiliyor. Koca koca insanlar "koltuk kapmaca" oyununu oynuyor! İşin tuhafı, koltuk kapmacada bu kadar aktif olan kişilerin koltuğa oturur oturmaz kollarını bağlayıp gözlerini kısarak anında kopkoyu bir "uyku hali"ne geçmeleri.. Aynen oyun oynarken birden uyuyakalan çocuk davranışı! Dahası; bir kavga gürültü, bağırarak konuşmalar, itişip kakışmalar.. Heryerde bir "önce ben, önce ben!" hali.

Memleketten anaokulu manzaraları.. Bu "hep bana, en önce bana, en iyisi bana" yaklaşımı bize öyle bir aşılanıyor ki; bencil, kimseyi düşünmeyen, kendi refahı için her türlü şerefsizliği yapabilen bir toplum haline geldik. Nasıl önüne geçebiliriz? Anaokulu çocuklarının kötü davranışlarının önüne nasıl geçiyorsak öyle.. Sosyal ayıplama, istenmeyen davranışın sona erdirilmesine yönelik cezalar, istenen davranışın sözel ödüllerle pekiştirilmesi.. Ödül ve ceza, çocuk-toplumumuzun eğitilebilmesi için tek çare gibi duruyor!

4 Kasım 2010 Perşembe

Çocukluğun müzesi


Avustralya'daki evi kapattık, maceralar denizi bizi bekliyor. Bir uyum ve adaptasyon süreci var tabii öncesinde, Türkiye ve Almanya'daki ana-baba ocağında "misafir"iz bu sürede.. Geçen haftanın tamamını Almanya'da "mama-ocağı"nda geçirdik. Alabildiğine şımartıldık; yatağa kahvaltılar, organik çilek reçelleri, elma seviyorum diye 5 çeşit elma.. Yine de, kazık kadar "Mr. & Mrs." olunca, eve dönmek biraz garip kaçıyor.

Kocaman-kocamın çocukluk odasına yerleştik; tam bir "erkek-çocuk" odası, benim için müze gibi bir dünya! Etrafa serpiştirilmiş ve hatta tavandan sarkan Lego'dan uzay gemileri, Lego'dan titanik, Lego'dan binlerce mimari yaratık.. Ha bir de kitaplık dolusu çocukluk kitapları; bir sürü bilimkurgu roman arasında küçük prens'in almancası (favorim!), birkaç kumandalı araba, bir kamyon ve bir at?!? Sonra ergenlikten izler; çizim defterleri, genç tasarım ödülleri, lise yıllığı.. Sonra üniversite yıllarının paylaşılan öğrenci evlerinden mama-evine getirilip dolaplara tıkılmış seyahat kitapları, haritalar, bir sürü elektronik ıvır zıvır, boş bir tekila şişesi.. Bir de yakın tarihe ait, son 7 senede değiştirdiğimiz mektuplar, 20 küsür ülkeye ait ufak turistik hatırlatmalar (en tuhafı da iran'dan alınmış ve üzerinde patates resimleri bulunan bir nevi organik şekerleme - içi yenmiş, dışı duruyor) ve odanın yarısından fazlasını kapsayan bilgisayar sistemleri ve aparatları. En komiği de, odada "yaşayan tarih" misali 80lere ait bir Beta Video, 90'lara ait bir VHS video ve 2000'lere ait bir DVDplayer'ın üst üste duruyor olması. Tam bir zamanda yolculuk hissi! Çok keyifli!

Türkiye'ye dönünce, aynı deneyimin bir başka (pembe) versiyonunu yaşayacağız. Benim çocukluk odamda da birsürü peluş hayvancık, tavandan tabana kitaplar (küçük prens'in türkçesi dahil), seyahat dergileri ve haritalar, yazın notları ve defterlerim, olmazsa olmaz lise yıllığı.. Üniversite yıllarından birsürü nörpsikoloji, terapi ve istatistik kitabı, boş bir şarap şişesi.. Tabii ki mektuplar, şekerlemeler.. Teknolojiye dair bir iki detay ama kız-odası detaylarıyla bezenmiş: kesinlikle uzaktan kumanda yok! Bunun dışında, ürkütücü bir benzerlik!

Bir süre aile yanına dönmek çok acaip; evin var ama evsizsin yine de.. Yani bolca şımartılıyorsun, önüne gurme anne mutfağı seriliyor, odan sıcacık, battaniyen yumuşacık, anne evinin sabunsu kokusu her daim burnunda ama.. Yine de bir yabancısın. Eve adımını attığın anda, sanki ayrıldığın 18 yaşına geri dönüyorsun. Herkes için tuhaf bir durum.. 3 hafta bu şekildeyiz..

Ananemin dediği gibi, herkes kendi evinde rahat etsin!

1 Kasım 2010 Pazartesi

Mal varlığı denen yanılgı

Geçen hafta, Avustralya'dan tüm eşyalarımı ve belgelerimi alan iki bavulla ayrıldım. Hayattaki tüm varlığım; kıtalar arası yolculuk yapan, yeni bir yaşam kurmamı sağlayan, psikolojik olarak bağlandığım ve gerekli saydığım tüm mal ve maneviyat varlığım iki bavula sığdı..

İşin daha tuhaf yanı, "gerçekten" önemli olan eşyalarım - fotoğraf makinam, 17 senelik günlüğüm, çocukluğumdan beri yanımdan ayırmadığım teddy-dog Herby'm, diplomalarım, bilgisayarım, cüzdanım, pasaportum, telefonum ve mp3-çalarım - ufak sırt çantama sığdı ve benimle birlikte kabinde seyahat etti..

Ünlü zenginlerimizden birine ait güzel bir hikaye vardır; zenginimiz hasta yatağında oğluna der ki: "beni mutlaka ayağımdaki çorabımla gömün, ne yapın edin, bu benim için çok önemli, o çorap ayağımda olsun!" Zenginimiz ölür, oğlu cenaze hazırlıklarında imama bu dileği iletir, imam der ki "mümkün değil, dinimizde çorapla gömülmek yoktur". Oğul yalvarır yakarır, herşeyi dener, kabul ettiremez. Zenginimiz çorapsız gömülür. Cenazeden sonra vasiyet açılır, bir mektup çıkar oğula, yazar ki "gördün mü oğul, bir çorabı bile götüremedim mezara, nerde kaldı mal mülk.. ona göre yaşa, bir çorabı bile götüremeyeceğini bilerek.."

Güzel bir hikayedir, iki bavulla gelirken bunu düşündüm. Öte tarafa bir çöp bile götüremiyoruz ama bu tarafta da aslında önemli saydığımız mal-mülk dediğimiz, eninde sonunda bir sırt çantasını doldurmayan şeyler demek ki.. Tuhaf değil mi?