24 Mayıs 2010 Pazartesi

Teknolojik Detox


Bir süre buralarda olmayacağım; pasifiğin ortasında ufacık bir adada teknolojik detox kürüne giriyorum. Haziranın 10'u gibi döner, kürkçü dükkanına gelirim.. Şimdiden teknolojik detox konusu beni heyecanlandırıyor; öyle uzun süredir bilgisayar ağı, sanal gerçeklik ve baz istasyonları ile çevriliyim ki, bunlarsız yaşamı hayal edemez hale gelmişim.

Geçenlerde telefonumu evde unuttuğum için tüm günüm heba oldu, tüm randevularım birbirine girdi, bir arkadaşımla yer ve zamanı belirlediğimiz halde buluşamadık. İnsan ister istemez düşünüyor, onca yıl boyunca cep telefonsuz nasıl hayatta kalabilmişiz diye.. Şimdilerde ufacık çocuklarda bile cep telefonu var, ne olur ne olmaz, acil durumda kullansın diye. bana saçma geliyor, cep telefonsuz büyümüş bir neslin bireylerinden biri olarak; ama o devirde de bu dönemdeki vahşet ve dehşet yoktu sanırım çevrede. Teknolojinin hızına yetişemeyen sosyal yaşam ne boyutlara geldi, gazetelerin üçüncü sayfasında ayrıntılı halde okunabiliyor.

Tuhaf olan ise, facebook/cep/skype/twitter falan derken ve kendimizi yüzlerce eski ve yeni arkadaşla "iletişim halinde" sanarken, aslında kendi kendimizi de kandırıyoruz. Yapılan sosyal araştırmalar göstermiş ki, bu tip sanal gerçeklik sitelerine üye olan aktif kullanıcılar aslında normalden daha asosyal. Ne kadar fazla arkadaşın varsa listede o kadar yalnız olduğun bulunmuş! Tabii onca vakti sanal ortamda harcayınca, günlük yaşama ve gerçek anlamda sosyalleşmeye zaman kalmıyor. Sanal alemde yaşayan ruhsuz sanal kullanıcılara dönüşüyoruz.

Kitaplarım, yanıma aldığım müziğim, mayom ve terliklerimle bu ortamdan çok uzakta, güneşin keyfini çıkartıyor olacağım.. Benden ve susmak bilmeyen koca çenemden uzakta, size de aynını dilerim! 15 gün sonra görüşmek üzere! :)

23 Mayıs 2010 Pazar

Yerleşik Düzen


Bende "yerleşik düzen"e geçememe hastalığı var, doktor bey, ne önerirsiniz?
Evlenin, geçer..

Geçmedi yahu! Flo da benim gibi, bir yerde bir düzen kuramıyoruz yıllardır. En "ev hali" yaşadığımız zamanda bile, bir sonraki seyahatimizi ya da bir süreliğine yerleşeceğimiz diğer ülkeleri düşünüyoruz. Tam ev-iş-okul düzenini oturtuyoruz ki, yer sarsılıp ayaklarımızın altından kaymaya başlıyor. Öteki ülkelerin, başka başka şehirlerin özlemi yakamızı bırakmıyor. Dün saydım 43 ülke etmiş; bunların 5'inde "yerleşik düzen"ler kurmuş ve yıkmışım.

Aslında itiraf etmek gerekirse, hoşuma gidiyor bu "yerleşememek" hali. Yaşam tecrübesi denen bol baharatlı, kokulu, renkli sıvıyı damarlarımda hissediyorum. Hani diyeceğim şu ki; bilinen dünyanın sonu geldiğinde, ben tümüyle tek başıma o kapıdan geçip sevgiyle karşılandığım yere gittiğimde, anlatacağım birşeyler olsun.. Herkesin izlediği patikadan biraz çıkmış, bir değişik çiçek görmüş, bir çocuğa gülümsemiş, bir gökyüzündeki yıldızlara bakmış olayım. GÖRMÜŞ olayım dünyayı ve hayatı. Aslında "eve" giden patika da, tam olarak bu değil mi?

Ceren Musaagaoglu

Ben mi büyüdüm, Dünya mı büyüdü?

Liseden arkadaşım Hirondelle, kent yaşamının girdaplarında akasya kokusunu doya doya içine çekemediğinden şikayet etmiş, haklı.. Buram buram ilgisizlik kokan metropollerde yaşam, insanı Oswald Spengler'ın sözünü ettiği "kent adamı"na dönüştürüyor. İnsan, gittikçe yükselen gökdelenlerin arasında yeşil alan bulamadıkça; çocukluğunun bahçelerine, Yeşil Bursa'sına, Ege sahillerine kaçmak istiyor. Üstelik; sadece mekanda değil, zamanda da yolculuk yapmak, gerisin geriye o günlere dönmek istiyor. Mümkün olsa keşke..

Ben büyüdükçe, herşey büzülüp küçülüyor sanırım; çocukluğumun o kocaman bahçeleri, o sonsuz büyüklükteki eski evler, o inanılmaz uzun boylu x amcayla y teyze, bahçeden koparılan devasa kirazlar, bakıyorum da küçücük kaldı! Belki de yükselen beton yığınlarının arasında ya da kalabalıklaşan caddelerde ebat kavramı anlamını yitiriyor. Aslında dünya büyüyor (yaşadığımız binalar, yediğimiz porsiyonlar, içimizdeki boşluk hep büyüyor) ama o çocukluğumuzun Hellenistik dönemleri içindeki kavramlar sabit kaldıkları için, bir anlamda küçülüyorlar demek ki.. Tuhaf bir paradox.

Sezgicilik akımının temel taşlarından Henri Bergson'un bir kitabında vardı benim gibi bir adam; çevresindeki başkalaşımı demir bir köprüden izleyen, belirsiz bir çağa ait belirsiz bir adamdı.. Kimdi, hatırlayamıyorum.

Çocukluğa özlem; güzel şey ama tehlikeli: İnsana "anı yaşama"yı unutturabilir. Geçenlerde elime çok ilginç bir nöro-psikolojik araştırma geçti; uzunca bir süre travmaya maruz kalan insanlarda geçmiş yaşama dair anılar izini kaybetmeye, unutulmaya başlıyormuş. Yani beynin "geçmişteki güzel günleri" silme çabası; şu an içinde bulunulan "katlanılamaz" anı "gerçeklik" olarak "kabullenmeye" yarayan ve yaşamın devamını sağlayan bir savunma mekanizması.

Aslında, geçmişteki ilişkilere takılı kalmak yıpratıcıdır, çünkü devamlı geriye bakarak yaşayan insan, önünü göremediği için eninde sonunda bir taşa takılıp düşecektir. Tanıdığım birçok insan gibi uzunca bir süre ben de "zamanı geri alabilseydim, şunu şunu şunu değiştirirdim" saplantısına takıldım kaldım. Yıllar geçirdim açıkcası bu saplantıyla. Zamanda seyahat mümkün olabilseydi, değiştirirdim sandığımız şeyleri değiştirsek bile, sonucun bugünkünden farklı olacağını sanmıyorum. Çünkü; "Süreç Felsefesi"ne göre, herşeyin bir başlangıcı, gelişimi ve sonu vardır. Dolayısıyla tüm ilişkilerin bir sonu vardır. O "hata" noktasını bulup düzeltsek bile, eninde sonunda yıpranmış bir ilişki sürece yenik düşecektir.

Dolayısıyla, insan bir şekilde iç huzurunu sağlamalı, tüm hatıraların en güzellerini seçip kötülerini unutmalı ve önündeki günlere bakmalı..

Gambit


Yani "Satrançta daha iyi bir konuma gelebilmek için, oyuncunun bir ya da birden fazla taşını gözden çıkarması"
Hayatta bu tip "iyi" konumlara gelebilmek için neler gözden çıkartılıyor, bir düşünmek lazım. Mesela; çocuklara daha iyi bir yaşam verebilmek için gece gündüz demeden çalışıp, çocukları ancak uykuda sevip öpebilmek.. Mesela; devamlı erteleyip durduğun o dünya seyehati.. Mesela; şimdi sırası değil'ler, ayıp olur'lar, kim ne der'ler..
Başkaları için yaşadığın hayat geçip gidiyor ve bir ikincisi de verilmeyecek; gözünü aç! Geçmişin güzel gölgesinde yaşamaktansa, gelecekle ilgili hayaller kurmaktansa, hemen şimdi, şu an yapmak lazım bazı şeyleri.
Buram buram pozitif psikoloji koktuğunun farkındayım, bana da bayat geliyor.. Fakat bu sabah "kayıp milyonerin öldürülmüş olduğu kesinleşti" haberini okuyunca, 30'lu yaşlarında yitip giden bu insanın gambit beklerken şah mat oluşu aklıma takıldı; yazmak istedim..

Metronom Hızında Akan Metropoller ve Ruhsal Vertigo


Bazı yerlerin, zaman ve kişilerin ruhunu bulmak zor oluyor. Günümüz metropollerinde hayat; çözüm yerine devamlı sorun üreten, metronom hızında işleyen bir düzenden ibaret. Makinalaşmış bir sistemde ruh gittikçe unutuluyor, herşey ve herkes birbirini andırmaya başlıyor. Az sayıdaki "başka türlü birşey" kalabilmiş insana kenetleniyorsun.

Bana kalırsa, Herakleitos "herşey akar" dediği zaman da bunu kastediyordu: tüm zamanlarda, herşeyle birlikte herkes de akıyor. Tüm bu akım içinde ara sıra parmak uçlarıyla değebildiğimiz bazı yaşamlar oluyor, hani "içim ısındı" dediğimiz.. Kısa bir sohbet, paylaşılmış bir kahve molası. Kimseye anlatmam sandığımız kartları, bir bir açtığımız o anlar: Ruhsal Vertigo. Başım dönüyor bir çırpıda anlatırken; tüm o zamanları ve mekanlarıyla en içten ayrıntısına dek günlük yaşamı.

Bir merkeze yerleştirilmiş kameraları bilirsiniz; çekilen kareler hızla oynatıldığında karıncalar gibi amaçlı-amaçsız hareket eden insanların ortasında, uzun süre hareket etmeyen (belki birini bekleyen, belki sigara içen ve insanları izleyen) biri hep vardır. Ve göz ona takılır. Durmadan akan, değişen evrende göz sabit bir nokta arar.

Akan hayattaki sabit noktalar; ruhunu açan, dokunabildiğin o güzel insanlar, o güzel atlara binip gitmeden yakalamak lazım..

Ceren Musaağaoğlu

20 Mayıs 2010 Perşembe

Hapishanenin altındaki tünellerde 2.5 saat


Freo'ya gittik dün cümbür cemaat; sanatçısı bol, temelde balıkçı köyü. Niyetimiz Avustralya'nın tarihi dokusunu solumak. Hapishane var Freo'da, İngilizler Avustralya'yı "keşfedip" aborjinleri katlederken, bir yandan da ilk mahkumlarını buraya yollamış ve şehrin su kanallarını inşa ettirmişler. Ortalama bir mahkum günde 8-9 saat, yerin 30mt altında, neredeyse zifiri karanlıkta beden gücüyle çalışmış; ortalama 6 sene.

Biz de bu tecrübeyi gönüllü olarak ve üstüne 50şer dolar bayılarak yaşadık. Hapishaneye girdik, eşyalarımıza el kondu, üzerimize beyaz tulumlar giydirildi, kafamıza birer koruma başlığı, ayağımıza botlar, ellerimize de birer kürek verildi. Su kanallarında 2 saat kürek salladık, 10 dakikası tamamen panik içinde zifiri karanlıkta. Kanallar 1.5 metre boyunda, rutubetli, kafa fenerinde soluğunun hayaletini görebiliyorsun. Garip bir tecrübe.

İnsan 2.5 saat karanlıkta farklı şeyler düşünüyor. Bu tip ortamları severim aslında, tavandaki tüf, bakterilerin ve mantarların şekilleri, sallanan ağaç kökleri heyecan verici.. Ama ışığa çıkmak için dakika saydım 2. saatin sonunda.

Memlekette maden işçileri kaza geçirmişler, aşağı yukarı aynı zamanlarda. Çok üzüldüm. Çok zor iş, Allah huzur versin.

Welcome to the Machine / Obsesif Güvenlik Sistemleri


Anglo-sakson ülkelerdeki bu obsesif güvenlik anlayışı beni geriyor. En ufak bir çivi, en alakasız bir sandalyenin konumu, en geniş alandaki en küt masa ucu bile bir protokole, bir güvenlik kanununa tabi.

Evde misafir var, sabahtan bilgisayarı kapıp kafe'ye kaçtım. Gün boyu kahve içip, bünyeyi huysuz ihtiyar kıvamına sokarak, haftasonuna dek bitirmem beklenen raporu hazırlıyorum. Raporun konunu ofis güvenliği.

Laptopun fişi iki masa arasında kalmış, uyarı aldım. İnsanlar takılıp düşebilirmiş, beni kenar masalardan birine aldılar. Fişlerin üstünde çocuklar parmaklarını sokmasın diye koruma kapanları var. Huylandım, baktım masalar da köşeli değil, oval, biri çarpıp gözünü oymasın diye. Yere süt döktü biri, hemen 3 tane "dikkat, kaygan zemin" levhası kondu. Kafamı kaldırdım, tavanda 3 adet kamera var.

Herşey bir kurala, bir protokole bağlı ilerliyor. Makine gibi, tıkır tıkır.. Pink Floyd "Welcome to the Machine" çalıyor kafamın içinde. Tanrım dayanamıyorum artık bu sisteme, koyunun olamıyorum ben! Kafeini kesmek ya da buralardan gitmek lazım..

15 Mayıs 2010 Cumartesi

Insomnia vs "Omni"somnia


Hermann Hesse karakterleri gibi ikidebir çıktığım Doğu'ya Yolculuk'ların sonucunda insomnia'nın çeşit çeşit evrelerinden geçmiş ve jetlag'in dibini vurmuş olduğumdan daha önce de bahsetmiştim. Son Avustralya'ya dönüş seferimde 3 gece boyunca uyuyamayıp, vampir gibi gündüzlerimi gizli gizli kuytularda geçirdikten sonra bu konuya bir eğileyim dedim. Kahveden güneş altında geçirilen saatlere, solaryum seanslarından Lost in Translation'daki Bill Murray misali kadeh kadeh viskiler devirmeye kadar bir çok yöntem söz konusu, fakat hiçbiri "aradaki saat farkı başına 1 gün" kuralını aşamıyor. Sabır, tek ilaç..

Bir de bunun tam tersi hipersomnia vardır; "ben azıcık kıvrılayım şuraya, 5dk sonra kalkarım" diyip, bütün bir gün ve gece horul horul, fosur fosur uyumak yani. Bu genellikle bazı "tüylü" bünyelerde kış aylarında ya da "memurus"larda pazartesi sabahları işe gitmek icab ettiğinde ya da kendilerini çok hoş sohbet sanan bir takım gereksiz insanların yanında ya da 313 shit kanalın 313ünde de ayrı shit olan tv'nin karşısında yaşanan bir durumdur. Yaşayan kişi için son derece keyifli olduğu bilinse de, onu seyredenlerde hafif bir endişe, ve ikidebir "kalk yatağına git" dürtme refleksi yarattığı bilinir.

Bir de 9 yaş altı çocuklarda ve her yaş, her cins kedilerde görülen "omni"somnia vardır; her an her yerde mışıl mışıl, huzur içinde uyuyabilme ve dünya yıkılsa uyanmama özelliğidir bu. El değmeyecek kadar sıcak kalorifer üstünde yatan bir kedi ya da koltuktan koltuğa atlama oyunuyla "azıp azıp" sonra kapı eşiğinde, banyodaki küvette ya da odadaki gardropta "sızan" bir çocuk bu durumun en güzel örnekleridir. Bunlar genellikle anne babaları tarafından sırta atılmak ve rüyalar eşliğinde önce arabaya, ordan eve, ordan odalarına taşınmakta, üstleri sevgi battaniyesiyle örtülmekte olan dünyanın en mutlu ve huzurlu bireyleridir.

Çocuk ya da kedi gibi huzur içinde uyumaya en yakın duyguyu; annem ve teyzelerim yılda 2 ya da 3 kez Ankara'da ananemin evinde buluştuklarında, kocaları evlerine yollayıp, ananemin ödünç verdiği basma gecelikleri giyip, bir yandan meyve soyup birbirlerine ikram ederken öteyandan mırıl mırıl konuşup gülüşürken yaşarım ben.. Bana hemen çekyata yastık çarşaf atılır; hem onları dinlerim, hem gözlerim gittikçe kapanır da kapanır.. Gecenin bir yarısı uyanırım; sessizlik ve karanlık vardır. Bir an şaşırırım, nereye/ne zaman gittiler.. Sonra yine uykunun huzurlu kucağına geri dönerim. Bir de çat çat çat ses yapan saatler vardır; delirtirler beni, A.H.Tanpınar'ın saatleri Ayarlama Enstitüsü misali... Ama bunu da başka zaman yazayım artık.

Ceren Musaagaoglu

Duvardaki delikten gelen para


Bu sabah dünyanın en sevimli ve masum olayına şahit oldum! 5 yaşında bir erkek çocuk ve annesi bankanın ATM’sinden para çektiler ve bukle bukle kızıl saçlı çilli çilli oğlanın yeşil yeşil gözleri koca koca açıldı ve dehşet içinde annesine dönüp “anneeee bu delikten paralar geliyooo” diye bağırdı! Ben de 5 yaşında olmak ve ben de paranın duvardaki gri delikten rastgele geldiğine inanmak istiyorum!

“Evrimsel Feminizm” yapasım tuttu bu gece


Erkekler genetik olarak yayılmacı bir yaklaşım içindeler. Biyolojik açıdan bu düsturu benimseyenler pek-çok eşliliği seçiyorlar, sanırım hala aşamadıkları mağara dönemi avcı toplayıcı davranış biçimi ile de ilişkili. Kadınlar bu arada mağarada tüm gün oturup dır dır dır konuştukları için sözel sanatlarda ileriler, bir de erkeklerin arkasını toplamada. Bazımız abartıyoruz bu toplama, düzenleme, temizleme durumlarını. Yayılmacı erkeklere diyoruz ki “şu masanın ayağı düz durmuyor düzeltir misin”, düzeltiyorlar, güzel oluyor ama etraf alet edevat çantasının en ufak bireylerinin dünya üzerinde yol alabilecekleri en uzun mesafenin hesaplanması deney ortamına dönmüş! Ya da içlerinden yemek yapmak geliyor, bizden güzel de yapıyorlar Allah için, ama bir bakıyorsun dağ gibi bulaşık çıkmış; bir pilav için 25 tane kaşık nasıl kullanılır, bu dilemmayı Antik Yunan filozofları çözemez!

Evlilik de erkeklerin çıkardıkları bir nane, söyleyeyim size! Psikoloji araştırmaları gösteriyor ki, evli erkekler bekarlara oranla çok daha mutlu ve sağlıklılar; aynı araştırma sonuçları evli kadınların bekar kadınlara oranla daha stresli, tükenmişlik içinde ve fiziksel açıdan yıpranmış olduklarını göstermiş. İlginç tabii, çünkü yine de evlilik sanki kadınların tutturdukları bir kurum gibi hissediliyor toplumda; hiç “evde kalmış adam” duymadım yani… Oysa durum tam tersi. Vallahi bu erkek milleti bizi parmaklarında oynatıyor, kardeşim.

Sözel sanatlara gelince; aslında yukardaki paragrafı yazarken daha kendimle çeliştim. “Dedikodu” erkekler arasında kadınlardan daha yaygınmış, ben sosyal bilimlerin yalancısıyım. Yazar/şair nüfusa baktığımızda, çoğu erkek. Hitabet sanatında üstad kadınların sayısı bir elin parmaklarını geçmez. Eh bu durumda mağara devrinden bu yana evrimleştiğimize ve bu uzvumuzu yitirdiğimize inanabiliriz bence. Geriye temizlik düzen obsesyonu kalıyor, çok sıkıcı bir durum.

Annem çalışan kadın olduğu için, her yere yetme sebadı içinde çırpınıp duruken, diğer ev kadını anneler misali beni “odanı topla, fanilanı donunun içine sok, kalemlerini milimetrik hizala” falan gibi serzenişlerle yetiştiremedi. Dolayısıyla tepki davranışı içinde pasaklı da olmadım, yaranma psikolojisi içinde obsesif de olmadım. Arada biryerde bir tür evrensel kaos ya da rastlantısal düzen anlayışı içinde yuvarlanıp gidiyorum.

Kısacası bugün feminist hareket çerçevesinde ben tuvaletin akıtan sifonunu elime geçirdiğim silikon tabanca ile onarırken, Flo güzel bir yemek yaptı ve sonrasında bulaşıkları da yıkadı. Mutlu etti beni sağolsun.

Ha bu arada, sifon hala akıtıyor…

Wasabi’li Bezelyeler


Bu sıralar aklımı wasabili bezelyelere taktım. Muazzam bir Japon icadı. Bezelyeleri kurutmuşlar, wasabiyle kaplamışlar. Atıyorsun ağzına, cayır cayır yanıyorsun. Gözlerinden yaşlar geliyor, burnun Dijon hardalı yemişçesine gıdıklanıyor. Yuvarlak yeşil bombalar, Japonya’dan sevgilerle..

Kahvaltının mutlulukla ilişkisi

Sabah kahvaltısına bayılırım; en güzeli Istanbul'da dostlarla boğaza karşı içilen çay ve yanındaki simittir, beyaz peynirdir, yeşil zeytin ve kekikli domatestir. Eğer Bursa'daysam evin bahçesinde güllerin arasında anne poğaçası, soğanotlu omlet ve örgü peyniridir. Eğer Karaburun'daysam kamelyada masmavi denize karşı bademcik reçelli beyaz peynirli ekmektir. Eğer Ankara'daysam sıcacık poğaçaya sürülen annanemin kekikli kırmızıbiberli süzme ev yoğurdudur. Eğer Boston'daysam Prof.David Barlow'un kliniğinde sabah süpervizyonu sırasında atıştırılan ikiye kesilmiş, içine sebzeli diyet krempeynir sürülmüş bagel ve yanında mis gibi sütlü kahvedir. Eğer Kudüs'teysem sınırı geçip Filistin fırınından aldığım sıcacık pita ekmeği içine sürülen humustur. Eğer Almanya'daysam yatağa servis yapılan Sammeln ve Camembert peynir ve yanında portakal suyudur. Eğer Maastricht'teysem Brie peyniri ve yeşil elmadır. Eğer Amsterdam'daysam havuçlu kek ;) ve muzlu süttür. Eğer Uzakdoğu'daysam baget ekmek, sebzeli omlet ve sütlü kahvedir. Eğer Hindistan'daysam saag paneer'li Nan ve yeşilçaydır. Eğer Perth'teysem kiwi ya da vegemite'lı ekmektir.

Yemek yemek üzerine ne düşünürsünüz bilmem ama; kahvaltının mutlulukla bir ilişkisi olmalı - Cemal Süreya

Görecelik


Bu sabah Patricia Piccinini'nin "Relativity" - Görecelik sergisine gittim. Deneysel biyoteknolojinin sanata yansıması diyeceğim, biraz entel dantel bir cümle olacak; ama eserleri başka türlü nasıl anlatabilirim bilemiyorum. Silikon ve kontrplak üzerine deri giydirme ve insan saçı (ya da yaygın bilinen şekliyle Madame Tussauds'daki gerçeğinden daha heybetli vücutları çevreleyen zımbırtı silsilesi) ile yaratılmış ( ve bu anlamda da genetiği oynanmış) hayvanımsı-insanımsı "şey"ler ve bunlarla kuşatılmış insan yavrularının ilişkileri üzerine çok ilginç bir sergiydi. Bu garip bir o kadar da ürkütücü yaratıkların yanında uyuyan çocuklarda tuhaf bir huzur dikkati çekiyordu. Tüm sergi boyunca genetiğinin içine edilmiş, hilkat garibelerine çevrilmiş bu yaratıkların aslında yaydıkları pozitif enerji ve sevgiyi hissettim. Demek ki "biçim" ya da "güzellik" tamamen "göreceli". Güzellikle sevgi ya da huzur karşılıklı bir arada görülen sıfatlar değil. Bu sabah müzenin koltuklarına oturup düşündüm uzun uzun; bu ara beni düşündüren fazla şey bulamıyorum - sergi hoşuma gitti.

13 Mayıs 2010 Perşembe

Zuzaylılara selam olsun..

Rüyamda zuzaylılar kovalıyor, ben kaçıyorum. Yakalayabilseler ışınlayacaklar flying saucer'larına, denem denem deneyler yapacaklar, totoyu fena kıstırmışım. Panikle uyandım; tam karşımda iki fosforlu yeşil yuvarlak göz bana bakmakta, dehşetlerden dehşet beğeneyim. Kalbim 200 atıyor, mantığım uyanıksın diye bağırıyor, yatağa yapışmış haldeyim, nefes bile alamıyorum! İki yuvarlak göz hala bana bakıyor, ortada düğme burun.. Gözüm biraz alışıyor karanlıkta, televizyonun yeşil bekleme düğmeleri, yan yana, ortada düğme burun, ilahi LG..

12 Mayıs 2010 Çarşamba

Dr Gunther Von Hagens ve Badem..CİĞİM!


Entellektüel hipokondriasisden muzdaribim bu hafta, yani biraz fazla tıbbi makale ve program bombardımanı sonrası oramda buramda hastalıklar buluyorum. Gece gece ulusal kanalda arz-ı endam eden Dr Gunther Von Hagens, plastinasyon tekniğiyle dondurulmuş kadavralar üzerinde sindirim sistemini öğretti bize. Bedenlerini bilime bağışlamış insancıklardan birini kesip biçerken, dilden anüse yemeğin bedenimizdeki yolculuğunu inceledik. Entellektüel hipokondriasis açısından oldukça tehlikeli bir durum.

Dün gece hafif boğaz ağrısından kaynaklı, yemek borusu kanseri olabileceğimi düşünürken, aklıma 23 senedir ayrı yollarda yürüdüğümüz sevgili bademciklerim de geldi. Hüzün çöktü üzerime. O yıllarda çocukları psikolojik açıdan ameliyata hazırlamak gibi bir anlayış olmadığı için, sabah erkenden sıcacık yatağımdan kaldırılıp apartopar götürüldüğüm hastanede "oldu da bitti maşallah" edasıyla alınan bademciklerim.. Kendilerini ilk ve son gördüğümde, bir kavanoz içindeydiler ve bolca şekerle haddinden fazla haşlanmış çilek reçeli gibiydiler..

Düşünüyorum da; 80lerdeki bademcik ameliyatı modasına yakalanan nice çocuğun hastaneden çıkarken bademcikleri de insanlara güveni de kalmamıştır! Bir kısmımız ameliyat sonrası yenen ayıcık şekerlerle avutuldu, diğer kısmımız limitsiz dondurma ile. Penisilin iğnelerini saymazsak; evde dinlenme, çizgi film doz aşımı, commodore 64 uzmanlığı ile bezenmiş güzel bir dönemdi aslında ameliyat sonrası. Yine de benliğimde bir iz bırakmış olmalı, biraz nanemollayımdır doktorlar, hastalık ve hastane konularında, Allah düşürmesin!

Dipnot. Gunther abimiz "Body Works" adında bir sergi de açıyor arada sırada, yaşamları boyunca belki de doğdukları kasabadan ayrılmamış olan bedenler, ölümden sonra dünya çevresini dolaşıyor. Üstteki "düşünen adam" da bu serginin bir parçası.

6 Mayıs 2010 Perşembe

Ayna ve Terazi


Taşınan yan komşumuz koridora bir boy aynası bir de eski terazi bırakmış. Ne zaman koridora çıksak aynanın etkisiyle catwalk esas duruşuna geçiyoruz. Koridorda salına salına yürümeler, birden geri dönüp omuz üzerinden totoya bakmalar, arada (yalnızken) gizlice teraziye çıkıp inmeler, rejime başlama kararları falan filan.. Apartman görevlisi şu aynayla teraziyi kaldırsa da rahatlasak!

2 Mayıs 2010 Pazar

İki Resim Arasındaki 10 Farkı Bulunuz


Avustralya’nın batısında, nehir kenarına kurulu bir refah toplumu var. Bu refah toplumunun içinde, yaşama pembe güneş gözlükleriyle bakan, dünyanın geri kalanına aldırmayan, huzurlu bireyler yaşar. Bu bireylerden bazıları, içinde rengarenk papağanların uçuştuğu, tembel ve tombul koalaların okaliptus yapraklarını kemirdiği eyalet üniversitesinde parasız eğitimlerine devam etmek için her sabah nehri geçerler. Bu geçişlerden bazıları vapur ile, bazıları köprüden tren ile, bazıları da nehir üzerinden kano ile yapılır. Rengarenk kanolarla okula gitmek hem bedensel, hem ruhsal sağlık açısından önerilir. Bu öğrencilerin geleceği çeşitli araştırma projelerinde eğitimlerine devam etmek ya da özel sektör veya federal hükümette çalışmaktır.

Türkiye’nin doğusunda, “gitmesek de, görmesek de, o köy bizim köyümüzdür” anlayışıyla yaklaşılan ama bu üstün anlayış dışında başkaca bir hizmet götürülmeyen köyler var. Bu köylerde gözleri yaşlı insanların gözleri gibi hüzünlü bakan çocuklar yaşar. Bu çocukların bazıları, batı illerindeki fazla beslenmiş ve fazla korunmalı yetiştirilmiş akranlarının aksine her sabah okullarına gitmeyi isterler. Bu istekleri mevsim koşullarına yenik düşer, köprüleri yoktur, minibüsleri yoktur, ayaklarında kışlık botları da yoktur. Bu çocukların kaderi elleri nasırlı birer pamuk işçisi olmak ya da sonuçta kaçınılmaz kronik akciğer hastalıklarına yakalanan pulbiber işçisi olmaktır.

Penguen Adası ve Ayıbalıkları Tarafından “Eğitilmek”


Soğukların henüz kapının eşiğinden geçemediği bu “som-bahar” günlerinde biraz okyanus kokusu almaya, biraz tuz ve kum içinde debelenmeye, Rockingham’a yakın Penguen Adası’na gittik bugün. Çeşitli nedenlerle yuvadan atılan, annesini kaybeden ya da yaralanan penguenlerin kurtarılıp bakım verildiği bir araştırma merkezi var adada. Özellikle yemek zamanında, ortalarda badi badi dolaşan smokinli arkadaşlarımızın rahatlıkla gözlemlenebildiği, fotoğraflanabildiği oldukça şenlikli bir yer. Ayrıca, adada kitabınızı, mp3 çalarınızı ve havlunuzu, yeşil yeşil yumurtalarını ısıtan martıların arasına atıp, kumsala yayılabilir ya da mevsime bağlı olarak balinaları ve ayıbalıklarını gözlemlemek için yarım günlük bir tekne gezisine çıkabilirsiniz.

Ayıbalıklarını görmek bugün bize kısmet olmadı, fakat bu inanılmaz hayvanlar hakkında geçenlerde izlediğim çok ilginç bir belgeseli anımsadım ve eve gelir gelmez paylaşmak istedim. Paul Nicklen, inanılmaz başarılı bir National Geographic fotoğrafçısı. Antarktika’nın buzlu sularında 1 hafta boyunca yetişkin bir ayıbalığını gözlemliyor. Doğası gereği yırtıcı bir hayvan olan ayıbalıkları, normalde yakınlarına aileleri dışındaki hayvanları yaklaştırmaz ve oldukça hırçındırlar. Fakat Nicklen yetişkin bir ayıbalığının dostluğunu kazanmakla kalmadı, 4 gün boyunca süren bir avlanma eğitiminden de geçti! Muhtemelen insanla karşılaşmamış, onun ne menem bir canavar olduğunu öğrenmemiş olan yetişkin bir ayıbalığı, kocaman kamerası ve dalış ekipmanıyla kendi alanına giren Nicklen’i meraklı bakışlarla süzdü, ilk gün boyunca etrafında dolaşıp ne olduğunu, yenip yenmeyeceğini ya da kendisine bir zarar verip vermeyeceğini araştırdı. İkinci gün Nicklen’i kabullendiğini göstermek için, tüm gün çevresinde yüzdü ve avlandı. Amacı Nicklen’le beraber avlanmak ve ona aileden biri gibi davranmaktı. Akşama doğru Nicklen’in penguenleri avlamaması ve yememesi ayıbalığını endişelendirmeye başladı ve penguenleri avlayıp ona getirmeye, kameranın önünde itmeye ve zorla yedirmeye çalıştı. 3 gün boyunca Nicklen’e penguen avlayıp zorla yedirmeye çalışan ayıbalığının çabasını Nicklen'in ağzından youtube'dan izleyebilirsiniz.

Biryanda insana şefkat gösteren, onu beslemeye çalışan bir ayıbalığı.. Diğer yanda binlerce havyanı dini inanç adı altında kurban eden, arenalarda koşturup işkenceyle vahşice öldüren insan.. Arada da bu sistemi değiştirmeye çalışan araştırma merkezleri, bakımevleri ve en önemlisi belgeseller..

İşçi Bayramı / İşçiye Hergün Bayram


Bizim memlekette 1 Mayıs’ın işçi bayramı olduğunu 5 yaşındaki çocuklar bile bilir. Tüm dünyada işçiye “Bayram” ilan edilmiş olan bu günde, alınlarının teriyle ekmeğini kazanmaya çalışan mavi yakalı insanlar sokakları doldurur, çeşitli yürüyüş ve gösteriler düzenlenir. İşçi haklarının çalışma şartlarıyla paralel yürütülebildiği bazı gelişmiş ülkelerin aksine, bizim ülkemizde 1 Mayıs günü halk ile kolluk kuvvetlerin çatışması tadında geçer, sokaklar savaş alanına döner, parke taşları sökülür, yaralanan, hatta üzerlerine ateş açılıp öldürülenler olur. 1 Mayıs gününde kalbimiz işçilerin yanında yer alırken, bedenimiz genellikle ev sınırları içinde kalır, fazla dışarlarda dolaşmamaya ve kaza kurşunlarına hedef olmamaya çalışırız.

Hayatımın tüm işçi bayramlarını, haksızlıkların dile getirilmesi sonucu çıkan çatışmalardan korkarak, huzursuz bir tedirginlik içinde geçirdiğim için, bu seneki 1 Mayıs’ta yaşadıklarım (ya da daha doğrusu yaşamadıklarım) paylaşılmaya değer..

1 Mayıs olduğunu akşama doğru, Türkiye’deki aile ve arkadaşlarımın yorumları ve gazete başlıkları sonucunda fark ettim ve sakin sakin geçen bu güne çok da şaşırdım! Bırakın sokakların savaş yerine dönmesini, örneğin bisiklet yarışı gibi en ufak faliyet için zırta pırta trafiğe kapatılan caddelerde herhangi bir hareket yaşanmadı, kimse sokaklarda toplanıp gösteri yapmadı, kimse bayrammış gibi kutlamalar da yapmadı.. Öyle geçip gitti 1 Mayıs.

Tabii insan şaşırıyor, nasıl olur da tüm dünyada bir nebze bile olsa hareketlilik yaşanan bir günde bu şehirde konuyla alakalı bir pankart bile bulunmaz, bir konuşma bile yapılmaz, haberlerde tek satır bile değinilmez diye. Sebebi bu mudur bilmiyorum ama biraz araştırdım ve şu sonuçlara ulaştım:

Mavi yaka bu şehirde oldukça zengin ve refahta. Vasıfsız bir kamyon şöförü bu memlekette yıllık yaklaşık 300.000 dolar maaş alıyor, şehir merkezinden uzaktaki madenlerde çalışıldığında 10 gün işte – 5 gün tatilde vardiya sistemi geçerli. Sosyal haklar doyurucu, işçi sağlığı ve güvenlik inanılmaz ciddiye alınıyor ve bir çivinin bile kullanımına dair 10-15 kural var. Bu kadar da değil, işçiler bizdeki gibi kast sisteminin en altında değiller. İşçiyte saygı duyuluyor ve kas gücüyle çalışan insanlar öğle arasında üzerlerindeki tozu silkeleyip, ellerini yüzlerini temizleyip öğle yemeğini güzel bir restorantta, plazalarından inen beyaz yakalılarla beraber yiyebiliyor. Yaşadıkları evlerde havuzları, çocuklarını gönderdikleri özel okulları ve güçlü arabaları da oluyor.

Bu nasıl sağlanabilmiş bu ülkede bilmiyorum ama halen mavi yakaya ihtiyaç oluşu, madencilik, inşaat sektörü gibi alanların önündeki açıklık ve toplumsal kast sisteminin yokluğu sanırım nedenlerden biri. Bir de, sanırım bizdeki “ben çok üstün biriyim, bu işi yapmam” anlayışı burada yok. Bizde botuna çimento sıçramamış nice mühendisler vardır, ya da “mcdonalds’da hamburger kızartmak” bir toplumsal felakettir.. Fakat burda üniversite mezunu da kamyon kullanmaktan gocunmuyor, bunu bir öğrenim gibi görüyor, şantiyede çalışmadan direkt projeye zıplayan mühendisler yok burada. İşi çekirdekten öğrenmek, alın teriyle kazanmak bu ülkede hala saygı görüyor ve bir vasıf olarak kabul ediliyor.

Bizdeki zorlama “bayram” coşkusuyla, buradaki “bayramsızlık” arasındaki fark tam da bu işte.