3 Aralık 2010 Cuma

Afrika'dayım..!

03.12.2010-01.02.2011 arası Afrika seyahatim nedeniyle bir süre buraya yazamayacağım ama beni an be an izleyebileceğiniz ve fotolara ulaşabileceğiniz, hatta üye olup blogdan direkt emailinize bilgi alabileceğiniz yeni bir sitem var, üzerine tıklayınız:

http://cerenmus.travellerspoint.com/

İyi seyirler :)

Ceren Musaagaoglu

Son dakika insanı

Bu sabah 5 dakikada 55 litrelik sırt çantamı hazırladım, bana bir takdir belgesi ya da bir 5 yıldızlı aferin falan vermeliler. Tabii ki hiçbirşeyim sığmadı, apar topar-tıklım tıkış-biçimsiz birşey oldu, tek çantaya sığması gerekenler iki çantaya anca sığdı, sonunda da beni terminale geçirmeye gelen annemle babamın eline geri verilen kıpkırmızı bir uyku tulumu, el çantasına tıkılan bilgisayar ve koca SLR kamera falan, saçma sapan durumlar vuku buldu.. O görüntü 20 yılda 37 ülke gezmiş olan gezgine hiç yakışmadı..

Neden böyle oldu ben de anlamadım. Bu sefer çok salla pati gidiyorum; hatta son günün son sabahı aklıma gelen, aşı karnesindeki eksik menenjit aşısını son dakika golü olarak "cort" diye yemiş olmam da bu abuk hikayenin tuzu biberi oldu. Hemen akabinde sağlık ocağının köşesindeki Aksu fırınından alınan çıtır simit olmasa çekilir yanı yoktu, sabah sabah..

Çok serdim totoyu, nasılsa yaparım diye bıraktım herşeyi son dakikaya. Hayır, gittiğim yer Merzifon olsa neyse de, Afrika olunca bu serişin de tadı kaçıyor.. Bi silkelenip kendime gelmem lazım, ey sevgili blog! Yoksa bu kadar sermemin altında bir gayri ciddiyet ya da bir boşvermişlik mi yatıyor ne? Nasılsa tüm hayatım bir çingene edasıyla ordan oraya taşınmakla geçiyor, ondan mı artık ciddiye almıyorum bu gidiş-geliş halini? Ondan mı acaba, Delhi trafiğinin orta yerinde geviş getiren bir hint ineği kadar sakinim uçağa saatler kala? Olabilir valla..

Ama bu seferki başka, Afrika yahu.. Heyecan dorukta; zebralar-filler-burnu halkalı sarkık memeli zenciler-dizi dizi maymunlar-en sevdikleri kan grubuna sahip olan beni "hazırol"da karşılama heyecanından gözüne uyku girmeyen sivri sinekler falan, hepsi beni beklemekte. Beni daha ne maceralar bekliyor onu da bilemiyorum tabii. Okuyup görücez hep birlikte.. Ha bu vesileyle, yeni bir blog açtım, "buraya" bir süre ara verip, "oraya" taşınıyorum - bir nevi yazlıkçı mantığındayım, görüyorsunuz.. Yeni blogda foto ve harita imkanı ile emaille takip edilme lüksü falan var, o nedenle tercih ettim, sadece seyahatim süresince, geçici olarak.1 Şubat itibariyle kürkçü dükkanıma geri döneceğim, ilginize ve bilginize..

Bir başka "son dakika" haberi: Bu sabah "son dakikada" dolaptan çıkarılan soğuk yumurtaları haşlarken çatlamaması için suya 1 kaşık tuz konması gerektiğini öğrendim ve bir dizi deneyle kanıtladım. Benim gibi "son dakika" insanlarına itina ile duyurulur.

Oyunlar

Haberlerde izledim, yeni nesil çocukların köşe kapmaca, saklambaç, yakar top gibi oyunları oynamadıkları ve bilmedikleri anlaşılmış. Bizim milli eğitim hemen bir acil durum komisyonu oluşturup bu oyunları müfredata katmış. Artık çocuklar okulda bir yandan dolan öbür yandan boşaltılan havuz dilemasına ek olarak bu oyunları da öğreneceklermiş. Hatta ninelerimizin dedelerimizin döneminden kalma oyunlar ve oyuncaklar, son derece antropolojik bir hassasiyetle ve arkeolojik bir çabayla araştırılıyormuş. Cami çıkışı ve kahvehanelerde, tenhada kıstırılan yaşlılara seri sualler sorulması yöntemiyle kayda geçiriliyormuş.

Valla güzel bir girişim, bu araştırma ekibine beni de alsalar, sabahtan akşama kadar uygulamalı bir eğitimden geçirseler.. Kalifiye bir işçi olurum valla, HÜ'deki masterda oyunun çocuk psikolojisindeki yeri konulu bir makale de yazdıydım. Hele rengarenk kıyafetlerimle yakartop'un aranılan oyuncularından da biriydim zamanında - 500 yıl falan önce..

Çocuk oyunlarım çok acaipti benim, kardeşsizlik ve engin bir hayal gücünün etkisi muhakkak. Bana verilen hiçbir şeyle gerçek anlamında oynamadım, ananemin düğme kutusu bir nevi Sim City'ydi benim için, ne karakterler vardı bilemezsiniz.. Hele 70'li yılların perdelerindeki püsküller, taverna gülü olma yolundaki kariyerimin ilk ve son basamakları, İzmir'in su kesintili yazlarına çözüm olarak doldurulan küvetler Atlantis maceralarımdı.. Unutamadığım bir yaz Karaburun'da alt bahçeye kurduğum nevresimden çadır ve eve girmeme inadıyla bezenmiş kampçılık deneyimlerimin, hava kararırken ananemin kızarttığı köfte patates kokusuna yenik düşmesi.. Bir başka yaz kendimi deniz kızı sandığım için mayomu çıkarmayı reddettim ve koca bir yaz boyunca gece bile yatağıma mayoyla gittim. Benim için bu hayati bir durumdu çünkü her an birinin boğulacağını ve benim halihazırda üzerimdeki mayomla denize atlayıp onu kurtaracağımı hayal ederdim. Neyse ki o yaz kimse boğulmaya kalkmadı da ben de tatlı yatağımdan çıkıp, mayo üstüne giydiğim pijamalarımdan sıyrılıp gecenin bir körü denize atlamak zorunda kalmadım.

Hey gidi günler, hey..

Aslında oyun oynamayı hiç bırakmıyoruz, tamam belki ip atlamayı ve saklambaçı unuttuk ama hepimiz bilgisayarlarımızdaki ya da ipod-pad-pid-fan-fin-fon'larımızdaki oyunları, şans oyunlarını, benim çok sevdiğim kelime oyunlarını ve en önemlisi de sporu bolca ve mümkün olan her an ve ortamda kullanıyoruz. Oyun hayatımızın en önemli alışkanlıklarından biri ve sonsuz bir devinim içinde sürekli değişen sosyal yaşamda, yeniliklere adapte olmamıza ve akıl sağlığımızı korumamıza yarıyor. Sonuçta zaten hayat da kocaman bir oyun değil mi?

Kedi-Köpek

Hayvanlar alemini insanlar alemine yeğ tutarım! Evet, aynen böyle, kimse alınmasın. Bana daha samimi, sevimli ve rahatlatıcı geliyorlar, böceğinden sürüngenine, uçanından kaçanına, su dibindeki memelisine, ayırmadan hepsini severim. Hiçbirinden korkmam. Ama bir hayvan var ki, benim için yeri başkadır: Köpek.

14 sene birisiyle yaşamımı paylaşma şansım oldu, ondan öğrendiklerimi kimseden öğrenmedim. Muhteşem bir canlıydı; en uzman psikoloğa taş çıkartan bir empati yeteneği, kendine özgü bir mizah anlayışı vardı. Onun hakkında daha uzun yazacağım, henüz hazır değilim.. Beynimdeki yazının sesi henüz durmadı. Fakat köpek milleti genel açıdan olağanüstü bir canlı. Oyuna düşkünlükleri, yoldaş olma yetenekleri, bir kuru ekmek verdiğinizde kırk sene hürmet etmeleri ilk aklıma gelenler. Bir köpeğiniz varsa, asla canınız sıkılmaz. Bir köpeğiniz varsa, yanınızda her zaman bir arkadaşınız var demektir. Bir köpeğiniz varsa, siz zenginsiniz demektir!

Bir de kedi milleti var, onları tanıdığımı - hatta hiçbir insanın tanıyabileceğini - iddia edemem ama birkaçıyla doğaları izin verdiği ölçüde yakınlaşma imkanım oldu. Yakınlaşma derken, sayelerinde 2 kez kuduz aşısı yemem de gerekti, o nedenle biraz mesafeli olmayı öğrendim. Son 10 senedir istanbul'daki evin bahçesinde yaşayan ve keyfine göre pencereden zıplamak suretiyle, arada yemeğe ve ez gezmesine gelen sarı-kızıl tekirim var: Havuç. Gırlaması, yumuşak tüyleri, hakikaten stres önleyici. Kedisi olanlar daha uzun yaşıyormuş!

Bir de kedi-köpek var, yani cat-dog. Bu muhteşem çizgifilmi bir ara cnbc-e'de veriyorlardı ama uzun zamandır rastlamadım. Yarı kedi, yarı köpek olan bir canlının sosyal yaşam hjkayeleri. Tabii birbiriyle inanılmaz derecede uyumsuz olan bu iki hayvanı izlemek dehşet komik birşey. Misal: su birikintilerinde hoplamayı seven köpek, sudan deli gibi nefret eden kediyi delirtiyor vs vs. Internetten izlenebilir..

1 Aralık 2010 Çarşamba

200-70-60

Afrika öncesi seyahat sigortası yaptırmak son dakikada aklıma geldi. Bu vesileyle Sunay Akın'ın çok sevdiğim bir dizesini de hatırladım: "90-60-90'ı herkes bilir, vücut ölçüleri. Ha bir de 200-70-60 var, o da tabut ölçüleri"

Hazır hislenmişken, ölüm üzerine bir-iki fikir de belirteyim istedim. Malum bu bizim toplumda bir tabudur, konuşulmaz. Lakin, Afrika'da ne olacağımız belli değil, öteyandan entellektüel açıdan hortlayarak bloguma ulaşabilecek miyim, emin de olamıyorum. Yazayım gitsin..

10dk'da 25euroya yaptırılan bir sigorta, hastalık halinde bakım ve tedavi ile ölüm halinde memlekete doğru kolilenmeyi taahhüt ediyor. Tabii inşallah ölmeden ve sürünmeden dönmek nasip olur ve sigortaya da gerek kalmaz. Ama bence iyi bir yatırım, çünkü o kadar uzaktan cenaze taşımak 20.000euro falan tutuyor.

Aslına bakılırsa, öldükten sonra cenazemin taaa Afrika'dan taşınması kadar saçma sapan birşey düşünemiyorum. Tahtalıköyden kendimi ruhen getiremedikten sonra, bedenimin o kadar macera yaşamasına, insanları tekrar tekrar üzmesine, maddi ve lojistik dertler açmasına ne gerek var, bu biiiir. Dahi Da Vinci'mizin dediği gibi; dolu dolu süren bir yaşamdan sonra gelen ölüm, uzun bir çalışma gününün ardından gerek uykuya benzer. Seyahat ederken öğrendiklerim ve tecrübe ettiklerim, yaşamımın diğer tüm anlarında bana öğretilenlerden çok daha kalıcı ve değerli oldu her zaman, o nedenle seyahat ederken gelen ölümün güzel bir ölüm olduğunu düşünüyorum. Hatta uçak kazaları, ortada ceset meset bırakmaması, mezar denen o betonarme yapının üzerime örtülmemesi ve doğa ile bütünleşme açısından bence en ideali.

İkincisi de, insan ölümüyle değil, yaşamıyla hatırlanmalı, o nedenle ölüm yıldönümlerini sevmem, mezar ziyaretlerini de. Gavurlar ne güzel kutlarlar yaşamı, sevdiklerinin cenazesinde yiyip içerek, güzel hatıraları anlatarak ve bolca gülerek.. Bizde biraz ağırdır ölüm zamanları, travması da daha uzun sürer bu nedenle. Oysa, asıl başarı, öleni güzel anılarıyla hatırlamak değil midir?

İnşallah totomuz sıkıntıya girmeden, sağlık ve afiyet içinde bir Afrika macerası yaşar ve 2 ay sonra geri döneriz diyerek ve bu kış bol olan ayva tatlısından bol bol yemenizi önererek (tatlıya bağlama gayreti içinde) izninizle çantamı hazırlamaya doğru koşuyorum.

Aç Ayı

Günlük dilimizde "Acıkmak ve Ayılar" arasında ilginç bir bağ var; birçok dildeki deyim ve atasözleri bu iki kelimeyi aynı anda, aynı ortamda kullanıyor. Örneğin bizdeki "aç ayı oynamaz", Germen kökenli dillerdeki "bearhunger" yani "ayı gibi aç" ilk aklıma gelenler.

Hani Amerika'da haberlerde sıkça görürüz; yazın sıcaklarından bunalan ayılar evlerin havuzlarına girer, uzun uzun keyifli bir şekilde yüzerler. Sağdan soldan yemek yerler. Hani herşeyi de yerler, doğrusu. Ayırdıkları yemek pek yoktur. Bu durum sabahın köründe aklıma şu vesileyle geldi; sabahları bir ayı kadar aç oluyorum, insan ırkının daha gözünü tam açamadığı saatlerde, buzdolabının kapısını çoktan açmış oluyorum. Sabahki açlığım en çok sevdiğim öğün olan kahvaltıdan sonra sona eriyor neyseki; öğlen hiçbir zaman, bazen geceleri bile hiç yemek gelmez aklıma. Ama şu an saat sabahın 7.30'u, kahvaltıya sözüm olduğu için 2-3 saat de beklemek zorundayım, haliyle aklıma sadece yemek ile ilgili yazılar geliyor.

Bursa'da saklı cennetler var, İnegöl yolunda, Kestel'i geçtiğinizde, Çimento Fabrikası yönüne doğru giderseniz Saitabat Köyü'ne ulaşıyorsunuz. Yazın şelalesi ve hafif esintisi ile cennet gibi bir yer (bknz. yandaki fotom). Köy kadınlarının kooperatifinde sinide getirilen Gürcü kahvaltısı parmak yalatan cinsten. Bir de, yine aynı bölgede Kazancı Köyü vardır. Bu köy Boşnak köyüdür. Pazar sabahları erkenden bisikletçilerin akınına uğrar bu güzel yol, o nedenle arabanızı virajlı yolda dikkatli kullanın. Muhtarın yerinde menemenli güzel bir kahvaltı yapılabilir. Sonuncusu da ananemin en sevdiği yer, Mudanya'daki Mütareke Evi'nin hemen yanındaki sarı evcik. Denizin hemen üstüne kurulan tahta sette oturularak, martılar eşliğinde lezzetli ve bol çeşitli bir kahvaltı yapılabilir.

Diğer kentlerde de bu tip saklı cennetlerim var ama her horoz kendi çöplüğünde öttüğü için, onları da o kentin sakinlerine bırakmak lazım. Bir de bu konularda biraz bencilim, kimse bilmesin duymasın gitmesin ve bu mekanlar hep aynı kalsın istiyorum.

30 Kasım 2010 Salı

Anti-kahraman

Kendimi bildim bileli sempatizanıyım bu tiplerin. Hani bir nevi topluma uyumsuz, ama kendi içinde sonsuz bir uyum içinde olan, burnunun dikine giderken etraftaki teyze-amca-mahallenin muhtarı kesiminin hayli yaygara kopartmasına neden olan, bunu yaparken de klasik kahramanlara inat kıs kıs gülen "sevimsiz karizmatik"ler bunlar..

Mesela, American History X sahnesinde elleri boynunun arkasında kavuşturulmuş, pis pis sırıtan bir Edward Norton, son Batman filminde Batman'in kendisinden çok daha "ağır abi" hali ve inanılmaz performansı ile Joker'i yeniden tanımlayan merhum Heath Ledger, "bu memlekette her hastaneye bi Dr. House lazım" diye düşündürten bir Hugh Laurie.. Bu sonuncusuna fazlasıyla zaafım ve hatta son bir senedir bağımlılığım var ;)

Seviyorum kardeşim bu adamları; kendileri olma cesaretine sahipler. Bu çok güç, çünkü bu adamlar özgün, nevi şahsına münhasır.. Ve özgün olmak, diğerleri açısından korkutucu olur çoğu zaman. Aslında insanları samimi olmak kadar şaşırtan (ve ne yazık ki korkutan) hiçbirşey yok, değil mi?

Entellektüel Kabızlık

Uzun süredir yazamıyorum, aklım çok farklı yerlerde. Bir yandan yaklaşan Afrika macerasının hazırlıkları, öbür yandan ana-baba ocağının güvenli ortamında üzerime gelip yapışan boşvermişlik hali.. Syd Barrett abimizin "comfortable numb" diye tabir ettiği şekilde, merkezin dışında ve zeytinliklerin içinde bulunan evimizin dört bir yanında hissedilen pastırma yazının da etkisiyle, sosyal yaşamdan iyice kopup, tabiatı gözlemlemede azizlik mertebesine ulaşmış haldeyim. Dostlarım, affedin, bu sıra birazcık ihtiyacım var bu münzevi hayatına..

Annemler farkında değiller ama bir kedi sahibi olmuşlar. Pardon düzeltiyorum, kediye asla sahip olunmaz, kedi size sahip olur. Dolayısıyla, kedinin teki annemlere sahip olmuş. Sabah ve akşam gelip, son derece elastiki bir inatla miyawwwww'layarak yemeğini alıyor ve birkaç gırlama-tıslama gösterisi sonrası karanlık meşeliğe karışıp kayboluyor. Bu ilginç.

Bir diğer ilginç durum; yaklaşık 2 haftadır bütün gün hiçbirşey yapmadan, herşeyi yapmak istemenin korkunç vicdan azabıyla uğraşma halinde oluşum! Sabahları çok erken kalkıyorum ve doğanın uyanışını izliyorum. Sonra güzel bir kahvaltı, ardından Afrika araştırmalarına eğiliyorum, saat 15'te son bağımlılığım Dr.House için 1 saatlik bir mola veriyorum. Kendisi tam bir anti-kahraman - bu konuda yazmalıyım.. Sonrasında yine araştırmalar veya bürokratik iş kovalama için dışarıya çıkış.. Akşam annemlerle yemek, göbeği büyütmece, gece ilerlerken kitaplara dalmak ve gece 11'de sızıp kalmak. Tüm günüm bu şekilde geçiyor. Güzel kitaplar bitirdim, doğanın tüm renklerinin dönüşümünü izledim. İçimde bir münzevi yatıyor, yemin ederim..

Bu akşam yazasım geldi yeniden, biriktirmişim. Bazı şeyleri kaleme almak için önce kafamda yazının susmasını bekliyorum. Bekliyoruz..

13 Kasım 2010 Cumartesi

Çatıdaki kuş

Birkaç sabahtır dikkat ediyorum, gözlerimi açtığım anda dik dik beni izleyen gagalı bir arkadaşla gözgöze geliyorum. Karşı çatıdaki bacanın tam yatağıma bakan köşesine bir tür saksağan gelip yerleşmiş. Alarm falan kullanmaya gerek kalmadı, saat 6 ile 6.30 arası bu arkadaşın tiz sesi ile uyanmamak zaten mümkün değil. "Çka çka" gibi bir türkü tutturuyor, belli ki karşı cins için bir nevi aşk müziği..

Yanlış anlaşılmasın, rahatsız falan değilim. Hoşuma dahi gidiyor, zaten erken kalkarım, güne dik dik bakan iki böcük göz ve bir gagayla başlamak da güzel. Üstelik bu bey (süsünden püsünden erkek olduğunu tahmin ediyorum) beni pek bi izliyor, ben de uyanmışım da uyanmamışım gibi bi hallere girip, onun merakını korkutmadan cezbetmeye çalışıyorum. Ben kıpırdanınca uçup gidiyor çünkü. Birkaç dakika sonra tekrar gelip bi daha bakıyor; hareketlenmişsem, uçup gidiyor, uykuya devam etmeye başlamışsam yine o tiz "çka çka" sesleri..

Acaba odada onu cezbeden birşeyler mi var diye bakıyorum şimdi, hani olur olur, bir peluş hayvana, bir şapkaya takılmış olabilir ve karşılıksız aşkına bir de benim sabah ritüellerim tarafından darbe vuruluyor da olabilir. Bi araştırıcam..

9 Kasım 2010 Salı

Frankenstein'dan hallice

Afrika hazırlıkları tam gaz! Araştırmalar bitti sayılır, rota belirlendi, eksikler tamamlanıyor, biletler alındı, sağlık (diş kontrolü, ilaç tedariği ve aşılar) elden geçiriliyor. Bir koşuşturma, bir cümbüş..

Bu vesileyle bu sabah kargalarla kalkıp Sahil Sağlık Denetleme Merkezi'nde aşılarımı olmaya Gemlik'e gittim. Önceden randevu alınıyor, çok tatlı bir doktor "abla" var içerde, hem öğüt veriyor, hem aşıları yapıyor. Bir de süslü püslü sarı bir aşı defteri veriyor. Tek sorun, iki kola iki iğne yiyorsun, bir tanecik bile şeker vermiyor..

Gemlik'e gitmeyeli uzun zaman olmuştu, bir de sahilde oturup çay içeyim dedim. O güzel liman kenti 5'er katlı binalarla basık, çirkin bir hal almış. Çay acı, gözleme ise yağlıydı. Kalktım, döndüm Bursa'ya. Sapasağlamım, bir acı, ağrı yok, hafiften merak ediyorum acaba yapmadılar mı bunlar aşıyı diye.. 2 saat geçti, bir ağrı, bir şişlik.. Önce sağ kol, yarım saat arkasından sol kol, bunlara eklenen kafa ve boyun ağrısı. Biraz ateşim de çıktı sanırım. Midem de hop hop..

Kısacası kafada dikiş, kollar delik deşik, içerde sarı humma mikropları tifo ile "hattı müdafa mı sattı müdafa mı", "çanakkale geçilir mi geçilmez mi" türünde sohbetlere dalmış halde.. Olduk Frankenstein'dan hallice.. Bir yandan da durup düşünüyorum, biraz daha hastalık-hastane-sağlık konulu yazılar yazarsam, bu blog 80lik ninenin gönül defteri türünde birşeye dönecek. Bu yazımın son sağlık yazısı olduğunu umar, sevgiler sunarım..

Hamiş; Afrika'nın doğusu ve güneyi için gerekli aşılar: Tifo, Hepatit A/B, Sarı Humma, ve Meningokoksit Menenjit. Hayvancıklarla ve insancıklarla fazla haşır neşir olup sosyal çalışmalarda yer alacaksanız, buna ek olarak difteri, tetanoz, polio ve kuduz aşıları da gerekiyor. Ayrıca sıtma öldürücü düzeyde tehlikeli sayıldığı için günde bir kinin tableti içiyorsunuz (piyasadaki en iyi ve oldukça pahalı ilaç Malarone fakat Türkiye'de bulunmuyor, yurtdışından alınabilir. Alternatifi ise oldukça ucuz, yan etkisi biraz daha fazla (güneş lekeleri) ve döndükten 1 ay sonraya dek kullanmanız gereken ilaç Doksisiklin).
Aşılanma ve bilgi için: www.asidanisma.com / 0800 211 33 31

8 Kasım 2010 Pazartesi

Zihin Kuramı ve Sufizm

Okuyup duruyorum, şaşırıp duruyorum; Zihin Kuramı ile Sufizmin ne kadar çok ortak noktası var! Bu noktalar nedense biz sosyal bilimcilerce ne kadar az çalışılıyor.. Ufak da olsa bir yazıyı hak ediyor diye düşündüm.

Sufizm; insanın kendi içindeki sevgiyi keşfetmesinden yola çıkarak önce diğer insanları anlayıp, sevmesini ve bunun sonucunda tanrıya ulaşmasını öngören bir inanç anlayışıdır. Diğer insanları, kendimizden farkları ve benzerlikleri ile bir bütün olarak kabul etmemizi, bağışlayıcı olmamızı ve bu yolla tanrının sevgisine layık görüleceğimizi söyler.

Zihin kuramı; insanın çocukluktan erişkinliğe gelişme evrelerinde adım adım kendi duygu ve düşüncelerini kavrayacağını, bunları "diğerleri"ninkiilerle ile karşılaştırıp fark ve benzerlikleri saptayacağını ve sonrasında diğerlerini kendi ile bir bütün olarak kabul edebileceğini söyler. Zihin kuramına göre; diğerlerinin yerine kendini koyabilme yetisi, diğerlerini anlamada en önemli adımdır ve ergenliğin son evrelerinde (üniversite yıllarında) görülür. Bu şekilde; farklı kültürlere, farklı fikirlere ve davranış alışkanlıklarına müsamaha gösterebilme ve kabullenebilme mümkündür.

Sufizmdeki "gel, kim olursan ol, gel" anlayışı, zihin kuramının bu son evresindeki kabullenme ile ilişkilidir ve her insanoğlunun erişemeyeceği bir evre olarak kabul edilir. Sufiler; toplumun entellektüel, kabul edici, empati becerileri gelişmiş kimseleridir, karşılarına çıkan her yeni şeyi kendi zihinlerince tartar, tanrının yolunda eritir ve olanı olduğu gibi, kendilerine geldiği gibi kabul eder (ki bu bazen bir somun ekmek, bir kuru yataktır). Hem Sufilere hem de Zihin kuramına göre, kişi ilk aşamada sadece kendi iyiliği için kabul ettiği fikir ve davranış biçimlerini, daha ileri aşamada tüm insanlığın iyiliğini düşünerek gerçekleştirir. Bunun aksinin "ne sen varsın, ne de ben!" olduğunu her sufi ve zihin kuramcısı bilir.

Konu derin bir deniz, çok da ilginç. Ayrıntılı ek bilgi için; Premack ve Woodruff'ın makalelerini, genel olarak medial prefrontal cortex ve amygdala üzerine çalışmaları, Demetriou, Mouyi ve Spanoudis'in incelemelerini okuyabilirsiniz.

Beyin Cerrahi Servisi'nde bir kurabiye olmak

Geçen sene kafamda yuvarlacık bir tümsek çıktı. Bünyede hipokondriyaklık almış başını yürümüş, ailede ve yakın çevrede doktor bolluğu da var. Eh ben de rahat durmuyorum tabii; sağda solda bulduğum profesör edalı tıp öğrencilerine danışarak, ulu orta kafamı elleştirerek ve her önüme gelen web sitesinden araştırarak (ki tıp camiası sırf bu nedenle bu internet illetinden fena halde yaka silkme halindedir) kendi kendime "kafa kanseri" teşhisi de koydum (var mı böyle birşey literatürde yahu?!?)

Bu arada benim pirinç tanesi gelişti, serpildi, kendisine ilgi gösterildiğini annlayınca şımardı, erişti mercimek büyüklüğüne! Bu sağlık problemlerimizin boyutlarını neden her zaman kuru bakliyatgillerle ölçtüğümüzü de anlayabilmiş değilim, ama neyse.. Kısacası, kafayı sert yere koyunca acıyor, ara ara sızlıyor, sinirimi bozuyordu. Gideyim şunu aldırayım, yollarımızı ayıralım dedim.

Ayol.. Giydirdiler bana yeşilleri, aldılar ameliyathaneye. Ufacık tümseğime BEYİN CERRAHİSİ doktor ve hemşirelerince müdahale edilecek.. Utandım. Orda insancıklar urlarla kanserlerle uğraşıyor, 5-10 saat ameliyatlar sürüyor, bir de ben. Doktora dedim: "kusura bakmayın, ben bunca işinizin arasında.. utandım". Doktor dedi: "iki ana yemek arasında çay saatinde yenen kurabiye gibisiniz, bu sayede dinlendik"..

İlahi doktor :) Allah düşürmesin bir daha servisinize, kurabiye olarak bile..

6 Kasım 2010 Cumartesi

Kitap Fuarı

Hiç kızmamak lazım, kendim kaşındım.. Idefix falan dururken, sırf öğrencilik yıllarımın nostalji dürtüsüyle tuttum taaaaa Beylikdüzü'ndeki kitap fuarına gittim. Gittim de boyum mu uzadı? Hayır! Aynı kitapları, aynı fiyata (hatta söylemeye dilim varmıyor ama aslında netten alsam çok daha ucuza) almakla kalmadım, bir de gidişte 2, dönüşte 2 saat havasız bir otobüsün içinde asla bitmeyecekmiş gibi görünen yolu çektim, ilkokul çocuklarının itişmeleri ve çığlıkları arasında kitaplara uzanmaya çalıştım, ayaklarıma kara sular, belime ağrılar ve taşıdığım birsürü kitabın ağırlığından ellerime kramplar girdi..

Kitap Fuarı'nın yine de kendine özgü, enteresan bir kalabalığı var. AKM'den kalkan otobüste tamamı öğrenci ya da akademisyen bir güruh oluyor ve bu güruhun büyük kısmı sol görüşlü arkadaşlardan oluşuyor. Yol boyunca birlik bütünlük ve kardeşlik havasında seyahat etmemizi sağlayan bu şen grup, aynı zamanda yol uzayınca bazen türkü söylemekten ya da yüksek sesle sonu gelmeyen memleket sorunlarından bahsetmekten hoşlanan bir grup. Bir başka kısım, kendini kırmızı atkılarla ve baklava desenli yün kazaklarla belli eden kürt aydınları. Bunların orta yaş üzerindeki erkeklerinde oldukça pos bir bıyık olup, mutlaka yuvarlak kemik gözlükler oluyor. Ayrıca kasketleri de kafayı üşütmemek ya da kelliği gizlemek amaçlı, otobüsün tropik ikliminde dahi devamlı takılı oluyor. Konuşmayan ve gazete okuyan bir kesim bunlar. Bir de kızıl saçlı ve mor ya da kavuniçi çerçeveli gözlüklü, muhtemelen üzerlerindeki tüm kıyafetlerle tezat renkte muz çorap giymiş orta yaşlı (muhtemelen sosyoloji ya da antropoloji hocası) teyzeler oluyor - ki bu son grup menopoz döneminde olduğu için, mutlaka yolculuğun 16.dk'sında tepe havalandırmasını açtırıyor, yine de yetmeyince, yaklaşık 2 saat sürecek olan entellektüel kelimelerle bezeli tuhaf bir mırıltıyla durmadan yakınıyor ve "üffff"lüyor. Bir de lise 3-4 öğrencileri var, özellikle test kitaplarına bakmaya geliyorlar. Bunlar büyük bir ciddiyetteler ve genellikle 2 saatlik yolu tıklım tıklım otobüste ayakta olarak gidiyorlar. Kulaklıklarından gelen çıstık'a biraz dikkat edildiğinde türk rock ezgileri tanınabiliyor. Saçları genellikle uzun ile kısa arasında biryerde oluyor ve çenelerinin hemen altında, kulağa doğru oldukça iri bir sivilceleri bulunuyor. Bunların 1-2 yaş büyük, sınavda toslamış ama umudunu da kaybetmemiş "abla ve abileri" genellikle 3-4 kişilik gruplar halinde gelip, kitaplara bakmaktan ziyade, "hoşlanılan kız"la vakit geçirme şansı veren bu etkinliğe girişte, yeni kaybettikleri öğrenci kimliği sorulunca hafif bir gerginlik ve utanç yaşıyorlar. Paralarına kıyıp içeri girdiklerinde, geçen sene bir arkadaşın tavsiyesiyle alıp, hiç okumadıkları halde masalarının üzerinden ayırmadıkları kitapları (nietzsche, susanna tamaro vb.) hoşlanılan kişiye gösterme ve hatta aldırma yolu ile entellektüel(!) yönlerini gösterme şansı yakaladıkları için mutlu oluyorlar.

Bir de benim gibi yazar olamamanın verdiği eziklikle otu/*oku inceleyen ve tuttuğu bloga taşıyan, kendi yazan, kendi okuyan, kendi gülen, eğlenen tipler var.. Bu arada; bu kesim, geçen gün Türkiye'de YILDA kişi başı ortalama 1.6 kitap okunduğunu öğrenip şoka girdi.. İnsan elde olmadan düşünüyor, fuardaki o kalabalık ne yapıyor peki kardeşim????

5 Kasım 2010 Cuma

Çocuk Toplum

Toplumların yaşı sosyal yaşam alışkanlıklarına bakılarak saptanırsa, bizimkisi ancak ilk çocukluk dönemine denk gelir diye düşünüyorum.

Diyelim ki metro bekleniyor; yazılı ve sözlü uyarılara rağmen insanlar itiş kakış, bazısı inmeye çalışıyor, bazısı binmeye çalışıyor. Kendini içeri atanlar aynen bir anaokulundaki davranışları sergiliyor. Koca koca insanlar "koltuk kapmaca" oyununu oynuyor! İşin tuhafı, koltuk kapmacada bu kadar aktif olan kişilerin koltuğa oturur oturmaz kollarını bağlayıp gözlerini kısarak anında kopkoyu bir "uyku hali"ne geçmeleri.. Aynen oyun oynarken birden uyuyakalan çocuk davranışı! Dahası; bir kavga gürültü, bağırarak konuşmalar, itişip kakışmalar.. Heryerde bir "önce ben, önce ben!" hali.

Memleketten anaokulu manzaraları.. Bu "hep bana, en önce bana, en iyisi bana" yaklaşımı bize öyle bir aşılanıyor ki; bencil, kimseyi düşünmeyen, kendi refahı için her türlü şerefsizliği yapabilen bir toplum haline geldik. Nasıl önüne geçebiliriz? Anaokulu çocuklarının kötü davranışlarının önüne nasıl geçiyorsak öyle.. Sosyal ayıplama, istenmeyen davranışın sona erdirilmesine yönelik cezalar, istenen davranışın sözel ödüllerle pekiştirilmesi.. Ödül ve ceza, çocuk-toplumumuzun eğitilebilmesi için tek çare gibi duruyor!

4 Kasım 2010 Perşembe

Çocukluğun müzesi


Avustralya'daki evi kapattık, maceralar denizi bizi bekliyor. Bir uyum ve adaptasyon süreci var tabii öncesinde, Türkiye ve Almanya'daki ana-baba ocağında "misafir"iz bu sürede.. Geçen haftanın tamamını Almanya'da "mama-ocağı"nda geçirdik. Alabildiğine şımartıldık; yatağa kahvaltılar, organik çilek reçelleri, elma seviyorum diye 5 çeşit elma.. Yine de, kazık kadar "Mr. & Mrs." olunca, eve dönmek biraz garip kaçıyor.

Kocaman-kocamın çocukluk odasına yerleştik; tam bir "erkek-çocuk" odası, benim için müze gibi bir dünya! Etrafa serpiştirilmiş ve hatta tavandan sarkan Lego'dan uzay gemileri, Lego'dan titanik, Lego'dan binlerce mimari yaratık.. Ha bir de kitaplık dolusu çocukluk kitapları; bir sürü bilimkurgu roman arasında küçük prens'in almancası (favorim!), birkaç kumandalı araba, bir kamyon ve bir at?!? Sonra ergenlikten izler; çizim defterleri, genç tasarım ödülleri, lise yıllığı.. Sonra üniversite yıllarının paylaşılan öğrenci evlerinden mama-evine getirilip dolaplara tıkılmış seyahat kitapları, haritalar, bir sürü elektronik ıvır zıvır, boş bir tekila şişesi.. Bir de yakın tarihe ait, son 7 senede değiştirdiğimiz mektuplar, 20 küsür ülkeye ait ufak turistik hatırlatmalar (en tuhafı da iran'dan alınmış ve üzerinde patates resimleri bulunan bir nevi organik şekerleme - içi yenmiş, dışı duruyor) ve odanın yarısından fazlasını kapsayan bilgisayar sistemleri ve aparatları. En komiği de, odada "yaşayan tarih" misali 80lere ait bir Beta Video, 90'lara ait bir VHS video ve 2000'lere ait bir DVDplayer'ın üst üste duruyor olması. Tam bir zamanda yolculuk hissi! Çok keyifli!

Türkiye'ye dönünce, aynı deneyimin bir başka (pembe) versiyonunu yaşayacağız. Benim çocukluk odamda da birsürü peluş hayvancık, tavandan tabana kitaplar (küçük prens'in türkçesi dahil), seyahat dergileri ve haritalar, yazın notları ve defterlerim, olmazsa olmaz lise yıllığı.. Üniversite yıllarından birsürü nörpsikoloji, terapi ve istatistik kitabı, boş bir şarap şişesi.. Tabii ki mektuplar, şekerlemeler.. Teknolojiye dair bir iki detay ama kız-odası detaylarıyla bezenmiş: kesinlikle uzaktan kumanda yok! Bunun dışında, ürkütücü bir benzerlik!

Bir süre aile yanına dönmek çok acaip; evin var ama evsizsin yine de.. Yani bolca şımartılıyorsun, önüne gurme anne mutfağı seriliyor, odan sıcacık, battaniyen yumuşacık, anne evinin sabunsu kokusu her daim burnunda ama.. Yine de bir yabancısın. Eve adımını attığın anda, sanki ayrıldığın 18 yaşına geri dönüyorsun. Herkes için tuhaf bir durum.. 3 hafta bu şekildeyiz..

Ananemin dediği gibi, herkes kendi evinde rahat etsin!

1 Kasım 2010 Pazartesi

Mal varlığı denen yanılgı

Geçen hafta, Avustralya'dan tüm eşyalarımı ve belgelerimi alan iki bavulla ayrıldım. Hayattaki tüm varlığım; kıtalar arası yolculuk yapan, yeni bir yaşam kurmamı sağlayan, psikolojik olarak bağlandığım ve gerekli saydığım tüm mal ve maneviyat varlığım iki bavula sığdı..

İşin daha tuhaf yanı, "gerçekten" önemli olan eşyalarım - fotoğraf makinam, 17 senelik günlüğüm, çocukluğumdan beri yanımdan ayırmadığım teddy-dog Herby'm, diplomalarım, bilgisayarım, cüzdanım, pasaportum, telefonum ve mp3-çalarım - ufak sırt çantama sığdı ve benimle birlikte kabinde seyahat etti..

Ünlü zenginlerimizden birine ait güzel bir hikaye vardır; zenginimiz hasta yatağında oğluna der ki: "beni mutlaka ayağımdaki çorabımla gömün, ne yapın edin, bu benim için çok önemli, o çorap ayağımda olsun!" Zenginimiz ölür, oğlu cenaze hazırlıklarında imama bu dileği iletir, imam der ki "mümkün değil, dinimizde çorapla gömülmek yoktur". Oğul yalvarır yakarır, herşeyi dener, kabul ettiremez. Zenginimiz çorapsız gömülür. Cenazeden sonra vasiyet açılır, bir mektup çıkar oğula, yazar ki "gördün mü oğul, bir çorabı bile götüremedim mezara, nerde kaldı mal mülk.. ona göre yaşa, bir çorabı bile götüremeyeceğini bilerek.."

Güzel bir hikayedir, iki bavulla gelirken bunu düşündüm. Öte tarafa bir çöp bile götüremiyoruz ama bu tarafta da aslında önemli saydığımız mal-mülk dediğimiz, eninde sonunda bir sırt çantasını doldurmayan şeyler demek ki.. Tuhaf değil mi?

21 Ekim 2010 Perşembe

Yağmur

Yağmur bize çocukluğumuzu hatırlattığı için midir; şakır şakır yağarken, şemsiyesiz yakalanmışken, cama burnumuzu dayayıp izlerken, ayakkabılarımız su çekerken, eğri büğrü kaldırım taşlarının altına gizlenmiş su birikintisi bizi bulmuşken, beyaz pardösümüze arabanın teki su sıçratmışken, dönem ödevimiz hamura dönmüşken ya da pervazdan irice bir damla tam ensemize inmişken yine de gülümseriz?

Bu sabah yağmur var şehirde, ve dikkat ediyorum herkesin yüzünde bir gülümseme..

19 Ekim 2010 Salı

"Kahve" Rengi


Bu sabah kendimi ev temizliğine adadım, koltukları sildim. Birkaç saat aldı ama mis gibi de oldu. Üstüne bir kahve yaptım kendime; keyif kahvesi - adetten. Benden beklenmeyecek hamaratlık halleri. Kahve kupamı koltuğun koluna koydum, uzaktan kumandaya doğru uzanırkeeeeen, bir dirsek darbesi kupaya, saliseler dakika hızında, kupa bir sağa bir sola sallandı ve dışa doğru devrilmekten vaz geçerek içe, güzelim krem koltukların üstüne.. Devam edemeyeceğim..

"Kahve-rengi"ni tam anlamıyla keşfetmiş bulunuyorum. Hemen ardından da "Sil baştan" tabirini..

Jacaranda Mimosifolia


Doğanın büyülü ağacı; lütfen ben gitmeden masmavi çiçeklerinle donat bahçeleri. Çok narinsin, ağır kanlısın, bu sene geç gelen baharın son ve en muhteşem armağanısın. Supreme Court Gardens'ta bir tanesin, parkın girişinde, yeni yeni verdiğin filizlerle yaza hazırlanıyorsun. Bir haftam kaldı, lütfen benden esirgeme güzelliğini..

Asıl memleketin Bolivya ve Arjantin ama akdeniz iklimini, İtalya ile İspanya'yı sevmişsin. Türkiye'de göremedim seni, Avustralya'ya gelinceye dek varlığından haberim yoktu. Geçen bahar birden açıverdin, masmavi ve ulu bir çınar gibi. O gün birdenbire aşık oldum ben sana..

Jacaranda.. Ailenden genç bir bebeği arıyorum günlerdir, eve götürebilmek ve biricik dostumun huzur içinde yattığı toprağa bırakabilmek için. İklime uygunsun ve yola dayanabilecek güçtesin, bunları öğrendim. Ayrıca büyüdüğünde senin gibi olabilecek yeri var, 5-15mt'lik açık hava sahası, onu çok sevecek bir güneş ve tüm kasabaya hakim bir yamaç. Tek korkum, güney yarımküreden kuzeye geçtiğinde bocalaması..

Onu bulmamı sağlar mısın? Ya da en azından güzel mavi çiçeklerini doya doya izleyebileceğim, tatlı kokusunu içime çekebileceğim, gölgende kitap okuyabileceğim tek bir bahar günü verebilir misin bana, gitmeden? Lütfen..

15 Ekim 2010 Cuma

klozet kapağı


Helal olsun Feng Shui'ye, benim yıllardır başaramadığımı başardı. Klozetin kapağı - hem de ikisi birden - kapalı! Bir erkek için ne kadar zor bir adım, ne kadar meşakatli bir davranış, ne kadar fazla kas gücü gerektiren bir eylem bilirsiniz. Açık klozet kapağı meğerse evden para gitmesine neden oluyormuş. Bu sıra para biriktiriyoruz da, Afrika'da afiyetle yemek üzere.. Umudumuz kapalı klozet kapaklarında :)

10 Ekim 2010 Pazar

Rehabilitasyon merkezinden kaçış hikayem


Pazar sabahı okyanusa karşı oturmuş, iki metrelik dalgaların kırılırken çıkarttığı gürültüyü dinler ve sörf yapanları izlerken fark ettim ki; Avustralya bir rehabilitasyon merkezi ve ben burda 1.5 seneye yakındır rehabilite edilmekteyim. 15 gün sonra merkezden dışarıya, gerçek dünyaya salınacağım. Aman tanrım, gerçekten de durum aynen böyle..!

Korunaklı, sevecen, sakin ve huzurlu bir ortam var burada. Fazla güzel. Fazla sessiz. Bir terslik var. Bir gerçeklik, canlılık, devinim eksikliği var. İnsanlar küçük dünyalarında, rutinlerini yaşıyorlar. Fazla bir beklenti yok, günler birbirinin benzeri, insanlar kibar ve nazik, bir rehabilitasyon merkezi personelinin olabileceği ölçüde içten ve önyargısız.

Rehabilitasyon merkezinde yaşam tekdüze. Doğa o kadar mükemmel ki, yaradanı düşünmemek ve hayran olmamak elde değil. Merkezin kocaman bir bahçesi, ufak bir nehri, masmavi gökyüzü, rengarenk çiçekleri, zıplayan kanguruları, sarılabileceğin yumuşacık koalaları var. Böyle bir ekolojide, psikolojik ve bedensel iyileşme süreçlerine ket vuracak hiçbir etken yok. Spor yapmak, okyanus dalgalarının sonsuz deviniminde huzur bulmak, saatlerce iç diyaloglar eşliğinde yürüyüş imkanı, bisiklet parkurları, ağaçların altında ya da ıssız sahillerde kitap okumalar zaman geçirmenin en güzel yolları. Merkezin yönetim kadrosu tarafından diplomana ve belgelerine onay verildiğinde, yeteneklerin ölçüsünde bir işe girip çalışmak da kolay. Genellikle rutin, boş bir iş oluyor bu ama iyileşme sürecinde zaman doldurma ve düşünmemen gerekenleri düşünecek zaman bulamama ve üstüne üstük pek harcayacak yer bulamadığın katır yüküyle para kazanma gibi artıları da var. Merkezde yemekler berbat, ama hangi rehabilitasyon merkezinde güzeldir ki?!? Arada meyveli jöle çıktığı oluyor, deniz ürünleri de bol, kullanılan yağlar ise dış dünyanın zeytin yağının yerini tutmuyor. Beyaz peynir, domates en büyük sıkıntı. Sert ve kokulu elma sıkıntısı dayanılmaz boyutta.

Rehabilitasyon merkezinde kurulan dostluklar derin değil, çünkü herkes kendi iç dünyasıyla ve rutiniyle dolu. Arada çeşitli aktivitelerde görüşülse de içten bir dostluk, sıcak bir sohbet özleniyor. Nadiren denk gelen, tadına doyulmayan dostluklar da oluyor tabii, onlar bir ömür boyu sürüyor zaten, özlemle anılıyor ve dünyanın neresinde olunursa olunsun, aynı sıcaklığı koruyor insan.. Ama çok az rastlanıyor merkezde buna, bir elin parmaklarını aşmıyor bu tip dostların sayısı.

Merkezin yöneticileri ve genel ahalisi dış dünyadan haberlere karşı ilgisiz. Merkez zaten konumu gereği dış dünyadan izole, ayrıca kotalı ve yavaş internet bağlantısı bir süre sonra gazetelerin okunmasındaki anlamın yitirilmesine neden oluyor. Merkezin diğer bölümlerinden bile haberler gelmiyor çoğu zaman. Komşulardan gelen haberler ise genellikle kantinin açılma kapanma saatlerinde yapılması öngörülen değişikliklere dair referandum, ağaçta mahsur kalan kediler ve yemek programları gibi anlamsız haberler oluyor.

Rehabilitasyon merkezi sakinlerinin en sevdikleri aktivite çoğalmak. Bu aktiviteler düşük yaşlarda çoklu doğumlarla sonuçlanıyor. 4lü bebek arabaları merkezde sıkça rastlanan bir ulaşım aracı. Merkez yönetimi de, maddi yardım sağlamak ve şehri bebek arabalarının kullanım mimarisine uygun tasarlamak gibi adımlarla bu aktiviteleri destekliyor. Bebek yapımı o kadar gündemin merkezinde ki, yerel gazete ve haberlerde anne sütünün önemi devamlı vurgulanıyor ve bebekler sütü bolca alabilsin diye yerel yönetim tarafından formül mamalar reçeteye bağlanarak, süt vermek annenin seçimi olmaktan kanunlarca çıkartılıyor.

Merkezin temel problemi sığ ve rahat bir yaşam, entellektüel açıdan yerinde sayma ve hatta gerileme, insanlardaki bön bön bakışlar ve anlamsızlık hissi. Dış dünya ile kopan bağ, huzurlu bir yaşamı garantilese de, çoğu insanın ilk aşamada neden bu merkeze geldiğini unutmasına, bu boş yaşamı rahatlık saymasına ve merkezi asla terk etmek istememesine neden oluyor. İlginç şekilde, merkezin sakinleri kaldıkları süre uzadıkça bunları sorun olarak algılamaktan da uzaklaşıyorlar. Kısacası; rehabilitasyon merkezi bir ömür boyu yaşamaya uygun ve merkezin daimi sakini olmak isteyenler için prosedürler rahat ve hızlı işliyor.

Oysa, merkezin huzurlu yapay ortamından sıkılan, geldikleri dış dünyayı, kaosu, mücadeleyi, gerçek savaşımları özleyenler de var. Rahat ve mutlu oldukları halde, birşeylerin eksikliğini hep duyan insanlar bunlar. Biliyorlar ki, bu yapay cennetin, rehabilitasyon fanusunun dışında bir gerçek dünya var ve o dünyada öfkeli, kavgacı, kötü niyetli ve mutsuz insanlar yaşıyor. Bu dünyada kirlilik, verilecek kavgalar, zorluklar var. Fakat ışıltısı ve sesi de bir başka bu dış dünyanın.

Merkezdeki son 15 günüm. Bahçede daha çok geziyorum, iç konuşmalarıma daha çok kulak veriyorum. Dış dünyaya dönmeye hazır mıyım, bilmiyorum. Ya adapte olamazsam o hızlı devinime? Ya ben rehabilitasyon merkezindeyken kanunlar ve insanlar değiştiyse? Ya pişman olursam merkezden çıktığıma? İşte bunlar kafamı kurcalayan sorular..

Ama özlüyorum o dış dünyayı, kokusunu ve rengini hatırlıyorum. İşten çıkıp hızlı hızlı eve geçip, az birşey atıştırıp arkadaşlarla buluşmaya çıktığım o günleri hatırlıyorum. Konuşulan konuların derinliğini, gerçekliğini, atılan kahkahalardaki canlılığı özlüyorum. Mesleğimi zevkle gerçekleştirebileceğim bir ülkeyi, belki burdakinden daha az kazanacağım ama daha çok harcayacağım aktiviteleri umud ediyorum. Sanatı, edebiyatı, konserleri, dostlarla yapılan entellektüel konuşmaları, ana-baba ocağının uçakla sadece birkaç saat olan yakınlığını arıyorum. Kısacası, ruhen ve bedenen hazırım ben rehabilitasyon merkezinin sahte huzurunu terk etmeye. Dış dünyanın ışıltısı risk almaya değer diye düşünüyorum. Umarım doğru kararı vermişimdir!

Not. Vermediysem de, nasılsa bu rehabilitasyon merkezine geri dönmek kolay ;) Önemli olan buradan ayrılabilecek gücü hissedebilmek!

Turbo Düğmesi


"Turbo" kesinlikle 80'lerin ruhunu yansıtan bir kelime. Dün elimde bir kase vanilyalı dondurma eşliğinde Kara Şimşek'i izlerken fark ettim bunu. Maykıl önemli bir toplantıya geç kaldığını fark edince Kitt'i turbo düğmesine basarak hızlandırdı, ben de elimde kaşıkla kalakaldım.

80'lerde nerdeyse herşeyin bi turbosu çıkmıştı; elektrikli süpürgede, mikserde, her bi şeyde bu turbo düğmesi vardı. Hatta bu düğme 90'ların sonuna dek bilgisayarlarımızı da süsledi. Hatırlıyor musunuz bilmiyorum?! Turbo çalışma özelliği vardı da neden normalde çalıştırıyorduk, bunu da çözebilmiş değilim.. Sanırım biraz çekiniyorduk o ne üdüğü bilinmeyen renkli düğmelerden.. Wikipedia'ya baktım, eski sistemlerde işlemciden daha hızlı ya da yavaş çalışan bir oyunu oynayabilmek için basıyormuşuz bu düğmeye, böylece işlemcimiz oyuna göre kendini hızlandırabiliyor ya da yavaşlatıyormuş.

Bir de nedense herşeyin sonuna 2000 ekleme furyası vardı. En güzel örneği de, Kara Şimşek yani KITT'in açılımı: "knight industries TWO THOUSAND". Bu nasıl bir yaratıcılık eksikliğidir, güzelim Kitt'in açılımı ne kadar da kalas..! Model 2000, geleceğin modeli. Sanırım annemin meyve suyu sıkacağı da 2000'li bir isme sahipti. Aslında o günlerin naifliğine gülsem mi, ağlasam mı bilemiyorum çoğu zaman.. 2000 geçeli 10 sene oluyor, görüntülü telefonlara kavuştuk ama hala bir yerden diğer bir yere ışınlanmayı beceremedik. Umudumuz 2012, o zamana da kim öleeee, kim kala sevgili blog..

İsimli kolyeler


Hiç anlayamadığım birşey bu üzerinde kişinin ismi yazan kolyeler. 80'lerde vardı, bir ara kayboldu, Sex and the City'den sonra tekrar hortladı. Merak ediyorum, acaba bunları takanlar ara ara isimlerini unutuyorlar ve kolyeleri mi hatırlatıyor, nedir bu? İnanılmaz saçma bir moda.. Neredeyse yeni nesil genç erkeklerin donlarını orta yere kadar gösterdikleri düşük bel dar pantolon modası kadar saçma.. Ya da normal de ben mi yaşlanıyorum anlayamadım ki?!?

4 Ekim 2010 Pazartesi

Mezarlıkta piknik


Perth şehir mezarlığında piknik yaptık bu haftasonu..! Kendimize bir ölü beğendik, taşının yanına kareli örtümüzü serdik, elmalarımızı, krakerlerimizi, peynirimizi üzerine koyduk. Kangurular hopladı etrafımızda, mezarlara getirilen çiçekleri afiyetle midelerine indirdiler. Kuş sesleri, rengarenk açan çiçekler, heryerde koşuşan çocuklar, balonlar, piknik yapan aileler.. Mezarlıkta bir bahar günü..

Ölüm her zaman asık suratlı olmak zorunda değil, demek ki..

29 Eylül 2010 Çarşamba

Duman..


İnsanoğlu çok vefasız.. Şu an barınakta kendine sahip arayan Duman, bir zamanlar bahçeli bir evin köpeğiymiş. Evde yangın çıkınca dumanların içine dalıp evin iki çocuğunu sürükleyerek dışarıya çıkarmış. Evin iki çocuğunun hayatını kurtarmış. Şu an barınakta kendine sahip arayan Duman..

Bir köpek daha fazla ne yapabilir ki....?

İletişim: 0 533 650 23 09 - 0 541 650 23 10 (İstanbul)

27 Eylül 2010 Pazartesi

İki-tekerlek, bir kask..


Avustralya'nın bu huyunu seviyorum; resmi tatiller haftasonuna geldiğinde pazartesi de tatil oluyor. Uzuuuuun bir haftasonu, pazartesinin üzerinden seksek yaparak atlamak ve iş haftasının gözle görülür ölçüde kısalıvermesi insana ne güzel geliyor!

25 km bisiklet sürdüm dün, okyanusa doğru.. Harika bir bahar günü, çiçek böcek, doğa mis gibi kokuyor! Parkların içinden, göllerin arasından geçen bisiklet patikaları muhteşem. Bisiklet biraz büyükçe olup (kendim küçük değilim asla) inmelerde binmelerde ve kırmızı ışıklarda hafif kaygı yaşatıyor olsa da, yollar arada tırmanmayı gerektirse de, çiftleşme sezonundaki kuş milleti tarafından kovalansam ve kaska kanat darbeleri alsam da, harika bir gün geçirdim!

İki tekerlek üzerinde daha fazla zaman geçirmek lazım!

22 Eylül 2010 Çarşamba

Kim Kimdir - Bölüm II


85 yaşındadır. Ailemizin temel direği ve herkesin her an nerde ve ne yaptığını bildiği için, haberleşme merkez üssüdür. Gündemi takip eder, gazetesini her gün satır satır okur, aktif bir sosyal çevreden hoşlanır, teknolojik gelişmeleri sorar, hayata hepimizden çok bağlıdır. Hayatı yaşanması gibi yaşar; fazla önem vermeden ama fazlasıyla değer vererek..

Ela gözleri sürmelidir, dudaklarını büzmesi ünlüdür. Sabah 11 şekerli türk kahvesi, olmazsa olmazıdır. Çiçekli basma entarileri, düğünümde bana hediye ettiği yarım asırlık inci küpeleri, kıvırcık kıvırcık kahve bukleleri ve kalkık burnuyla bu yaşında bile çok güzel bir kadındır. Ellerimizin küçük parmaklarının kıvrımları ve prenses-inadımız birbirimize benzer.

Kışları Ankara'da Paris Caddesi'nde, yazları Karaburun'da tüm şehre tepeden bakan, faleze kurulu yazlık evinde yaşamaktadır. Ankara'daki evin merdivenlerinden, Karaburun'daki evin ise fıstık çamı dikenlerinden hiç hoşlanmaz. Aşırı temiz, titiz, saatlerce suyla oynayan türde "klasik" bir türk kadını olup, hala bizim yaptığımız dipköşe temizliği beğenmez. 12 yaşında her sabah, annesinin ahşap evinin tahtalarını sabunlu suyla ovuşunu bu vesileyle ve gururla sık sık dile getirmekten de çekinmez.

Susuzluk çekilden günlerde su dolu küvette oyuncaklarımı yüzdürmeme, dedemin son yıllarında Alzheimer'la boğuşurken benim ergenlik bunalımlarıma ve sert çıkışlarıma, onun kuşağının arzu ettiği cici ev kızlarından olmayıp maceracı bir erkek-fatma olmama ses çıkarmamış, bana her zaman 7 çocuk büyütmenin uzmanlığı ve anlayışıyla yaklaşmıştır. Meslek yaşamımda, çocuk psikolojisi ve pedagoji alanlarında hala danıştığım temel kaynağımdır.

Üzüntülü ortamlarda bulunmayı sevmez. Hayatı ciddiye alan insanları sıkıcı bulur. Gülmeyi, komşularıyla buluşmayı, gezmeyi çok sever. Dizi ve beli yüzünden son yıllarda zorlansa da, gezerken ağrılarının hafiflediği aile ve dost çevresinde bilinmektedir. Yeter ki vapura binilmesin, deniz üzerinde seyahat edilmesin.. 83 yaşında, bu yaz, benim için ilkkez uçağa binmiş ve korkulanın aksine çok hoşlanmış, tüm yol boyunca "pamuk tarlaları"na benzettiği bulutları izlemiştir. Yenilikleri ve gelişimi sever, meraklıdır.

Evinde her zaman karamelli çikolatalı gofret bulunur, çikolatayı, "koko"lu dondurmayı ve sütlü-hamurlu-şekerli tatlıları sever. Gençliğinde sıskalık hastalık gibi algılandığı için ve ailenin tek çocuğu olduğu için, balık yağları ve pekmezlerle beslenmiş, evin uşakları çantasını okula kadar taşımıştır. Bağda dört nala ata bindiği "kızlık" hikayelerini zevkle dinletir. Dedemle 1940'ların sonunda aşık olup evlenmiş ve isimleri kafiyeli üç kız çocuğu ve iki kız torunundan sonra, aileye nihayet bir erkek torun gelmiş ve bu olay kendisini sevince boğmuş ve hüngür hüngür ağlatmış, o sırada bebekleriyle oynayan beni de çok şaşırtmıştır. Çocukluğumun ilk 5 yılının tamamı, okul yıllarımın her senesinin 3 yaz, 1 kış tatili olmak üzere 4 tam ayı ve üniversite için İstanbul'a ilk gittiğim senenin tamamı onun yanında geçmiştir. Kaba bir hesapla bu, 15 sene yani yaşamımın neredeyse yarısı eder!

Bana verdiği emeği ödemem mümkün değildir. En çok sevdiğim, güvenli limanım, daha uzun yıllar boyunca hep yanımda ve yaşamımda olsun istediğim bitanecik "ananem"dir!

Ceren Musaagaoglu - 22.09.2010

21 Eylül 2010 Salı

Uykuda konuşmak ve bozuntuya vermemeye çalışmak


Uykumda konuşuyorum ve hatta iyice abarttığım geceler yürüdüğüm de oluyor. Uyanınca da bozuntuya vermemeye çalışıyorum. Sanki tamamen kendimdeymişim gibi, o anki davranışımı mantık silsilesi içine sokmaya çalışıyorum. Misal, kendimi odanın ortasında amaçsız bir şekilde dikilirken bulunca sanki çişim gelmiş gibi yapıp tuvalete gidiyorum. Saçma sapan konuşmalarımı ise düzeltmek daha bir zor oluyor. Misal, "tüm tuzlukları sen saklıyorsun" demişim dün gece, çevir kazı yanmasın, tabii çevirebilirsen.. Bir de utanıyorum, buraya yazdığıma bakmayın. Komik bir durum uyur-gezer-konuşurluk..

Aslında hayal dünyamızın geniş oluşu, iç zenginliğimiz falan diyip kıvırmak lazım bu halimizi. Biz uyur-gezer-konuşurlar rüyalarımızda gezegenler-arası seyahat, mor lahanalar denizinde yüzmek falan gibi absürd konularla boğuşan tipleriz.. Eh biraz heyecanlanıp bunu dışa vurmamız çok mu fena? Enteresanız yahu, sevin bizi!

İngiltere'de bir süredir kocası "Adam"ın gece sayıklamalarını bloguna yazan bir kadıncaaz var. Hakikaten çok eğlenceli, güldürücü ve düşündürücü bir blog, tavsiye ederim. İnşallah benim kocamın aklına gelmez beni böyle madara etmek, arada yazdıklarımı çeviri motorunda çevirtip okuyormuş da.. Kuşkulandım..

15 Eylül 2010 Çarşamba

Uzay Psikolojisi


Gezegenimizin içine ettik.. Ama uzayda yaşam artık hayal olmaktan çıkıyor, en büyük kanıtı da 2012'de üç üniversitede birden "aerospace psychology" (uzay psikolojisi) alanında doktora programının açılıyor olması!

Evet, itiraf ediyorum: Büyülendim! Tam benlik bu program.. İçinde bilinmezlik var, seyahat var, uyum sorunları, anksiyete ve terapileri var; daha ne olsun?! İnsanoğlu dünyadan uzaya doğru kanatlandığı anda, önümüzde yeni bir evrenin kapıları açılıyor. Uzayda yaşam ve beraberinde getirdiği yeni grup dinamikleri, acaba "sıla hasreti" ile tanımlanabilecek mi, yoksa çok farklı uyum sorunları mı yaşanacak? Yeni bir ekosistem, yeni bir yaşam alanı, yeni davranışlar, yeni grup dinamikleri mi getirecek önümüze? Farklı kültürler mi, farklı davranış motifleri mi merkezinde olacak tartışmaların? Peki ya biyoloji, fiziksel sorunlar, değişen nöropsikolojik sistem? Hormonlar, nörotransmitterler, vücut bileşenleri aynı şekilde mi davranacak uzayda? Yoksa mikroevrenimiz makro düzeyde hızla evrimleşecek ve yeni ortama adapte olacak mı? Peki fiziksel evrimin hızına sosyal evrim nasıl tepki verecek?

Yeni bir alan açılıyor önümüzde, bilinmezlerle dolu bir alan! Uzay kadar, uzaydaki beden ve bilinç de muamma! Çok heyecanlandım, çok!

Ceren Musaagaoglu - Eylül, 2010

11 Eylül 2010 Cumartesi

Nasıl boya-badana ustası oldum..


Yurtdışında boya-badana işleri mali açıdan baya külfetli olduğu için, herkes kendi evinin duvarlarını kendi boyuyor. Bu haftasonu biz de yeni taşınan arkadaşlarımızın evinde imece usulü boya-badana kampındayız. Vasıflarıma vasıf katıp(!) part-time duvar ustası oldum, sadece boya badana değil, çivi boşluklarını falan da alçıyla dolduruyorum. İlk 30dk'lık acemilik döneminden sonra resmen ivme kazandım, "dayı, elimden her iş gelir" kıvamına geldim. Tabii..

Biz boğaz tokluğuna çalışıyoruz dayı.. Melting Moments (erime noktaları) diye kremalı bir bisküvi var, hakikaten insanın ağzında erirken, psikolojik bir "erime" de yaşatıyor. Öğlene dek kahve, 12-5 arası bira, 5'yen sonra cin-tonik. Valla duvarlar dalga dalga olmuş, çaktırmadık.. Fırçayı tutmayı bilmiyoruz ki, her işin bir püf noktası var. Karate kid'de çocuk nasıl öğreniyordu fırça kullanmayı, onu hatırlamak, uygulamak lazım. Aşağı-yukarı-aşağı-yukarı; bizim gibi, aşağı-yukarı-sağa-sola ve çapraz katlar değil. İkinci kat boyada öğrenicez bunu. Tabii..

Baya amele olduk, şarkı söyleye söyleye çalışıyoruz. Evin tavanları yüksek, arya falan söylemeye müsait. Nerdeyse banyodaki kadar iyi performans alınıyor. Bohemian Rhapsody'de biraz zorlandık. Tabii.. Şarkılar bitti, sırayla ülke marşlarımızı söyledik. Alman marşına gelince, komşular "mahalleyi neo-naziler bastı" sanmasın diye sustuk. Politik doğruculuk heryerde. Tabii..

Manu beyaz deri koltuklar almış. Bunların ayak uzatma puflarına ingilizcede "ottoman" (osmanlı) deniyormuş, çok güldüm. En güzeli de, salonda odun sobası çıtır çıtır. Manu'nun "paraya kıydım aldım gitti" diyerek kutudan çıkarttığı Bose marka ses sistemini de bağlayınca keyfimize diyecek kalmadı. Ev güzel hakikaten; bahçe falan oturmuş, ağaçlar büyük, çiçekler gürbüz. Güle güle otursunlar, ilerde "yiğenim, senin odayı ben boyadıydım" falan derim çocuklarına :) Bunun da ingilizcesi pek o kadar sevimli olmuyor. Tabii..

Ev-kurmak güzel birşey, yaratmak.. Hele insan kendi elleriyle yapınca. Hele arkadaşlarla güle-oynaya yapınca. İçimde bir inşaat işçisi mi yatıyor, bilmiyorum. Sanmıyorum! Her şeyden hemencecik usandığımı düşünürsek, benim başladığım inşaat bitmez. Tabii..

Gece oldu, iş bitti. Sobanın karşısındaki yerimi aldım. Henüz kış sayılır burda, tavanlar da yüksek. Ev de oldukça soğuk. Flo dalga geçiyor "sen kedi olarak yaratılacakmışsın, son dakikada karışıklık olmuş, insan olmuşsun" diye. Doğru valla! En sevdiğim şey, ben sıcak ve rahat bir ortamda uyuklayayım, çevremdekiler de mırıl mırıl konuşsun, gülüşsün.. Tabii..

10 Eylül 2010 Cuma

Bayram seyran


Ramazan bayramında şeker reklamlarında oynayacak olan yaşlı çift, törenlerle Darülaceze'den uğurlandı (Zaytung)

Şeker bayramımız kutlu olsun :)

Ayrıca, bu Ramazan'ı da 16 saatlik susuzluk ve açlığa rağmen, bedenlerine ettikleri bunca eziyet sonrasında hastalanmadan bitiren insanlarımıza da geçmiş olsun..

Noma


Yüzümde bir adet ergenlik sivilcesi çıktı. Hala ergenim ya; ara ara çıkar, 2-3 gün durur, geçer. Gider gelir aynaya bakar, yüzümü ekşitip dururum. 1 adet sivilce için.

Dün BBC'de Afrika'daki Noma vakaları hakkında bir belgesel vardı. Noma, genellikle fakir 3. dünya ülkelerinde ya da Nazi Almanya'sında kamplarda ortaya çıkan bir hastalık. Temel nedeni, eksik beslenme ya da temiz suya ulaşamama gibi nedenlerle bağışıklık sisteminin çökmesi ve et yiyen bakteri türündeki bir bakterinin sistemi ele geçirmesi. Küçük uçuk gibi başlayıp, hızla yayılıyor ve deriyi yok ediyor. Basit bir antibiyotik ve beslenme desteği ile tedavi edilebiliyor ama geriye kalan yarısı boşluk, delik bir yüz. Afrika'ya giden gönüllü plastik cerrahlar başta çocuklar olmak üzere, halka tedavi imkanı veriyorlar. O şartlarda yapılan ameliyatları, anne-babaları tarafından "lanetli" diye terk edilen çocukları da tv'den bize gösteriyorlar.

Evet yüzünün yarısı yok.. 8 yaşında, yüzünün tek tarafını örtecek bir örtü takmış. Yüzünün bozulmamış diğer yanı melek gibi, ince ince örülmüş saçlarında renkli tokalar. Umutla bakıyor kameraya, belki ameliyat edilebilecek. Doktorlar uygun görürse. Görmezlerse...

Sağlıklı bir vücut neden insana yetmez oldu?

3 Eylül 2010 Cuma

İntihar üzerine..


Daha yaşım "yolun yarısı"na gelmedi ama yola beraber çıktığım, ya da benden az önce çıkmış insanlar arasından birkaçı, yola artık devam etmiyor. Bazıları çok erken vazgeçti yaşamdan. Bugün bunlardan birinin ölüm yıldönümü, ona bu yazı.. Aslında hepimiz onun düşündüklerini düşünüyoruz arada-sırada, değil mi?

Ortalama bir insan, yaşamı boyunca iki kez intihar etmeyi düşünüyormuş - sosyal bilimler araştırmalarının yalancısıyım. Fazla yüksek bir sayı sayılmaz, ben ikiden fazla düşündüm ama birşekilde kopan hayat iplerini birleştirecek gücü ve desteği buldum. Bazen insanın küçük dünyası elinden tamamen kayıp gidiyor, gidenlerin yerine yaşamaya değer birşeyler koyulamayacağı inancı geliyor. Eski alışkanlıklar zevk vermez oluyor, aynaya bakmak, boş boş konuşmak istemez oluyor insan. Ne gerek var yürümeye diyor..

Koşarken, durmaya karar veren insan, bir süre duramaz. Beynin kaslara emir vermesi, kasların da bu emri yerine getirmesi gerekir. Aynen bu şekilde, intihara karar veren insan birden yapamaz bunu. Canına kıymak için insan bir takım hazırlıklar yapar. Bir yöntem seçer, zaman belirler, yöntemi düşünür, işler ve mükemmelleştirir. Sürdürülen bu hazırlıklar sırasında insanın kendine güveni gelir. Yaşamak için bir amacı vardır artık: ölüme hazırlık. Bu; insanı neşelendirir, enerji verir, geçici bir güleryüzlü rahatlama hissi verir. İşte bu zamandır asıl korkulması gereken. Çoğu başarılı eylemin arkasında kalan kişilere sorun; "öyle neşeliydi ki.. biz hiç inanamadık" derler. Bu geçici ruh hali, planın mükemmelleştirilmesi ile yerini daha karanlık bir hüzne bırakır, bu andan itibaren geri sayım başlar, bazen dakikalar, bazen saatler, nadiren günler.

Biz psikologların en korktuğu dönem, karamsarlık değil, karamsarlığı takip eden neşedir. Bu dönemdeki ergene muazzam dikkat gösterilmeli, "düzeldi, artık mutlu" diye geçiştirilmemeli, mutsuzluğun nedeni ortadan kalkmadıysa, bu döneme fırtına öncesi sessizliği gözüyle bakılmalı. Aile, yakınlar ve arkadaşlar bu dönemi yaşadığından şüphelendikleri ergen için mutlaka bir uzmandan yardım istemeli. Çok geç olmadan..

Son olarak, insan nasıl vaz geçiyor biliyor musunuz? Hayatın yaşanmaya değer olduğunu fark ettiğinde. Bazen bunu geride kalanlar için yapıyor, bazen bir "neden" buluyor, bazen de açan bahar dalına, öten kuşa, yağmur sonrası toprak kokusuna daha doyamadığını düşünüyor. Bazen de merak ağır basıyor, yaşanacak günlere dair merak. Her inişin bir çıkışı olduğuna dair bir inanç. Bazen de yaşamın geri kalanını dolu dolu yaşamak ve öteki tarafta sorduklarında güzel birşeyler anlatabilmek için..

Bir köy.. Adı: Değişim..


Ege'ye, sadece isminde ilçe sayılabilecek bu köye her gelişimde, sevdiğim ve bağlandığım bir başka şeyin daha yok olduğuna ya da değiştiğine tanık oluyorum. Yazın sonunda, özellikle de zamanın duracak kadar ağır geçtiği öğle-sonralarında, insan daha çok farkına varıyor bu değişimin.

Zaten genel olarak bir zamanlar herşey bambaşkaydı; şimdikinden çok daha güzel, çok daha güler yüzlü, çok daha canlıydı. Yol asfalt değil toprakken, toz içinde kalırdık ama ne yazar, günde 2 araba bile geçmezdi ki zaten. Şimdi has kalite asfalt, hız yapan şuursuzların ezdiği kedi-köpeklere ağlıyoruz. Yolun virajları öyle çoktu ve mide bulantısı ilaçları o kadar azdı ki, bizbizeydik. Dolayısıyla köyün çocuklarıyla büyüdük, onlarla oynadık, bitlendik, yanaklarımız elma elma oldu. Şimdi yolu genişlettiler, iki otel açıldı. Gelen giden bitmiyor. O zamanlar kapılar hep açıktı, balkona serilen sedirlerde uyurduk. Şimdi pencerede bile kilit var. Eskiden elektrik kesilirdi, hep de haftada bir verilen Cousteau belgeselinin saatine denk gelirdi. Şimdi 150 kanalda izleyecek birşey bulamıyoruz. Su her zaman yoktu, doldurulan küvetin içinde yüzdürdüğüm gemilerim vardı. Yeşil tırtıllar, heryeri kaplayan üzüm bağları, kıpkırmızı açan güller vardı, bizi bırakıp nereye göçtüler..

Benimle yaşıt bir çam ağacı vardır evde, dedem dikmiş. Ananem budansın demiş, işten anlamayan geri zekalının biri ağacın kolunu kanadını kırmış. Daha da kötüsü, kurudu sanıp Semo'mun üzerindeki ardıçı dibinden kesmiş. Çok ağladım ama ne yazar, giden gitmiş.. Bağlandığım şeyler bunlar, canlı olmalarının ötesinde, 2 aylık bebekken getirildiğim bu köyde benimle büyüdükleri, hep benimle oldukları için. Değişen, değiştikçe de beni korkutan dünyada sabit duran noktalarım bunlar. Tüm değerlerim, inançlarım bu tip şeyler üzerine kurulu. Ardı arkasına kaybediyorum.. Kötü bir düş görmek gibi bu, gittikçe daha da kötüleşiyor..

29 Ağustos 2010 Pazar

Arrivals vs. Departures


Tatil bitti, arkadaşlarla ve aileyle kucaklaşıldı, bavul hazırlandı, online check-in yapıldı, gidiş terminaline doğru yola çıkılmak üzere.. Yine ayrılık anksiyetesi, yine vedalaşmalar.. Sevmiyorum!

Yıllar yılı havalimanlarının gidiş ve geliş terminallerinde hep düşündüğüm bir durumdur; aralarında sadece bir kat olmasına rağmen, dünya genelinde, gidiş ve geliş terminallerindeki hava birbirine taban tabana zıttır.

Bir kat üsttekiler zil takıp oynarken, neşe içinde birbirlerine koşup kucaklaşırlarken, aynı anda sadece bir kat alttakiler gözyaşları dökmektedir. Üst katta herşey dinamik ve gençken, sadece bir kat altta herşey ağır adımlarla ve hüzünle gerçekleşir. Üst katta kavuşmak için acele edilirken, alt katta gitmemek için işler ağırdan alınır. Üst katta kocaman bavullar neşe içinde ellerden alınıp arabalara atılırken, alt katta minicik sırt çantaları bir ton kadar ağır gelir. Sanırım dünyanın hiç bir yerinde, mesafesi bu kadar yakın iki mekan arasındaki duygusal yoğunluğun türü bu kadar farklı olamaz..

23 Ağustos 2010 Pazartesi

I dump for you..?!?

Aşkın geldiği son nokta; kendi kendine ayrılamayanlar için "ayrılma web sitesi". Tabii ki şimdilik "macera dolu amerika" da vuku buluyor ama tüm "yararlı" şeyler gibi yakın zamanda memleketimizde de benzerleri çıkar elbet..

İlişkiler ne kadar laçkalaştı ya da insanlar arası iletişim nasıl koptu da bu hallere gelebildik, anlayamıyorum. Anlaşamıyorsan / sevmiyorsan / bittiyse sevgin, alırsın karşına, dersin "olmuyor kardeşim, sen yoluna ben yoluna.." Karşındaki sosyopat ya da akıl hastası değilse, bu iş neden bu kadar zordur? Çok sık duyar oldum bu telefon mesajı ile, e-mail ile yaşanan tekno-ayrılıkları ama bir anlam veremiyorum. Kolaya kaçmalar.. İnsan karşısındakine ne kadar değer verirse, kendi değeri de o kadardır arkadaşım!

Bu arada sitedeki ayrılma nedenleri de evlere şenlik; insanın bi paket ayçekirdeği falan alıp, bir bacağını da şalvarının altına sokup, çitleye çitleye okuyası geliyor!

Jeremy Vs Richard - Babam Vs Ben


İki araba, iki farklı rota, iki inatçı şöför: Top Gear'in Jeremy Clarkson'u ile Richard Hammond'u ya da bizim hanedeki versiyonu; babamla ben..

Bazı insanlar her gün tek bir yoldan işe gider-gelir; onlara önerilen yolu seçer, ara yollara asla sapmadan (kaybolmadan) hedefe varır, bunun da üstünde durmazlar. Oysa bizim ailede yeni/alternatif yollar bulmak, kaybolmaları keşif gezisi gibi görmek ve bu yeni buluşlarla biraz da övünmek adettendir. Bu keşif gezileri sırasında nice yeni lokantalar, park yerleri, küçük esnaflar ve en önemlisi de boş ve kısa yollar bulmuşuzdur.

Bursa'da bu sıralar metro nedeniyle yol çalışmaları var; ana arterlerden birisi kapandı, babamla bana gün doğdu! Tabii ki hangi yol daha kısa, hangisi daha akışkan, hangisi daha ekonomik, hangisi daha düzgün diye karşılaştırmalı denemeler yapmamız ve akşam yemeklerinde bir araya geldiğimizde günün keşif gezisini tartışmamız lazım. Evde bir Jeremy bir Richard olunca..

Tabii kendimi Richard olarak görüyorum; çünkü bu keşif gezileri sırasında her zaman Jeremy beni alt ediyor. Ben ara sokaklarda, siyah arabada, kan ter içinde, bir sağa bir sola direksiyon kırar ve donup kalmış sokak kedilerini kışkışlarken; Jeremy (babam) klasik müziğini ve klimasını açmış, güneş gözlüklerinin ardından son derece cool bir şekilde "bildiğini okuyor". Ben telaş içinde ve olmadık aksiliklerle cebelleşirken, kısa diye iddia ettiğim yol uzuyor; Jeremy her zaman sakin ve sukunet içinde beni alt ediyor. Sanki ben toz toprak içinde, 70'lerden kalma bir rallici; Jeremy (babam) ise Maserati'sinin içinde doğmuş.. Kahroluyorum :)

Kıssadan hisse; Mudanya yönünden Bursa'ya gidecek arkadaşlar, Organize Sanayi'nin Besaş tarafından geçmektense, U yaparak tam içinden geçin.. Daha kısaymış :P

21 Ağustos 2010 Cumartesi

Yaz sonu halleri

Kiraz çoktandır kayıplara karıştı, kayısı bitmek üzere, karpuzların içi etleşti, üzümler en tatlı zamanını yaşıyor, sardunyalar güneşten yorgun, ağaçların üstündeki zeytinler oldukça belirginleşti, narlar kızarmaya yüz tuttu. Ayrıca cırcır böceklerinin randımanı düştü, kediler balık yemekten göbeklendi, köpek yavruları ele avuca sığmaz hale geldi. Yazlıkların rutubet kokusu nicedir hissedilmiyor, karıncalar erzağı taşıdıkları yuvalarının üstünü, ilk yağmurlara karşı toprakla doldurmaya devam ediyor. Domatesin en olgun, süt ürünlerinin hemen bozulduğu bir dönemdeyiz. Tatil göbekleri iyice belirginleşti, tenler koyulaştı, saçlar ve kirpikler güneşten açıldı. Yaz aşklarının yavaş yavaş ömrü geçti, öğle uykularının saati kısaldı, mayoların rengi tuzdan ve güneşten soldu. Şehre özlem arttı, okunmuş kitap kulesinin boyu okunmamışlar kulesinin üstüne çıktı, dalgalı günlerde denize girmekten daha kolay vazgeçilir oldu. Kısacası yaz sonu geldi..

Üzüntü ve Muz Kabuğu


80-90'lı yılların çocukları, bu sözü yetişkinlik yaşamlarına dek çeşitli ortam ve durumlarda sıklıkla - biraz da yerli yersiz - kullanmışlardır. Geçenlerde kahvaltı masasında aklımıza gelen cümlenin menşeyini hatırlayamadık ve merak ettik. Sevgili Ceylan üşenmemiş araştırmış ve alıntının Fransız çizgi dizisi Pépin la bulle (Pepe'nin Balonu)'ndan geldiğini öğrenmiş. Hatta tam çevirisi « misère et peau de banane » imiş ve Pepe bu cümleyi çeşitli maceralarında "hay bin kunduz" kıvamında kullanması ile ünlüymüş. "Müş" diyorum, çünkü cümle benim de günlük hayatımda bolca geçse de, Ceylan sayesinde öğrenebildim bu bilgileri.

"Üzüntü ve muz kabuğu" Pepe tarafından moda olan desteksiz, yersiz ve anlamsız bir cümle değil belki de. Biraz düşünüldüğünde, üzüntü hali ya da depresyonun en etkili ilaçlarından birinin, bol B vitamini ve Triptofan deposu muz olduğu bilinmektedir. Triptofan vücuttaki serotonin sentezinin arttırılmasına yardımcı olan Niasin'i tetikleyen bir aminoasittir ve Serotonin arttıkça kişi kendisini mutlu hisseder. Dolayısıyla, Pepe'nin kritik anlarda hemen bir muzu mideye indirmesinin altında yatan durum bu mudur? Ya da, muz kabuklarının karikatür ve mizahtaki yeri bilindiğine göre, mutlulukla muz arasındaki ilişki Pepe'nin sözünden böyle mi anlam bulur? 80'li yılların çizgi-filmlerinin alt metin incelemesini yapacaksak, bir muz yemek farz oldu..

20 Ağustos 2010 Cuma

Kim Kimdir - Bölüm I


Bir süredir düşünüyordum bu diziyi yazmayı; şimdi bir Ege köyünde denize bakarak, saçlarımdan tuzlu sular akarak, cırcır böcekleri sesleri eşliğinde yazmak kısmetmiş. Avustralya'ya - evden uzak evime - dönüş yaklaştığı için ve Ege'nin havasının-suyunun neden olduğu rembetiko ayarında günler yaşadığım için de farz oldu. Hayatımın önemli kişileri ve kişilikleri üzerine isim vermeden yazılmış bir dizi bu; buyrun okuyun.

Doğmamış olsa, doğmazdım; ilk kişimizin doğum günü bugün. İyi ki doğdun desem, bencillik mi olur :) İyi ki varsın diyelim. Saçları kızıl/kahve ve aslında buklelidir, ama o düz sever. Fön çektirmezse, saçları burcunun tüm özelliklerini gösteren aslan yelelerine benzer. Gözleri sürmelidir, bu da onun annesinden gelmedir; eyeliner bile çekmese güzel durur. Tıp fakültesinde kaldığı yurtta geceleri ders çalışmaktan gözlük edinmiştir ve 40 senedir çeşitli modalara bağlı olarak değişen; kemik, tel, çerçevesiz onlarca gözlük; uyanır uyanmaz elini attığı, uyumadan önce bıraktığı en önemli eşyası olmuştur. İnsanları, seyahat etmeyi, bulmaca çözmeyi, bardak bardak şekersiz çayı ve yumurtanın her şeklini sever. Haksızlığı, kıymet bilmezliği, etsiz yemekleri, tuzsuz salatayı ve yüzmeyi sevmez. Çocukken merakla içine bakarken tepetaklak düştüğü, su ve kül dolu çamaşır küpünün de bir etkisi olmuştur bu hoşnutsuzlukta. Yemek yapmayı bir sanata dönüştürür; ama tariflerini verirken en önemli detayları içtenlikle unutabilir. Duygulandığında burnu kızarır, sevindiğinde yanağında gamzesi çıkar, birşeyi anlatırken gururlanırsa elini bilekten sağa sola ampül takıyormuş gibi çevirir. Dinlemeyi en çok sevdiğim anısı; yaramazlığıyla ün saldığı çocukluk yıllarından: ev oturmasına gittiği komşu evinde tuvalete girip, orda bulduğu tüm sardunyaları kökünden çıkarıp yere atması ve ev sahibi "niye yaptın" diyince de "tutmuş mu baktım" demesidir. İlerde seçeceği mesleğin deneysellik, kontrol, koruma ve iyileştirme özelliklerini ve zor durumlar anında açığa çıkan kıvrak zeka ve hazır cevaplılığın izlerini taşıdığı için..

33 sene önce kendi gibi çay içmeyi ve gezmeyi seven bir adamla tanışmış, asistanlık yaptığı hastanenin koridorlarında. Biraz ağır kanlı, hiçbir yere gitmede acelesi olmayan bu adam, hemen birkaç ay içinde gönlünü kazanmış, bir yılı geçmeden artık "evli ve çocuklu" olmuşlar beraberce. Allah ayırmasın diyerek, aynı dizinin diğer ucuna koymak istedim bu kişinin hikayesini de. Sakin, sabırlı yapısı ve son yıllarda kazandığı "hacı" lakabı; tam yerinde söylenen içi anlam dolu söz ve hikayelerine, güldürürken-düşündüren mizah anlayışına ve çok yönlü bakış açısına bir ying-yang etkisi bırakır. Sivrisinekler tarafından tapılan, güneşte kızaran bir bedeni, son yıllarda kendisine çocukların "dedeeee" diye koşmasına neden olan ağarmış saçları, ilkokul yıllarımda patates baskısı gravürleri hazırlama ve böbrek taşlarını kırmada ustaca kullandığı parmakları vardır. En sevmediği şeyler; tek yönlü bakış açısı olan insanlar, yersiz övünmeler, gereksiz lafı uzatmalar, desteksiz atmalar ve patlıcanlı yemeklerdir. Yıldızlı gecelerde yıldız kümelerini ismen saymayı, denizde sırtüstü yatmayı, doğayı ve belgeselleri izlemeyi, kendi kendine bırakıldığı ender anlarda hayal alemine dalmayı ve içinden eşya aldığı dolap gözlerini kapatmamayı sever. Mangal yakma ve nohut yemeği konusunda ordinaryus profesörlüğe yükselmiş, ailenin gelecek nesillerini beslerken, kendine közde mısır yapma hayalleri kurduğu çok olmuştur. Çocukluğunun üzüm bağlarında ve leblebi diyarında geçen anıları arasında simitin nasıl yapıldığına şahit olup, tiksinip, bir daha ağzına koymak istememesi ve biz simit-severleri de sıklıkla uyarması en sevdiğim anı-huy'larından biri ve "uyaran ama farklı görüşlere de saygı duyan" kişiliğinin de göstergesidir..

15 Ağustos 2010 Pazar

Amaç ve Amaçsızlık


“Sağlıklı her yaşamda bir içerik ve bir amaç vardır” diyor Hesse; “Çarklar Arasında” isimli romanının baş kişisinin ağzından. Bu fikre katılmıyorum. Bence emin olmak, planlamak ve bu plan doğrultusunda önüne gelen hiçbir değişim fırsatını umursamadan dümdüz gitmek, aptallara göre birşey!

Bana göre; sağlıklı bir yaşamda esneklik, koşullara göre değişebilmek, yeni durumlara adapte olabilmek, anın keyfine varabilmek, planlanmamış mutluluklar vardır. İçerik, uyum ve amaç odaklı bir yaşam olsa olsa tekdüze ve sıkıcı olur. Ne yazık ki, yüzyılımızda önerilen, öne çıkarılan değerler bunlar. Oysa Bertrand Russell’ın “Aylaklığa Övgü” isimli kitabında örnek verilen “aylaklar” aslında bu kurulu düzenin dışında, “tıkır tıkır işleyen” makinelerin seslerinin duyulmayacağı bir mesafede duran kişilerdir ve sürekli bir amaç uğruna bir takım işlerle uğraşan, koşuşturan insanın aslında “düşünemeyeceği” fikri ile hareket ederler. Oysa aylaklık; insanı duyularını kullanmaya iter, şaşırtır, heyecanlandırır, tanrıya, evrene ve kendi içine yaklaştırır. Bu sayededir ki; “sanatı geliştiren, toplumsal ilişkileri ve felsefeyi inceleyen hep bu sınıf olmuştur”.

Bir aydan uzun süredir yazamıyorum. Kovalamam gereken işler var. Elime kalem, dizime bilgisayar alacak olsam, aklıma bu işler geliyor. Bir amaç doğrultusunda sanattan ve edebiyattan uzak, alabildiğine tekdüze ve sıkıcı bir ay geçirdim.

Bir yandan da en sevdiğim yazarımın ilk kitabını basmadan önceki süreçte yaşadıklarını - ilk gençlik yıllarını - anlatan “Cebidelik” isimli romanını okuyorum, fırsat buldukça. Aslında incecik 100 sayfalık bir hikaye, elimde 3 şehir dolaşıyor, göz kapaklarımın bir ton ağırlığında olmadığı zamanlarda, İstanbul trafiğinde falan açıp birkaç sayfa okuyabiliyorum. Ufacık kitap bitmeyen bir hikayeye dönüştü bu sayede. Biraz da o dürttü, tekrar yazımın başına oturdum çünkü bu tehlikeli bir iş, bir gün yazmıyorsun, iki gün yazmıyorsun, üçüncü gün zaten artık yazamıyorsun.

Son bir ayım “içerik” ve “amaç” ile doluydu ve cehennem gibiydi. Amaç “Istanbul’daki aile yemeği ve kutlama partisini organize etmek” ve içerik de “parti mekanı, DJ'lerin uçak ve otelleri, konuk listesi, yemek ve masa düzeni, pastanın kenar gülü, elbisenin tonu” türü gereksiz ve zaman alıcı detaylardan oluşuyordu. Dünyanın 14 ülkesinden katılan dostlar ve aile, tüm haftasonuna yayılan çeşitli aktivitelerin tıkır tıkır işlemesi sonucunda, yüzlerde gülücükler, dans etmekten ayaklarda şişler ve fazla kaçırılan yemekler sonucunda hafif mide sorunları ile ayrıldılar. Çocukluğumun sakin ve mavi cennetinde ufak bir “balayı re-loaded” yaşadıktan sonra, ben de amaçsız, plansız ve salt duyulara yönelik normal hayatıma kavuştum. 15 gün daha Türkiye’deyim ve bu süre zarfında aylaklık yapacağım. Kısacası; günler boyu sadece domates yemek, ıslak çimenlerde ayaklarımı uzatıp yatmak, kitaplarıma ve yazı masama gömülmek, akşamları iş ve güçlerinden çıkan arkadaşlarımla ve ailemle zaman geçirmek, arada Ege’ye - mavi cennete - kaçmak, görmek, koklamak ve tatmakla uğraşmayı düşünüyorum. Kısacası aylaklar sınıfının has bir üyesi olacağım ve 15 gün boyunca bunun keyfini süreceğim; amaçsız, hedefsiz, koşturmacasız ve içeriği tamamen hayatın getirdikleri olan bir 15 gün! Tekrar hoşbulduk..

11 Ağustos 2010 Çarşamba

Düğün dernek, loy loy loy..


Yaklaşık 2 aydır evliyiz, Fiji’de hayalimizdeki gibi evlendik. Dertsiz, tasasız, gülücükler saçarak, tek bir sorun yaşanmadan, içten, samimi, aşk dolu.. Ne kadar şanslıymışız! Türkiye’ye gelince daha bir fark ettim.Türkiye’de ailelerle bir yemek ve arkadaşlarla bir parti yaparız, biter demiştik.. Bitmedi. Biz bittik.

Ne dertmiş.. Saçma sapan ufak ayrıntılarla mücadele halindeyim. Sadece yemek yiyeceğiz, sonra da coşup hoplayacağız sanarken, elimde çözülemeyen bir sudoku misali oturma düzeni, son listeler, DJ’lerin istediği ses sistemlerinin araştırılması, son dakika iptalleri, annemin elbisesinin fiyongu falan derken yitip gittim. En son kendimi günübirlik gittiğim Tahtakale’de nazar boncukları için pazarlık yaparken yakaladım. Çok komik, elimde 66 adet ortaboy nazar boncuğu, seyahat ediyorum, yine de nazar değerse artık pes diyeceğim. 66 boncuğun gücü üzerimde, bir nevi nazar-döver gibi bişeyim ben..

Düğün pastası desen ayrı bir komedi. Bildiğin beyaz, sade, gülsüz, bülbülsüz pasta yok olmuş, tedavülden kalkmış. İncik boncukla süslenen ve boyutlarıyla Dubai’deki dünyanın en uzun binası Burj Khalifa’ya dil çıkaran pastalar. Olacak iş değil, tabii ki. Gülsen bir türlü ağlasan başka türlü, “kal geliyor” insana.

Benim gibi rahat ötesi bir tip bile basit bir aile yemeği ve sonrasındaki parti için bu kadar şaşırıp bu kadar anksiyete yaşıyor ve bu kadar dünyadan kopuk bir devinime giriyorsa; Allah gerçekten Türkiye’de evleneceklere kolaylık versin. Süssüz, sakin, samimi bir ortamı yakalamak, bu memlekette zor kardeşim, zor..

Bol dantelli günler dilerim.. Ceren Musaagaoglu

Hindistancevizli süt ve salıncak


Çocukken, SSK hastanesinin Antalya’da 1-2 haftalığına gittiğimiz bir kampı vardı. Evlere şenlik bir ortamdı. Tüm konuklar sağlık personeli olunca, insan ağız tadıyla boğulamıyor, kalp krizi geçiremiyor, ellerini yemeklerden önce ve sonra yıkaması, sabahları 1 yumurta yemesi, süt içmesi, öğlen uykusuna yatması falan gerekiyordu.

Kampın çocukları öğlen uykusundan uyanıp deniz faslını bitirdikten sonra, 500 faktörlü güneş kremleri ile sarmalanıp, ıslak mayolarımızı kurularıyla değiştirir, boyutları sayesinde önümüzü bile göremediğimiz şapkalarımızı takar ve oyun parkına koşardık. Bir zamanlar çocuk olduklarını unutmamış olanlar bilirler, oyun parkında salıncak çok kıymetlidir. 45C Antalya sıcağında akkor haline gelmiş demir salıncaklarda totomuzu yakma pahasına sallanırdık saatlerce. Öyle ki, sonunda insanın durağan dünya ile bağlantısı tamamen kopar, bir öne bir arkaya giden enteresan bir dünya görüşü ve azıcık da mide bulantısı edinmeye başlarsınız. Salıncakta 1 saat hiç durmadan sallanmışlığım vardır, totomda 3. dereceden yanık ile..

Antalya kampının en unutamadığım tadı ise Pınar’ın ürettiği hindistancevizi aromalı küçük kutu sütleri. Pınar nedense bu aromalı sütleri üretmekten 90 sonlarında vazgeçti, oysa o tadlar, kakaosu, çileği, muzu ve hindistancevizi ile 80’li 90’lı yıllara damgasını vuran tadlardır. Her çocuk gibi sütü istemeyerek içer ve büyüklerin devamlı bahsettiği az süt içen çocukların kısa kaldığı “sütün laneti” hikayelerinden de oldukça korkardım. Kendi içinde yeterince paradox yaratan bu durumu hindistancevizi sütler bir nebze hafifletirdi.. Yeterince hafifletememiş ki, ben hala bodur bir cüceyim..

Antalya kampını, oradaki çocukları, aşırı korumacı aileleri ve Pınar’ın hindistancevizli sütlerini çok özledim.. Ne yazık ki hiçbiri kalmadı geriye. Bunun şerefine süt içelim, o halde..

Dipnot. Ne zaman zorla süt içirmelerden vazgeçtiler, o zaman ben süt sever hale geldim.. Süt, sudan sonra en çok sevdiğim içecektir. Demek ki neymiş, çocuklarla inatlaşarak, zorlamalarla biryere varılmıyormuş.. Ebeveynlere duyurulur :)

Ceren Musaagaoglu

Gece yarıları.. Tenhadır buraları..

Geçen gece arka sıranın en başındaki eve hırsız girmeye çalışmış. Alarmlar çalmış, köpekler havlamış, hırsız ormana dalıp kaçmış.. İşin tuhafı bu olay bir gecede 3 kez tekrarlanmış, aynı ritüel en baştan yaşanmış. Sabah bütün sitede bir gerginlik; yaz gecesi camlar pencereler kapatılmalı mıdır, köpeklere güvenmeli miyiz, gece bekçileri saat 3’ten sonra horul horul uyuyor mu gibi ulvi konularda bitmek bilmeyen tartışmalar..

Köpek milletinin de bir huyu var, sessiz sakin gecelerde burnu havaya dikip “hav hav hav” yapmak ve sonra sanki hıçkırığa tutulmuş gibi bunu yarım saat devam ettirmek. 3 hav, 1 hav’lık ara, 3 hav, 1 hav’lık ara.. Plak takılıyor..

Mutluluğu bulmak ve korumak üzerine..


Bursa’da; rüzgarın deniz kokusunu getirdiği bahçeli bir evimiz var. Bahçede; salınımlarıyla zamanı ağırlaştıran salyangozlar, kokuları ıslak çimenlerin kokusuna karışan güller, geceleri baygın baygın kokan bir yasemin, birsürü meyve ağacı, tombik tombik örümcekler, vızıl vızıl eden meraklı arılar, telaşlı karıncalar, bıcır bıcır çalı gülbülleri, akşam saatlerini gizemli hale sokan meyve yarasaları ve daha bilimum hayvancık ve bitkicik var.

Yaz aylarında sabah saat 5.30 ile 7.00 arasında bu bahçe benim için harikalar diyarına dönüyor. Çıplak ayaklarım çimenlerde gıdıklanıyor, üstüme şal almazsam buz kesiyorum ama bahçede geçirdiğim 1 saat günün tüm hengamesine hazır olmamı sağlıyor.

İnsanların cevabını aradıkları en önemli sorulardan biri; nasıl mutlu olunur, nasıl mutlu kalınır? Herkese göre değişir bunun cevabı aslında, ama benim için sessizlik, sakinlik, 23C hava ısısı, denizi göremesen de kokusunu duyabilmek, doğa ile içiçe olabilmek, böceğe, çiçeğe hayretle ve ilgiyle bakabilmek, yaşadığını duyumsamak, ve en önemlisi de içinde bulunduğun anın kıymetini bilerek şükretmek; mutluluk demek.. Her dakika sakinlik ve huzur aramamak lazım, yoksa ağır, küf kokulu bir ruha sahip oluyor insan. Ama sabahın bu saatlerinde kendinle ve doğa ile başbaşa kalıp, düşünmemek, yaşamı sadece 5 duyuya odaklı “deneyimlemek” bence mutluluğu bulmanın ve korumanın sırrı.

2 Temmuz 2010 Cuma

Evden kaçamayan kaplumbağa


İngülüz-land'den bir haber, bu sabah: 2008 yılında evden kaçan kaplumbağa, evden 2km uzaktaki bir çalılıkta bulunarak sahibine teslim edildi.

Peh peh peh.. Bu nasıl bir kirişi kırmak ve kayıplara karışmak, 2 sene sonra yakalanmak ve kürkçü dükkanına dönmek hikayesidir?!? 3. sayfadan naklen: polis tarafından doğal yaşamdan koparılıp sahibine iade edilen kaplumbağanın dramı.. Peh peh peh..

29 Haziran 2010 Salı

Son bağımlılığım: Breaking Bad


90'lı yıllarımızın vazgeçilmezi x-files'ın yaratıcısı Vince Gilligan'ın Emmy ödüllü son dahiyane tv-dizisi Breaking Bad'in düz gece izlediğim 3. sezon finali beni kelimenin tam anlamıyla dağıttı. Uzun zamandır parmaklarımı kemire kemire izlediğim bir dizi olmamıştı; hakikaten kurgusu, performansı ve altyapısı ile 10 üzerinden 10!

Hikaye; lisede kimya öğretmeni, iki çocuk babası, düz vatandaş Walter White'ın hayatı boyunca tek bir sigara bile içmemesine rağmen akciğer kanseri tanısı alması ile başlıyor. Walter "aileme ne bırakacağım" odaklı bir nevi psikolojik kırılma yaşayarak, o ana dek yaşadığı düz aile yaşamına alternatif "açık mavi bir renk" katıyor; Heisenberg adıyla bölgenin en kaliteli metafetamin, ya da sokak adıyla "kristal meth"ini üretmeye ve satmaya başlıyor, sonrası inanılmaz sürükleyici, hele dün geceki finaliyle koltuğa çiviledi. 4. sezon 2011 yazında başlayacakmış, nasıl bekleyeceğim, nasıl dayanacağım bilemiyorum.. Bağımlısı oldum.. Bağımlılık üzerine bir dizinin bağımlısı olmak!! Helal olsun Gilligan sana!!

28 Haziran 2010 Pazartesi

Pazardan aldım 1 tane, eve geldim 613 tane


NAR! Çok lezzetli, çok yararlı ve kıpkırmızı! Parmakları boyaya boyaya yemesi, ya da suyunu sıkıp içmesi güzeldir, bazı salatalarda ve vanilyalı pastalarda da iyi gider. Bugün öğrendim ki; her bir narda tam 613 adet nar tanesi olurmuş. Saymak lazım bir ara..

27 Haziran 2010 Pazar

Omi'nin gözünden dünya kupası


Ailede fazla çocuk yok, ben de kendimden büyüklerle arkadaşlık ede ede büyüdüm. Hele yaşlılarla muhabbete doyamıyorum! Dünyanın çeşitli ülkelerinde 6 adet hayata bağlı, çağı yakalamış, gelişmeleri yakından takip eden, canlı ve keyifli dostum var. Allah eksik etmesin hiçbirini!

Bunlardan biri olan Katharina - ya da biz torunları tarafından bilinen adıyla "Omi" - Berlin'de yaşıyor ve bu sene 90 yaşına bastı. Omi miniminnacık, incecik, gençliğinde çok kalpler yaktığı hala anlaşılan bir kadın. Omi'nin en büyük zevki; öğle yemeklerini şenlendiren bir bardak şampanyası. Hava güzelse çeşitli cafe'lerde arkadaşlarıyla buluşur; sanattan politikaya, spordan son magazin haberlerine, "dünya işleri"ni tartışırlar.

Omi geçen gün tekbaşına gitmiş pub'a, şampanyasını yudumluyor.. Birden içeriye kırmızılı siyahlı sarılı Almanya taraftarları giriyor, 3-5-10 derken tüm pub tıklım tıklım taraftar doluyor. Koca LCD ekranı açıyorlar, bağrış çağrış Dünya Kupası'nı izlemeye başlıyorlar. Omi ekrana bakıyor, taraftarlara bakıyor, şampanyaya bakıyor; başlıyor tezahürata! 90 dakika maç izliyor Omi, Pub'ta ve taraftarların omuzlarında, çok da keyif alıyor!

Yaşlılık korkutucu geliyor şimdi; henüz 30lu yaşlarımızda! Omi'ye ve ondan altta kalan tarafı bulunmayan annaneme, Malta'daki ninemle dedeme ve hayata sıkı sıkı bağlı, keyif almayı bilen tüm yaşlı arkadaşlarıma bakınca; bazen kendimden, miskinliğimden, ilgisizliğimden, hareketsizliğimden yani asıl anlamdaki "yaşlılığımdan" utanıyorum!

Anlayamamak..


"Birşeyi anlayamamanın da çeşit çeşit yolları var!"

Bilişsel psikologlar "öğrenme" konusuna kafayı taktıktan ve yıllar yılı çeşitli tezlerle boğuştuktan sonra bazı teorilerle geldiler karşımıza. Bunlardan biri olan şema teorisine göre, geçmiş yaşantılarımız sonucunda edindiğimiz çeşitli bilgiler beynimizde genel taslak, şema ve şablonlar yaratıyor ve önümüze gelen her yeni bilgiyi bu taslaklara oturtarak anlam veriyor ve biçimlendiriyoruz. Aynı şablondaki bilgilerin bir arada kolayca öğrenilmesi de bu nedenle mümkün; örneğin yeni bir dile ait kelimeleri öğrenirken belli konudaki kelimeleri gruplayıp bir arada öğrenmek, rastgele sözlükten kelime öğrenmekten daha kolaydır, daha kolay akılda kalır ve hatırlanır. Flo bana aynen bu teknikle Almanca çalıştırıyor, bulunduğumuz odadaki tüm eşyaların almancasını ezberletiyor. Önce kapı, pencere gibi ana yapılar, sonra kaba eşyalar, sonra daha ufaklar ve sonra da kapalı çekmece gözlerindeki eşyaları öğreniyorum. Çok eğlenceli!

Ben tabii psiko-patolojiye duyduğum yoğun ilgi ile biryandan da "öğrenme"den ziyade "öğrenememe"yi anlamaya çalışıyorum. Bazen inatla birşeyi anlayamama durumu vardır ya; nerden gelir, neden bu kadar güçlüdür, merak ediyorum. Bir de aklımı karma karışık Almanca gramerini çözememe buhranları sırasında "neden?" kelimesine taktım. Herşeye "neden?" der oldum.

Bu vesileyle çözmüş bulunuyorum, 3 yaşındaki çocuğunuzun herşeye "neden" "neden?" dediğini: dünya çok karmaşık, anlayamamak da çok korkutucu! Özellikle henüz oluşturulmuş taslak ve şablonlarımız yoksa..

Kış mevsimi göreceli midir?!


Görecelik bu blogda sıkça ele aldığım bir konu - benim için önemli. Göreceliği anlayabilirsek sanki tüm insan ırkını anlayıp kabulleneceğiz gibime geliyor - sanırım.

Yine bir görecelik kavram karmaşası yaşamaktayım. Güney yarımkürede bulunduğum şehirde "kara kış" yaşanıyor, haberlerde her gece ayrı bir rekor ısı açıklanıyor, son 20 yılın soğukları tartışılıyor, insanlar palto ve berelere büründü. Evlerde klima dışında ısıtma sistemi olmadığı için; sıcak su torbaları, elektrikli battaniyeler ve yünlü patiklere inanılmaz bir talep söz konusu.

Tüm bu hengame gündüz 13, gece -2'ye düşen sıcaklıklar için yaşanıyor! Üstelik gökyüzü açık, masmavi ve güneşli. Paltolu insanların arasında ince kırmızı polarımla, Shindler'in Listesi'ndeki küçük kız misali, şaşkın şaşkın dolanıyorum. Bir ben, bir de iskandinavyalı turistler tüm bu hengameye anlam verememekteyiz. Yıllardır burda yaşayan arkadaşlar bana "burda geçirdiğimiz ilk kış biz de senin gibiydik ama artık üşüyoruz" dediler. Evet, soğuk hissi de göreceli demek ki!

Bu memlekette depresyondaki köpek bile şanslı..


Geçen gün tren beklerken çok ilginç bir sohbete kulak misafiri oldum. Bol makyajlı 45 yaşlarında hafif toplu bir kadın, yanındaki diğer kadına, üyesi bulunduğu hayvanları koruma derneğine yeni getirilen bir köpekten bahsediyordu. Köpeğin sahibi, 4 ve 6 yaşında iki çocuğu ile köpeğinin gözleri önünde kendisini asarak intihar etmiş. Bu olay sonucunda köpek oldukça travmatize olmuş, barınağa getirildiğinde yemek yemiyor ve depresyonun tüm emarelerini gösteriyormuş. Ben büyümüş gözlerle olayı dinler ve bir yandan çocukların halini düşüne duruken, iki kadın aralarında köpeğe nasıl yardım edilebileceğini tartışıyorlardı.

İtiraf etmeliyim ki, kendimi hayvan delisi, özellikle de köpek tutkunu olarak tanımlasam da, bu tartışma bana bile çok absürd göründü, çeneme sahip olamayarak tartışmaya bodoslama daldım ve çocukların durumunu sordum. Kadınlar hiç alınmadan fakat şaşırarak bana baktılar. Yabancı olduğumu anladıkları zaman; bana ülkede travmatize çocuklarla ilgilenen gelişmiş bir sosyal hizmet ağının bulunduğunu, fakat evcil hayvanlar için terapi hizmetlerinin pek yaygın olmadığını anlattılar. Hayvanlarda sahiplerini kaybetme nedeniyle depresyon sıkça görülüyor ve ölümcül sonuçlar yaratabiliyor. Sahibinin mezarı üzerinde hiçbirşey yiyip içmeden yatan köpek imajını bilirsiniz.. Bu durumda genellikle gönüllüler devreye giriyor ve hayvanlarla bire bir yoğun bir şekilde ilgileniyorlarmış.

Biraz kalbim sızladı. Bizim memlekette, sokak hayvanları trafik, zalim insanlar ve açlıkla mücadele ediyor. Sokaklardan toplananlar ise, barınakta yaşam savaşı veriyor. Psikolojileri kimin umrunda, fiziksel durumlarına bile dikkat eden yok. Sanıyoruz ki, köpek barınağa gidince mamaya yatağa kavuşacak. Oysa durum çok acı, köpekler irili ufaklı bir arada; bakımsız, soğuk ve sevgisiz günlerini dolduruyorlar.

Barınaktan köpek-kedi almak Türkiye'de yaygın değil, nedense köpeğin cins olması isteniyor. Oysa karışık cinsler, genetik çeşitlilik sonucu daha akıllı ve daha dayanıklıdır. Üstelik barınaklarda birçok cins köpek ve kediler de bulunuyor. Lütfen bir gidelim, bakalım, birkaç karabaş ile tekiri sevelim, evlat edinemiyorsak da yanımızda kuru mama ve battaniye götürelim ya da maddi bağış yapalım, bağışlarımızın nerelere harcandığını öğrenelim. Buraya birkaç link ekliyorum, lütfen tıklayalım!

Barınak Gönüllüleri Derneği http://www.barinak.gen.tr/
Fatih Yedikule Barınağı http://www.fatihbelediyesiyedikulehayvanbarinagi.com/
Hayvanları koruma derneği http://www.haykod.org/
Hayvanların yaşam haklarını koruma derneği http://www.hyhkd.tk