29 Haziran 2010 Salı

Son bağımlılığım: Breaking Bad


90'lı yıllarımızın vazgeçilmezi x-files'ın yaratıcısı Vince Gilligan'ın Emmy ödüllü son dahiyane tv-dizisi Breaking Bad'in düz gece izlediğim 3. sezon finali beni kelimenin tam anlamıyla dağıttı. Uzun zamandır parmaklarımı kemire kemire izlediğim bir dizi olmamıştı; hakikaten kurgusu, performansı ve altyapısı ile 10 üzerinden 10!

Hikaye; lisede kimya öğretmeni, iki çocuk babası, düz vatandaş Walter White'ın hayatı boyunca tek bir sigara bile içmemesine rağmen akciğer kanseri tanısı alması ile başlıyor. Walter "aileme ne bırakacağım" odaklı bir nevi psikolojik kırılma yaşayarak, o ana dek yaşadığı düz aile yaşamına alternatif "açık mavi bir renk" katıyor; Heisenberg adıyla bölgenin en kaliteli metafetamin, ya da sokak adıyla "kristal meth"ini üretmeye ve satmaya başlıyor, sonrası inanılmaz sürükleyici, hele dün geceki finaliyle koltuğa çiviledi. 4. sezon 2011 yazında başlayacakmış, nasıl bekleyeceğim, nasıl dayanacağım bilemiyorum.. Bağımlısı oldum.. Bağımlılık üzerine bir dizinin bağımlısı olmak!! Helal olsun Gilligan sana!!

28 Haziran 2010 Pazartesi

Pazardan aldım 1 tane, eve geldim 613 tane


NAR! Çok lezzetli, çok yararlı ve kıpkırmızı! Parmakları boyaya boyaya yemesi, ya da suyunu sıkıp içmesi güzeldir, bazı salatalarda ve vanilyalı pastalarda da iyi gider. Bugün öğrendim ki; her bir narda tam 613 adet nar tanesi olurmuş. Saymak lazım bir ara..

27 Haziran 2010 Pazar

Omi'nin gözünden dünya kupası


Ailede fazla çocuk yok, ben de kendimden büyüklerle arkadaşlık ede ede büyüdüm. Hele yaşlılarla muhabbete doyamıyorum! Dünyanın çeşitli ülkelerinde 6 adet hayata bağlı, çağı yakalamış, gelişmeleri yakından takip eden, canlı ve keyifli dostum var. Allah eksik etmesin hiçbirini!

Bunlardan biri olan Katharina - ya da biz torunları tarafından bilinen adıyla "Omi" - Berlin'de yaşıyor ve bu sene 90 yaşına bastı. Omi miniminnacık, incecik, gençliğinde çok kalpler yaktığı hala anlaşılan bir kadın. Omi'nin en büyük zevki; öğle yemeklerini şenlendiren bir bardak şampanyası. Hava güzelse çeşitli cafe'lerde arkadaşlarıyla buluşur; sanattan politikaya, spordan son magazin haberlerine, "dünya işleri"ni tartışırlar.

Omi geçen gün tekbaşına gitmiş pub'a, şampanyasını yudumluyor.. Birden içeriye kırmızılı siyahlı sarılı Almanya taraftarları giriyor, 3-5-10 derken tüm pub tıklım tıklım taraftar doluyor. Koca LCD ekranı açıyorlar, bağrış çağrış Dünya Kupası'nı izlemeye başlıyorlar. Omi ekrana bakıyor, taraftarlara bakıyor, şampanyaya bakıyor; başlıyor tezahürata! 90 dakika maç izliyor Omi, Pub'ta ve taraftarların omuzlarında, çok da keyif alıyor!

Yaşlılık korkutucu geliyor şimdi; henüz 30lu yaşlarımızda! Omi'ye ve ondan altta kalan tarafı bulunmayan annaneme, Malta'daki ninemle dedeme ve hayata sıkı sıkı bağlı, keyif almayı bilen tüm yaşlı arkadaşlarıma bakınca; bazen kendimden, miskinliğimden, ilgisizliğimden, hareketsizliğimden yani asıl anlamdaki "yaşlılığımdan" utanıyorum!

Anlayamamak..


"Birşeyi anlayamamanın da çeşit çeşit yolları var!"

Bilişsel psikologlar "öğrenme" konusuna kafayı taktıktan ve yıllar yılı çeşitli tezlerle boğuştuktan sonra bazı teorilerle geldiler karşımıza. Bunlardan biri olan şema teorisine göre, geçmiş yaşantılarımız sonucunda edindiğimiz çeşitli bilgiler beynimizde genel taslak, şema ve şablonlar yaratıyor ve önümüze gelen her yeni bilgiyi bu taslaklara oturtarak anlam veriyor ve biçimlendiriyoruz. Aynı şablondaki bilgilerin bir arada kolayca öğrenilmesi de bu nedenle mümkün; örneğin yeni bir dile ait kelimeleri öğrenirken belli konudaki kelimeleri gruplayıp bir arada öğrenmek, rastgele sözlükten kelime öğrenmekten daha kolaydır, daha kolay akılda kalır ve hatırlanır. Flo bana aynen bu teknikle Almanca çalıştırıyor, bulunduğumuz odadaki tüm eşyaların almancasını ezberletiyor. Önce kapı, pencere gibi ana yapılar, sonra kaba eşyalar, sonra daha ufaklar ve sonra da kapalı çekmece gözlerindeki eşyaları öğreniyorum. Çok eğlenceli!

Ben tabii psiko-patolojiye duyduğum yoğun ilgi ile biryandan da "öğrenme"den ziyade "öğrenememe"yi anlamaya çalışıyorum. Bazen inatla birşeyi anlayamama durumu vardır ya; nerden gelir, neden bu kadar güçlüdür, merak ediyorum. Bir de aklımı karma karışık Almanca gramerini çözememe buhranları sırasında "neden?" kelimesine taktım. Herşeye "neden?" der oldum.

Bu vesileyle çözmüş bulunuyorum, 3 yaşındaki çocuğunuzun herşeye "neden" "neden?" dediğini: dünya çok karmaşık, anlayamamak da çok korkutucu! Özellikle henüz oluşturulmuş taslak ve şablonlarımız yoksa..

Kış mevsimi göreceli midir?!


Görecelik bu blogda sıkça ele aldığım bir konu - benim için önemli. Göreceliği anlayabilirsek sanki tüm insan ırkını anlayıp kabulleneceğiz gibime geliyor - sanırım.

Yine bir görecelik kavram karmaşası yaşamaktayım. Güney yarımkürede bulunduğum şehirde "kara kış" yaşanıyor, haberlerde her gece ayrı bir rekor ısı açıklanıyor, son 20 yılın soğukları tartışılıyor, insanlar palto ve berelere büründü. Evlerde klima dışında ısıtma sistemi olmadığı için; sıcak su torbaları, elektrikli battaniyeler ve yünlü patiklere inanılmaz bir talep söz konusu.

Tüm bu hengame gündüz 13, gece -2'ye düşen sıcaklıklar için yaşanıyor! Üstelik gökyüzü açık, masmavi ve güneşli. Paltolu insanların arasında ince kırmızı polarımla, Shindler'in Listesi'ndeki küçük kız misali, şaşkın şaşkın dolanıyorum. Bir ben, bir de iskandinavyalı turistler tüm bu hengameye anlam verememekteyiz. Yıllardır burda yaşayan arkadaşlar bana "burda geçirdiğimiz ilk kış biz de senin gibiydik ama artık üşüyoruz" dediler. Evet, soğuk hissi de göreceli demek ki!

Bu memlekette depresyondaki köpek bile şanslı..


Geçen gün tren beklerken çok ilginç bir sohbete kulak misafiri oldum. Bol makyajlı 45 yaşlarında hafif toplu bir kadın, yanındaki diğer kadına, üyesi bulunduğu hayvanları koruma derneğine yeni getirilen bir köpekten bahsediyordu. Köpeğin sahibi, 4 ve 6 yaşında iki çocuğu ile köpeğinin gözleri önünde kendisini asarak intihar etmiş. Bu olay sonucunda köpek oldukça travmatize olmuş, barınağa getirildiğinde yemek yemiyor ve depresyonun tüm emarelerini gösteriyormuş. Ben büyümüş gözlerle olayı dinler ve bir yandan çocukların halini düşüne duruken, iki kadın aralarında köpeğe nasıl yardım edilebileceğini tartışıyorlardı.

İtiraf etmeliyim ki, kendimi hayvan delisi, özellikle de köpek tutkunu olarak tanımlasam da, bu tartışma bana bile çok absürd göründü, çeneme sahip olamayarak tartışmaya bodoslama daldım ve çocukların durumunu sordum. Kadınlar hiç alınmadan fakat şaşırarak bana baktılar. Yabancı olduğumu anladıkları zaman; bana ülkede travmatize çocuklarla ilgilenen gelişmiş bir sosyal hizmet ağının bulunduğunu, fakat evcil hayvanlar için terapi hizmetlerinin pek yaygın olmadığını anlattılar. Hayvanlarda sahiplerini kaybetme nedeniyle depresyon sıkça görülüyor ve ölümcül sonuçlar yaratabiliyor. Sahibinin mezarı üzerinde hiçbirşey yiyip içmeden yatan köpek imajını bilirsiniz.. Bu durumda genellikle gönüllüler devreye giriyor ve hayvanlarla bire bir yoğun bir şekilde ilgileniyorlarmış.

Biraz kalbim sızladı. Bizim memlekette, sokak hayvanları trafik, zalim insanlar ve açlıkla mücadele ediyor. Sokaklardan toplananlar ise, barınakta yaşam savaşı veriyor. Psikolojileri kimin umrunda, fiziksel durumlarına bile dikkat eden yok. Sanıyoruz ki, köpek barınağa gidince mamaya yatağa kavuşacak. Oysa durum çok acı, köpekler irili ufaklı bir arada; bakımsız, soğuk ve sevgisiz günlerini dolduruyorlar.

Barınaktan köpek-kedi almak Türkiye'de yaygın değil, nedense köpeğin cins olması isteniyor. Oysa karışık cinsler, genetik çeşitlilik sonucu daha akıllı ve daha dayanıklıdır. Üstelik barınaklarda birçok cins köpek ve kediler de bulunuyor. Lütfen bir gidelim, bakalım, birkaç karabaş ile tekiri sevelim, evlat edinemiyorsak da yanımızda kuru mama ve battaniye götürelim ya da maddi bağış yapalım, bağışlarımızın nerelere harcandığını öğrenelim. Buraya birkaç link ekliyorum, lütfen tıklayalım!

Barınak Gönüllüleri Derneği http://www.barinak.gen.tr/
Fatih Yedikule Barınağı http://www.fatihbelediyesiyedikulehayvanbarinagi.com/
Hayvanları koruma derneği http://www.haykod.org/
Hayvanların yaşam haklarını koruma derneği http://www.hyhkd.tk

18 Haziran 2010 Cuma

Fiji: Kumsalda Çıplak Ayak Evlenmek


Biz evlendik! :) Fiji’de çıplak ayaklarımız, pır pır çarpan kalplerimiz, pırıl pırıl gözlerimizle; dört bir yanımızda deniz ve pırıl pırıl parlayan güneşi şahidimiz yapıp, el ele tutuştuk, birbirimizi her zaman sevip koruyacağımıza, saygı duyacağımıza ve mutlu edeceğimize söz verdik!

Pasifiğin ortasında ufacık bir adalar topluluğu var, adı Fiji (Ceren’in kaleminden ülke ayrıntıları için lütfen tıklayınız). Bu adanın turkuaz denizi, bembeyaz kumsalları, hindistan cevizi ağaçlarına kurulu hamakları var. Esmer yüzleri, kapkara gür saçlarına takılı çiçekleri ve bembeyaz inci gibi dişleriyle devamlı gülümseyen insanlar yaşıyor bu adalarda.

Pasifikteki ada-ülkelerin hepsi, tüm kıtalara uzak duruşları nedeniyle hala el değmemiş cennetler, ama Fiji özellikle volkanik yapısı, insanlarının canayakınlığı ve eko-turizme verdiği değer ile öne çıkıyor. Olumsuz tek nokta; Fiji’deki kararsız politik yapı, rejim deişiklikleri ve bazı sosyal sorunlar.. Bu nedenle, gitmeden önce güncel durumu iyice araştırmanızı öneririm. Ayrıca Avustralya’dan bile aktarmalarla 10+ saat sürüyor oluşunu ve Türkiye ile saat farkının 10 saat oluşunu da göz önünde bulundurmalısınız.

Fiji’de evlenmek için, öncelikle kendinize cennetten bir köşe seçiyorsunuz. En büyük ada olan Viti Levu’dan ve büyük kentler Nadi ve Suva’dan uzaklaştığınız ve zincir oteller yerine butiklere yöneldiğiniz zaman, çok daha yerel ve kişiye özel tasarlanabilen bir tören şansını da yakalıyorsunuz. Bizim seçtiğimiz ada, Toberua (www.toberua.com) ufacık bir cennetti, çevresi yürüyerek 15 dk’da dolaşılabiliyordu. Yerel ve doğal malzeme ile inşa edilen az sayıda kulübecikten, birsürü hamaktan ve bol bol kum ve palmiyeden oluşuyordu. Evlilik belgelerimizin hazırlanabilmesi için 1.5 ay öncesinden başvuru yapmamız ve istenen pasaport örneği, doğum sertifikalarımız ve evliliğimize engel olmadığını gösterir (kendi ülkelerimizden alınan) belgelerimizin evliliği gerçekleştirecek olan Fiji’deki nikah dairesi ve memurlarına ulaşmış olması gerekiyordu. Tüm işlemler oldukça rahat yapılıyor ve hazırlanan belge ingilizce olup, resmi mührü ile tüm dünyada geçerli sayılıyor. Bu belge ile başvurarak ülkenizden ya da bulunduğunuz ülkedeki Türk konsolosluğundan evliliğinizi tescil ettiriyor ve yeni nüfus cüzdanınızı talep edebiliyorsunuz, hemen kısa bir sürede evinize yolluyorlar. Bize düşen tek şey ise düğün töreni öncesi asıl belgeyi imzalamak ve güle oynaya kumsaldaki yerlerimizi alıp romantik romantik evlenmekti. Fiji’de yasal olarak atanmış bulunan nikah memuru düğün günü adaya geldi, adadaki çalışanlar seçtiğimiz noktaya harika bir çiçek tahtı hazırladılar, deniz kabuklarını ve çiçekleri yerleştirdiler, Fiji müzisyenleri yerlerini aldı, damadın boynuna kızmızılı sarılı çiçekler asıldı, benim elime pembiş pembiş gelin çiçeği yaptılar. Yüzüklerimizi deniz kabuklarında taşıdılar. Birbirimize yazdığımız hitapları papirüs kağıdına bastılar ve bize hatıra olarak verdiler. Herşey çok doğal, çok eğlenceli, güle oynaya ve çok romantikti. Benim başımdaki deniz kabukları ve efil efil uçuşan saçaklı duvağım ve deniz kabuklu elbisem, Florian’ın sevgi dolu bakışları, beyaz kumsal kıyafeti, nikah memurunun geleneksel etekli giysisi, herşey çok doğal, çok içten ve çok samimiydi. Yan komşumuz olan 25 senelik evli amerikalı çift hem şahidimiz hem de fotoğrafçılarımız oldular.

Fiji’de bir inanış varmış; düğün anında hava nasılsa, o evlilik de öyle gidermiş. Biz gel-git dolayısıyla denizin en kıyıya yakın olduğu öğle saatlerinde evlenmeyi seçmiştik ve sabah uyandığımızda hava hafif kapalı olduğu için de endişelenmiştik. Ama çiçek tahtı konar konmaz ve nikah memuru gelir gelmez pırıl pırıl bir güneş açtı ve tüm gün de öyle devam etti! Tabii Fijililer kıkır kıkır gülüyorlar ve bize devamlı “çok güzel, çok büyük aşk bu” falan diyorlar :) Biz de güneşin altında cayır cayır iki beyaz derili, istakoz oluyoruz!

Herşey çok güzeldi, herkes güldü, eğlendi, şarkılar ve danslar ettik. Bütün gün şımarttılar bizi, odamızın önünde gitarlarla seranadlar, şampanyalı meyve sepetleri, spa bakımları, jakuziler, akşama kocaman bir düğün pastası, ertesi sabah odamıza kahvaltı.. Kocaman kocaman kokteyller, heryerde gülümseyen yüzler... Muhteşemdi! Evlilik çok özel bir tören ve bize bunu hissettirdiler!

Kısacası biz erdik muradımıza, siz çıkın kerevetine.. Kumsalda el ele romantik bir düğün çok özel bir başlangıç ve her saniyesi özenle ve sevgiyle hazırlanmıştı. Kesinlikle tavsiye ediyorum! Tabii sonrasında (gelecek ay) ülkeye dönüp sevgili ailelerimiz ve dostlarımızla bir parti yapmayı da istiyoruz, çünkü mutluluk paylaştıkça çoğalıyor.. Ama bu bize özel, kendi düğünümüz oldu.. Bizim için güzel şeyler düşünen ve dileyen herkese çok teşekkürler, umarım tüm dilekleriniz benden size bir ayna gibi, çoğalarak yansır..

Ceren Musaagaoglu