21 Ekim 2010 Perşembe

Yağmur

Yağmur bize çocukluğumuzu hatırlattığı için midir; şakır şakır yağarken, şemsiyesiz yakalanmışken, cama burnumuzu dayayıp izlerken, ayakkabılarımız su çekerken, eğri büğrü kaldırım taşlarının altına gizlenmiş su birikintisi bizi bulmuşken, beyaz pardösümüze arabanın teki su sıçratmışken, dönem ödevimiz hamura dönmüşken ya da pervazdan irice bir damla tam ensemize inmişken yine de gülümseriz?

Bu sabah yağmur var şehirde, ve dikkat ediyorum herkesin yüzünde bir gülümseme..

19 Ekim 2010 Salı

"Kahve" Rengi


Bu sabah kendimi ev temizliğine adadım, koltukları sildim. Birkaç saat aldı ama mis gibi de oldu. Üstüne bir kahve yaptım kendime; keyif kahvesi - adetten. Benden beklenmeyecek hamaratlık halleri. Kahve kupamı koltuğun koluna koydum, uzaktan kumandaya doğru uzanırkeeeeen, bir dirsek darbesi kupaya, saliseler dakika hızında, kupa bir sağa bir sola sallandı ve dışa doğru devrilmekten vaz geçerek içe, güzelim krem koltukların üstüne.. Devam edemeyeceğim..

"Kahve-rengi"ni tam anlamıyla keşfetmiş bulunuyorum. Hemen ardından da "Sil baştan" tabirini..

Jacaranda Mimosifolia


Doğanın büyülü ağacı; lütfen ben gitmeden masmavi çiçeklerinle donat bahçeleri. Çok narinsin, ağır kanlısın, bu sene geç gelen baharın son ve en muhteşem armağanısın. Supreme Court Gardens'ta bir tanesin, parkın girişinde, yeni yeni verdiğin filizlerle yaza hazırlanıyorsun. Bir haftam kaldı, lütfen benden esirgeme güzelliğini..

Asıl memleketin Bolivya ve Arjantin ama akdeniz iklimini, İtalya ile İspanya'yı sevmişsin. Türkiye'de göremedim seni, Avustralya'ya gelinceye dek varlığından haberim yoktu. Geçen bahar birden açıverdin, masmavi ve ulu bir çınar gibi. O gün birdenbire aşık oldum ben sana..

Jacaranda.. Ailenden genç bir bebeği arıyorum günlerdir, eve götürebilmek ve biricik dostumun huzur içinde yattığı toprağa bırakabilmek için. İklime uygunsun ve yola dayanabilecek güçtesin, bunları öğrendim. Ayrıca büyüdüğünde senin gibi olabilecek yeri var, 5-15mt'lik açık hava sahası, onu çok sevecek bir güneş ve tüm kasabaya hakim bir yamaç. Tek korkum, güney yarımküreden kuzeye geçtiğinde bocalaması..

Onu bulmamı sağlar mısın? Ya da en azından güzel mavi çiçeklerini doya doya izleyebileceğim, tatlı kokusunu içime çekebileceğim, gölgende kitap okuyabileceğim tek bir bahar günü verebilir misin bana, gitmeden? Lütfen..

15 Ekim 2010 Cuma

klozet kapağı


Helal olsun Feng Shui'ye, benim yıllardır başaramadığımı başardı. Klozetin kapağı - hem de ikisi birden - kapalı! Bir erkek için ne kadar zor bir adım, ne kadar meşakatli bir davranış, ne kadar fazla kas gücü gerektiren bir eylem bilirsiniz. Açık klozet kapağı meğerse evden para gitmesine neden oluyormuş. Bu sıra para biriktiriyoruz da, Afrika'da afiyetle yemek üzere.. Umudumuz kapalı klozet kapaklarında :)

10 Ekim 2010 Pazar

Rehabilitasyon merkezinden kaçış hikayem


Pazar sabahı okyanusa karşı oturmuş, iki metrelik dalgaların kırılırken çıkarttığı gürültüyü dinler ve sörf yapanları izlerken fark ettim ki; Avustralya bir rehabilitasyon merkezi ve ben burda 1.5 seneye yakındır rehabilite edilmekteyim. 15 gün sonra merkezden dışarıya, gerçek dünyaya salınacağım. Aman tanrım, gerçekten de durum aynen böyle..!

Korunaklı, sevecen, sakin ve huzurlu bir ortam var burada. Fazla güzel. Fazla sessiz. Bir terslik var. Bir gerçeklik, canlılık, devinim eksikliği var. İnsanlar küçük dünyalarında, rutinlerini yaşıyorlar. Fazla bir beklenti yok, günler birbirinin benzeri, insanlar kibar ve nazik, bir rehabilitasyon merkezi personelinin olabileceği ölçüde içten ve önyargısız.

Rehabilitasyon merkezinde yaşam tekdüze. Doğa o kadar mükemmel ki, yaradanı düşünmemek ve hayran olmamak elde değil. Merkezin kocaman bir bahçesi, ufak bir nehri, masmavi gökyüzü, rengarenk çiçekleri, zıplayan kanguruları, sarılabileceğin yumuşacık koalaları var. Böyle bir ekolojide, psikolojik ve bedensel iyileşme süreçlerine ket vuracak hiçbir etken yok. Spor yapmak, okyanus dalgalarının sonsuz deviniminde huzur bulmak, saatlerce iç diyaloglar eşliğinde yürüyüş imkanı, bisiklet parkurları, ağaçların altında ya da ıssız sahillerde kitap okumalar zaman geçirmenin en güzel yolları. Merkezin yönetim kadrosu tarafından diplomana ve belgelerine onay verildiğinde, yeteneklerin ölçüsünde bir işe girip çalışmak da kolay. Genellikle rutin, boş bir iş oluyor bu ama iyileşme sürecinde zaman doldurma ve düşünmemen gerekenleri düşünecek zaman bulamama ve üstüne üstük pek harcayacak yer bulamadığın katır yüküyle para kazanma gibi artıları da var. Merkezde yemekler berbat, ama hangi rehabilitasyon merkezinde güzeldir ki?!? Arada meyveli jöle çıktığı oluyor, deniz ürünleri de bol, kullanılan yağlar ise dış dünyanın zeytin yağının yerini tutmuyor. Beyaz peynir, domates en büyük sıkıntı. Sert ve kokulu elma sıkıntısı dayanılmaz boyutta.

Rehabilitasyon merkezinde kurulan dostluklar derin değil, çünkü herkes kendi iç dünyasıyla ve rutiniyle dolu. Arada çeşitli aktivitelerde görüşülse de içten bir dostluk, sıcak bir sohbet özleniyor. Nadiren denk gelen, tadına doyulmayan dostluklar da oluyor tabii, onlar bir ömür boyu sürüyor zaten, özlemle anılıyor ve dünyanın neresinde olunursa olunsun, aynı sıcaklığı koruyor insan.. Ama çok az rastlanıyor merkezde buna, bir elin parmaklarını aşmıyor bu tip dostların sayısı.

Merkezin yöneticileri ve genel ahalisi dış dünyadan haberlere karşı ilgisiz. Merkez zaten konumu gereği dış dünyadan izole, ayrıca kotalı ve yavaş internet bağlantısı bir süre sonra gazetelerin okunmasındaki anlamın yitirilmesine neden oluyor. Merkezin diğer bölümlerinden bile haberler gelmiyor çoğu zaman. Komşulardan gelen haberler ise genellikle kantinin açılma kapanma saatlerinde yapılması öngörülen değişikliklere dair referandum, ağaçta mahsur kalan kediler ve yemek programları gibi anlamsız haberler oluyor.

Rehabilitasyon merkezi sakinlerinin en sevdikleri aktivite çoğalmak. Bu aktiviteler düşük yaşlarda çoklu doğumlarla sonuçlanıyor. 4lü bebek arabaları merkezde sıkça rastlanan bir ulaşım aracı. Merkez yönetimi de, maddi yardım sağlamak ve şehri bebek arabalarının kullanım mimarisine uygun tasarlamak gibi adımlarla bu aktiviteleri destekliyor. Bebek yapımı o kadar gündemin merkezinde ki, yerel gazete ve haberlerde anne sütünün önemi devamlı vurgulanıyor ve bebekler sütü bolca alabilsin diye yerel yönetim tarafından formül mamalar reçeteye bağlanarak, süt vermek annenin seçimi olmaktan kanunlarca çıkartılıyor.

Merkezin temel problemi sığ ve rahat bir yaşam, entellektüel açıdan yerinde sayma ve hatta gerileme, insanlardaki bön bön bakışlar ve anlamsızlık hissi. Dış dünya ile kopan bağ, huzurlu bir yaşamı garantilese de, çoğu insanın ilk aşamada neden bu merkeze geldiğini unutmasına, bu boş yaşamı rahatlık saymasına ve merkezi asla terk etmek istememesine neden oluyor. İlginç şekilde, merkezin sakinleri kaldıkları süre uzadıkça bunları sorun olarak algılamaktan da uzaklaşıyorlar. Kısacası; rehabilitasyon merkezi bir ömür boyu yaşamaya uygun ve merkezin daimi sakini olmak isteyenler için prosedürler rahat ve hızlı işliyor.

Oysa, merkezin huzurlu yapay ortamından sıkılan, geldikleri dış dünyayı, kaosu, mücadeleyi, gerçek savaşımları özleyenler de var. Rahat ve mutlu oldukları halde, birşeylerin eksikliğini hep duyan insanlar bunlar. Biliyorlar ki, bu yapay cennetin, rehabilitasyon fanusunun dışında bir gerçek dünya var ve o dünyada öfkeli, kavgacı, kötü niyetli ve mutsuz insanlar yaşıyor. Bu dünyada kirlilik, verilecek kavgalar, zorluklar var. Fakat ışıltısı ve sesi de bir başka bu dış dünyanın.

Merkezdeki son 15 günüm. Bahçede daha çok geziyorum, iç konuşmalarıma daha çok kulak veriyorum. Dış dünyaya dönmeye hazır mıyım, bilmiyorum. Ya adapte olamazsam o hızlı devinime? Ya ben rehabilitasyon merkezindeyken kanunlar ve insanlar değiştiyse? Ya pişman olursam merkezden çıktığıma? İşte bunlar kafamı kurcalayan sorular..

Ama özlüyorum o dış dünyayı, kokusunu ve rengini hatırlıyorum. İşten çıkıp hızlı hızlı eve geçip, az birşey atıştırıp arkadaşlarla buluşmaya çıktığım o günleri hatırlıyorum. Konuşulan konuların derinliğini, gerçekliğini, atılan kahkahalardaki canlılığı özlüyorum. Mesleğimi zevkle gerçekleştirebileceğim bir ülkeyi, belki burdakinden daha az kazanacağım ama daha çok harcayacağım aktiviteleri umud ediyorum. Sanatı, edebiyatı, konserleri, dostlarla yapılan entellektüel konuşmaları, ana-baba ocağının uçakla sadece birkaç saat olan yakınlığını arıyorum. Kısacası, ruhen ve bedenen hazırım ben rehabilitasyon merkezinin sahte huzurunu terk etmeye. Dış dünyanın ışıltısı risk almaya değer diye düşünüyorum. Umarım doğru kararı vermişimdir!

Not. Vermediysem de, nasılsa bu rehabilitasyon merkezine geri dönmek kolay ;) Önemli olan buradan ayrılabilecek gücü hissedebilmek!

Turbo Düğmesi


"Turbo" kesinlikle 80'lerin ruhunu yansıtan bir kelime. Dün elimde bir kase vanilyalı dondurma eşliğinde Kara Şimşek'i izlerken fark ettim bunu. Maykıl önemli bir toplantıya geç kaldığını fark edince Kitt'i turbo düğmesine basarak hızlandırdı, ben de elimde kaşıkla kalakaldım.

80'lerde nerdeyse herşeyin bi turbosu çıkmıştı; elektrikli süpürgede, mikserde, her bi şeyde bu turbo düğmesi vardı. Hatta bu düğme 90'ların sonuna dek bilgisayarlarımızı da süsledi. Hatırlıyor musunuz bilmiyorum?! Turbo çalışma özelliği vardı da neden normalde çalıştırıyorduk, bunu da çözebilmiş değilim.. Sanırım biraz çekiniyorduk o ne üdüğü bilinmeyen renkli düğmelerden.. Wikipedia'ya baktım, eski sistemlerde işlemciden daha hızlı ya da yavaş çalışan bir oyunu oynayabilmek için basıyormuşuz bu düğmeye, böylece işlemcimiz oyuna göre kendini hızlandırabiliyor ya da yavaşlatıyormuş.

Bir de nedense herşeyin sonuna 2000 ekleme furyası vardı. En güzel örneği de, Kara Şimşek yani KITT'in açılımı: "knight industries TWO THOUSAND". Bu nasıl bir yaratıcılık eksikliğidir, güzelim Kitt'in açılımı ne kadar da kalas..! Model 2000, geleceğin modeli. Sanırım annemin meyve suyu sıkacağı da 2000'li bir isme sahipti. Aslında o günlerin naifliğine gülsem mi, ağlasam mı bilemiyorum çoğu zaman.. 2000 geçeli 10 sene oluyor, görüntülü telefonlara kavuştuk ama hala bir yerden diğer bir yere ışınlanmayı beceremedik. Umudumuz 2012, o zamana da kim öleeee, kim kala sevgili blog..

İsimli kolyeler


Hiç anlayamadığım birşey bu üzerinde kişinin ismi yazan kolyeler. 80'lerde vardı, bir ara kayboldu, Sex and the City'den sonra tekrar hortladı. Merak ediyorum, acaba bunları takanlar ara ara isimlerini unutuyorlar ve kolyeleri mi hatırlatıyor, nedir bu? İnanılmaz saçma bir moda.. Neredeyse yeni nesil genç erkeklerin donlarını orta yere kadar gösterdikleri düşük bel dar pantolon modası kadar saçma.. Ya da normal de ben mi yaşlanıyorum anlayamadım ki?!?

4 Ekim 2010 Pazartesi

Mezarlıkta piknik


Perth şehir mezarlığında piknik yaptık bu haftasonu..! Kendimize bir ölü beğendik, taşının yanına kareli örtümüzü serdik, elmalarımızı, krakerlerimizi, peynirimizi üzerine koyduk. Kangurular hopladı etrafımızda, mezarlara getirilen çiçekleri afiyetle midelerine indirdiler. Kuş sesleri, rengarenk açan çiçekler, heryerde koşuşan çocuklar, balonlar, piknik yapan aileler.. Mezarlıkta bir bahar günü..

Ölüm her zaman asık suratlı olmak zorunda değil, demek ki..